... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

korkmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korkmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sondan Önce

29 Kasım gecesi bir oyuna gittik; Sondan Sonra. Emre Kınay oynuyor (kendisi hakkında pozitife meyleden bir nötrlüğüm var), Ahu Türkpençe oynuyor (pek sevmem, ama onu pek sevmeme sebeplerim tamamen başka ve daha uzun bir yazının konusu), oyun güzel, biraz "tiyatro oyunu nasıl ilgi çekse" diye hesaplanarak yazılmış hissi veriyor ve alabildiğine Amerikan. İlgililerine duyurulur.

Oyun bitti, alkışlar alkışlar, daha da alkışlar alkışlar, sonra Emre Kınay elini kaldırıp söz istedi seyircilerden. "Bir süredir" dedi, "seyircilerimizle paylaştığımız bir şey var." Bundan sonrasını aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum: Bu oyunun da doğduğu Duru Tiyatro, başka birçok bağımsız tiyatro topluluğu gibi Kültür Bakanlığı tarafından cezalandırılmış. Fonları, harçlıkları, artık her neyse o kesilmiş, demek bu. Sebep? Emre Kınay'ın havada tırnak işareti yaparak vurguladığı şekliyle "genel ahlaka aykırı" oyunlar oynamak. Duru Tiyatro ve onlar gibi 13-14 tiyatro topluluğu cezalı. Ceza almayan diğerlerinin de sözleşmelerinde yeni bir madde var artık: Tü kaka oyunlar oynamama maddesi.

Biliyorlar aslında ne olduğunu. Yayından kalkan, kadrosu tepeden inme değiştirilen dizi oyuncuları da biliyor ne olduğunu. Emre Kınay'ın müstehzi bir gülümsemeyle "ha bir de biz çok GEZİNTİYE çıkıyormuşuz" dediği şey oluyor. (Korku radyasyon gibi yayılmış, her yere, o kadrolaşma dediğimiz bulamacın her noktasına sirayet etmiş. Korkan hayvanlar anlamsızca saldırgan olur. Köpeklerin cüsselerinin küçüldükçe seslerinin daha çok çıkması, gibi.) 

"Genel ahlaka aykırı oyunlar oynuyormuşuz" dedi Emre Kınay, "Ne oynayalım? Mesela Adıyaman'da, 13 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz edip serbest kalan 26 kişiyle ilgili bir oyun yazsak, bu genel ahlaka uygun olur mu?" Alkışlar alkışlar. "Peki, milletin parasını cebe indiren siyasetçilerle ilgili bir oyun oynasak, bu genel ahlaka uygun olur mu?" Alkışlar alkışlar. 

Onları alkışlamayın, onları izlemeye gidin. "Burada boş koltuklar görüyorum, canım sıkılıyor" dedi Kınay (CKM'nin Büyük Salon'unda boş koltuk görmek olağandı bence ama, o daha iyi bilir sonuçta.) "Siz bir gidin, on gelin ki yıldıramayacaklarını anlasınlar." Çünkü onların tek dayanağı seyirciydi. 

Engelli Gazetesi aldınız mı hiç, genelde sadece İstanbul Esenler civarında, sadece görme engelliler için yapılan aktiviteleri anlatır, kör amcalar satar hani metrolarda filan... Saçma mı? Bilmem. Yoksa sokakta genelde bizi durdurmasınlar diye telefonla konuşuyor numarası yaparak yanlarından geçtiğiniz Unicef'ci, Greenpeace'ci, Uluslararası Af Örgütü'cü gençleri hiç dinlediniz mi mesela? Birinin destekçisi olup ayda 20 lira da olsa ayırdınız mı bütçenizden? Gezi'nin ilk gününde başından vurulan Lobna için kampanya düzenleniyor, katkıda bulundunuz mu?

Aslında bunların hiçbirini merak etmiyorum. Hem bana ne diye, hem de bunları saçmasapan ve nafile buluyor olabilirsiniz, diye. Ama bu işte saçma olmayan bir şey var. Bu tiyatro. Bir sanat dalına gönül verip işini yapan insanların "lütfen destekçimiz olun" demek zorunda kalabildiği bir ülkede yaşıyoruz ve onlar bizim için oynuyor, para için oynasalardı bilirlerdi herhalde bir Yılan Hikayesi, bir Bir İstanbul Masalı daha çıkarıvermeyi... 

Yani o içiniz rahatlasın diye yaptığınız şeylerden bir tık daha karlı bu sizin için, herkes kazanıyor. Hem zaten tiyatro tiyatroyu çekiyor. Tiyatroya gittiğimiz gece aldığımız Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi biletleri çekmecemde ay sonunu bekliyor şimdi mesela ve afişine bakarak söyleyebilirim ki olağanüstü derecede genel ahlaka aykırı!


