... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

din imandan gelir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din imandan gelir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nasılsa ertesi gün biz de ölecektik.

19 Aralık sabahı saat 06:13'te telefonum çaldı. Bu saatte, biri beni ya "e hani, uçağı kaçırıyorsun?" demek için arardı, ya da... Her şekilde, bu saatte gelen telefondan hayır gelmezdi.

Günlerdir alkolden ve diğer keyif verici maddelerden uzak duruyordum, sıfır pozitifliğim bir işe yarar, vaktiyle veremediğim kanların günü gelmiştir belki diye, yakını olmadıkça kimsenin itibar etmediği kan arama duyurularına, tweet'lerine gerek kalmaz da biz bize yeteriz diye. Yine de sabah telefonum çaldığında kimsenin benden kan istemeyeceğine emindim.

Uyuyamazdım, uyumaya da uğraşmadım. İşe dönmek zorunda kalırsam beni kurtaracak bir kıyafet geçirip üstüme, çıktım evden. İşe dönmek zorunda kalırsam diye... İşe dönmek nasıl bir zorunluluktu bu durumda? Kimin umurundaydı o gün ben işe gitmesem, başka kimse ölecek miydi mesela?

Kontağı çevirip ağlamaya başladım, hastaneye vardığımda bitmişti. Fazla konuşmadık; sarılmalar, başınız sağolsunlar, bol Allahlı, bol rahmetli üç beş iyi niyet sunuşu... Çocuğu olanlara "şansı bol olsun" demeyi alışkanlık haline getiren beynin, ölüm halinde dine dönmesi.

Sonra kendimizi Bandırma'da bir köy kahvesinde bulduk. "Hanım kızım sen rahat etmezsen odaya alalım seni"lere karşılık "arkadaşlarım yanımda, sorun olmaz" deyip köy kahvesinde çay içtim. Sonra bir çay daha. Bir tane daha. Horozlar ötüyor, arada bir inek ve keçi sesleri duyuluyordu. Köy yerinde hiçbir şey yok gibiydi başka, birkaç çanak anten, o kadar. Sanki ebeveynler de bu yüzden hep buralara gömülmek istiyor gibiydi.

Saatler geçti, cenaze namazı kılındı, topraklar atıldı, sular döküldü yağan yağmura rağmen, mezarın başında put gibi dikilen iki arkadaşımı görüp biraz korktum. Birinin babasını ilk toprağa verişimiz değildi ama sanki alışılması, kolaylaşması gerekirken giderek daha da zorlaşıyordu bu işler. Ölene mi, kalana mı, yakında ölebilecek olana mı ağlıyorduk, orası da belli değildi.

Saatler sonra evimdeydim, tek istediğim şey duş alıp uyumaktı artık. Apartmanın kapısına doğru inerken, az kalsın en alt basamağa dayanmış yatan bir kedinin üstüne basıyordum. Kocaman, sarı bir kediydi. İşin garibi, tam yanına basmayı başardığımda hiç kıpırdamadı. Elimi uzattım, yine kıpırdamadan ve gözlerini hiç kırpmadan hafifçe inledi. Araba altında kalıp kendini oraya kadar sürüklemiş olmasından korkup etrafa bakındım, kan yoktu. Böyle durumlarda kedilere ne yapılabileceğini sormak için aklıma mektup arkadaşımdan başka kimse gelmedi ama onu arayacak halim yoktu. Belki sabah kendine gelir diyerek, üşümesin diye kucağıma alıp apartmana götüreyim istedim. Tam o sırada kasıldı, irkilip geri çekildim. Ne bir şey yapabiliyor, ne de uzaklaşabiliyordum; sanki yapmam gereken bir şey varmış gibi dikiliyordum öylece.

"Öldün mü yoksa?" dedim kediye. Tam bir gerizekalıydım. Gözleri hala uzakta bir yere bakarken, tekrar kasıldı ve, bitti. Ölen kedilerin de gözleri kapatılır mıydı acaba? Ben hiçbir şey bilmiyordum. Ağlamaya başladım. Kediyi öylece bırakıp apartmana girdim, eve vardığımda ağlamam bitmişti.

Birkaç saat sonra evden çıkarken hala oradaydı kedi, üstü gece yağan karla incecik örtülmüş, birkaç yaprakla çevrelenmiş yatıyordu öyle. Neye küfrettiğimi bilmeden bir küfür sallayıp, geçtim yanından, işe gittim.

Nasılsa ertesi gün biz de ölecektik, beklesindi tüm kediler ve babalar.

Dışımızdaki öküze OHA!

"İçinizdeki öküze OHA deyin"i, kişisel gelişim kitaplarıyla dalga geçen bir "kişisel gerileyiş kitabı"ndan ibaret sandığımdan ve ismiyle kapak tasarımını ilgi çekici bulduğumdan, geçenlerde karşıma çıktığında alıverdim. Adetim değildir bir kitabı yazarına ve arka kapak açıklamasına bakmadan satın almak, lakin öğle tatiliydi, zaman dardı ve... neyse, yaptık işte bir öküzlük.

Stajyerimiz öğle tatili dönüşü kitabı "bu da neymiş..." diyerek eline aldı ve olaylar gelişti. Ben solumda ayakta duran stajyerimizin elindeki kitaba bir daha baktım ve yazarın adını ilk kez gördüm: Bülent Akyürek. Yani, şu satırların sahibi olarak tanıştığım köşe yazarı...

