... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

home is where the heart is etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
home is where the heart is etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İkinci öğretim Hayat Bilgisi: Yakın Çevremiz

Saat 22:49'du ve benim canım, evde kahve ve süt olmasına rağmen Starbucks'a gidip orada biraz oturmak, çikolatalı müsli zımbırtısı yemek, geleni geçeni seyrederek kitap okumak ve müzik dinlemek istedi. Cumartesiydi, çok kalabalık olabilirdi, ben eve gelince giydiği pijamaları acil durumlar dışında çıkarıp kot giymeyi seven biri değildim ama oldu işte yine de: Dışarı çıktım. Ailemden ayrı yaşamak için ettiğim kavgaların üstünden 2 yıl geçti ama ben hala, bu saatlerde dışarı çıktığımda kendimi çok şanslı hissediyorum. Dışarı çıkabildiğim için. Kahvemi dışarıda içme ve kimseye bir şey söylememe özgürlüğüm olduğu için. Düşündüm: Saat 22.49'da dışarı çıkıp kahve içme ihtiyacının mantığını açıklayabilsen aileye, onların yanından taşınmak istemene çok da şaşırmazlardı.

(Bu arada fark ettim de, gerçekten de tam 2 yıl olmuş ben evden ayrılalı: 2 yıl önce yarın, yani 18 Aralık 2009 günü taşınmıştım Fulya'daki evime. Hatırlıyorum, çünkü uzun zamandır beklediğimiz Avatar da o gün gelmişti ve deli sikmiş gibi taşındığım günün gecesinde, saat 01:00'de, sinemaya gitmiştim. Hey gidi günler.)

Bizim eve en yakın Starbucks, iPod'un her daim dolaşık kulaklığını çözüp kafaya göre bir müzik ayarlama süresinden daha kısa zamanda gidilen bir yerdedir. Ellerimi cebime sokup yürüdüm ben de. Hava o kadar rüzgarlıydı ki, uçuşan saçlarımdan önümü görmüyordum; üstelik saç uçlarım yüzüme yüzüme batıyordu düşmanca. Böyle böyle Starbucks'ın önüne kadar gidip kapalı kepenklerine (Murphy, naber canım?) birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürümeye devam ettim. Caddenin sonuna kadar gelince, yakınlarda başka bir yer olmadığını ve benim de kahveyi bu saatte araba kullanacak kadar istemediğimi düşünerek eve döndüm. Ben kalabalık olur derken, Starbucks bu saatte müşterisizlikten kapanıyordu. Evet, ben insanları hiç tanımıyordum.

Yolda bir yerden portakal suyu aldım (züğürt tesellisi kabilinden). Portakal suyu sıkılırken, duvarlara baktım. Dükkan sahibinin Türk bayrağı önünde cumhurbaşkanı ile çekilmiş bir fotoğrafı çerçeveliydi duvarda. Dükkan sahibi, biraz önce gördüğüm "bayanın siparişini aldık mı?" esnafı değil miydi, hani ayağında eskimiş beyaz spor ayakkabılar ve üstünde gereğinden bol bir pantolonla lekeli bir kazak olan? Peki bu Gül'ün yanındaki janti hali neyin nesiydi? Daha da önemlisi, bir zincirin tek halkası olan küçük bir tostçunun sahibi bir adam, oval ofise nasıl girmişti? Bilemedim. Portakal suyumu alıp çıktım dükkandan.

Eve doğru yürürken açık olan tek tekel bayiye (bayiine? bayisine? bilemedim.) uğrayıp Burçak aldım. Adam bu saatte gelen olsa olsa hayvan gibi çikolata alır diye düşünmüş olabilir ama napalım. Hem benim junkie gibi bi tipim mi var? (Olmuşluğu vakidir ama en azından bu gece yoktu.)

Tekel bayinin yanında, bebek karyolaları ve battaniyeleri ve oyuncakları satan, ilk kez orada olduğunu fark ettiğim dükkana da birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürüdüm eve geri. İnsanlar Starbucks'a gitmiyor ama kıyıda köşede kalmış tekel bayilerin kıyısındaki köşesindeki dükkanlardan bebeklerine alışveriş yapıyordu. Nasıl bir semtti burası böyle?

Portakal suyunu poşetin üstünden dik tutmaya çalışarak yürürken, komşu apartmanlardan birinin duvarı önüne konmuş sandalye gözüme çarptı. Yazlık evlerin -eğer şanslılarsa- kapılarının önündki bahçelere atılan tahta yemek takımının açılabilir tahta sandalyelerinden... Niye ordaydı ki? Tüm gün yorulan İspark adamları için miydi?

