... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

tatlı su sosyalisti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatlı su sosyalisti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Starbucks @ Boğaziçi University

Bizim okula Dunkin' Donuts açılıyorken vaktiyle, ne olay olmuştu allahım! O kuzey kampüsün çirkin binalarının, sürekli tavaf edilen ve şimdi gitsem fizik laboratuvarını yine bulamayacağım KaBe'sinin, içi güzel dışı çirkin kütüphanesinin orta yerine kondurulmuştu bir Dunkin' Donuts standı. Dükkan değildi, içine iki kişinin sığabileceği bir standdı olsa olsa.

Olay çıkmıştı. Biz arada kütüphaneden çıkıp donut yiyen emperyalist piçlerdik. Kantinde Nestlé gofret vardı, ona para vermek günah değildi tatlı su sosyalistliğinin raconunda.

Sonra birileri dedi ki "Sosyete Kantin'in yerine Burger King açılacak." Hemen toplanıldı, çimlerin üstü el ilanlarıyla doldu, camlar çerçeveler indi aşağı. Burger King açılmadı, bu yüzden midir, bilmiyorum ama sanmam. Onun yerine ne idüğü belirsiz tavuk parçaları satılıyor aynı yerde.

Bu değneğin "salak mısınız yea" diyen ucundaydım ben, ben de başka bir laciverttim sonuçta. Hala da öyleyim. Neye karşı savaştığımı bilmeden savaşmadım hiç. Bu savaşın beni, bizi kutsala ulaştırmak şöyle dursun, keyifle geçmesi gereken iki satırlık ömrümüzden yediğinin farkındaydım. En önemlisi de, şirket protesto etmek adına Saatli Bina'nın o güzelim duvarlarını rezil edip sonra da o sayıp sövdüğüm şirketlerin kapısında yatmadım iş için. O şirketlerde çalıştım, o şirketlerde çalışabileceğimi her zaman bilerek büyüdüm çünkü. Değişmedim.

Geçenlerde dostum Cem Yapar "okulda Starbucks açılmış" dedi. Şaşırdım, "neden duymadık?" dedim. "Bilmem, berberin yerine açılacakmış işte" dedi. Kaç yıllık berberin!!?! "Berber içeri alınacakmış" dedi sonra, oh, neyse.

Okula bu aralar pek gitmedim; 1. Erkek Yurdu'nun yeni, Study'nin bitmiş halini görmedim henüz. Merak ediyorum, ama üzülüyorum da; statükocuyum ya hani, değişmeseydi be o kulüp odası filan... Berberi merak etmem de ondan ya zaten. Neyse, konu o değil. Benim okula gidip gitmemem etkilemezdi böyle zamanın büyük haberlerini duymamı eskiden. A-aa... Boğaziçi Üniversitesi'ne Starbucks açılmış ve kimse bundan bahsetmemiş; kimse olay çıkarmamış, önünde oturmamış, feysbukta bunun için kampanya yapmamış, öyle mi?

"Vay be Cem" dedim, "Nerde o eski tatlı su sosyalistleri..."

Gülünecek bir şey vardı, güldük.



Konuyla ilgili ayrıntılı dalga için buraya:
Mekan bilgileri için şuraya.

Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

Hijo de la luna


Bravo helpdesk, şahane tamir etmişsin bilgisayarımı. Sayende artık internete girebiliyorum, ama uyduruk explorer 6'nın herhangi bir linkine tıklayamıyorum. Fotoğraf bile yükleyemedim şuraya günlerce. Aferin helpdesk! Pop-up blockerdan betersin.

Dünkü çırpınışlarımdan, küfürlerden sadeleştirilmiş bir kuple okudunuz. Havada uçan internete haraç kesilen ülkemin süpersonik, süperlüks, süperalles otellerinden birinde daha konakladım: Hilton.

Söylemişimdir, Hilton'da bir gece kalıp kafamda fileyle ister duşta ister küvette banyo yapmaktansa, bir çadırda dört gece kalıp banyo yapmam daha iyi! Yok daha neler diyenler gelsin, son tatilimi anlatayım. Hatta son tatilimi anlatayım ben ya... Neyse o başka yazının konusu.