"Biz jigolo değiliz. Bedenimizle ilgi çekmek “erkek tesettürü”ne uygun değildir, yani o zaman güvenilir, babacan görünmüyoruz.

Üçgen vücutlu Müslüman görmek istemiyorum… Müslüman, ince bir sopa gibi olmalıdır. Allah’ın zalimler için kullanacağı sopa…


(...)

Üçgenin iç açıları eşittir ama modern erkeğin içindeki üç açı ne oldu biliyor musunuz?

Din, kadın, para!

Hepsini toplayınca ortaya münafık çıkıyor farkında mısınız?

(...)

Oysa, eskiden bir Müslüman giyim tarzıyla 2 kilometreden tanınırdı. Şimdi küresel giyim ve yaşam tarzları arasında bir erkeğin Müslüman olup olmadığını anlayana kadar ömür bitiyor."


Efendim? Ötekileştirme mi dediniz?

Stajyerimin elinden aldığım kitaba göz gezdirdim, kapaktaki minik "neo-tasavvuf" yazısını gördü önce gözüm, sonra da şöyle bir çevirdiğimde neredeyse tüm sayfalarda gördüğüm ayet, hadis alıntılarını. İnsanlar her şeyden alıntı yapabilir elbette, en son Erinç'ten araklayıp bütük bir zevk ve iştahla okuduğum "Habibi" hem tarz hem de içerik olarak dinsel öğeleri ağırlıkta bir kitaptı. Lakin, orada yazar/çizer bu öğeleri, kimseyi suçlamadan veya münafık, şeytan addetmeden, büyük bir ustalıkla hikayeye yediriyordu.

Göz gezdirdiğim kadarıyla Bülent Akyürek ise, köşe yazılarından taşan hırslı bölücü tonunu kitabında da aynen devam ettirmişti.

Kişisel gelişim kitaplarından hazzetmemem, onları yazanları "Kuran’ı tersten okuyan her insan bu kitaplardan yazabilir! Şeytan, Kişisel Gelişimi kullanarak damarlarımıza sızıyor. Bu kitaplar “Şeytanın İlmihal Kitapları” olmaya başladı." diye yaftalayıp aşağılayan Bülent efendinin kendi kendine yarattığı "neo-tasavvuf" segmentinin ekmeğini yemesine hizmet edeceğim anlamına gelmiyor.

Bu nedenlerle, bugün iade ediyorum kitabı. Para kazanmasını istediğim daha düzgün, daha kafalı ve kafası açık yazarlar var dünyada.

Demek ki neymiş, bir kitabı gerçekten de kapağına bakarak değerlendiremiyormuşuz.

kıs kıs gülen dipnot

"Bizim dinimiz hoşgörü dinidir"in bir dipnotu var, siz bu kocaman anlamlı, iyi niyetli, güzel cümleyi okurken alttan minicik fontlarla ve hızla geçtiği için okuyamayabilirsiniz. Şöyle yazıyor o dipnotta:

"Sünni olduğunuz sürece."

Açık kafalı, aydın saydığınız aileleriniz hayatınıza Alevi birini soktuğunuzda sizi evlatlıktan reddedeceklerini mi söylüyor? *kıs*
Yan komşunuzun Ailevi olduğunu öğrendiğinizde evde kalmayan bir fincan şekeri istemek için ilkin üst komşunuza mı gidiyorsunuz? *kıs*
Hala Mehmet Ali Erbil'e tahammülünüz var mı, öyle ya, sizin mezhebinize laf uzatmadı o? *kıs*

Kıs kıs gülüyor o dipnot size.



Gülben Ergen ateistlere şifa diledi. Kimden diledi, bilmiyorum. Ben de ona Allah'tan şifa ve kafa esenliği diliyorum (espriyi anlarsa gülebilir de).

Bir de, hala inancı kendinden başkasını ilgilendirmeyen, yobazlıktan kafası bulanmamış, holiganlığa, fanatikliğe, şiddete, soğuk cihata meyletmemiş tüm Müslüman'lara geçmiş olsun diyesim var. Onların da hayatı zor.

melek misin gümüş söğüt dalı mı

Devlet-millet olgusuna inanmayan, "ben Türk'üm, şu İngiliz" denmesine burun kıvıran kişinin, Kürdistan'ın kurulması ve tanınması için harcadığı çaba 1,

Tanrı veya din inancına bir tarafı ile gülen, hakaret boyutunda laflar eden, "Allah'ı sevmem, seveni de sevmem"ci kişinin, türban özgürlüğü için harcadığı çaba 2.


Bu 2 çabayı samimi bulmuyorum. En az Serdar Ortaç'ı anlamadığım kadar ve aynı nedenle anlamıyorum onları; çünkü bence, bir şarkının en azından başıyla sonu aynı şeyi söylemeli, sözleri kendi içinde tutarlı olmalıdır.

Ben o şarkıyı yine dinlemeyebilirim, ama en azından hakkını veririm.

Sanatı nasıl bitirdik? (#4)

Misyoner değilim; sadece ne okuduğumuza, ne dinlediğimize; nereye sürüklendiğimize dikkat etmeye çalışıyorum.


Now I lay me down to sleep,
I pray the Lord my soul to keep;

If I die before I wake,
I pray the Lord my soul to take.

(Uyku öncesi dualarından)
kaynak.


"Sevişmeden uyumayalım, anlaşmadan ölmeyelim."

