... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

so long - and thanks for all the fish


Mehmet Pişkin'in İntihar Notu from Mehmet Pişkin'in İntihar Notu on Vimeo.


"Özellikle son aylarda sürekli bu fikirle uyanıyorum açıkçası ve hayatımın geri kalanına devam etmek üzere herhangi bir istek duymuyorum, bir motivasyon; ve bu kısırdöngüyü de kıramadım bir şekilde ve açıkçası bir miktar -bir miktar değil- umudumu kaybettim."

"çok uzun zamandır mutsuzum aslına bakarsanız"

"Nazik, neşeli, eğlenceli; akıl ve ruh olarak bir inceliğe ve derinliğe sahip birisi olmayı çok önemsedim ve şu anda bunları korumak ve sağlamak ciddi bir yük haline geldi benim için."

"o konudaki ışığı kaybettim açıkçası."

"I love you all -not all-"


Bu videoda beni en çok etkileyen şey, adamın sadeliği. Sakinliği. (Tanımıyorum kendisini ama), her günkü gibiliği. Benim her günkü gibiliğim bu çünkü.

Sigaranın külünü silkmek için kültablası almaya gidecek neredeyse.
Ne anlatıyor, anlayabiliyor musunuz?

(Bizi anlayabilenler ölüyor mu, ben bunu merak ediyorum aslında.)



"hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken, benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır" 

Aylin Balboa, "Piç"



Bir Parçası Bende

"Bir Parçası Sende!" etkinliği diyor Facebook, devam ediyormuş. Daha başlamadı ki oysa; duruşma 10:30'da. Hem ben İstanbul'dayım. Gitmediğim etkinliklere gidiyorum demek adetim değildir. Gel gör ki, hayır'a da basamıyorum.

Ethem'in duruşması var bugün.

Artık hepsini ve sayılarını birbirine karıştırdım. Bu kaçıncıydı? Katili biliyoruz, Ahmet Şahbaz. Gözünü kırpmadan sokak ortasında adam öldüren kıdemli polis. Ah pardon, kıdemi mi durdurulmuştu ceza olarak? Annelerin çocuklarının eline hafifçe vurması gibi kötü bir şey yaptıklarında; "DIT! Uslu ol bakayım!"

Nasılsa kaçırırlar seni mahkeme salonundan ve polis adliye önünde bekleyenleri dağıtmak için olay çıkarır, polis olay çıkarınca duruşma ertelenir.

Bu kaçıncıydı bu, yoksa bu anlattığım Ali İsmail'in son duruşmasında mı olmuştu?

Ne
ol-
muş-
tu?

Şişli Belediye Başkanı seçilen Hayri İnönü'nün (ben de bilmiyorum İnönü'nün nesi olduğunu, pek de ilgilenmedim açıkçası) ilk icraatı Sıracevizler Parkı'nı Berkin Elvan Parkı yapmak olmuş. Aferin. Normalde birden çok parka, bahçeye, anıta aynı ismin verilmesini garipser, hatta saçma bulurum. Şimdiyse her yere diyorum hep aynı isimleri verelim, inadına. Gayrettepe'de seçim öncesi her gün baştan asılan "İcraate Bakarım!" reklam panolarının üzerine inatla Katil Var! Hırsız Var! yazılması gibi. Ertesi gün tekrar asılsınlar. Tekrar yazılır. Tekrar asarlar. Kağıt biter. İnsanı gazlayarak bitiremiyorsunuz.

Sadece çocukları öldürmeye yetiyor gücünüz.
Öldürdüğünüz çocukların ismini vereceğiz her yere.


Faruk Tarınç'ın bir çizimi var ya geçen haftalarda çok paylaşıldı. Şu işte:


Telefon ekranımı kaplıyor. Masaüstümü de. O kadar güzel ki. Bilgisayarı açıp bir süre boş boş bakıyorum. Üzüntüyle değil hayır, ama söyleyemem de tam olarak ne ile olduğunu. Birkaç şey var. Ethem'in elindeki ekmek dolu torbayı ilk bakışta fark etmemiştim. Fark ettiğimde ağladım. Şimdi yine ağlama geldi bak. Bir de şu yuhalama meselesini düşününce sakin duramıyorum. Pis herif. Rezil insanlar.