Sondan biraz daha az Önce, Sona epey yaklaşmış bir Öncelikte:

Kavanozdaki Jar Jar Binks

Küçüklüğüme dair hatırladığım şeylerden biri, televizyondaki "Kavanozdaki Adam"dan inanılmaz korktuğum. Kafamı annemin arkasına filan gömermişim bir lunapark seferinde Ahtapot'a bindiğimizde yaptığım gibi; ya da içeri odalara kaçar, program bitene kadar dönmezmişim. Bunları hayal meyal hatırlıyorum, ama gözümün önünde kavanozda bir adam tiplemesi oluşmuyor. Yani neyden korktuğumu şu an hatırlamıyorum.

Bugün kavanozdaki Jar Jar Binks'le karşılaştım. Bu sefer güldürdü.
Hiç korkmadım.

Daha çok gülmek isteyenler için: jJj JEDI OCAKLARI jJj

Fact #11

Yazdın, yayınlamadın olacak, kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında...

Evet, yine oluyor.
Ve evet, çünkü korkuyorum.
:}

cins isim

"balondan dost olmaz" isimli fotoğraf çalışması, gettyimages'dan


Bir keresinde çiçeği burnunda Boğaziçili ve ENSOlu birine "kara masa olmadan kulüp olmaz" demişim. Unutmuşum bunu söylediğimi sonra. O adam unutmamış, Oyun Kulübü'nü hobi olarak yine yapmaya devam edip aslen ENSOlu olmuş, kara masada iki yıl oturmuş. Saçları ağarmamış da, dökülmüş o masada. İşte o adam, çok sonra bir gün bana "sen bana böyle dediğin için oldu" dedi.

Yeterince ilgilenmediğim, önümde dergi gibi bir iş olduğu için onlara alıştıkları üzere el pençe divan durmadığım için kulübe "burdan bize ekmek çıkar" mesafesinde duran iki tane yelloz, ne kadar umurumda olabilir ki bu yukarıdaki laftan sonra? Mehh... Sıfıra yakın.

Lakin, her zaman bu kadar isabetli olmuyor atışlarım. Bir hikayeyi anlattığım beş kişiden biri, geçenlerde beni dinledi, dinledi ve sonunda şunu dedi: "Ben arkadaşlarınla tanıştığım zaman sen bana 'asıl şununla tanışman lazım, en adamlarından biri odur' demiştin."

Demiştim evet, o söyleyince hatırladım. İşte o adam, adamlığından ödün vermemek adına karşıma oturdu ve bana "sen sadece herkesten birisin" demek isteyip ama benim ne kadar değerli olduğum hakkında süslü püslü laflar edip şişirerek dostluğumuzu (şişirerek/balonlaştırarak/içini boşaltarak) kalkıp gitti. Giderken de münasebetsiz bir şaka yapmayı ihmal etmedi, olanları normalleştirmek istercesine.
Normalleştirmek.
Normal.

Her şey normaldi, değil mi?

O konuştukça ben inanamadım, çünkü tam da davranmasını beklediğim gibi davrandı. Karşısına oturan herhangi birine söylemesini beklediğim her şeyi, beklediğim gibi karşısındakinin gözünün içine bakmadan söyledi ve şakasını da yapıp, bu sefer güldürmeyerek bitirdi konuşmayı. Konuşmayı da, kendini de.

Ben o kadar farklıysam bahsettiği insanlardan, beni şaşırtmalıydı. Güneş gözlüklerini çıkarmalı, "ben bi bok yedim" demeliydi, ya da ne düşünüyorsa onu söylemeliydi ama direkt, dümdüz, hiçbir yola sapmaya, hiçbir şey olmamış gibi yapmaya çalışmadan, "sarhoştum hatırlamıyorum" tarzı klişelere boğulmadan konuşabilmeliydi. Normalleştirmeden yüzleşebilmeliydi. Herkesleştirmeyebilmeliydi beni, daha önce de yapıldığım gibi. Görmezden gelemeyecek kadar değer verebilmeliydi.

Erkekler sığ diyorum. Arkamıza geçmek istemelerinin sebebi, arkamızı kollamak değil. Korku. Yüzleşme korkusundan, dönüp bir yere sığınma isteğinden (sığ'dan sığınmak, belki). Boşuna kızların tarafına geçmedim 26 yıldan sonra. Yine ateşli taraftarları değilim ama, sempatizanım en azından. Galatasaraylı oluşum gibi.

O adam karşıma otursa şimdi, yine söyleyecek sözüm yok ki. İnsan öylesine insan oldu diye, özel değil de cins isim olduruldu diye ötekine çemkirebilir mi?

