... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

sarılmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sarılmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Monolog #2

Naber?
Kaldığımız yerden devam edelim mi monologumuza?

***
Biliyor musun, bazen hiç (çoğu) kimsenin, hiç kimseye (sana), hiçbir şey (çok şey) ifade etmediğini düşünüyorum.

Ve yine, biliyor musun; ağzına çarpmak herhangi bir işaret dilinde bir sevgi gösterisi değildir. Hadi ukalalık etmeyip, "bildiğim kadarıyla" ekleyivereyim sonuna.

***

Öyle bir zaman olduğunu bilmeseydim, seni hep böyle zannederdim; böyle kabul etme veya etmeme lüksüm olurdu.

Öyle bir zaman olduğunu bilmeseydim, içimde bir umut da olmazdı.

***

Bu kendi kendime konuşmaları çok benimsedim, evet. Neyse, daha bugün içinde kafayı sıyırdığımı itiraf ettikten sonra artık kendi kendime konuşmam şaşırılacak bir eylem olmasa gerek.

***

Yine kıskanç, kaprisli, sıkıntılı biri diye yaftalayıp kendimi, keşke yazmasaydım diyeceğim bir şeye doğru hızla ilerliyorum ama bir yerden sonra da kimin umurunda; yazmak benim haklı çıkma şeklim...

İkinci anlamların arkasına saklanmadan yazmak da delikanlı delikanlı içimi dökme şeklim.

***

En azından canlarımdan birine sarıldım, rahatladım. İnsanın bazen karşısında, elindekini sadece ona sarılmak için yere bırakan biri olmasını istemesi çooook mu gariptir?

***

Bu akşamki monologumun özeti, yine konuşurken anladığım şey olsa gerek:
"İçimden geldiği gibi davranmak içimden gelmiyor."

***

İyi geceler yavrum.

Resim

Bana umut veren tek şey, şu an ama tam şu anda; bir fotoğraf.

Ofiste oturuyorum, kafamı sola çevirdim bir an; sonra hafifçe döndüm, ayaklarımı kesona (keson!) uzattım, bakakaldım resmimize.

O kadar güzel ki insanlar, dostluklar, zamanlar bazen... İnsan söyleyecek laf bulamıyor. İnsan ağlamak istiyor yahu!

Kendimi Fareler ve İnsanlar'ı oynarken veya Ömer Seyfettin'in güvercinli hikayesinin tam ortasına düşmüş gibi hissediyorum bazen, çok seviyorum ve çok sevince o kadar çok sıkıyorum ki, boğuluyorlar. Boğulmasınlar ne olur, ben boğmayayım ama zaten ölmesinler ya... Lütfen... Hele benden önce, kesinlikle!

Sıkıntılıyım evet, çalışıyorum saatlerdir; içimde önemli bir işi aradan çıkarmış olmanın verdiği rahatlıkla eve gidip mayışmak istiyorum ama 19 Mayıs kutlamaları Çarşı tezahüratlarına (hala bu tezahüratlar niyeyse) karışmışmış, yok hiç çekemem bu kafayla, hem zaten yalnızlığıma gitmek istemiyorum ki ben,
gidip birilerine sarılmak istiyorum!

Fotoğraftakilerden biri birazdan beni alacak, bir diğerine götürecek, şu an ne kadar ihtiyacım var onlara...

Belki habersiz çekilmiş değil bizimki ama, belli ki çok önemsemişiz...

Acelesi Olmayanlar

Haftasonum, yaşasın23Nisan'dan ötürü 3 gün olmasının da katkısıyla, eşi zor bulunur bir haftasonu oldu ve pazarlardan nefret etsem de, hala önümde yarım gün var.