Gün oluyordu, gece oluyordu, rüzgar esiyor ve yağmur çiseliyordu ama oradaydı sandalye.

Kafamda deli sorular, dedim ve güldüm (kendi) kendime: Serdar Ortaç'tan kendime pay çıkardığım bir hayatım vardı. Yanımda olan insanlar için kendimi hep şanslı hissederdim ama giderek daha az şanslı hissediyordum. Noluyordu? Eskiden "bir zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdin?" sorusuna verilebilecek yanıtım yokken, şimdi vardı: Ait olduğum yere gitmek istiyordum. Eskiden bir yanıtım olmayışına üzülürken, şimdi yanıtsız kaldığım günlere geri dönmek istediğimi fark ettim. A-aa, aslında bir zaman makinesi olsa ben, zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdim sorusuna hiçbir yere gitmek istemiyorum yanıtı verdiğim günlere gitmek istermişim!?

Eve geldim, içeri girdim, pijamamı -geri- giydim ve mutfaktan pipet aldım. Portakal suyu içeceksem, bunu hakkıyla yapmalıydım.


(17 Aralık 2011, Gayrettepe)

remington

bu en sevdiğim fotoğraf değil ama onu bulamadım. belki bir gün.

Patti Smith'in Çoluk Çocuk'unu okuyorum, sevdiğim yerlerin, benimle bir olduğunu düşündüğüm yerlerin, benimle bir olsa ne güzel olacak yerlerin filan hep altını çizerek; oradaki aşkın içinde tanıdık, tanımadık ama illa ki ışık dolu bir şey arayarak kayboluyorum kitabın içinde.

Şöyle bir şey geliyor gözümün önüne o kitabı okurken; şöyle bir hayat...

Çok şey istemiyoruz biz hayattan, diye düşündüm dün İzmir'de, Pasaport iskelesinin yanında bir yerde çay içerken. Deniz, çay, martı, yıldız, paf küf; ne ki? Sonra kendi kendime, belki de asıl zor olan budur, dedim. Belki de çok şey istemediğimizi sanarken aslında dünyaları istiyoruzdur. Bir plazanın içinde çalışıp her ay bordrondan doğru miktarların kesilip kesilmediğini kontrol etmektir belki kolay, yapılabilir, alışıldık olan ve belki tersine mücadele vermek zordur, terstir, lükstür. Eğer durum buysa, Oscar Wilde gerçekten büyük adam.

Düşünüyorum da, geçen yıl bu aralar, hatta tam tarih vermek gerekirse 15 Kasım'da Tereddüt koyunda, elektriksiz, susuz, bilgisayarsız bir yerdeydik. Dört gün boyunca aynı koyda yaşadım. Yukarıda, 15 dakikalık mesafede bıraktığımız arabama bile gitmedim ve çok mutluydum. O kadar mutluydum ki anlatamadım; ikinci kez gittim, sayfalar doldurdum fakat yine yazamadım. Olmadı, yapamadım. Belki bir gün.

Enseyi karartmıyorum, tatilde evde olmak da güzel.



Ah mine'l-aşk.

Patti Smith'in bir Remington'ı olmasının beni, aslında nedensiz yere, ne kadar mutlu ettiğini anlatmam mümkün değil.

sen güzelsin güzelsiiin

Kafamın hep güzel oluşunu seviyorum.
Aklımın, elimin açılışını seviyorum.

Evimi seviyorum.

dün, yeniden, benim yeni evden

Biliyor musun (ama nerden bileceksin), biz bu tarafın en güzel yerinde yaşıyoruz sanırım artık. Kapıcımız bile daha kapıcı, komşularımız daha insan. Herkes gülümsüyor, filan. Çoluk çocuk bağırtısı yok, mutlu herkes sanki.

Yoksa bana mı öyle geliyor yahu?
Yok canım... O kadar da değildir.

Bizim yeni ev, apartmanın üç tarafını görüyor. Bir tek benim pencerem evin önünden geçen sokağa bakıyor ama. Gelsen duracağın sokağa yani. Geçen gün pencerenin önünde manasızca dikilip karşıdaki üniversite bozmasının neon tabelasına bakıyordum. Sokağa kaydırdım gözümü. Seni orada dikilirken gördüm sandım, ki olacak iş değildi. Gülümsediğini bile gördüğüme yemin edebilirdim halbuki.

Vardın ya da yoktun. Ama güzeldin yine de.


"everyone has their obsession..."