Hayat, değildir.



"Korkarım" bir cümle başlangıcıdır, Cem Yılmaz esprisi unsurudur, Yeşilçam klişesidir olsa olsa.

Hayat, değildir.

Naylon

"oh, you mean love!
you mean the big lightning bolt to the heart where you can't eat and you can't work and you just run off and get married and make babies. the reason you haven't felt it is because it doesn't exist. what you call love was invented by guys like me to sell nylons. i'm pretty sure about it.
you're born alone, and you die alone, and this world just drops a bunch of rules on you to make you forget those facts, but i never forget. i'm living like there's no tomorrow. because there isn't one..."

(Don Draper, Mad Men)

Çünkü;

halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
her şey naylondandı o kadar


(Turgut Uyar,
Geyikli Gece şiirinden)


Sonra; elim klavyeye gidiyor, elime vuruyorum, -höt! yazmak yok! Misafirler gelene kadar dokunulmayacak o sözcüklere. Misafirler kim mi? İyi saatte olsunlar geliyorlar. İyi saatte olsungiller "müsaitseniz bu akşam size gelicez" diye haber göndermişler, ben de elçinin kellesini tez vurdurup geri gönderdim, e onlar da buyuracaklar tabi bu akşam. Kan gövdeyi götürecek. Kimse kalmayacak ortada, sen de, ben de, o da. E biz bunu hak ettik. Bir tane ölümcül günah vardı, o da beni değiştirmeye çalışmaktı. İçime el uzatıldı. -höt! diye vurdum ben de, sen kimsin, sen, sen benden nasıl hala bir şey istersin?

Misafirler geldi, benim kellemi tez vurup gittiler. Tiz bir ses çıktı benden. Sonra her şey duruldu, her yer söndü, herkes öldü. Ancak öldüğümde rahatsız olunmadan bakılabilecekti gözlerime. Gözlerimize, tüm ölenlerin; bizi tüm saranların. Öldük, artık kaybedecek bir şeyimiz yoktu ve biz öldüğümüzde eller çok üzüleceklerdi. Yavaş yavaş el olanlar, uzun vadede kahrolacaklardı. Umarım olurlardı ve beter olsunlardı.

Sonra benim içimden bir şey çıktı, benden içeri olan ben olsa gerek, kalktı sözcüklere dokundu korkusuzca.
Korkusuzca.
Korkusuzca.
Karşımda sana da, bana da, ona da yetecek bir korku var, daha neyden korkacağım ki ben? Korkudan toz duman etraf. Hiçbir şey görülmüyor, anca el yordamıyla...


İyi saatte olsunların öfkesinden korkulmalı. Ölmeden öğrendiğim son şey buydu. Bir yaşıma daha girip öyle öldüm ben.

Korkmadan sözcüklere dokundum, bi de naylonla kapladım, al. Görülmüyor.
Gerizekalı.


(29 Ocak 2011, İstanbul)


Mad Men alıntısı gülş
'ten aparılmıştır.
Görsel: http://kargan.tumblr.com/

korkunun hikaye geçmiş zamanı

Kendi kendime dert edip durmamak için aradım bugün, olumlu veya olumsuz bir ses çıkmayınca sizden... Gözünü seveyim korprıt konuşmanın. Kolay gelsin, dedim kapattım sonra canayakın canayakın.

Ses yok. Gelişme yok, henüz. Not yet, iyi biliriz biz bu "not yet"i, biyoloji okuduk, hiçbir şeyin tam anlamıyla bilinemediği, hiçbir zaman "aha işte bu!" denemeyen bölümde.

Not yet'miş. Salaklık bizde. Görüşmede de söyledim, ülkede yapılamayan tek mesleği edinip, yapılamayan tek işi seçmişim. Bundan ala mersine/tersine bir karar veremem hayatta, her işte bir hayır da yoktur illa ki ama, işin garibi, pişman değilim. Çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu be, İTÜ Endüstri'den çıkma bir meendiz olabilirdim, hayatımda Boğaziçi, ENSO tayfası, bölüm tayfası, canımın içleri olmayabilirdi, çok mu çok eksik olabilirdim. Hala ortaokuldaki o kendine güvensiz kız olabilirdim.