23 Nisan'ı olabildiğince yatay pozisyonda geçirdikten sonra, İzlanda'daki volkanın azizliğine uğradığı için İngiltere'ye dönemeyen Cem'le konuştuk. "Bana gel istersen" lafını söylediğime hiç bu kadar mutlu olmamış olabilirim. Akşamın bir saati olduğu için artık evden çıkamayacağım ve eve kimseyi çağıramayacağım günlere paydos! (Bunun için daha uzunca bir süre şükran dolu olacağım) Cem geldi, uzun uzun sarıldık kapıda eskisi gibi. Ardından Ezgi geldi, Şahin ve Cihan da ve biz, Vec de bende olmasına rağmen liseyi yad etme kafasını yaşadık uzunca bir süreden sonra; bu arada soul kitchen, moonwalker, finding nemo ve ağır roman'dan oluşan, hangi sırayla dizersen diz saçma olacak bir dizi filmi de arkaplanda döndürdük. Ben kalkın demedim, onlar da gitmediler; saat 5 olduğunda artık hepimizin uyuması lazımdı.

12'de Vec ile kalkıp kahvaltı ettik, Sex and the City'ye sardık ve sardırdık biraz; sonra Cem kalktı, geldi yanağıma bir öpücük kondurdu. O an, bu yazıyı yazmaya karar verdim, aha belgeliyorum:

Bu yazı, içeride uyumakta olduğunu bildiğin dostunun sabah kalkıp, gelip yanağına bir öpücük kondurması üzerine yazılmıştır.

Bazı insanlarla araya giren mesafeler, başka insanlar, işler yüzünden görüşemediğime kahroluyorum. Daha önce de dedim ya, beni çok iyi anlayacağına emin olduğum bir adamdır Cem öyle çok sık görüşmememize rağmen ama yine de, telefonda dakikalarda karşılıklı susabildiğimiz tek adam olmasıdır onu inanılmaz değerli yapan. Normal şartlar altında, sustuğumda ya o an daha önemli olan bir iş girer araya, ya da "hadi kapat" der karşı taraf. Normal şartlar altında böyle olur.

İnsanların ortaokul-lise arkadaşlıklarının farklı olduğuna inanma sebebi, 7 yıl beraber okuyup birbirinin evrimini görmenin, normal şartlar dışında davranmaya izin vermesidir. Çünkü bu adamlara tek olurcasına sarılırsınız, koluna girersiniz, çok özlediyseniz sokakta yürürken öpüverirsiniz, otururken elini tutarsınız ve sizi bilen kimse bunu yadırgamaz (bilmeyenler de sevgili olduğunuzu sanarak yadırgamaz). Bu noktaya, hayatınıza sonradan giren insanlarla gelmek imkansız değil ama daha zordur.

Ayrılamadık dün, herkes bir süre günlük işlerine baktıktan sonra akşam buluşmak üzere sözleştik: MiniMüzikhol'de DearHead çıkıyormuş (Vec öve öve bitirememişti). Gecenin bir yarısı, insanlar eve dönme hamburgerlerini yerken biz Kızılkayalar'da aç karnına içilmez hamburgerlerimizi yemekteydik. Mekana girdik, birer içki aldık. Bu mekanlara girer girmez ortadaki pist (veya oradaki halı) üzerinde dans etmeye başlayan kafaya bazen özeniyorum :) Pandaloop'tan sonra tıklım tıklım oldu ortalık, herkes coştukça coştu. Ben en çok crystalized'ın remixi çaldıktan sonra mekanı terk etmek istedim, geceyi zirvede bırakmak için.

So don't think that I'm pushing you away
When you're the one that I've kept closest

Aynı anda da bir karar verdim: Başımın tepesinde Demokles'in kılıcı gibi asılı duran kuklamın hatırına, bu şarkıyı Özgür'e armağan edecek ve onu değilse de kendimi biraz öteye ittirecektim. İğneyi kendine, demişler; biraz da kendime bakmam gerektiğini ve kendimle kalmam gerektiğini fark ettim. En güzel günüm gecem olmuyorsa ve hep azıcık eksiksem, o zaman şarkıyı yanlış kişiye ithaf etmiş olabilirim.

Benim acelem yok. Sakin zamanlar lazım bana ve sakin derken, evde oturmaktan bahsetmiyorum. Hatta tam tersi!

Dün de, biyolojik saatlerimiz önceki gece 5'te kaldığından aynı saatlerde bazal metabolizmaya geçmemiz gerekti, eve bırakıldım ve pazar öğlene kadar muazzam bir uyku uyudum ve ta-da! Karşınızdayım.