(21 Ekim 2011, Avrupa yakası)
Başlık ilhamı: Malt - Yeniden

VeletSavar

Evde tüm McGyver'lık ve tam teçhizatlılık özelliklerimi kullanarak bir düzenek kurdum. Aslında, bu işlere Geleceğe Dönüş çizgi filmlerinden bu yana tövbeliydim. 6 yaşında filan olduğum günlerdi... Sondaki "evet çocuklar, bugün evdeki malzemelerle x yapıyoruz" bölümlerinden birinde x uçan balondu. İşi zorlaştıran ise helyumun her evde bulunan bir soy gaz olmamasıydı. Ben, saç kurutma makinesini market torbasına sokmak suretiyle -ama doktor da aynı öyle yapıyordu!- ateşe verip, akabinde panikle lavaboya bıraktığım makinenin üstüne suyu da açınca annemin 25 yıldır kullandığı emektar makine gözyaşlarıyla uğurlandı.

Bittabi, makineyi yekpare olarak değil, havalandırma kısmını açıkta bırakacak şekilde torbaya sokmak gerektiğini fark edecek kadar dikkatli izlememiştim televizyonu. Böylece, benim "bişey yaparım ben bunla ki" dönemim son bulmuş oldu.

Aradan geçen 20 yıldan sonra, bu yola tekrar baş koymam için bir sebep ortaya çıktı: Çocuklar! Çocuklar kimine yaşama sevinci aşılarken, emin olun kimine de tam tersi duygular iteleyiveriyorlar.

Bunu anlatmış olabilirim: 3 tarafı çocuklarla çevrili bir evde yaşıyoruz. Toplam 8 veled-i zinanın aileleri de cümbüşe dahil olduğunda bizim ev, içinde yaşanmaz bir hale geliyor. Genç olan bizken, "aile apartmanı" tabir edilen bu kadar ses çıkması sinirime dokunuyor (Aile Apartmanı: Onlarca piçin yerleşik olduğu, genç ve bekar olduğu için hor görülenlerin dahi gürültüden huzur bulamadığı yer.) Eh, ben de sakin ve munis bir karakter değilim, dolayısıyla bir pazar sabahı erkenden uyandırıldığımda, saldırgan olmam kaçınılmaz.

Gidip konuşarak, ikaz ederek veya duvara vurarak sonuç elde edemediğimizi anladığımız andan itibaren, bu şahıslara kendi silahlarıyla karşılık veriyoruz. Çocuk mu bağırıyor? Köklüyoruz televizyonun sesini. Anne-baba mı galeyana geliyor? Biz de vauvuavuavuavuav diye anlamsız sesler çıkarıyoruz yüksek perdeden. Bunlar da yetmeyince, biraz zahmet edip başka silahlara başvuruyoruz, örneğin VeletSavar.

Büyükçe bir bardak (evinizin her şeyinde bulunabilir), bir mp3 çalar ve bir hoparlör (veya dışarı yüksek sesle müzik verebilen herhangi bir cihaz) ile, siz de evinizde bir VeletSavar yapabilirsiniz. Nasıl mı? İşte böyle:


VeletSavar: İçeriden ve dışarıdan görünüm

Bu düzeneği, cihaz(lar)ın sesini sonuna kadar açıp duvara dayadığınızda, birkaç dakika içinde etraftaki tüm seslerin kaybolduğunu göreceksiniz. Civar evlerdeki ebeveynler eşşşek değilse, çocukları susturmaları gerektiğini bir Rainbow - Since You Been Gone bitene kadar anlamış oluyorlar (bu şarkının etkisi klinik deneylerle kanıtlanmıştır).

Daha da mı olmadı? Bizim bir sonraki aşamamız polis çağırmak olacak. Denediğimizde, sonucu size haber veririm.

Önümde de "keep" yazıyor üstelik.

_ Looks like he's smiling.

_ How can you tell? You can only see the back of his head!

(Friends S05E06, TOW The Yeti)

Evin en güzel yeri yatağım falan demiştim ama vazgeçtim.

Evin en güzel yeri burası.




(Yukarıdan aşağıya: Zeyyat'ın Edebiyatçılar Derneği ödülü ile, yazdığı ve çevirdiği kitaplardan sadece bendekiler, Cats müzikaline gerçekçi bir bakış, yakında dünyayı ele geçirecek olan kitap ayraçlarım, Zeynep'in benim için tee Paris'lerden getirdiği Küçük Prens ile Derin'in bıyıksız bırakmadığı origami tilkisi -evcildir-, benim dergilerim-Erinç'in dergileri-ENSO-Boğaziçi)

Sekizinci Kat

Çağıracağınız asansörün hangi kattan geliyor olduğuna gayri ihtiyari bakarsınız herhalde. Ben hep bakarım, çünkü örneğin zemin kattan gelen asansör tam olarak benim "asansörü çağırma - kapıyı kapatma - alttan iki, üstten bir kere kilitleme" süremin sonunda arkamı döndüğümde orada olur; kabini görür, kapıyı açarım. Asansör başka kattan geliyorsa da ne kadar zamanda geleceğini hesap ederim. Gayri ihtiyari canım. Evet komikli bir Hollywood gişe filmi veya Ted Mosby'nin bir türlü bulamadığı eşi olabilirdim.