Ama olmadı, iyiyim, zor da olsa iyilik çıkarıyorum diplerden. Biraz önce, gözümden yaş geldi harıl harıl çalışırken gülme krizine girdiğimde, sonra da bir miktar ağladım ama gözümden zaten yaş gelmiş olduğu için anlaşılmadı. Öyle gibi görünebilir ama sinir krizinin eşiğinde filan değilim. Sadece sıkıldım, bir şeylerin yeri belli olsun, böyle elimi kolumu nereye koyacağımı nasıl biliyorsam işi gücü insanları da aynı şekilde koyayım istiyorum. Bir de, mümkünse hep beraber değişelim. Değişmemek imkansız, biz birbirimize ayak uyduralım. Olay bu değil mi zaten, insanlar bunu yapamadıkları için bitmiyor mu ilişkileri, her türlü iletişimleri?

farklı da olsalar, hepsi aynı adımı atıyor

İletişememek en büyük korkum, daha büyük de bir korkum şimdilik yok. Kendimi yanlış veya yetersiz anlatmaktan ve hep beni olması gerekenden az anlayacak insanlarla çevrelenmekten, ama en kötüsü, beni hep olması gerekenden az anlayacak birilerini sevip, vazgeçemeyip, kendimi törpülemekten korkuyorum.

Ölmek falan, hikaye.


(28 Aralık 2010, İstanbul)

Yuva 2 pin'i girin


Deneme #1: SAKLAMBAÇ

Ne garip dimi, yazmak istemediği, üşendiği için veya en basitinden yazmayı beceremediği için değil de, kendini afişe etmemek için yazmaması bir insanın.

Kendini dediğim, ismi cismi değil. Bir mahlasla bile olsa, düşüncesini, duygusunu açık etmeyişi. Öfkesini, sevgisini, aşkını, nefretini, tiksinmesini kendine saklamak isteyişi.

Onun hakkında ne düşünmeli?

***

Ya benim hakkımda ne düşünmeli? Kendi istediği için değil, öyle olması gerektiğini düşündüğü için, karşısındaki insan için onunla konuşmayan kadınım ben, senin aynınım, aynanım aslında. Sen de öylesin. Herkes aynı, herkes farklı.

Ne düşünmeli benim için, içimden sarılmak geldiğinde şımarırsın, itersin, daha da kötüsü sen bana yalandan sarılırsın korkusuyla bunu yapamazken?

Ne düşünmeli senin için, benden vebalıymışımcasına kaçarken?

***

Özlemek gibi basit ve ilkel bir eylemi dahi, karşımdakinin yanlış anlayışına odaklı yaşamaya kısıtlıyorum kendimi. Bunu birine söylediğimde, "ben özlüyorum aslında" dediğimde bana "kendi istediğini yapsana" dedi. Oysa ben kendimden çok karşımdakini düşündüğüm için sevinmem ve sevilmem gerektiğini sanıyordum.

Öyle yapınca kendimi sevmediğimi görmem çok zamanımı aldı.

Kendi istediğini yapsana.

Ağızdan çıkarken bu kadar basit ve ilkel bir laf; bu kadar bencil bir laf ki söyleyenine yakışan... İstediğini yaptığına inanırsam nasıl denize döküleceğiz, haddi hesabı yok.

***

Tüm yazılarım başka yerlerde başlayıp, aynı yerde bitiyor. Ağzımdan çıkan çoğu şey, aynı ismi geçiriyor içinde. En büyük hayalkırıklığım, en büyük ilhamımsın. Artık fark ediyorum, artık sen de biliyorsun.

Bilmiyorum nerede kırıldın, camgezer bile mantıklı bir açıklama yapmıştır buna.

(22 Ağustos 2010 ve Ötesi, İstanbul)


Deneme #2: İSTOP

dün akşam birine selam gönderdim, oysa onu görmeyecekmiş bile. "ben onu görmeyeceğim" demedi, "tamam" dedi. bu benim hatam, ben yaptım bunu, bravo bana, ne hakkım var ki sorgulamaya, hakkım yok, hakkım...

işte şimdi dank etti.

yalnızlığın çaresi bir insan olduğunda onu çok fazla sahipleniyorsun. yani pis görümce gibi, cadaloz kaynana gibi, dırdırcı sevgili gibi sürekli konuşuyorsun bıkbıkbık; kiminle görüştüğünü, kiminle konuştuğunu, paylaştığını... Senin yerine kimi koyduğunu çok merak ediyorsun.

yalnızlığın çaresi bir insan olduğunda onu oraya koymaya çalışıyorsun, ama aslında yalnızlık paylaşılmaz, sevgili duman'ın da dediği gibi. olmayınca olmuyor.

eve taşındım, ilk gecemde bir dilek tuttum. öyle dediler, tutarmış. ben de yastığın altına evin anahtarını koyup dileğimi tuttum. aşık olmayı diledim.

bu sefer kendimden çok...

ben, bir arkadaşlığı kurtarmak için bir sevgili diledim.