Bu çizime, bir çizime ne kadar uzun bakılabilirse o kadar uzun baktım. Hala da bakıyorum. Ethem'e aşık oluyorum. Berkin'in oğlum olduğunu sanıyorum. Diğerlerinin de kardeşim olduğunu. Cidden sanıyorum bunları. Üstelik daha önce aşık olup olmadığımdan bile emin olmayan halimle.

Siz bana soruyordunuz, tanışmadığın adamlardan nasıl hoşlandın, diye. Ben size diyorum ki ben birine, öte dünyada ekmek aldı belki diye aşık oldum. (Sizinle anlaşamayız ki biz.)

Ah, gençler...
O kadar sevdim ki resminizi, işte bugün de konuşmadı benle. Ama olsun.
Bir parçanız bende.

(... ~ 07 Nisan 2014, İstanbul)

Berkin.

Gözüm karardı.

Ben öyle zırt pırt bayılan, azıcık üşütse yataklara düşen, iki bira içse kusmadan ayılmayan biri değilimdir. Başım sürekli ağrımaz, regl sancılarımı (tabi biraz da mecburen) nazsız ve profiterolsüz atlatırım. Ağlarım -acı eşiğim de düşüktür üstelik- ama genelde başka şeylere ağlarım. Sakinleştirici almam, uyku ilacı sorsanız bilmem. Kriz geçirmem. Sinirle telefonu yatağa atmışımdır ancak, duvarlarım biblo cesedinden muaftır.

Hayatımda ilk kez gözüm karardı bugün, kendimi revire zor attım. Tansiyonum yükselmiş. Benim tansiyonum mu varmış? Annelerimizde falan olmuyor mu bu tansiyon ya da çalışmaya aldığımız hastalarda hani; bu diş diş sarımsaklar, tuzlu ayranlar ve limon suları belli bir yaştan sonra alınmak üzere değil mi?

Doktor bana ne anlattı, ne sordu hiç hatırlamıyorum. Sabah gözümü açtığım andan itibaren hissiz hissiz dolaşmama sebep olan ne varsa çözüldü revirde. Ağlamaya başladım. "Bir sakinleştirici verelim" dedi doktor, "mideniz nasıldır?" "Kuvvetlidir" dedim. Çok kuvvetli benim midem. Bak yıllardır, bak 31 Mayıs'tan beri neler oldu, hepsini kaldırdı. "Ne oldu, anlatmak ister misiniz?" dedi. "Berkin Elvan öldü" dedim. Şaşırdı. Daha duymamış.

Yatırdılar beni bir süre, tam bilmiyorum ama birileri beni sormak için reviri aradığına göre 15-20 dakika yatmışımdır. Camdan dışarı baktım. Gündüşleri gördüm çirkin çirkin. Akşam mutlaka toplanılacaktı bir yerlerde. Neyse ki pantolon giymişim, diye sevindim. Maske falan yok ama ne yapalım, ne olacak. Kendimi tutamadığımı gördüm. Kaçmadığımı. Benim de başıma bir gaz fişeğinin isabet ettiğini. Öldüğümü gördüm. Öldüğümü ve hiçbir şey olmadığını. Birilerinin "onun orada ne işi varmış?" dediğini, birilerinin "solcuydu/ateistti/teröristti zaten" dediğini, birilerinin hiçbir şey demediğini.

Hiç güzel bir şey düşleyemediğim bir yerde, hiç geri dönmek istemediğim yıllar geçiriyorum. Tek sebebi hükümet, siyaset, dini icazet değil tabi; ama bazal mutsuzluk seviyemin bu denli yüksek olmasında payları olduğu bir gerçek. Kaçınızın bir hırsız veya bir katille fotoğrafı var ki? Benim, ikisiyle birden var. İkisi yekvücut. Baktıkça tiksiniyorum omzuma değen elinden.