Sıla

diyanet.gov (#fail)

_ İroni nedir anne?
_ Laik bir devlette, diyanet.gov.tr diye web adresi olmasıdır yavrum.


Kaburga kemiğine inanır mısınız?

Okulun koridorlarında volta atıyordum, lise sondaydım. Ders boş, ya da lise sonuz diye bize boş. İki şey varsa lise sonlara bahşedilen, o da boş geçen dersler ve spor ayakkabı giyme özgürlüğüydü... Neyse. Ben çıkmışım sınıftan, sıkılmıştım çünkü. Birileri sınıfta test çözüyor, birileri müzik dinleyip Eti Tutku yiyor, birileri gevezelik ediyordu; sıkılmıştım. Aslında boş derste sınıftan çıkmaya izin yoktu ama, hiçbir eğlenceden geri kalmadığı halde yine de kuralcı, gözde öğrenci addedilen ben, hocalardan biri karşıma çıksa da bir şey demez, diye düşünmüştüm. Hep öyle olurdu.

Bir alt dönemden, en kıvrak zekalı ve en afacan tiplerin toplandığı sınıfın önünden geçtim. İçeriden sesler geliyordu, göz ucuyla baktım sınıfın penceresinden, bizim edebiyatçı içerideydi. Zayıf, çelimsiz, uzun saçlı, gençten bir kadındı; bir gülü öğretmen sandalyesine koyup, onu da masanın üstüne yerleştirip "bununla ilgili bir kompozisyon yazın" diyebilecek cinsten... Çok yaratıcı, çok değişik kafalarda bir kadın mıydı, yoksa absürd olmanın ekmeğini mi yemeye çalışıyordu, hala bilmiyorum. Lakin, okula o yıl geldiği için hepimizden yeniydi. 7 yıllık ortaöğretim döneminin çocukları olarak, hele de lise sona geldiğimizde, bu tip öğretmenlere yeni öğrenci muamelesi yapardık, hani "senin paran burda geçmez" gibilerinden... Bu kadıncağız da, aksine diretecek iddialı bir yapıya sahip değildi.

Sınıfa yaklaştıkça sesler arttı, kapıya yanaştım iyice, belli belirsiz "yallah" gibi tezahüratlar duydum. Emin olamadım, çünkü ne olursa olsun, öğretmene yallah demek, bizim okulda kabul edilebilir şey değildi. Sınıf kapısının penceresinden içeri baktım göz ucuyla, aman yarabbi! 4-5 öğrenci, kafalarına sarık gibi doladıkları atkılar ve cüppemsi paltolarıyla tahtanın önünde, Hababam Vokal Grubu gibi kolkola dizilmiş, bir o yana bir bu yana ritimle sallanıyordu. O kadar yaklaşmıştım ki, ne dediklerini de duyabiliyordum artık: "Yallah Beyhan yallah! Çık çık Beyhan çık çık!"

Reyhan hoca, panikle hem gülen diğer öğrencilere kızıyor, hem de tahtadakileri sıralarına oturtmaya çalışıyordu. Hiç oralı bile olmuyordu çocuklar. "Yallah Beyhan yallah!" Kim bilir ne film dönüyor içeride, diye düşünerek uzaklaştım kapıdan. Teneffüs zili çalınca gittim alt sınıfa tekrar, çocuklardan birine sordum "ne iş?" diye.

Meğer bizim edebiyatçı, bir ders önce sınıfta bir konu tartışılırken "Allah filan yok, saçma şeyler bunlar" gibi bir laf etmişti. Sen misin öyle diyen! Sofu olmaktan ziyade tepkisel olan bizim jenerasyon, rahat durur mu böyle gereksiz beyanatlar karşısında? Onlar da bir şov hazırlamışlardı kendilerince. Cin değil, Beyhan çıkarıyorlardı sınıftan, o zamanlar pek revaçta olan Aczimendi ayiniyle.

Kızmadım. Kızıp da bir şey yapacağımdan değil, güldüm çocuklara.

Lakin bu hikaye, gülünüp geçilecek bir hikaye değil. Edebiyatçı da olsa, öğretmen her tür kişisel fikrini, özellikle de ideolojik konularda kendine saklamalıdır. İnsanların inançları hakkında kesin yorumlar yapmamalıdır. Bir konuyla ilgili konuşacaksa, her yönünden bahsetmelidir; o konuda üretilen her teoriden. İlla bir şey söylemesi gerekecekse de "saçma" demek yerine, "ben böyle düşünüyorum" demelidir.

Üniversite için biraz farklı düşünürüm, çünkü orası kişinin rüştünü ispat ettiği veya henüz edip girdiği yerdir. Bu ispatlanan rüşt her ne ise, tek bir faydası vardır insana: Kendi düşünce tarzını oluşturabiliyor olmak ve bundan birey olarak sorumlu olmak. (Zaten üniversitedeki akademisyenler de öğretmen değil, okutmandır.)

Öğretmen, aşağıdaki gibi alçaltıcı fikirlerini kendine saklamayı bilmiyorsa, eğitimci olmamalıdır.

yok oyle bir dunya. Maymun olmayi kabul edenler olabilir. Size saygim var hatta muz bile hediye edebilirim size.


Birinin mecburen evrimci, diğerinin de mecburen yaratılışçı olması bakımından aktardığım bu iki farklı örneğin ortak yönü, ikisinin de ifade olarak eşit derecede yanlış olması.