(11 Ekim 2010 ve Ötesi, İstanbul)


Deneme #3: ELİM SENDE

Hayatında(n) birçok kişiyi kaybetmiş adamın korkusu anlaşılabilir bir şey aslında. Neyden korktuğu sorusuna hiç yanıt vermemesi de anlaşılabilir. Sehpa gibi, hayatının ortasına birisini yerleştirip, birçok şeyi onunla özdeşleştirip sonra o orta yerdeki parçayı kaybetmekten korkmak, yani, bundan normal bir şey olabilir mi?

Şimdi salonu yeniden döşeme zamanı.

Ben inşallah kendime güzel bir sehpa bulurum. Yoksa yandık yani, ne diyeyim.

aşk mıdır sormaz mıyım
sen olmasan olmaz mıyım

En kötü zamanlarımda hep kendimi, birilerinin beni üzüldüğüm için şımarıklıkla, tamahsızlıkla suçlayacağını düşünerek daha kötü hissederim. "Hayatımda daha ne kötü gidebilir?" demem sıklıkla, bilirim ki birçok şey kötü gidebilir. Çocukken "bunu bulamayanlar da var" cümlesine çok maruz kaldığımdan edinmiş de olabilirim bu alışkanlığı.

Hep en kötüsünü düşünürüm. Mesela sen ölmüşsün. Ben görmemişim öldüğünü, bana biri söylüyor, o kim, neden birinden duyuyorum öldüğünü?

Neden o ilk anımı biri görmek zorunda?

İçim kıyılıyor. Sen ölmüşsün, ben yaşıyorum. Ben neden yaşıyorum, sen neden öldün? Nefes alamıyorum, o kadar kötü ki, o kadar kötü ki... İşte bunu düşündükten sonra kendimi biraz iyi hissediyorum. Çünkü dibi gördüm, hayal de olsa, ve ben -çok şükür- orada değilim.

Korkum yok ki. Birileri "oha bellatrix aşık olmuş haberi yok" diyecek. Çoğu anlamayacak. Hiç de değil. Hiç bu kadar boşlukta kalmamıştım, asılı kalmışım ayak bileklerimden, kan beynime vuruyor ki yanaklarım al al. Hiç aşık değilim. Bir aşkla azımsayamam şefkatimi.

Korkum yok ki. Ben çok seviyorum.
Sen kork.

(17 Aralık 2010, İzmir-İstanbul)

4.XII

Özledim sanacaksın...
İlgisi yok.

Elbette iki iyi arkadaş olmayacaktık.

Ama iyi hatırlıyorum ben seni hep. Hep demeyeyim, genelde. Çok kızıp, durulduktan sonra mesela. Bazen sinirleniyorum çünkü. Acayip haller içinde oluyorsun diyorum, anlam da veremiyorum ki. Mesela... Neden üzülüyorsun beni gördüğüne? Ya da şöyle sorayım: Neden sonradan, üzüldüğünü söyleme ihtiyacı hissediyorsun? Hayır üzülmüyorsun çünkü, biliyorum. Ben de üzülmüyorum.

Nasıl üzülebilirim ki?

Tek başıma güneyden inerken bir gün geliyor aklıma. Midemde kelebeklerin uçtuğunu tespit ettiğim gün. Hissediyordum onları, beni öptüğünü hatırlayınca hissediyordum, oradaydılar işte. Manzarada, bankta oradaydılar. Sonra Ortaköy sahilden geçiyorum, aptallığımı hatırlayıp gülümsüyorum. Bebek'te kapanan (kim bilir kaç kere kapanan veya el değiştiren) restoranın önünden geçiyorum, aptallığını hatırlayıp gülümsüyorum. O gün ben bir peçete almıştım ordan. Kız çocuğu gibi, koleksiyon yapan. Bir şey düşünmemiştim, gayri ihtiyari bir hareketti. Sonra başka bir şeyler daha topladım ordan burdan; liseli kız gibi. Sinema bileti, akbil fişi, bilmemne (aşk hiç biter mi?)

Sonra sen korkmuştun. Onları görünce korkmuştun benden. (Benden mi?) Sevgimden.

"Öyle sınırsız, öyle derin, öyle çok severim ki korkarsın..." Üstüme yok çünkü, sevgimle korkutmakta. Bak, korkuttuklarımı topluyorum şimdi de ordan burdan, son anlarını yaşayan bir yaşlı kadın gibi.

Seni düşünmek beni gençleştiriyor. 19 yaşındayım, hep 19 yaşındayım ve beni hep böyle hatırlayayım istiyorum.

Artık senden yaşlıyım sevgili. Oysa o zaman çok büyüktün.

Yıldönümümüz kutlu olsun.