İşte bu yüzden umurumda değil ölmek. Bugün ölmek ya da yakında öleceğimi öğrenmek de umurumda değil, çünkü dün birine dediğim gibi, 3 ay da, 10 yıl da yaşasam hiçbir şey değişmeyecek, bu sevgisizliğin yorgunluğu belki aynen, belki artarak devam edecek nasılsa.

Ben üniversiteden mezun olduğumdan beri hiçbir zamana geri dönmek istemiyorum.
Keşke bu hayatı benim için durduğu yerde kesip, kalanını Berkin'e verebilseydim. Belki o daha çok uçurtma uçururdu.

Belki, bilmiyorum belki farklı bir şey olurdu.

"...başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler."

Turgut Uyar, Kıştan Kalan Soğukluk

Akşam 19:30'da Beşiktaş'ta görüşmek üzere.

"Sikerler" için alıntı


Nasılsa ertesi gün biz de ölecektik.

19 Aralık sabahı saat 06:13'te telefonum çaldı. Bu saatte, biri beni ya "e hani, uçağı kaçırıyorsun?" demek için arardı, ya da... Her şekilde, bu saatte gelen telefondan hayır gelmezdi.

Günlerdir alkolden ve diğer keyif verici maddelerden uzak duruyordum, sıfır pozitifliğim bir işe yarar, vaktiyle veremediğim kanların günü gelmiştir belki diye, yakını olmadıkça kimsenin itibar etmediği kan arama duyurularına, tweet'lerine gerek kalmaz da biz bize yeteriz diye. Yine de sabah telefonum çaldığında kimsenin benden kan istemeyeceğine emindim.

Uyuyamazdım, uyumaya da uğraşmadım. İşe dönmek zorunda kalırsam beni kurtaracak bir kıyafet geçirip üstüme, çıktım evden. İşe dönmek zorunda kalırsam diye... İşe dönmek nasıl bir zorunluluktu bu durumda? Kimin umurundaydı o gün ben işe gitmesem, başka kimse ölecek miydi mesela?

Kontağı çevirip ağlamaya başladım, hastaneye vardığımda bitmişti. Fazla konuşmadık; sarılmalar, başınız sağolsunlar, bol Allahlı, bol rahmetli üç beş iyi niyet sunuşu... Çocuğu olanlara "şansı bol olsun" demeyi alışkanlık haline getiren beynin, ölüm halinde dine dönmesi.

Sonra kendimizi Bandırma'da bir köy kahvesinde bulduk. "Hanım kızım sen rahat etmezsen odaya alalım seni"lere karşılık "arkadaşlarım yanımda, sorun olmaz" deyip köy kahvesinde çay içtim. Sonra bir çay daha. Bir tane daha. Horozlar ötüyor, arada bir inek ve keçi sesleri duyuluyordu. Köy yerinde hiçbir şey yok gibiydi başka, birkaç çanak anten, o kadar. Sanki ebeveynler de bu yüzden hep buralara gömülmek istiyor gibiydi.

Saatler geçti, cenaze namazı kılındı, topraklar atıldı, sular döküldü yağan yağmura rağmen, mezarın başında put gibi dikilen iki arkadaşımı görüp biraz korktum. Birinin babasını ilk toprağa verişimiz değildi ama sanki alışılması, kolaylaşması gerekirken giderek daha da zorlaşıyordu bu işler. Ölene mi, kalana mı, yakında ölebilecek olana mı ağlıyorduk, orası da belli değildi.