Ne diyordum, hah, lüks otellerden hazzetmem. Kahvaltıları dışında (ki normalde kahvaltı etmeyen biri olarak uykumdan 10 dakikayı veriyorum o kahvaltılara ben) kendimi sürekli miles&smiles elit kulüp üyesi gibi hissettirmeleri hoşuma gitmez. Rahatsız olmam, ama birçok şeyi de orada olmaya tercih ederim. Kendi evime çıktıktan sonra da cazibelerinin iyiden iyiye azaldığını söylememe gerek yok herhalde.

Sonuç itibariyle giremediğim internete 26 lira kaptırmamak için interneti iptal etme araması yaptım. "Welcome" diye açılan telefonda "if you want to continue in English... si vous voulez continuer en Français..." diye dünya dillerini dinledikten sonra teee 8'e basıp Türkçe bilen muhattabımı bekledim. Bekleme müziklerine hasta oluşum da başka yazının konusu.

"Hello!" sesi geldi karşı taraftan. Beklemediğiniz bir anda gelince birden unuttuğunuz dile ana dil denmez, çok iyi deyin siz CV'lerdeki İngilizce bilgilerine. "Yok orda Türkçe bilen kişi?" tadında bir şey geveledim, umutluydum fakat heyhat! Tabi ki yoktu.

Yabancı dile karşı olan Boğaziçi Otonomu, sana sesleniyorum: Arkadaşım diyorum, lan! diyorum. Ancak sistemi içerden çökermek gibi tırt bir ifadeyle açıklanabilecek bir itkiyle Boğaziçi'ne girip sonra da yabancı dilde eğitimi eleştirmeye hiç saygım yok, olmadı da şimdiye kadar. Aslında, yaratıcı afişleri ve sloganları hariç adam yerine bile koymuyorum desem yeridir alancıları. Kariyer Günleri'ne söven birkaç tatlı su sosyalistinin mezun olur olmaz Mercedes'e, P&G'ye kapağı atışlarındaki rahatlığı da gördüm, biraz da ondan. Benim baktığım yerden daha net görülüyordu demek ki her şey. Sonuçta, evet yabancı dilde eğitimi destekliyorum tabi ki. Hale bakın, İngilizce bilmiyorsanız fazladan 26 lira ödemeye mahkumsunuz. Dimi. Yani önce Hilton kapansın, sonra görüşelim sevgili otonom.

Sigara içilmeyen kattaki odamda perdelerin bunca grileşmesi için kaç yıl geçmesi gerekir, manzarayı görmek için perdeleri açarken bunu düşündüm. Belki de Hilton, perde grileşmesinin sigaraya bağlı olmadığını klinik deneylerle kanıtlıyordur?

Neyse canım. Ben uyuzdum, huysuzdum, 5 gündür ertelediğim mail atma işini yine halledemediğim için gergindim, her şeye saplayabilecek durumdaydım. Sanırım şukunu verdiğim tek şey oteltanıtımvideosukanalında hijo de la luna çalmasıydı. Ne iyi geldi o bana...

Öyle.

Hala da uyuzum, huysuzum, her şeye saplayabilecek durumdayım. Sabah 06:30'da bir otel lobisinde, 07:00'de kapalı bir üniversite departmanındaydım, yanımda bir doktor "işte burayı böyle seviyorum, hiç hasta yokken, brrr" diyordu ve ben "nereye düştüm böyle" diye geçiriyordum içimden; saat 09:00'da otelde, ağzımı bariz bir şekilde arayan bir müdürle kahvaltı ediyordum; saat 11:00'de uçakta uyumaya, 13:00'te direksiyonda uyumamaya, saat 20:00'de işten çıkmaya, 21:00'de ise eve dönmeye çalışıyordum.

Ve hala yatmadım. Yalnızım, düşünüyorum, inanılmaz yorgun, çok mutsuz, azıcık umutluyum.

Ve yarın sabah da Ankara'ya gidiyorum.

Miles&Smiles eliti değilim gençler, olmam için bana kaç mil lazım, bilmiyorum. Mehh...
Olmak da istemiyorum.

(12-13 Aralık 2010, Adana-İstanbul)

Kutlu Doğum İki Haftası

Sıradan ve karamsar (çünkü benim karamsarlığım sıradan) doğumgünü yazımın üstünden takriben on gün geçti ama böyle yaptıysam bi sebebi var: Beyza'mı daha dün görebildim, dolayısıyla annemden gelen ilk doğumgünü hediyemden dün aldığım son doğumgünü hediyesine kadar tam iki hafta etti!