(01-04 Aralık 2010, İstanbul)

bu korkular çok yeni(den) kalmış bana

öyle bi şarkı vardı dimi, vardı... "bu korkular çok eskiden kalmış bana" o zamanlar demet sağıroğlu'nu severdik, falan. sonra sevmedik değil belki ama sevecek bir şey kalmadı. 50 izleyicili, hiç güncellenmeyen blog gibi.
*
küçük harfli bir yazıya daha hoşgeldiniz.


anneme bir gün sormuştum:
_ beni küçükken biri boğmaya filan çalıştı mı?
annem gerçekten böyle bir şey olmuşçasına panikledi:
_ hayır canım, nerden çıkarıyorsun?!

ben boynuma çok sıkı şeyler bağlayamam. boğazlı kazak giyemem, tasma kolye tabir edilen şeyleri takamam. boynumu sıkarsa biri, giderek yükselen bir perdeden çemkirirken bir yandan da kendimi kurtarmaya çalışırım. aynı nokta değil ama, demek ki boyun beni her şekilde en çok heyecanlandıran yer. iyi, kötü.

dün bir yerde oturmuş çay içiyorduk. üşüyordum, atkımı sardım boynuma. bir şey konuşuluyordu, ben de dahildim, sonra biri bir şey söyledi, ben koptum. nefesim daraldı, atkım bana saldırdı, ben atkımı sündürüp yakamı açtım. nefes alamayacaktım yoksa. o his. o boşluk hissi. oturacakken birden arkanda sandalye olmadığını fark ettiğin an gelen, elini uzattığında hiçbir şeye dokunamama hissi.

ben hala selenin arkasını tutan birine ihtiyaç duyuyorum, lanet olsun. bu ben değilim, kimseye destek olmak istemiyorum, kimse bana olmadıysa.

"ben fiske bile vurmadım onlara"
evet vurmadın.

"demek böyle, demek ileride ben de böyle olacağım."
hayır, ama korku iyidir.

korku iyidir dedim ben. korkunun nesi iyi? sadece, neden öyle olsun diye aksini ispata uğraşmadım. yaşayıp görecektik. ama ben hiçbir zaman öyle biri olmayacaktım. ne kadar büyürsem büyüyeyim çocuğum belki ama, ben büyüyünce hiç öyle bir çocuk olmayacaktım.

sırf inattan bile olsa.

ne oluyor bana, bilmiyorum. bazen hiçbir yerlerde duramıyorum. bir huzursuzluk, bir bir şey... eve gidemedim, gitmek istemediğimden değil. arabanın kapısını açtım, yine aynı his. bu sefer boş eve girme hissi. olmadı. geri döndüm. çabucak uyudum, içerde yaşandığını bilerek.

yaşandığını.
bilerek.

ekseri, iyi değilim. beni ne iyi edecek, bilmiyorum.

bu yeni edindiğim korkular bana çok anlaşılmaz geliyor; korktuklarımdan değil, korkumun kendisinden çekiniyorum.

böyle.

Kedidir kedi

Bugün eve girerken bi tıkırtı duydum sandım. Böyle bir korku hatırlamıyorum yakın geçmişimde.

Elimdekileri yere bıraktım yavaşça. Antrenin ışığını yaktım, sonra banyonunkini, mutfağınkini... İçeriden ses geliyor mu -belki bir dolap kapağı kapanması- kulak kesildim, ilerledim. Elim telefonda, üç kat üstümüzde oturan arkadaşımı aramak üzere hazır. Babası inerse aşağı, gösterir o adama gününü! Salonun ışığını yaktım, balkonun kapısını ittirdim hafifçe. Sonra da odaların ışığını yaktım. Evde tüm ışıklar yanınca, benim korkum görünmez oldu.

Kedidir kedi dedim, güldüm kendime. Aslında kendime gülmedim galiba veya sinirden güldüm, bilmiyorum. Sevimsiz bir ifadeydi yüzümdeki.

Bazen korkmaktan utanıyorum. Benim hissetmemem gereken bir duyguymuş gibi geliyor. Hem duygusal, hem duygusuz olarak nitelendirilebildiğimden mi bilmem, araftayım. Şey gibi, hep saç okşayan benim, şikayet edersem elimde o da kalmayacak gibi ama... Ama istemiyorum ki bunu da.

***

Yine de bekleme. Hiç o kadar yalnız olmayacağım.

***

Bazen yazdıklarımdan da utanıyorum. Ben kimim ki, diye değil. Yazmamam gerekirdi, diye. "Ketum ol!" diye kafama vuruyor bir taraf ama işte şeytan diyor...

Yazmadıklarım beni çoook rahatsız ediyor.