Lakin bugün evden çıktığımda aklım da yerinden çıkacaktı.
Bizim apartman 7 katlı lan!?

Allahım sana geliyorum! (bir kat daha yaklaştım hem de)

abi, ev!

abi, ev abi, ev ev güzel ev abi ya!

üç gündür internetin delirtircesine rezil olduğu bir uludağ otelinde (çünkü bir uludağsına iş için giderseniz otelde internet lazım olur, artı, internet lazım olacak zaman olur) sürünüyorum. erke bugün "dinamo fm'in çekmediği yerde medeniyeti sorgularım" gibi bir şey yumurtlamış. ben de havada uçan internetin bilgisayarıma uğramadığı yerde medeniyeti sorgularım arkadaş. sutton holiday inn bir, uludağ grand yazıcı iki.

şimdi eve ulaştığım için ekstra mutlu olduğumu kestirebilirsiniz.

kafamı toplamış ve internet bulmuşken evden çıkmamak istiyorum. zaten biletler yeterli mi bilmiyorum, sorgulayacak mecalim de yok, özlemişim evimi. hani biletler beleş olunca ilk "ben geliyorum!" diye zıplayanlardan olmanın ve "ooo parayı buldunuz ya her okasyona gidin ulan piçler" tadında bi lafı vaktiyleparayıbulmuşlardan yemenin bir anlamı kalmıyor ya...

amaaan, neyse ne be.

gitmeyi istemeyen tarafım isteyen tarafı dövdü abi, yarım yatağa uzanınca öbür yarım kalkamıyor. bir yanım tembel, bir yanım enerjik. ayrıca dört yanım üzgün, bir yanım meraklı (sadece olan biteni izlemek ve kıkırdamak için), o yüzden oi va voi de bensiz söyleyiversin. yalnız hora'yı benim için söylesinler. orada hora'yı benim için söyleyecek kimse yok. vecmi olsa onu görevlendirirdim bu iş için. biçilmiş kaftandır. hint kumaşından kaftandır hem de.

kafam çekmiye. yemin ediyorum kafam çekmiye ama neyi, kendimi kanıtlamanın artık hiç umurumda olmadığı bir yerde kendimi kanıtlamak için uğraşıyor gibi gözükmüş olmayı mı, sürpriz yumurta sunumları veya 50 kişinin karşısında birden yokoluveren son dakika slaytlarını mı, bunların hiçbirinin aslında kafanın çekmeyeceği sazlı sözlü şeyler olmayışını ve benim inatla bu cümleyi uzatışışımı mı...

hah.
görünen o ki evimle birlikte klavyemi de özlemişim.


(20 Ocak 2011, İstanbul ulan!)

portakal/kahve

sabah portakal ve kahveyle başladım, günü portakal ve kahveyle bitiriyorum. re-kafa. başa dönen muhabbetleri seviyoruz (the solipsist'i de bu yüzden sevmiştik). bu sefer bi de muz var ama. ballı. pek ballıyız yani.

bugün güzel şeyler de oldu, öyle hatırlayalım günü hadi. saçımı kestirdim mesela, çok uzamıştı. güzel de oldu. ama aklım uzasın yareppim amin.

bu haftasonu da güzel şeyler oldu. çok eğlendim, çok dans ettim mesela. çok içtim. birkaç kişinin doğumgününü kutladım. bir satır yazı gördüm, mutlu oldum şaşkın şaşkın. bir mesaj attım, bir şeyi sorguladım. çok oluruna bıraktım. akışına. bıraktım aksın, ağlamak da lazım baştan başa ve durup tekrar başlayarak.

güzel şeylerdi hepsi ve güzel bir yerde bitiyor haftasonu.

1. Blogdönümü

Bu yalnızlık nanesine birinci çare, hala müzik dinlerken eve girmek ve televizyonu açıp evde ses yaratana kadar da müziği kapatmamak. Bugün işe yaradı bu. Elimde Tüyap'la yarışacak kadar kitapla dolu bir torba olmasının da etkisi var tabi bunda.

Çünkü yalnızlık nanesine ikinci çare, kitap.