Kutlu doğum haftası herkese nasip olur (haşa! dediğinizi duyar gibiyim, zor kullanmadan dağılınız) ama kutlu doğum iki haftası olmaz, derim ben (bakınız, kendimi beğeniyorum).

Tam da harıl harıl kareoke mekanı ararken, Dodo ve Gülş'ün yazılarını okumamla mekanda yer ayırtmam bir oldu, sonra da hatırı sayılır miktarda adamı doldurdum oraya; iş tayfası, lise tayfası, ENSO tayfası, Portakal Suyu tayfası... Çoğunlukla berbat seslerimizle utanmadan bir de şarkı söyledik :) Bence en başarılıları It's My Life ve Does Your Mother Know oldu, ama haklarını vermem lazım, gelmekle kalmayıp bir de Gamzelim patlatan Sam-Aslı-Erdem-David dörtlüsü de takdire şayandı. Erce'nin kankalarıyla hoplaya zıplaya içeri girişi ve sanki saatlerdir ordaymışçasına aradan şarkıya girişi de öyle.

Bir de Askı'm kanjimle Yaz Yaz Yaz söyledik ki eğer Mor ve Ötesi o şarkıyı gerçekten o kadar kırptıysa, tatlı su sosyalistlikleri dışında bir sevmeme sebebim daha var kendilerini! (Şunu yazmadan dinleseydin ya diye düşünenlere teşekkür ediyorum ve fakat bilgisayarım tıp oynuyor, neden bilmiyorum) Neyse, yine de biz onu aradan çıkardık en azından... Bense, sadece Daha Mutlu Olamam'ı söylemekten vazgeçtim, çünkü daha mutlu olabilirdim.

Yine pasta ayarlamadım kendime çünkü aynı dileği tutacaktım, o yüzden mekandaki üçüncü mutlu yıllar şarkısı çaldığında üstüme alınmadım. Ama madem oldu, ben de bir değişiklik yaptım bu sefer ve değişik bir dilek diledim.

İyi ki doğdum, orkid şarkısı söylemedim, Allah belamı vermedi, gördün mü 25 oldum!

Nefes (not-the-movie)

İki yıl sonra “ya şu Naz Elmas’ın dizisi vardı ya hani Uğur Polat’la Süper Baba’daki İpek’in de oynadığı… Neydi adı?” diye sesli düşüneceğimiz dizilere bir yenisi eklendi: Nefes.

(Neredeyse aynı anda Nefes: Vatan Sağolsun adında, bu dizideki dertler de dert mi, dedirtecek bir filmin ortaya çıkmış olması tamamen tesadüf, ve bu yazıyla ilgisiz)

Nefes the dizi, ilk bakışta garip isimli karakterlerin diziye hakim olmasıyla akılda kalmayı hedeflemiş gibi görünüyor. Kız var, Nefes, babası Şamil, annesi Mehveş (hadi o neyse), halası Çimen, aşık olacağı çocuk Ateş, Ateş’in abisi Gökselin… N’oluyor yahu?! TDK sözlüğe girip “kendini şanslı hissetmiş” gibi senaryo yazarları.

Hayır, biz Mavi diye de bir isim duyduk ve sevdik ama en azından o dizideki tek garip isim buydu.

Neyse, biz entrikalarıyla ilgimizi çeken ve daha üçüncü bölümden, eski sahnelere flashback vermesiyle bizi şaşırtan senaryomuza dönelim…

---Retrospektif Spoiler*---

Esas kız Nefes (Naz Elmas), ne hikmetse konservatuvarda hoca olan 24 yaşında bir kızdır. Annesi Mehveş (Jülide Kural), kızını ve eşi Şamil’i, kızı daha 7-8 yaşındayken terk edip eşinin iş arkadaşı/avukatı Yahya’ya (Uğur Polat) kaçmıştır (Evet kızlar, şaşırmama nidalarınızı duyar gibiyim; ama evlilik kurumunun kutsallığı adına yorum yapmayalım). Yıllarca kızını arayıp sormamış ve hatta hiç haber almamış olan Mehveş, niyeyse kız 24 yaşına geldiğinde onunla ayrılmaz bir bütün, iki iyi dost olmak istemektedir. Bunun sebebi, kız 24 yaşında Aya İrini’de ilk büyük konserini verdiğinde -artık yıllardır içinde tuttuğu ölme isteğine karşı karşı koyamadığından olsa gerek- intihar eden Şamil ve bu intiharın getirdiği suçluluk duygusu olabilir.
--- Nihayetinde Şamil, karısı tarafından aldatılmış ve terk edilmiş bir adamdır; kızını annesi Mefaret (Çolpan İlhan) ve kızkardeşi Çimen yardımıyla büyütmüştür.