Gezi dergisi yazarları veya Yavuz Donat gibi şunu yaptım, bunu ettim diye yazdığımın farkındayım amma velakin, yazmam lazım sevgili blog; ne paylaştığımı anlatmazsam kimi neden sevdiğimi, neden tespit kafalarına girdiğimi nasıl açıklayabilirim?

Bu yazıdan bir şey alacaksanız o da şu olsun: Bulursanız DearHead dinleyiniz.

(Eksen'deki şarkıyı da bulamadık ama yine de minnettarım.)

Shopping and F**king

Dün Tiyatro DOT'taydık; iş ve aile ortamında kolay kolay dillendiremediğimiz bu oyuna gittik.

Herkes bir şey gördü bu oyunda; birimiz sıkıldı biraz, birimiz karmakarışık ve bas bas bağırmalardan rahatsız oldu, müzik çıktıkça biraz kıpırdandık yerimizde, hepimiz seyirciler arasındaki üst perdeden soprano soprano gülen oyuncuya gıcık olduk, biraz kafamız karıştı, azıcık kendimize geldik...

Oyun tanıtımından alıntılamam gerekirse "...Mikrodalgaların ısınmak için kullanılabilecek tek şey olduğu bir dünya..." sözüdür beni benden alan. Bağlanmaktan ne kadar kaçsalar da hayatları ve kendileri fiziksel ve ruhsal olarak iç içe geçmiş o üç arkadaşın hali, tavrı, doğallığı
- bunca yakınlaşmanın yıkıcı bir tarafı olduğuna kani olsam da -
ve o birbirlerine hesapsızca sarılmaları çok içimde kaldı.

Her şey uçlarda, her şey "çok": Kavgaların çok şiddetli, öpücüklerin çok anlamlı, küfürlerin çok ağır, sevişmelerin çok tutkulu ve her şeyin çok anlamsız olduğu bir zaman diliminde iki saat... Oldukça iyi bir doğumgünü etkinliğiydi bence; şaşırtıcı, yasaklı, sıradışı bir şeydi izlediğimiz; gördüğüm birçok oyundan da daha başarılıydı.

Ayrıntılı bilgi için:
http://www.go-dot.org/html/shopping.html

gece lambası

Dün gece ilk kez, korktum. Bildiğin korktum yahu. Kalkıp gece lambasını yaktım ilk defa. Dışarıdan, yukarıdan, buzdolabından gelen tıkırtıları dinledim, acaba evde fare mi var dedim, kedidir kedi dedim, kalkıp kapıları kilitlediğimi tasdik ettim kendi kendime,

saat 02:03 ile 02:39 arasını böyle geçirdim.

Neden korktum, bilmiyorum.
Hani yalnız olmak çok güzeldi? (Evde insan olmayınca odalarda ışıksızmışız meğer)

Biliyor musunuz, insan korktuğu zaman o peluş hayvanlar hiçbir işe yaramıyor.
Ve galiba insanlar biraz da, korkup sarıldıklarında kendilerini garipsemeyecek birileri olsun diye evleniyor.

(24ten25e Ocak 2010)

/ yalandan / kocaman / rengarenk / geçici / oyuncak /

Düşündükçe burnumla oynarım ben. Böyle üstten üstten dürterim burnumu, sanki salyangoz gibi kıvırabilecekmişimcesine oynarım. Annem "kanca gibi yapacaksın güzelim burnunu" der hep - ki burnumun güzelim olduğu konusunda haklıdır (yaygın kanının aksine estetikli değilimdir).

Kırmızı, kıpkırmızı yaptım burnumu son zamanlarda. Çok düşünmek iyi değil be abi be, ah be, ama huylu huyundan vazgeçmiyor ki işte, napıcan.

Kendimi sadece kendi kafama göre dışarı atabildiğim ilk gece, bir de baktım uzun zamandır yüklenmediğim kadar Türkçe pop yükleneceğim bir partideyim. Bunun mevzubahis olmasına da gerek yoktu, eğer dönerken radyoda çalan o şarkı olmasaydı. Olmasaydı, "Ne yapıyorum lan ben?" de demeyecektim ve gereksiz bir hüzne de bulanmayacaktım ve dahi saçmaladığımı fark etmeden koltuğuma zıbarıp uyuyacaktım.