Evrim konusuna gelince... Şu evrimianlamak.org güvenli internet filtresine takılıp, evrimaldatmacasi.com filtreden -nasıl olduysa- süzüleli beri, bu konuda bileniyordum zaten. Bir genetikçi olarak evrimi yok saymam söz konusu değil. İnanmak yerine yok saymak diyorum, çünkü evrim, inanılacak bir şey değil. Evrim, var. Ha, bizim bölümde de inanmayanlar vardı, o ayrı (umarım evlenip işi gücü bırakmışlardır ve akademisyen olup yüzlercesine hiç inanmadıkları şeyleri anlatacaklarına, sadece çocuklarının kafalarına girerler.) İmam Hatip'lilerin katsayısı konusuna da, sırf bu yüzden destek olamıyorum ve en azından tıp gibi, moleküler biyoloji gibi bazı bölümlere girmeleri zorlaştırılmalı diye düşünüyorum.

Bir de şöyle laflar edenler var ki onlar en tatlıları: "Ben evrime inanıyorum ama insan evrimine değil." Ayy, canım! Timsahın evrimine inanıyor ama insanın maymun ataları rahatsız ediyor onu (aynı adam, sadece ramazanda içki içmiyorsa da hiç şaşmam). Duyduğu bu rahatsızlık, hadislerde Adem'in çamurdan, Havva'nın da onun kaburga kemiğinden yaratıldığı anlatıldığı için de olabilir (bu bölüme inanmayayım, pazarlığı yapamaz), kendini hayvanlar aleminin çok üstünde gördüğü için de olabilir (saf kibir).

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz ama Sigmund Freud'un güzel bir lafı vardır:

"Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif öz sevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır. Birincisi, Dünya'nın evrenin merkezinde olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde bir nokta olduğunu anladığında. (...) İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp, soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde."

Freud da lise öğretmeni olsaydı, ona da söyleyeceğim şey aynı olurdu: "Bunu çocuklara anlatacaksan, kaburga kemiği meselesini de anlat." O bunu Erica kompleksime veya çocukluk travmalarıma bağlayabilirdi, ama olsun.


(12 Aralık 2011, İstanbul)

Konuyla ilgili olabilecek başka bir yazım şurda. Müzikli eğlenceli.

Harun Yahya, aynı zamanda Kafkasya'da açan bir çiçekmiş:http://www.harunyahya.org/yazar_hakkinda.htm

Yobazca Sevişme Sanatı

"Yorumsuz" diyeyim de lafın büyüğünü sokmuş olayım. Ya da vazgeçtim, neden yorumsuz olsun ki :) Başlıyorum bu -güya- gazete haberinin ırzına geçmeye. Bism...

- Motor! denince başlıyor kimi insan galiba da... Hayırı şerri düşünürken (bkz. Çelik), bir çocuk kolay yetişmiyor hesabı yaparken dikkat etmek lazım, havamız kaçmasın.

- Oynaşmak gerekir, oynaş! Arkadaşım askerlik mi bu, emir veriyorsun. Önce bi geri bas. Sonracıma, önsevişmeyi tek taraflı bir iş yapıyormuş da lütfediyormuş gibi aksettiren ruhsuz adamlar bence kendini belli etmesin. Sonra o damacanaları filan kimden bileceğimiz çıkıyor ortaya. Öyle ya, onlar için ha kadın ha kavun, fark etmiyor.

- Bak şimdi yorgan işi mantıklı, çünkü "ayıp yorgan altında olur". Tam ilişki halindeyken gülersen adam üstüne alınır, zaten çoluk çocuk düşünceleriyle havası kaçmış adamı daha da sıkmaya gerek yok. İnleyeceksen de kısık sesle inle. Kıbleye ayak dönmek de feng-shui esaslarına göre sakıncalı olabilir, bilemiyorum, feng-shui'ye sararsak evdeki kapıların yerini filan değiştirmek gerekeceği için o işlere girişmedim hiç.

- Çarşambayı sel alır, pazar da Bizimkiler izleyip banyo yapıp uyursun zaten, söylemeye bile gerek yok da biz yazdık yine. Ha, iyi haber: Tüm bu kurallara dikkat ettiğin için sana ödül: Gündüzleri quickie!

Bunların tümüne dikkat ettiğinde hiçbir şey anlamayacaksın bu işten, zaten bizim de nihai amacımız bu.

Elmalılı bellatrix'ten yorumları dinlediniz. İyi üremeler.

Seçilmiş kişi sizsiniz, ya da...

Tekerleme söyleyebiliyor, rengarenk yazılmış renk isimlerini renklerine takılmadan yazı olarak okuyabiliyor ve şu aşağıdakine bir anlam verebiliyorum. Bir bilmediğim beş vakti namaz! Ona da ihtiyacım yok, birazdan nedenini söyleyeceğim, siz şuna bi bakın hele...



Sanırım ben seçilmiş kişiyim (en azından "certain people"dan biriyim, o belli bişi). Yakında mesihliğimi ilan edip hepinizi "benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında" dinine katıcam, amblemimiz de olucak, yıldızlı filan. Yeni nesil din böyle kanka, hafiften hipster tarzı... Dinimi yaymak da çok kolay: Share if you understand it!

Allah Diyen X serisi: Sahanda Yumurta

Allah diyen kot, Winston, anahtarlık, ötleğen kuşu ve bilimum hayvanattan sonra, şimdi de Allah diyen sahanda yumurta!


adı lazım değil, baş harfi a

Allah'la ilgili yazımsal fikrim Dünya ile bir: Kendisinden bahsediyorsam büyük harfle, nida olarak kullanıyorsam küçük harfle başlarım.