Kalbimin içinde tıkırtılar var, derin nefes alamıyorum, neden bilmiyorum, ne diyeyim, kedidir kedi.


(24 Ekim 2010, İstanbul)

Berk+er

_ Kızım nereye gidiyorsun, erken değil mi daha dershane için?
_ Hakan'da kahvaltı edicez anne.
_ Hakan kim?

Hakan, Beşiktaş'taki pastanenin adı. Dershaneye erken başlayanlar olarak (ne yapayım, bedava olunca onların istediği zaman başlıyorsun dershaneye) Lise 1'de bir dönemin tüm kahvaltılarını orada ettik biz, her haftasonunun her günü, dershane öncesi.

O zaman dershane arkadaşımız da yoktu daha. 5 yıldır her gün gördüğümüz lise arkadaşlarımızla bir de haftasonu kahvaltı etmek bıkkınlık getirmiyordu bize. Dershane çıkışında McDonalds'ın önünde buluşmak da.

Bazı insanları her gün görür ve sıkılmazsınız.

***

_ Bridget Jones'un Günlüğü gelmiş, gitmek istiyor musun?
_ Aa evet ya! Ama şimdi değil, param yok.
_ Var.
_ Yok Berk yaa, valla.
_ Çakarım beynine, var.
_ ...
_ Geleceksin benimle bugün, AFM'de oynuyormuş işte.

Gittik. Bridget Jones'un Günlüğü'nün ilk filmi, Colin Firth gibi adamların gerçekte nadir bulunduğunu ve Bridget Jones gibilerin karşısına daha da nadir çıktıklarını erken anlamış biz genç kızlar için aaah ah dedirterek biter. O zaman yanınızda bir dostunuz ya da bir kardeşiniz varsa sizinle gofretini paylaşır, sizi eve bırakana kadar da bırbırbır konuşup durur ve dikkatinizi dağıtır.

***

_ Abi dedim Vedat Bey'e bin kere, anlamıyor adam, ben her şeyin peşinde koşturmak zorunda mıyım kız orada burada hava atarken? Nedir yani, sesi mi güzel? Şarkı söyleyeceğiz sanki.
_ Öyle deme ya, Özlem de daha önce kaç kez sunuculuk yaptı...
_ Bak, insanda sorumluluk duygusu olması bir karakter meselesidir ve ben güvenmediğim adamı o mikrofonun başına dikmem. Seni seçecekti, takır takır halledecektik.

Biri size güvendikçe, siz de o birine güvenirsiniz.

***

_ Ya sinir oluyorum bu adamın hissiz hallerine. Neden uğraşıyorsun ki bu kadar, onu da anlamıyorum.
_ Seviyorum.
_ İyi de, sana senin ona verdiğin kadar değer vermeyen bir adam var karşında, hak etmiyor seni.

***

_ Neden dans etmiyormuş?
_ Yorgunmuş, antremandan geldi ya.
_ Bence sen kaldır. O zaman da kalkmasın bakalım.

***

_ Karar vermen lazım. Uzak muzak, seni hak ettiğini düşünüyorsan, ondan hoşlanıyorsan dene bence. Ama Mert var mı hala içinde, iyi bak.

***

Kardeş lafından korktum hep, öz kardeşim olmayan kimse için "kardeşim gibidir" demedim, yazmadım yıllık yazılarımda. Günlük hayatta da kullanmam mümkün olduğunca, İbo kardeşim gibi bariz bir şaka olmadığı sürece.

Berk benim kardeşimdi, o da bana ablam derdi. Biz hep onu "zaten içimizde en olgun" sayarken bana abla demesi, benden akıl almak istemesi gururlandırırdı beni. Ben de onu arardım başkalarının anlamayacağını düşündüğüm bir şey olduğunda. E-mail adresimi aldığımda ilk mail attığım kişi oydu. Tatilde darlandığımda da, evde bir şey olduğunda da... Anlamak için tekrar tekrar okuduğum mailler atardı bana. Zorlardı beni ama yanımda olduğunu hissettirmek için değil, onu anlayabilmem için.

Basbayağı kardeştik işte, tamamen kopana kadar.

Kardeş olmayı beceremeyeceğimizi bilseydim arkadaş olmak isterdim halbuki.

***

Şimdi ne garip, o beni hak etmediğini düşündüğü adamla hala konuşuyor, görüşüyor olmama rağmen onu yıllardır görmüyor olmam. Karşılaşmadık bile, bir gün hariç. Onda da annesiyle selamlaştık.