Saatler sonra evimdeydim, tek istediğim şey duş alıp uyumaktı artık. Apartmanın kapısına doğru inerken, az kalsın en alt basamağa dayanmış yatan bir kedinin üstüne basıyordum. Kocaman, sarı bir kediydi. İşin garibi, tam yanına basmayı başardığımda hiç kıpırdamadı. Elimi uzattım, yine kıpırdamadan ve gözlerini hiç kırpmadan hafifçe inledi. Araba altında kalıp kendini oraya kadar sürüklemiş olmasından korkup etrafa bakındım, kan yoktu. Böyle durumlarda kedilere ne yapılabileceğini sormak için aklıma mektup arkadaşımdan başka kimse gelmedi ama onu arayacak halim yoktu. Belki sabah kendine gelir diyerek, üşümesin diye kucağıma alıp apartmana götüreyim istedim. Tam o sırada kasıldı, irkilip geri çekildim. Ne bir şey yapabiliyor, ne de uzaklaşabiliyordum; sanki yapmam gereken bir şey varmış gibi dikiliyordum öylece.

"Öldün mü yoksa?" dedim kediye. Tam bir gerizekalıydım. Gözleri hala uzakta bir yere bakarken, tekrar kasıldı ve, bitti. Ölen kedilerin de gözleri kapatılır mıydı acaba? Ben hiçbir şey bilmiyordum. Ağlamaya başladım. Kediyi öylece bırakıp apartmana girdim, eve vardığımda ağlamam bitmişti.

Birkaç saat sonra evden çıkarken hala oradaydı kedi, üstü gece yağan karla incecik örtülmüş, birkaç yaprakla çevrelenmiş yatıyordu öyle. Neye küfrettiğimi bilmeden bir küfür sallayıp, geçtim yanından, işe gittim.

Nasılsa ertesi gün biz de ölecektik, beklesindi tüm kediler ve babalar.

benim aklım başımda değil...

Bazen, bazı geceler, bana bi' romantik haller geliyor. Çörekleniyor üstüme.

Ama içimdeki binlerce kelimeyi yazmaya yeltenesim bile gelmiyor. Beceremeyeceğimden değil de... Uğraşamıyorum.

Şöyle bir şeyler:


Şöyle bir şeyler, ki hiç olmamışlardır, ama olabilirler, ama belki de ben bunu artık düşünmek istemiyorumdur...

Tüm savaşların böyle ve bu kadar olması, hayran olunan savaş sahnelerinin Er Ryan'ı Kurtarmak'tan öte, aşka dair bir şeyler olması gerekiyor dünya için. Yani biz, ortaokuldan, liseden bir arkadaşımla bir kafede oturup sağ olan vatanımızda çaylarımızı içerken o şunu dememeli: "Yıllarca aynı sınıfta, beraber okuduğumuz adamın midesinde bir kurşun olması ne kadar garip bir şey yahu." Veya başka biri, daha doktorasını yapacak, daha evlenecek olan biri, Afyon'a çıktığı için sevinirken bir cephane patlamasında ölmemeli, Venedik'te bir kızcağız o öldü diye harap olup gözyaşı dökmemeli.

Yani sadece aşk için ölmeli veya gazi olmalı ve aşk o zaman aşk olmalı.

Gene dayanamadım, değil mi?  Fena oluyorum, çok fena oluyorum biz hep sağ olurken, pisi pisine ölmenin adının şehitlik olmasına, ifrit oluyorum, o kadar işte.

Cephelerde gitarlar, kafalarda aşklar ve ellerde çiçekler olsun istiyorum, sadece o kadar.

Haberiniz yok ölüyorum.

Yok, ölmüyorum. Sadece hastayım, soğuk algınlığı, nezle gibi küçük bir şeyin insanı bu denli rahatsız etmesi şaşırtıcı. O kadar çok hapşırdım ki sonunda eve erken gönderildim, bugün de kalkıp işe gideceğim saatte gözüm akıyordu. Tek gözüm önüme akıyordu, artık ne kadar inanırsanız.