Örnek 1:
"Sonra da Fırat, 'allaam yareppim' diye bağırdı ve Tahsin'e doğru koşmaya başladı."

Örnek 2:
"Bahadır Baruter bir karikatürünün bir yerine 'Allah yoktur' yazdığı için hapse girecek neredeyse."

Ha unutmadan... İnsanın inanç özgürlüğüne, ona dünyevi bir ceza kesmeye yeltenecek kadar saygısız ve tahammülsüz olan herkesin baş harfi, en az kendileri kadar küçüktür benim lügatımda.

Hem cinsini bilmiyor hem de Kemalist herkesten!

Haber Vaktim diye bir şey, Küçük İskender'i konu etmiş kendine. Dünyada başka çamur atacak bir şey kalmadı çünkü bu aralar, hazır mübarek Ramazan ayı da bitmişken ağzını bozmakta, çirkefe bulaşmakta beis görmemiş sayın... eee... anonimyazar. Biz bu Büyük İ.'ye kısaca tek-el diyelim; bağnazlığın tekelini elinde tuttuğundan değil de (o da olabilirdi) bunları muhtemelen tek eliyle yazdığından.

Demiş ki...
"Saat 19.00'da İstanbul Modern Bahçe'de gerçekleşecek programda Küçük İ.'nin edebi bir söyleşiden ziyade cinsel maceralarını anlatması bekleniyor."
Cinsel maceralar mı? Çıkarın masanın gözüne sakladığınız Ayşe Arman kitaplarını, yazılı yoklama yapıcam!

"Eroin kullananlara methiyeler düzdüğü kitabını yine bu sayfadan duyurduğumuzda ise zırıl zırıl ağlayarak “ben öyle değil şöyle demek istemiştim ama yanlış anlaşıldı” makamında bir şeyler gevelemişti."
Vay, ben o yazıyı nasıl kaçırmışım?!

"Yakın çevresinin de zaman zaman gündeme getirdiği gibi Küçük İ... şiirlerinde eşcinsel ve satanist temaları yoğun olarak kullanmasıyla dikkat çekiyor."
Tabi, ha eşcinsel, ha satanist. İkisi de sapık, ikisi de sapkın değil mi?

"Küçük İ.'nin yıllar önce yazdığı “Mana Fatihi” adlı şiir de objektif çevreler tarafından İslamcıların içine sızma girişimi olarak değerlendirilmişti."
Sızıntı, diye dergi vardı, yobaz dergisi. Sızmaktan sızıntı. Öyle aklıma geldi bak.

"Neyse ki müslümanlar bu şiirin ardındaki atraksiyonu anlayarak Küçük İ'nin hevesini kursağında bırakmışlardı.
"
Fiyuv! Müslümanlığın önündeki en büyük engel kaldırılmış oldu böylece. Bundan sonra kitaplar dört şey anlatacak: Bedir, Uhud, Hendek ve Küçük İ.

Muteber tek-elin yazısını, çok lazımsa, şurdan okuyabilir, sinirlenebilir, kudurabilirsiniz... veya sadece Küçük İskender'e kulak verip geçebilirsiniz, benim yapamadığım şekilde:

kiminin tarikat, kiminin barikat
kimininse hakikat kurduğu bir ülkenin çocuklarıyız artık


(Küçük İskender, Bu Defa Son Defa'dan)

Hypocrisy

"If the person who killed 90+ people in Norway was a Muslim, the Press would have declared him as terrorist. For now though, he is just an 'Assailant ', 'Attacker' (Reuters), 'Gunman' (BBC, CNN & Al Jazeera).

Looks like 'Terrorist' is a name reserved for Muslims?

The US Dept of State calls it an 'Act of Violence', Not an 'Act of Terrorism'.

Share this status and let the world know, hypocrisy is leading us all astray."

Kasa her zaman kazanır.


Aslında her şey, benim bir öğle vakti bu muhabbete dahil olmamdan çok önce, soğuk bir kış günü başlamıştı...

Zaytung'da bir şeyi "Allah'a havale et"meyi seçenler bilirler, ironisi web adresinde gizli diyanet.gov sitemizin güzide bir soru-yanıt sistemi var. Örneğin, biri kalkıp "Sakız çiğnemek orucu bozar mı?" diye, veya "Bireysel emeklilik sistemlerinden elde edilen kazanç faiz kapsamına girer mi, haram mıdır?" diye sorabilir. Sakızı bilmem ama, bireysel emeklilik konusunda kafası karışanlar için sevgili diyanet'in "özel sorunuzla ilgili olarak kurul uzmanınca hazırlanmış bir görüş" olan "genelleştirilemez" yanıtını (herhalde her banka için genelleştirilemiyor) aşağıda veriyorum:

Bireysel emeklilik konusuyla ilgili Kurulumuzun görüşü şu şekildedir:

a) Genel olarak, sosyal sigortalar, karşılıklı sigortalar ve ticarî sigortaların caiz olduğuna,

b) Kâr payı esasına dayalı çalışan birikimli hayat sigortası ile bireysel emeklilik tasarruf ve yatırım sisteminin ise, yatırılan primlerin, dinen helâl olan alanlarda değerlendirilmesi durumunda caiz olduğuna,

c) Konusu din tarafından yasaklanmış olan sigortanın caiz olmadığına,

Karar verildi.