Uzun zamandır şöyle keyifle kitap okumadım. Okuyamadım, başına oturamadım. Oysa bir engelim yok ki? Tamamen yerleştim, başucu lambamı bile tamir ettim, artık hazırım yeni kitap kokusuna ve ilk sayfalara atılan tarihlere.

Sonracıma...
Bilgisayarım var, müziğim var, izlemediğim onlarca film var. Evim var misler gibi, yatağın altında da canavar yok. Yine de evde ses, nefes, sabah bir günaydın... güzel.

Yazıyorum. Yazacak şeyim var hem de bi dolu. Hiç bitmesin.

Unutmuşum bile, yaklaşık 20 dakika sonra blogu açtığım Ekim ayının sene-i devriyesi olacak. Aslında ilk tarih 7 Ekim'miş ama dedim ya, unutmuşum bile. İkinci yılıma girmişim. Blogumun yaratıcısına teşekkürler, o olmasa ne yapardım bilmiyorum (yazar burada "o"nun ne tür bir zamir olduğu kararını okuyucuya bırakıyor).

Kasım geldi. Senenin başından beri diyorum: yılbaşı geldi lan!

Ne oldu, ciddiye almaya başladınız mı şimdi? :)

Püfffft!


Nice mutlu yazılara.

Ya da eski editörün deyimiyle;

Keyifli okumalar.



(31 Ekim 2010, Levent)

Honey, I'm home!

Çok çirkin bi şarkı önericem şu an size. Bu da böyle bi spoiler olsun en baştan.

Ofiste herkesin yarım güne uyup gitmesine ve sırf benim kalmama neden olan, yetiştirmeye çalıştığım şeyi yarıda kesip yapıcam bunu, evet, çünkü Vec'e hediye ettim ve dinlemedi. Sözlerini de okumadı. Madem öyle, işte böyle.

PMS ızdırabı içinde kıvranan, yağmurlu bir yarım gün sonunda eve gidecek ve fakat evde emirler yağdırıp kendine yemek hazırlatacak, masaj yaptıracak birini bulamayacak olan herkes için Shania Twain'den geliyor: Honey I'm home.

The car won't start, it's falling apart
I was late for work and the boss got smart
My pantyline shows, got a run in my hose
My hair went flat-man, I hate that
Just when I thought things couldn't get worse
I realized I forgot my purse
With all this stress I must confess
This could be worse than PMS
*
This job ain't worth the pay
Can't wait 'til the end of the day
Hey honey, I'm on my way
Hey! Hey! Hey! Hey!
*
Honey, I'm home and I had a hard day
Pour me a cold one and oh, by the way
Rub my feet, gimme something to eat
Fix me up my favorite treat
Honey, I'm back, my head's killing me
I need to relax and watch TV
Get off the phone, give the dog a bone
Hey! Hey! Honey, I'm home!
*
I broke a nail opening the mail
I cursed out loud 'cause it hurt like hell
This job's a pain, it's so mundane
It sure don't stimulate my brain
(...)
Oh, rub my neck, will you?

yeşilin maviye döndüğü

bi yalnızlık.
anlık.
uzuuuun
değil.

dün valizimi iteklerken kendimi güçlü hissetmedim.
merdivenden indirmeye çalışırken de.
kimseyi görüp gülümsemedim kocaman.

bugün elektrikler kesildi evde.
ben ofisteydim.

ya. (noktalı ya.)
ben bu akşam eve gidecektim.
bi güzel yemeğimi yiyecektim.
valizimi boşaltacaktım.
ayağımı uzatacak, gözümü kapatacaktım.
bi nefes alacaktım, hmffff.
sonra uyuycaktım mis gibi.

ama elektrikler kesildi evde.
ve ben annemlere gittim.
sıkıldım.
en çok özlediğim, bu değildi ki.

yarın elektrikler gelmiş olsun eve,
ve benim ışığım yansın istiyorum.


(04 Ekim 2010)

yuva

içinde bir kalp atması veya bir ağız şapırdaması yeter ya
bazen
bir evi yuva yapmaya...

yine de en güzel hediyemi daha almadım. daha yazmadım.

onun yerine tersini yazdım. aniden.

ve yazdığımı yayınlarım yakında diye korkuyorum.

hep bi korku, hep. evinde de, yuvanda da.

Öyle sarhoş olsam ki...

...bir an TMF review'ü unutsam, unutsam bu pack'leri, Elara'yı unutsam...

Ulan.

Bugün o kadar tatsızım ki ancak bu kadar olur. Günlerdir iple çektiğim fasılda bile hiç gözüm yok. En son Amsterdam'a gideceğim arife gününün öncesi bu kadar çok ve boş ve boşa çalışmıştım.