İnsanların muhabbetine daha çok hastayım ama. Mesela ben olsam "o kadar gezersen hasta olursun tabi hıh" diyeceksem bir insana, geçmiş olsun filan da demem. Hiçbir şey demem. Sonuçta müstehak olduğunu düşünüyorsam da zaten hastadır, napalımdır yani iyileşsindir, zaten kızaran burnunu biraz daha sinirle silmesine gerek yoktur.

Ya da öğrendikten sonra "peki" deyip geçmek yerine bir geçmiş olsun derim, yarım ağızla da olsa. (Yalandan da olsaaaa, ne güzel geçmiş olsun dedin bugüüüün, banaaa) Aslında karşımdakiyle pek de ilgilenmediğimi, tek derdimin ertesi güne yapmaya çalıştığım program olduğunu belli etmem. Hatta ben ilgilenmiş gibi bile yaparım da, herkesten bunu beklemiyorum elbette.

Hepsi gerçek hikayeden alıntıdır. Çünkü yirmi yedi yaşındaysanız ve birçok arkadaşınız varsa, hayat bazen bayağı zor olabiliyor. Hasta ve çemkirme potansiyeli yüksek bir haldeyseniz, normalden daha da zor.


neden ölmek

Hiç gerçekten ölmek istediğim olmadı, ama insanların neden ölmek isteyebileceğini her gün daha iyi anlıyorum.

dördüncü sınıf adalet anlayışı

Dördüncü sınıf emniyet müdürlerinin yazdıklarının delil yerine geçmediği bir ülkede, "yazılmadıysa olmamıştır" sloganlı bir işte çalışıyorum; ne kadar nafile bir iş yaptığımı böylece anlayabilirsiniz.

Bu ülkede yazılmış da, olmamış olabiliyor pekala!



Türkiye'deki adalet sistemiyle ilgili yazılarımın hiçbiri "adalet" etiketine sahip değil. Olacağını da sanmıyorum.

Dördüncü sınıf terk bir ülke bu.

bilgisayarımı bulursanız...

Günün birinde bilgisayarımı yatağımın üstünde bulursanız ve ben ortalıkta yoksam,
sevdiğim adamla birlikte Paris'e yerleştiğim sonucunu çıkarmayınız bundan.
Öldüğümü çıkarınız.

(ya da bir ihtimal, Tereddüt'e gitmişimdir yine)

ama kimse ölmedi.

Illuminati bugün geri saydı, saat 15:00'te kıyamet kopacaktı.
Kopmadı.

Yarın ölecekmiş gibi yaşamakla ilgili sıkıntımız, yarın ölmeyeceğimize pek güvenmemiz. Yarın ölmekten o kadar çok bahsettik ki, yalancı çoban hikayesine döndü iş. #illuminati'yi trending topic yapmanın ve konuyla ilgili çeşitli espriler üretmenin ötesine geçmiyor hiç bir his. Dile getire getire, itici gücümüz olmaktan, ertelememenin bahanesi olmaktan çıkardık ölümü.

Artık inanmıyor kimse. Oysa ki ben çekinirim ölümden. Korkmasam bile çekinirim.

Gerçi, insanın hayatı boyunca kaç kez öldüğüne de bakmak gerek. Bazen -şanslıysanız az kere- ölüm gibi bir şey oluyor.*

Sonra da hayat hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor, sadece sizde bir çizik kalıyor, yaklaşanların görebildiği.


(7 Aralık 2011, Levent)
* şiirden
görsel

"Babam ölmesin!"

Etinden et koparıyorlarmış gibi bağırarak çıktı hastaneden kadın, dağınık saçları başındaki yemeniden yer yer fırlamış, kıyafetleri özensiz, üstünde bir yün yelekle sadece - bu soğukta! Belli ki soğuğu düşünecek hali yoktu. Ayağa kalktım, sigarasız elimi cebime sokup paltomun içine sindim iyice.

Kadın dışarıda bekleyen minibüse doğru ilerledi, bağırmaya devam ederek, arada nefes almak için çok kısa molalar vererek sadece. Bir çocuk ona doğru yürüdü, ne olduğunu anladı, hastane merdivenlerinin önünde, olduğu yere çöktü, yüzünü ellerinin arasına gömüp sarsılmaya başladı. Sonra onun da hıçkırıkları yükseldi ellerinin arasından, boğuk boğuk...