Üstelik, Mehveş Yahya’ya kaçtığında, onun önceki eşinden 3 erkek çocuğunu (Gökselin, Ateş ve Deniz) kendi çocuğunun aksine, sahiplenmiş, onlara annelik yapmıştır. Bu çocuklardan kısaca bahsedelim: Gökselin (Sinan Tuzcu) babası ile aynı şirkette çalışan, nişanlı ve çapkın bir adamdır: Motor kullanır, çok yakışıklı ve bunun farkında bir adam edalarıyla etrafa garip bakışlar atar - başka da bir olayı yoktur. Deniz ailenin en küçüğü olup, aynı şirkette çalışan saf, temiz, utangaç bir çocuktur. Ateş ise alternatif bir kariyer seçerek Ziraat Mühendisi olup, dedesinin çiftliğinde takılan; nefis pilav yapan; organik tarımla falan ilgilenen ama şahane arabalarla dolaşan bir adamdır. Bizim Ateş’i enişte olarak sevmemiz; onun aykırı kişiliğine, efendim, takım elbise yerine toprak rengi ceket giymesini ve her daim kirli sakallı dolaşmasını gerektiren anarşist ruhuna hayran olmamız gerekmektedir.
--- Ne var ki, ilk defa dizilerde gördüğümüz ve tiyatrocu olduğundan şüphelendiğimiz bu aktörün oynadığı Ateş karakteri, yıllarca uyurcasına bir sesle sevgi, dostluk, ışık mışık diye milleti yemiş, şimdilerde BMW’siyle Nişantaşı’nda fink atan İlhan İrem’i fena çağrıştırmaktadır (Kapitalistten daha kötü bir şey varsa, o da tatlı su sosyalistidir; ki bu da başka bir yazının konusudur).

Sonuçta, Nefes ile Ateş’in arasında bir şey olması kaçınılmazdır ve bu ikili daha ikinci bölümde, biz “eski toprak” insanların ilişki başlangıcı kabul ettiği öpüşme evresini başarıyla tamamlamışlardır.

Gelin görün ki, Nefes’in nefret etmesi gereken annesine yakın davranmasının ve evine yerleşmesinin ardında tek bir amaç vardır: Yahya dahil, evin tüm erkeklerini baştan çıkarıp birbirine düşürmek ve böylece babasının intikamını annesinden almak.
--- Yoksa bir kızın, üzerinde alabildiğine açık bir gecelikle gecenin bir vakti odasının kapısı açık olarak çello çalmasını nasıl açıklayabiliriz?

Naz Elmas'a, büyüyünce de giysin diye iki numara büyük ayakkabı alındığını gösteren resim

Ateş bu durumu sezecek kadar zeki olan tek insandır ve olayı çözmüş, hatta Nefes’i ailesinin erkeklerinden uzak durması konusunda uyarmıştır bile (böylece ikinci öpücüğü alma olasılığını da oldukça azaltmıştır). Diğer erkeklerin başına gelecek vardır, diyebiliriz.

Ha, bir de “kızla erkek arkadaş olmaz abi”cilere kıyak geçen bir karakter vardır dizide: Kızın en iyi arkadaşı Uygar. O da diziye eklenmiştir ki Nefes farkında olmadan kıza hayran hayran baksın, acı çeksin, bize de “ayy yazııık”lanacak bir sebep olsun. (Sprite-Acımasız Gerçekler reklamlarına selam ediyorum burdan)

--- Retrospektif spoiler ---

Bu dizi, çok sevdiğimiz Uğur Polat’ın şerefsizi oynadığında neye benzeyeceğini görmek için bir yere kadar ve tahammül edilebildiğince izlenecektir.

Yalnız tek bir nokta var takıldığım: Bu kız bu hal, tavır, makyaj ve fettanlıkla 24 yaşında olduğuna herkesi inandırabiliyorsa, acaba ben kaç yaşındayım?

(27 Ekim 2009, Nişantaşı)


* Yani şimdiye kadar olanları anlatıyorum, fazla bir şey değil. Ama “ben diziyi izlemedim abi, Youtube’dan ilk 3 bölümü izleyip sonra takip edicem” diyenler okumasındır.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!