Omzum ağrıyor, bilgisayar başında oturmak omzumu ağrıtıyor benim.

İçmek istiyorum ama içtiğimden hiçbir şey anlamıyorum, bunu da dün gece fark ettim. Aman ne güzel, artık hiçbir şey keyif vermiyor bana, kafamı dağıtmıyor.

Neden her sabah 7.30'da kalkarken akşam geldiğimde hemen yatağa gireceğime söz verdiğim halde, gece üçbuçuğa kadar yatma ihtiyacı hissetmediğimin, daha doğru bir deyişle, yatmama ihtiyacı hissettiğimin bir açıklaması varsa, o açıklama bana da yapılsın rica ediyorum. Geçenlerde bir arkadaşa da söyledim, eve taşındığımdan beri hayatım iki saat ileri alındı; ama sadece akşamları. Sabahlar kış saatinde seyretmeye devam ediyor. Az uyuyorum, bir şekilde dayanıyorum tüm hafta. Sonra, en bi uyunmayacak zamanda (örneğin Cuma akşamı) sızıp kalıyorum.

Hayatı böyle uyusam olacak zaman ve olmayacak zaman diye ayırmak da ne fenaymış. Ne yazık ki bu iş, hayatında iş olan insanlar için böyle. İçinde rahatça uyunacak geniş zamanlar bir hayal.

Şu an hayatımda düzgün gittiğini hissettiğim ve kucağında mutlu olduğum tek şey, evim.

Bir şeyleri unutmuşum gibi hissediyorum bu aralar. Fatura ödemek gibi şeyler değil bunlar. Hayata dair bir şeyleri unuttum, bisiklete binmeyi unutmak gibi sanki ama tam değil; aratıyorum hafızamı, öyle bir dosya yok; kapatıldı, kaldırıldı, üstünden kilitlendi bir odaya.

Kim, ne zaman çıkarır, bulur, araştırır, deşer, didikler; bulur, saklar, korur... Bilinmez. Ama ben unuttum.

Bir şeyler oldu, hatırlıyorum. Vardı bir şeyler. Bir manzara gecesine geri dönebilir miyim, soğuktan titrerken yine de olmak istediğim başka hiçbir yer olmadığını hissedebilir miyim... Bundan sonra sadece en olmak istediğim yerlerde, en olmak istediğim kişilerle olabilir miyim...

Yine hissedebilir miyim...
Hatırlayabilir miyim...

Unuttum.

Sineklik

Bugün beni ne okulum, ne de evim mutlu edemedi. Yine de evimden daha mutlu olacağım bir yer olmadığı için kırdım dizimi, oturuyorum. Değerim bilinsin.

Kapıya geldiğimde hayalkırıklığına uğradım. Nedenini tam kestiremiyorum ama ellerinde çiçekler bir şey görüp şaşıramadım diye herhalde, hem hava yağmurlu da değildi.

*fırt*

"Okumasalar da yazarım" palavra değil, "okumasalar da blog yazarım" palavra, o kabul. Kağıt kokusuna kurban ve en büyük korkularından biri çocuklarının kitap değil e-book okuyacak olması olan biri için, ben oturur yazarım arkadaş. Hatta aslında ucu açılabilen kurşunkalemlerle yazarım, zaten her gördüğümde büyükeşitbir tane alıyorum ama kullanım alanım sıfır, böylece işe yarar herhalde. Onlar da silinip gidiyor, aman yarabbi.

Kalem açmayalı ne kadar oldu ha. Gene de ofisteki tek kalemtraşa sahip olmakla övünebilirim.

*fırt*

Kalem açmakla ilgili bir anım var, aslında iki anım var ama birinde başrol sümüklü bir kız ve onun sümüğüne ait olduğu için onu anlatmıyorum. Bir gün kalem açmak için çöpün başındaydık -ki iddia ediyorum; kalem açmak için çöpün başına gidip dikilme kafası ilgi çekmek için kullanılan en çevreci yöntemdir!- örtmenimiz kapıyı kapatmamı rica etti, ben hoplaya zıplaya kapattım geldim. Saçlar atkuyruk tabi, o zamanlar Agatha toka olmadığı için... Kurdele çağına yetiştik biz.

O günlerde bir gün örtmenim anneme, hiç abartmıyorum, geçen gün bellatrix kapıyı kapatırken arkasından aynı Niki'nin kızına benzettim, dedi. Niki kim diyenler için sevindim, zira biz Yalan Rüzgarı çağına da yetiştik.