Kadın ve çocuk belli ki yakınlarıyla gelmişlerdi, kim bilir nereden gelmişlerdi, burada insanlar telefonda konuşurken "Antep'teyim" deme ihtiyacı duyuyorlardı, şehirden şehire, hatta başka ülkeye taksiyle gidilen yerlerdeydik çünkü. Sesleri duyup minibüsten dışarı fırlayan bir kızı iki-üç kişi tuttu, kız kavgadaymış gibi kurtarmaya çalıştı kendini, kurtarsa hastane kapısıyla kavga edecekti sanki. Olmadı, kurtaramadı kendini yakınlarının elinden, sesi yırttı yağmurlu, bulutlu, soğuk günü sadece: "Babam ölmesin!"

Babası, ölmüştü.

Ben hiçbir şey yapamıyordum; üniversite mezunu, çalışan, sertifikalı ilkyardımcı, blogger, zırt vırt: Hayattaki hiçbir sıfatın hiçbir işe yaramadığı anlardan birindeydim, üzülüyordum ama neye, kime daha çok üzüldüğümü bilmeden. Elimden sadece ayakta durmak geliyordu. Saygı duruşundaydım sanki.

Kadın gidip birinden sigara istedi ("Bi tane yaksana" "Sen sigara içiyor muydun?" "İçicem şimdi") O kadar içmiyordu ki aslında, kendi sigarasını yakamıyordu bile. Ne kadar ironikti belki de sigarayla ölümü hızlandırılmış birinin ardından sigara içmeyi istemek...

Bense içemeyip attım sigaramı. Hava almaya dışarı çıktığıma bin pişman olmuştum, kahrolmuştum ayaküstü. Şehit ailelerini düşündüm, oturduğumuz yerden verdiğimiz kararları, vardığımız yargıları, empati kuramayışımızı ve aslında kimseyi anlamadığımızı (hala da anladığımı iddia edecek değilim)... Telefona gitti elim, biriyle konuşmam lazımdı, kiminle konuşacağımı bilemeyip koydum yerine telefonu. Kimse yeterince yakın değildi bana o anda.

Ya da ben çok uzaktaydım.

Bilir misiniz, Gaziantep'te Onkoloji Hastanesi dağ başında, her yerden uzakta bir yerdedir... Anladım bugün neden olduğunu. Hasta olmayanlar o çığlıkları duyup, korkmasınlar diye.


(18 Kasım 2011, Gaziantep)
Fotoğraf: buro

10 Kasım'da ne olmuştu?

Bir şiir var ilkokulda ezberlediğim, yıllardır aklımdadır tee o zamanlardan kalma birkaç telefon numarasıyla birlikte, gitmez. Lazım değildir, hiç işime yaramaz ama 10 Kasım'larda hatırlarım. Özellikle de 10 Kasım'lar perşembeye denk geldiğinde.

Bugün yazasım geldi bu şiiri aklımdan.

Ben Atatürk rozeti takarak dolaşan bir insan değilim; lakin birkaç kişi yad ettim bu "...'da ne olmuştu?" başlıklarında ve bence Mustafa Kemal'in onlardan aşağı kalır yanı kesinlikle yok. Bin tane takipçisi olan hiçbir fenomen de oturduğu yerden ne Mustafa Kemal'i yerebilir, ne de beni yerebilir onu andığım için; çünkü o adamı milyonlar takip etti.

O yüzden...


10

Kasım'
da
ne
olmuş
tu?