Kendimden başka kimsenin fark etmeyeceği saçmalamalarda üzerime yok. En azından sadece kendimi kandırıyor ve sonunda birine karşı suçluluk duymuyor olmakla övünebilirim. Çünkü sadece kendime karşı saçmalamadığım ve durduk yerde ve çoğunlukla gereksiz şekilde suçluluk duyup kendimi paçavra gibi hissettiğim çok an oldu.

Tenkit ettiğim her şeyi farklı kılıklarda yapmamın bir açıklaması olmalı. Ceza gibi bir şey bu; hani derler ya kızlar büyüyünce aynı anneleri gibi olurlar; onun gibi, çok uğraşırsan, çok dalga geçersen, insanların hayatlarının merkezlerine oturttuklarına şaşırarak, kahkahalarla gülersen...

...sonunda şunu diyecek hale gelebilirsin: "en azından o karşılıklı bir bağımlılık"

Kötü gün dostu olmak için yaratıldığımdan, veya, o kendimi paçavra gibi hissettiğim zamanlarda hep birilerini aradığımdan olacak, hayatımın acil durumlarda aranacak kişisini arayıp dururken, kendi kendimi birilerinin acil durum kişisi yapmaya çalışıyorum.

İşin garibi, hayatımda hiç tek olmadı benim: Tek bir kişi (hani "ilk ve son" anlamında), tek bir en iyi arkadaş, her şeyin anlatıldığı tek dost, yakın olunan tek aile bireyi... Tek bir ben de olmadım hiçbir zaman, tek bir düşüncem de olmadı; dolayısıyla kendimi de hep birden çok insanla paylaştım:

Kız arkadaşlarımın saçmalıklarından sıkıldığımda erkek arkadaşlarıma,

Erkek arkadaşlarımın saçmalıklarından sıkıldığımda kız arkadaşlarıma,

Sevgilimin saçmalıklarından sıkıldığımda en yakın kız arkadaşlarıma,

Saçmalamak için hayatımda en beraber saçmalanası adamlara -ki 3-5 tanedir-,

Birine sarmam gerekiyorsa o an etrafımdaki herkese,

Birine sarılmam gerekiyorsa çok belli birkaç kişiye (kendisine sarılacağımı gözümden anlayacak, liseden kalan en önemli yadigarlardan tek bir adam var ve ileride, "işyerimden bana kalan en önemli yadigarlardan" diye bahsedeceğim iki kadın)

İçip de hayatın anlamını aramak istiyorsam birkaç kişiye,

İçip de saçmalamak istiyorsam illa ki bir kulübe (çok mu belli ettik ne:))

Birini eleştirmek istiyorsam herkese ve her şeye, ama en çok da kendime

...döndüm hep.


Ben biliyorum ki aslında boşuna burnumla oynayıp durduğumu ama elimde değil ki ulan, hayatımın gidişatı konusunda birazcık umutsuzum.

naçizane (sekiz)

Heyüla gibi İngilizce phrasal verb arasından en benimsemediğim, "Sleep with"tir.

"I slept with someone"ın karşılığı, olsa olsa "Akşam birini kaşıkladım" olmalı; birisiyle seks yaptım, değil.

Kimse birbirini yadırgamasın: Sarılma ihtiyacımız olmasaydı, peluş hayvanlar o fahiş fiyatları koyamazdı etiketlerinin üstüne.

naçizane (altı): Barışıvermek

Öyle arkadaşlıklarım var ki biten, arkalarından aylarca, yıllarca üzülüyorum ve kesinlikle kestirip atamıyorum.

Haklı olduğumu; daha doğrusu bir hatam olmadığını kesin olarak bilsem bile; başkaları bunu onaylasa bile. Aslında karşımdakinin zayıflığına, tutarsızlığına, kararsızlığına kızması gereken ben olsam bile.

Tek bir şey var o üzüntüyü ayakta tutan: Bir gün karşı karşıya geldiğinde o konuşmadığımız günlerden birinde, bir dürtüyle "salak!" deyip karşılıklı, sarılıvermek düşüncesi.

Hani açıklamalar, özürler, arabulucular olmadan... Barışıvermek.