*fırt*

İlkokul dedim de... Yok lan buna sararsam çıkamam şimdi. Ama birkaç bişey var ki onları da bir ara yazıcam. Yakında. Hayır, hiçbiri feysbuktan bulunan ilkokul arkadaşlarının asıl emelleri hakkında değil (gerçi bu yaftayı yapıştıranlar hakkında da sayfalarca yazılır da).

*fırt*

Boyfriend jean aldım, çünkü burası İstanbul annecim İs-tan-bul değil; çünkü salaş bir şey olsun dedim onu getirdiler. Halbuki bana hiphop'çı gibi ağı dizinde olacak bollukta bir şey lazımdı ama nerde o bolluk!

Kimse salaşlıktan bir şey anlamamış, bol diye getirdikleri jean'in beline oturmaya çalışırken cornflakes reklamı gibi hınk diye kalıveriyorsun. Allah bilir yarın öbür gün, yıllardır salaş sözcüğünü duyunca aklıma gelen ama hiç gitmediğim (eğer veya hala varsa onlardan) tahta tabureli/iskemleli, duvarları balık ağlarıyla dolu balıkçıları da tutup daraltacaklar: Boyfriend balıkçısı!

Engineered jean: Bunu yapan mühendis olamaz!
*fırt*

Zaten şu engineered jean'leri de bi sevememiştim.

*fırt*

Grooveshark'a saralı beri hiç dinlemediğim bir grubun bir sürü şarkısını arka arkaya dinliyorum, indirmek yok, beğenip beğenmediğini dert etmek yok, para vermek yok, ne ala memleket... Hem bir sürü güzel şey giriyor kulağımdan içeri, hem de yapmadıklarım listemden çatır çatır, beşer onar bir şeyler siliyorum ya, benden mutlusu yok.

Aynı şey filmler için de olsa keşke.

*fırt*

Dile kolay ya da dilek olay :)

Evimin kapısından dışarı Maçka'nın arnavut kaldırımlarına adım atmak; balık pazarına, iskeleye, denize 5 dakikalık bir mesafede yaşamak beni ne kadar mutlu ediyor anlatamam. Anlatamam yani, mümkün değil.

Uzunca bir zamandır "mutlu olmayı" dileyen bir insana daha ne bahşedilebilir ki? (Bir arkadaşım geçenlerde "bu eve yaraşır bir sevgili" diledi benim için - cevap bu sanırım :) Eve yaraşan sevgili nasıl oluyorsa. Aklıma hiç iyi bir şey gelmiyor :))

Ev tutulması

Ev tuttuk içine giremiyoruz arkadaş!

Hayatıma yeni giren menfez, kroşe, klemens, alyen (alyen ne lan?!) gibi birçok sözcüğü yalayıp yuttuğuma göre artık bence evime tam anlamıyla taşınmayı hak ettim. Yine de her akşam evden iki parça eşya alıp annemlere gitmeye devam ediyorum. Ne oluyor yahu? Yok kombi çalışmıyor, yok kapı kapanmıyor, yok doğalgazla ilgili sorun var, klozet kapağını yanlış almışız bilmemne bilmemne.

Yeter yav.

Tek derdimin arka alana koyacağımız saksılar veya o alanı nasıl temizleyeceğimiz olmasını istiyorum artık. Koçtaş'tan sırf bu iş için aldığımız sarı lastik çizmeleri ayağıma geçirip haşır haşır temizlik yapmak istiyorum orada, sonra da tertemizlediğimiz koltuklarda oturup koca fincanımla çay içmek istiyorum. Kombinin yeri boşalsın, odamı adam gibi yerleştirebileyim artık istiyorum. Evde ayakkabıyla gezmek değil, gelenlere kaş çatıp ayakkabını çıkar, demek istiyorum :)

Her zaman böyle uyuz evsahibi olmak istemiyorum; tertemiiiiz bembeyaaaaz evime birileri gelsin istiyorum! Misafir olup gelenlere börekler açmak istiyorum (yapabilirsem).

Sadece, tüm bunlar bir an önce olsun istiyorum!

(Hayatımda hiç bu kadar tutturmamıştım!)

Evim evim, dünya güzeli evim!

Her şey çok güzeldi zaten, taşınmıştım, artık yaşadığım yer daha bir benim evimdi, "I don't wanna be anywhere else" diye şarkılar ithaf ettim evime ama söyleyemediğim tek bir şey vardı ki o da evimin dünya güzeli bir ev olduğuydu. Napalım, güzel ama çok küçüktü, salon lazım abiydi, tam bir kişilik ev aslında burasıydı, şuydu buydu...

Artık o da oldu:
Dünyanın en güzel evi olma potansiyeli en yüksek evini bulduk; ve biz taşınıp orası renklendiğinde mükemmel bir yer olacak!