Yıl 38, 10 Kasım perşembe
Hatırlardan çıkmayacak bir sonbahar
Sarsılıyor İstanbul yedi tepe
Yaman esmiş Dolmabahçe'de rüzgar

Gerçek olamaz, olsa olsa bir düş
Dokuzu beş geçe Atatürk ölmüş
Böyle toptan bir yas nerede görülmüş
Beraber ağlıyoruz, kurtlar kuşlar

Bu memlekete en çok hizmet eden
Bu aşk ile dağlara gücü yeten
On sekiz milyonun omzunda giden
Atam, Ankara sırtlarında yatar.


(Cahit Sıtkı Tarancı, 10 Kasım)

Formspring (yanlış) sorusu

Formspring'im var ya benim bi köşede duran... Orada bazen çok acayip şeyler oluyor. Mesela...

Yav insan olsa olsa sevinir arkadaşı için. Hiçbir şey bilmese de ve artık bilme hakkını kendinde görmese, merak etmese de sevinir işte, o mutlu olduğu için. Onu da bilmiyorsa, onun mutlu olduğunu farz ederek sevinir insan. Nasıl istiyorsan öyle olsun be, der kendi kendine ve insanların onu suçlayabileceği hiçbir şeyi yazmaz artık o insanların okuyacağı yerlere (yazan adama yer mi yok...) Bunun kendisine bir faydası olur mu, olmaz, ama olsun.

Yukarıdaki soru yanlış. Asıl soru: "Sen neye üzülüyorsun?" olacaktı. O zaman ben şunu derdim: "Neredeyse bir yıldır bir ilişkiyi sürdürebilecek kadar şuuru yerinde bir adamın, beni sürekli unutmasına üzülüyorum."

Bir akşam diyorum ki belki de olmuştur artık, ben olmuşumdur, olmuşuzdur yani. Sonra bakıyorum, hala kızıyorum ya, hala kapasitem var, hala yaşıyorum ve nefes aldıkça insani kızgınlıklarım devam edecek.

Olacak iş değil, öldüm, hala kızıyorum.
Halbuki soğuk olur ölüler.

son aldığımız haberlere göre 26

Havalimanında kahve alıyordum, uçakta uyuma sonrası ayılma kahvesi. Gözüm kısık sesli televizyona takıldı. 24 şehit, 18 yaralı. Hakkari Çukurca. Hakkari, şehidiyle meşhur şehrim.

Ayıldım. Kahveden bir yudum bile almamıştım daha.

Biz kendi yaşamımızın savaşını veriyoruz, onlar bizim. Bizim mi, onu da bilmiyorum; öyleyse de bunu biz istemedik sanki.

Bizim ülkemiz bölünmüş zaten. Fiziksel değilse de, manen. Bir parçasında savaş var, çatışma var, pusu var, kıran kırana dövüş, gözyaşı, taş, toprak, hep tabutların üstüne serili bayrak var. Bir parçasında yok.

Bir yerlerde arka plandaki televizyonda kısık sesli şehit haberi, bir yerlerde Eurosport.

Duygular? "Still Unknown"

İnsan yerindikleri için hep pişmanlık veya suçluluk duymak zorundadır gibi bir algı var etrafta, sanal alemde -tanımadığım ve aynı hayat görüşlerini paylaşmadığım daha çok insanla aynı ortamda bulunma fırsatı daha çok olduğu için- özellikle karşıma çıkıyor bu algı. Telefonunun bozulduğuna, takımının yenildiğine, tanımadığı bir annenin öldüğüne, havanın kötü olduğuna filan üzüldüğünde insan, cevap yapıştırılıveriyor hemen: "Ona üzüleceğine şuna üzül." Daha çok üzülünmeyi hak eden çok şey var çünkü; şehitler, kazalar, yoksulluk sınırındakiler, açlık sınırındakiler, evsizler...

Halbuki, sana mı soracağım neye üzüleceğimi?

Bir keresinde anlatmıştım, bir kargo yanlış yere teslim edilmiş diye telefonda delirirken Çukurova Üniversitesi Hastanesi'nin önünde, ağlayan bir kadın gördüm. Deli gibi ağlıyordu, kim olduğunu anlamasam da birinin öldüğünü anladım o an; o an hayat, yaptığım konuşma, işim ve o ölüm dışındaki her şey çok saçma gelmişti. Ama beş dakika sonra döndüm hayata ve yaptığım konuşmaya, sanki hayat kurtaracakmışım gibi. Çünkü hayat buydu.