O arkadaşlıklarımın bunu hak edecek değerde olduğunu düşündüm (, düşünmek istedim) hep. Bir tanesi, eski bir tanesi beni yanılttı. Bir kısmından hala umutluyum.

(Ağustos 2009)

meali anlamayan nesle aşina değiliz*

Bir keresinde Erce, iki insanın öpüşmesi için illa ki ortada bir aşk olması gerekmediğinden; çok mutlu olduğu için, anın coşkusuyla arkadaşını öpen insanları gördüğünden bahsediyordu.

Pek yorum yapmasam da katıldım bu lafa. Üstelik benim de zaman zaman içimden gelen ama nasıl karşılanacağını bilmediğim için yapmadığım birçok şeyi (dürtüyü, diyebiliriz sanırım – ama fiili değiştirmek gerekir) de açıklıyordu:
Fiziksel temas seviyorum arkadaşım!

Çok sevdiğim adamlar vardır, heyecanlı heyecanlı bir şey anlatırken o kadar tatlıdırlar ki, ellerini tutmak isterim örneğin. Bazen birisine, nedensiz, uzun uzun sarılmak gelir veya içimden. Ama öyle bir sarılmak ki, “alıp içime sokasım gelir” lafına uyar gibi, tek olurcasına sarılmak. Yolda yürürken arkadaşlarımın koluna koala gibi yapışmışlığım çoktur. Birinin dizine yatmak, veya dizine yatan birinin saçını okşamak, film izlerken arkadaşının omzuna başını yaslamak… ve daha bir sürü şey, çok önemli benim hayatımda. Bunları yapmak içimden geliyorsa, kendimi tutmak zorunda olmamak istiyorum.

Yalnız, sorun bunun dışarıdan, bir daha beni görmeyecek insanlara nasıl göründüğünden ziyade, karşımdaki insana nasıl göründüğü. Altında anlamlar arar mı, acaba beni yanlış anlar mı, bu temastan rahatsız olur mu, etrafındakilerin ne düşündüğüyle ilgilenir mi; bunları düşünüyor insan. O zaman da o anın, o temasın veya hevesinin tüm büyüsü bozuluyor zaten.

Yine de dakikalar boyu sarıldığım, sırf içimden öyle geldiği için elini tuttuğum, yolda illa ki koluna girdiğim adamlar var – ve beni hiç yanlış anlamadıklarını biliyorum. Bir insanın size kesinlikle aşık olmayacağını bilmek gibi, büyük bir mutluluk bu.

Dün, bir adamı ilk kez sadece şefkatle öptüm. Anlayacağını düşündüm; bilmem. Tutkudan, aşktan, hoşlanmadan ya da her neyse çok uzak, ufacık ama benim için çok değerli bir andı.

Annelerin çocuklarını öpüvermelerine, artık hiç şaşırmıyorum.

~

Bu sabah uyandığımda, yönkurluğun vaftizi ilk ICAMES’imin ilk günü hatırlattı bana kendini.

Önceki gece neredeyse sabaha kadar süren toplantıya, yorgunluğa, karşılamalara rağmen, o kırmızı formayı üzerime geçirir geçirmez öylesine mutlu ve enerji dolu olmuştum ki!

Allem edip kallem edip BTS’nin önüne kadar getirdiğimiz minibüsten atladım, koşarak kulübe daldım, bir şey alacaktım herhalde - bu hikayede hatırlamadığım tek şey o. Yüzümde kocaman bir sırıtışla olduğum yerde zıplamamak için ya zor tutuyordum kendimi ya da zaten zıplıyordum ki; içeri Sinan girdi. Sinan bana baktı, ben ona, sonra ona doğru koştum, sarıldım sıkıca, o da beni havada döndürdü.

Minicik bir şey, değil mi; ama aynı anda iki kişi tarafından hissedilen ve paylaşılan duygu, kocaman.

O duyguyu şu an hatırlamak bile birçok şeye bedel.


(23 Ekim 2009, İzmir)

* Evet, melali değilse de (biz de Rıfat Ilaz gibi çarpıtıp kullanalım) 'meali' anlamayan nesle aşina değiliz. Bu yazdıklarımı anlamayacak olanlar, kendi iç huzurları için, benim yazdıklarıma aşina olmayabilirler.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!