Evi gittik, gördük, tuttuk; ilk Özgür'ü aradım, sonra gördüğüm herkese söyledim, göremediklerimi de arayıp söyledim, "Okan'ın odası var evde" dedim, herkes bildi (Bev, herkese nasıl mal olmuşsa artık:))

Eve taşınıp, fotoğraflarını çekip yayınlamak istiyorum burda! :D

Çoklu yazı

Ağladık nitekim. Yapmak istediklerimizin en basitini yaptık. Bayağıdır boş yere ağlanmıyormuş buralarda, onu fark ettik. Dikiz aynasında yüzümüzü yakalayınca neden hep ciddi ve asık ve sinirli gibi bir surat gördüğümüzü de. Birazcık astigmattan ötürü, ama daha çok, dışarda ağlamamak içinmiş.

Gözünü sevdiğimin evi... Anahtarı kapıdan içeri sokarken ağlamaya başlayabilmek de güzel bir his aslında. "Ne oldu?" diye panikle gelecek biri yok. "Yok bir şey" deyince "var, var" diye ısrar edecek biri yok. Dünyanın en iyi niyetiyle ble karşılaşmak istemiyor bazen insan. Aslında belki de olay bu. İyi niyetle karşılaşmak istemiyor. Biri ona kötü davransın ya da hiç davranmasın, sırf gelsin sarılsın ve üstündekileri çıkar demeden, dişini fırçaladın mı diye sormadan uyutsun istiyor.

Öyle biri olmadığı için elime telefonu aldım. Bıraktım. ENSO'yu bıraktığımda böyle krizlerim olurdu, Sinem'i arardım. Aramadım; çünkü Sinem o an bana en çok iyi niyet gösterecek insandı. Tekrar elime aldım telefonu, Beyza'yı da aramadım; çünkü bizimkilerleydi, eğlenmeye gideceklerdi, aklı bende kalsın istemedim. Sonra Cem'i aradım, İngiltere'de olduğunu bilmeme rağmen. Çünkü burda olsa bana hiçbir şey sormadan ve söylemeden bir mendil uzatırdı eminim. Aşağıdaki gibi olduğum bir gün, çok net hatırlıyorum, yapmıştı bunu (lise arkadaşlıklarının bir başka olduğuna inanayazdığım bir anıdır).

Cem'in telefonu telesekretere bağlandığında ben de telefonu bıraktım elimden. Öyle, karanlıkta oturdum. Bir posta daha.

Ben o biz, bu yazıdakilerin hepsi benim ve bugün benim için güzel bir gün değildi.

(05 Mart 2010, Fulya)

Memleket nire?

Memleketin olduğunu sadece nüfus kağıdının arkasındaki kütük kaydından bildiğin bir yerde, soyadının sana normalde kapalı olacak kapıları açması değişik bir kafaymış.

Ben İstanbul'da doğdum, babam da öyle; ama gelin görün ki 70 yıllık "eski İstanbullu"ların İstanbullu kabul etmediği bir aileyiz. Gerçi ben de olsam uzaktan bakınca bizim aileye, bir düşünürdüm: Dede Trabzonlu, babaanne Rizeli, anne tarafı Bartınlı - Karadeniz ufak ama sarmış dört bir yanımı!

İş için gittim Trabzon'a hayatımda ilk kez. İkinci gidişimde bir şey çözmeye çalışıyorum, her zamanki kağıt işlerinden ya da "hocam şuraya bi harf eksik yazmışsınız"dan biraz farklı bir iş. Birilerini ikna etmem gerek; ya da en azından kendimi dinletmem gerek. Araştırıcım aradı, "arkadaş geliyor" diye haber verdi karşısındaki müdüre, adımı da söyledi.

Gittim, kapıyı çaldım. "Merhaba, şey için gelmiştim..." demeden "Gel bakalım K..." dedi adam. Önce afalladım; neden hanım değil, neden adım değil de K? Soyadımla anılmaya alışkın değilim. "Sen Trabzonlu musun?" dedi adam, evet dedim. Belki de bir şey umarak dedim, ne bileyim, babamın kütüğü değiştirmemesinin kardeşimin askerde batıya çıkması umudundan daha somut bir işe yaramasını istedim. Öyle de oldu. Sempati kazandım.

Dünya insanı olmak iyi de, bir yere ait olmak da güzel be...

(23 Şubat 2010, Trabzon)

Bir yere ait olmak dedimse... Ben İstanbul'a aidimdir. Çekip gidemediysem İstanbul'da yaşamak için gitmemişimdir. Memleket Trabzon da olsa, ev, kalbin attığı yerdir.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!