Buna göre bankalarda işletilen paralar dinen haram olan alanlarda değerelendiriliyorsa özel emeklilik caiz değildir.



Teşekkür ederim politik ve politik olarak doğru diyanet, seni çok seviyorum politik ve politik olarak doğru diyanet.

Önümüzdeki süreçte, reklamının yapılmasına ucundan da olsa katkıda bulunuyor olacağım bu bireysel emeklilik nanesinden hareketle, yatırım araçlarına atladık. Öğle yemeğinde yatırımlarımdan bahsediyorum, hah-hah, ya nolacağıdı ya?

Bir arkadaşım var, kendisini tanıyanlar kimden bahsettiğimi şimdiden anlamış bile olabilirler, kendisiyle neredeyse hiç sektirmeden her buluşmamızda açtığımız bazı konularla, onun bolca inat ettiği, benimse bolca güldüğüm tartışmalara giriyoruz. Bu anonim bir blog olsa kendisinden rahatlıkla "bağnaza beş kala" olarak bahsedeceğim sevgili arkadaşımın son yumurtası şu oldu: "Vadeli hesap caiz değil."

Laf çok uzatılabilir ve dolaştırılabilir, fakat düşüncenin özü şu: Hiçbir şey yapmadan kendi kendine artan para helal değildir.

Tabi ben sordum arkadaşa kendisinin çalışan bir insan olarak ne gibi yatırımlar içine girdiğini. Döviz alıyormuş. Eee?

Laf yine çok uzatılabilir, fakat düşüncenin özü şu: Kaybetme ihtimalin olan mecralarda paranı değerlendirmek caiz. Dövizde kaybetme ihtimali de var. Keza, borsada da öyle. Bireysel emeklilikte de, kısacası fon alımına dayalı her yöntemde kaybedebilir kişi. Uzunca bir süre sürekli kazansa da, kazandığı para sorun arz etmiyor iki dünyada.

Güldüm.

En çok, bolca gülebilmeyi seviyorum bu muhabbetlerde. Bağnaza beş kala da desek, açık kafalı insanlarla olmak güzel. Çünkü @AlperTanga'nın deyişiyle "müslümal" olan kesimle oturup bu savların mantıksızlığı tartışılamaz, hele benim şimdi soracağım soru, ağza alınamazdı:

"Nereye koyduğun parayı kaybetme olasılığın en yüksektir?"

Ka-ching! Bildiniz.

(Temmuz 2011, İstanbul)

İstanbul'a bahar neden gelmedi.

Baharı bekleyen kumrular görünce ağızlarına vurasım geliyor yemin ediyorum.

***

_ Gidin lan burdan. Anlaşmadan, öpüşüp barışmadan da dönmeyin.
_ Ama bellatrix...
_ Hasstir ordan bellatrix gibi!

Kovdum onları. Melek falan dinlemem, sinirimi bozmasın kimse. Zaten ne geldiyse başımıza bu melek figürüne bayılan kızlardan geldi, çok şımarttılar bunları. Elin, yolda görsek dönüp bakmayacağımız bebelerinin eline bakıyoruz resmen, neymiş efendim, "bahar gelecek"miş.

Gelemiyor evladım. Ben engelliyorum, var mı itirazı olan?

***

Aslında eskiden böyle biri değildim. Herkes kendi doğduğu mevsimi en çok sever derler. Böyle genellemelere inanmam ben ama yine de, insan düşünmeden edemiyor. Ben de bahar çocuğuyum! Ben de severim çiçek açmış ağaçları, yüzünü göstermeye başlayan güneşi, azgın kedileri, mevsimlik kıyafetleri, yaz planlarını... Kilo vermenin daha bir zorunlu görünmesi ve herkesin bundan bahsetmesi dışında her şeyini severim baharın. Yazın istediğiniz kadar soyunamaz, kışın istediğiniz kadar giyinemezsiniz belki ama bahar tam aradadır, candır.

Yalnız hep toz pembe değil, serseridir biraz itoğlusu. Sizi ters köşeye yatırıp hasta etmesi ve aşık etmesi de mümkündür.

Zaten tüm sorun da buradan, bu algıdan ve bu umuttan çıkıyor.
Bir türlü gerçekliğe ermeyen bu umuttan...

***

Bir fıkra dinlemiştim vaktiyle. Fıkra dinleme, ezberleme ve zorda kalınca hemen anlatma yeteneğine sahip biri değilim ama olabildiğince toparlayayım.

Bir ilkokul çocuğu okuldan çıkınca kendisini karşılayan annesine der ki:
_ Anne, benim kafam karıştı.
_ Neden yavrum?
_ Bugün önce hayat bilgisi dersi vardı. Öğretmen bize yağmuru anlattı. Denizlerden buharlaşan su tekrar sıvı olup yere yağıyormuş. Sonra din dersine girdik; öğretmen dedi ki bütün doğa olaylarını ve mevsimleri, karı, yağmuru, hepsini Mikail yapıyormuş... Şimdi ben hangisine inanacağım?
_ İyisi mi, suyu buharlaştırıp yağmur haline getirenin Mikail olduğuna inan.

Ne şiş yansın, ne kebap yani.

Biri dindar, biri ateist iki ebeveynin illa ki çarpışması gibi, bilimle açıklayabildiğin bir şeye bir ilahi güç yerleştirmek (diyorum ya, kadınların parmağı var bu işte). Bunu geçtim, bir de kimin tanrısı, kimin meleği derdimiz var.