Ne olduğunu hiç bilmiyorum, "biz artık konuşmasak daha iyi olacak" dediğinde ona sordum, sordum, sordum; yanıt alamayınca kimseye sormadım galiba bir daha. O kavgalar neden oldu, kim neyi yanlış anladı, ben bir hata yaptım mı, hiç bilmiyorum. Sadece, benimle birlikte tüm bir sınıf yok sayıldığına göre hata bende değil herhalde, diye tahmin yürütebiliyorum.

Çok kafa yordum, üzüldüm, ağladım zamanında. Bir süre, nasılsa barışacağız, mümkün mü böyle bir şey dedim, olmadı. Sonra ya barışırsak diye senaryolar yazdım, olmadı.

Şimdi sakin kafayla geriye baktığımda bana sadece bir korku kalmış diyorum. Kaybetme korkusu.

İşte o korkumun sebebi bu adam.

Uyan...

Sen önce etrafını düzene sok, demezler mi adama?

Koltuk alacaktım odama güya, ne oldu? Nasılsa pek kimsenin uğradığı yok diye mi, yoksa gözüm dışarılarda diye mi erteliyorum, bilmiyorum.

Evde hala adam gibi yerleştirmeye elimin gitmediği süprüntüleri gördükçe kızıyorum kendime. Yaka kartlarımı marifetmiş gibi astım baş köşeye, e tamam mıdır yani, bu mudur? (Bana bir Monica lazım, şöyle şartlasın beni)

Tüm yazılarını, okunacakları, bakılacakları, dinlenecekleri, izlenecekleri toparladım mı, klasörledim mi? Yok.

Bunları bile klasörleyemedikten sonra hislerimi nasıl ayıklayabilir, ayrımsayabilir, anlamlandırabilirim ki?

Her şey karmakarışık, her şeyi birbirinin içinde hissediyorum, kendimi özdeşleştirdiğim, o olmuşum dediğim adamlar bende "aman yarabbi!" etkisi yapıyor, korkuyorum; bildiğin korkuyorum, gittikçe daha sakin olmak isterken daha huzursuz oluyorum.

Artık aram bozulmasın kimseyle istiyorum. Böyle, şu an hayatımdaki adamlar bana hiç kızıp darılmasınlar, ben herkese takdire şayan bir hoşgörüyle yaklaşayım... Giderek daha asabi oluyorum belki, ama asabiyetimi benimle birlikte, benim bir kusurum, uzantım -ya da her neyse- kabul eden adamlar artıyor çevremde sanki ve ben onların hep artmasını istiyorum. Sadece onların...
İstiyorum.

Bir şeyleri düzeltmiş olmak dinlendiriyor beni; bir şeyin, bir ismin üstünü çizmek güzeldir bazen.

Çok anlatmak, çok çok yazmak istiyorum; bu içinde bulunduğum huzursuzluk yüzünden (yoksa sayesinde mi demeli) oluyor bu, biliyorum. Dibe batışımdan kohezyon kuvvetiyle yazı çekiyorum ama her yazıyla beraber, bir miktar karın ağrısı da çekiyorum.

Korkuyorum, bildiğin; yalan olmaktan korkuyorum; bencil olmaktan ama daha çok bencil olamamaktan korkuyorum; ölmekten ama daha çok yalnız, daha da çok yalnızlıktan ölmekten korkuyorum.

Korkuyorum, bildiğin korkuyorum; korkum bana gecenin bir yarısı yüzümü yıkatıp sokağa döküyor; uyutmuyor beni bu araf, yattığım vakitte gece lambası yakmam bile gerekmiyor.

Ben uyumaya çalışıyorum, bir dudak hissediyorum alnımda, boynumda bir el, kulağımda bir fısıltı ama hiçbiri uyandığımda orada olmayacak olan, biliyorum, uyumaya devam etmeye çalışıyorum işte, ama biri bana uyan artık diyor,
uyan...
artık,
uyan. 04:55-...

gece lambası

Dün gece ilk kez, korktum. Bildiğin korktum yahu. Kalkıp gece lambasını yaktım ilk defa. Dışarıdan, yukarıdan, buzdolabından gelen tıkırtıları dinledim, acaba evde fare mi var dedim, kedidir kedi dedim, kalkıp kapıları kilitlediğimi tasdik ettim kendi kendime,

saat 02:03 ile 02:39 arasını böyle geçirdim.

Neden korktum, bilmiyorum.
Hani yalnız olmak çok güzeldi? (Evde insan olmayınca odalarda ışıksızmışız meğer)

Biliyor musunuz, insan korktuğu zaman o peluş hayvanlar hiçbir işe yaramıyor.
Ve galiba insanlar biraz da, korkup sarıldıklarında kendilerini garipsemeyecek birileri olsun diye evleniyor.

(24ten25e Ocak 2010)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!