Mikail ve Eros. Tam bir kaos onlarınki, asgari müşterekte buluşmamakta ısrarlılar. Oysa Yunan mitolojisi de pekala anlaşabilirdi İslamiyet ile. Mikail bahara hazır; çiçekler açıyor her yerde, giysiler naftalinden arınıyor, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı lalelere yine milyonlar yatırmaya hazırlanıyor... Lakin, Eros efendi uyuyor. Neymiş, kavgalılarmış. Birinin getirdiği baharı öbürü tanımaz, oklarını çıkarmazmış. Çünkü Eros tanrıymış, öbürüyse melek. Tamam, bence de Eros'a tanrı demeye bin şahit ister ama olacağına bak sen...

Aldım bunları karşıma, "aşk olmadan bahar neye yarar ulan?" dedim, cevap yok.

Onları huzurumdan kovmam bu yüzden işte. Aralarında anlaşmadan; bana, bize yine gülecek bir neden getirmeden gelmesinler, istemiyorum.

"İstanbul'a bahar neden gelmedi" diyorsanız, sebebi budur.


(14 Şubat 2011 Uludağ ~ 22 Mart 2011 İstanbul)

Görsel:
http://weheartit.com/entry/1626236

Your Own Personal İmam


http://www.ntvmsnbc.com/id/25190661/


Yok artık, hatta "Yoh artık!" dediğiniz şeyler bir bir gerçekleştikçe, nelere şaşırmanız gerektiğini gözden geçirebilirsiniz.

Aile imamı ne, iyice çıldırdınız artık amk...

...ve löp yutar.

Duman'ın son albümünden Rezil şarkısında "lem yelid ve löp yutar" diye bir söz öbeği var; birtakım berbat internet sitesinde parantez içinde "uygunsuz olduğu için silinen" cinsten. Bunun hakkında, biraz da ironik olarak Zaman gazetesi bir soru sormuştu yaptıkları bir röportajda:

'Rezil' isimli parçayı dinleyince haliniz duman diye düşündüm. "Ortada bir dergah var / Devrilir başın yarar / Arkasında tezgah var / Lem yelid ve löp yutar" diyorsunuz. İhlas Sûresi'nde geçen "Lem yelid" ifadesinin ardından löp yutar demenizin amacı ne?

Kaan: Orada eleştirdiğimiz şey dinin suistimal edilmesi. Yani kendine menfaat sağlaması insanların. Ki bu, yıllardan beri Türkiye tarihinde her kesimin yaptığı bir şey. Formlarda İhlas Sûresi'yle dalga geçiyorlar diye alakasız konulara değinmişler. Kimsenin haddine düşmez insanın dini ve inancıyla dalga geçmek. Konunun öznesi, ortada dönen bir tezgâhın olması. Burada fena olan, bunu tespit edip ortaya koymak mı, yoksa bunu yapıp çıkar sağlayanlar mı fena? İhlas Sûresi, çok da güzel bir ayet. Sade ve en güzel ayetlerden bir tanesi. Biz değerini bilmeden, farkında olmadan bir şeyler yapmıyoruz. Ama orada konunun ayetle bir alakası yok. Din adamı gönülden inanarak, iyilik ve güzellik içindeyse biz de onunla beraberiz. Ama bunu söyleyip üstüne de bundan çıkar sağlıyorsa onun karşısındayız.

Cengiz: Teknik bir detay var orada. 'Lem Yelid'in arkasından gelen 'löp yutar' ifadesi tezgâhın fiili. Yani dörtlüğe bakarsanız, son iki dizede yıkılan dergâh, löp yutan tezgâhtır. Lem Yelid'le kesinlikle bağlantılı değildir. Şiirin yorumlanmasında hızla yapılmış yorumlar olabilir, ama Lem Yelid'i deforme etmek kimsenin haddine değil, bizim de haddimize değil.

Röportaj şuradadır.

Çevir kazı yanmasın, diyebilirsiniz. Bilemem. Dalga geçilen, benim için Arapça bir söz öbeği değil, onun arkasına saklanarak milletin ağzına sıçan bir grup politikacıdır. İşte o yüzden de bunu inanan insana hakaret saymıyorum.

Bence gülebiliriz. Neredeyse her şey gülünebilirdir hayatta. Cem Yılmaz'ın hasta adam için "seni boydan boya yarmışlar, ölmüşsün, daha ne konuşuyorsun?" gibi bir şey söylemesine gülüyorsak eğer, gülebiliyorsak yanımızda bir yakını çok yakında boydan boya ameliyat olmuş biri varken bile, o zaman Duman'a da gülümseyebilir, Zaytung'a da şukusunu verebiliriz aşağıdaki hata mesajını gördüğümüzde:


İnsanların kutsalları kişiden kişiye değişir; sizin için dindir, başkası için yemektir, bir diğeri için aşktır, annedir, çocuktur, vesaire vesaire. Biri diğerinden daha az önemlidir, daha az ruhanidir diyemezsiniz. Birbirinin anasına küfredebilen insanlar var etrafımızda, bir de bu yüzden adam öldürenler. Hangileri haklı? Haklı var mı?

Kutsallık kavramı sorgulanırsa, her şeye sansür uygulamak gerekir, altından kalkılmaz. Bırakın, gerçekten ters bir şey yaptığında uygunsuz olduğu için silinip gitsin kişi. Geri kalanların 15 dakikadan uzun süren şöhretlerine saygı duyun, onları dinleyin, onlara gülün siz de.

Allah'ın Yüreği

pır pır eder yüreği...
akşama fincan böreği...

allahcc'ye kafir diye laf eden bi gerizekalı takım var ya; hah işte, ekşisözlük'ün böğründen alınma bu çağrı onlara gelsin:

Benim aklıma meşhur "I Want You" afişi geldi şahsen. Allah beni seviyormuş, noluyo lan dedim bi, bi kıllandım. Hayır benim merak ettiğim, bir diş macunu reklamını gereğinden fazla iddialı diye değiştirten rekabet kurumu bu tarz muğlaklıklara elleşemiyor mu?

Kaynak veriyorum (misyonerlik yapmıyorum lan!) http://allahitanimak.jesus.net/ Ferrari'sini Satan Bilge ile Chicken Soup for the Soul arası bir site. Girin bakın, komikli.

Doodle Jump in Hell

el emeği, göz nuru

Bugün Askı ile hayati meselelerimizi takiben -ki aslında benim ona hayati bir mesele nakletmem 5 dakikamı alır, o anlar, gerisi kadınların "ne kadar konuşma o kadar iç rahatlığı" adlı, çoğunlukla doğru olan tezine hizmetten ibarettir- dünyayı değilse de, dünyadaki yaşamı kurtardık.

Can Yücel'in ne güzel kafalı bir insan olduğundan bahsederken ben oradan bir başka hayran olduğum adama, Ömer Hayyam'a getirdim konuyu. Ömer Hayyam tek kelimeyle "tapılası"dır, bana tek kelime yetiyorsa bir bildiğim vardır.

Askı bir rubaiyi hatırlattı:

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun
Cennet-i ala meyhane midir
?
Her mümin'e iki huri vereceğim diyorsun

Cennet-i ala kerhane midir?


800 yıl önce bunu yazmış adam. Bunu sorgularım işte, her gün onlarcasını okuduğum, o günü kurtaran tespitlerden biri değil bu.

Sevdiğim adamlar var hayatımda, biri içki içmez, biri zina yapmaz. İkisini toplasan bir mümin ediyor yazılı olan anlamda, öte tarafta birleşip "limitsizsiniz" bir fiks menüye girebilirler mi acaba?

Benden daha inançlı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşıma söylediğimde hafiften dehşete düştüğü bir savım vardır: Olduğunu bildiğimiz, gördüğümüz, kokladığımız, dokunduğumuz, tadına doyduğumuz ve duymalara doyamadığımız bugünümüzü, var olup olmadığını bilemediğimiz bir zaman uğruna neden istediğimiz gibi yaşamayalım? Kaçını gerçekten "genç" geçirebileceğimizi bilmediğimiz ortalama 70 yıllık bir ömürde, bir sonsuzluk boyu şarap içebilme avuntusuyla hiç kafayı bulmamak doğru mu?

Öyle yaşayana ben elleşmem. Peki bana elleşilmesi mantıklı mı?

Biz bugün, cehennemde gerçek hayatın tersine aşağı indikçe sağlamlaşan kariyer basamaklarını üçer beşer atlayıp, gerçek hayatta bu oyunla kafayı bozmuş dostlar gibi bu ters Doodle Jump'ta rekor kırmış olabiliriz. Ama biz böyleyiz. Öleceksek ölelim, nerede olacaksak olalım deriz biz.

Kim görmüş o cenneti cehennemi
Kim gitmiş de getirmiş haberini
Kimselerin bilmediği bir dünya
Korkulmaya özlenmeye değer mi
?

Biz tartışırız.


(09 Ocak 2011, Caddebostan)

Zorunlu İslam Dersi

Zorunlu din dersi gelmiş, amanın aman diye millet sokaklara dökülmüş ben yokken. Bir sorum var ki ulan diye başlayacağım izin verirseniz; ulan, bu din dersi eskiden zorunsuzdu da biz mi bilmiyorduk? Neden okuduk yıllarca bir yıl "ahlak nedir?"den, bir yıl "islamiyetin doğuşu"ndan başlayan parmak kalınlığında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarını?

Aslında sorulması gereken daha temel bir soru var, o da şu: Neden bu derse inatla din dersi denmeye devam ediliyor? Bizim bildiğimiz din dersi, kafakağıdında Müslüman yazan her öğrenciye zorunluyken, Yahudi arkadaşlara da haftada iki saat fazladan futbol oynama veya dedikodu yapma imkanı veren bir zaman dilimiydi. Bizde Yahudiden başka bir din mensubu olmadığı için örnek bu; yoksa Hristiyan, şaman, pagan; sanıyorum hepsi muaf olacaktı bu dersten.

Bize öğretilmeye çalışılan her şey Bedir-Uhud-Hendek üçgeni içinde gerçekleştiğinden; Selçuk Erdem karikatürleriyle Bruce Almighty esprileri arasında Musa nedir, İsa naapmıştır da noolmuştur filan gibi konuları merak edenlerimiz öğrendi, etmeyenlerimiz öğrenmedi. Oysa bize din dersinde öğretilen ilk şey "bizim" tüm dinleri tanıdığımız idi. Öyle de yüce gönüllü, kendini bilir bir topluluktuk. Ne ara o tanıdığımız dinleri anlatmaktan vazgeçtik, o merak konusu.

Aa, belki de bizim İslam Dersi tüm dinlere zorunlu hale gelmiştir yahu? Dur ben şu işi araştırayım da geleyim bi...
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!