İnsan kalbi, dört iklimin bir arada yaşandığı ülkem gibi. Birkaç kişiyi aynı anda sevebilir, birkaç şeye aynı anda üzülebilir, hatta aynı anda hem mutlu olup hem hüzünlenebilir. İnsan hakkında bilim insanlarının engin bilgisinin yetmediği şey budur; insanı etten öte bir şey yapan duyguları. Bizim biyoloji kitaplarında "not yet" veya "still unknown" yazan ve her yeni baskıda süratle azalan şeylerin aksine, çözülemez bir bilmece şeklinde duruyor bilim dünyasında. İsviçreli aylak bilim adamları diş fırçası geliştiredursun...

Duyguları olabildiğince ve mümkünse pişmanlık duymadan yaşamak gerek. Hafife almak için fazla önemli ve gizemliler.

iDied

Steve Jobs öldü. Steve Jobs'un öldüğünü duyunca ilk şunu düşündüm: Acaba "keşke şu CEO'luğu daha önce bıraksaydım" demiş midir?

Barış Manço öldü, Michael Jackson öldü, Amy Winehouse öldü, Kurt Cobain ise öldüğünde benim için önemli biri değildi, küçüktüm daha. Ben kimse için paralanmadım; bir kısmı efsanedir, bir kısmı bence abartılmıştır, ama hiçbiri benden değildir. Hiçbirine ailemden biri ya da sevdiğim ölmüş muamelesi yapamam. Bu, ölümü yadsımak, insanları küçümsemek değil. Ölsem haberleri olmayacak insanları burda konu ediyorum kendime. Bundan daha büyük bir kabullenme olur mu?

Steve Jobs, beklenen şekilde, öldü. Benim için efsanelerden biriydi. Huzur içinde yatsın, mutsuz olduğunu sanmıyorum...

"No one wants to die. Even people who want to go to heaven don't want to die to get there. And yet death is the destination we all share. No one has ever escaped it. And that is as it should be, because Death is very likely the single best invention of Life. It is Life's change agent. It clears out the old to make way for the new."

Stanford College Commencement Speech, 2005 http://www.youtube.com/watch?v=D1R-jKKp3NA
Stanford College Commencement Speech, 2005 Full Text http://news.stanford.edu/news/2005/june15/jobs-061505.html

Uçurtmalar da ölmez.

Yokmuşum gibi hissettiğim zamanlarda yokmuş gibi olan şeylere ilgim artıyor benim. Daha çok sevmiyorum, ama daha çok dikkatimi çekiyorlar. Kara kediler mesela. Dilenciler. Çiçekçiler. Gözünün içine bakılmamaya çalışılan müdürler.

Bir kasedin en az dinlenen şarkısı.

Levent Yüksel'in en iyi kasedi ilk kasedidir, "Med Cezir". Uçurtma Bayramları da onun orda burda en az söylediği, benim en az dinlediğim şarkılardan biridir.

Bir rüya bir ümide yaslanıp yaralandık
Tutunduk sevgilere düşe kalka
Hep yol aldık
Yenilme gel yenilme
Belki de aldatıldık
Belki dünya hiç dönmüyor
İmkansız yanıldılar
Ölüm yok ölünmüyor
İmkansız ah imkansız

Gel, uçurtma bayramları var
Haydi sevin de gel
Ölümsüz özgür çocukluğuna
Yeniden yol ver

Haydi koş haydi gel
Bir avuç sevinç al annnenden
Bana da biraz ver
Öylesine öylesine yalnızız ki
Şu koskocaman şehir ve biz bak ne olur
Bari sen gel

Ölümsüz, özgür çocukluğuna yol ver diyor Levent Yüksel. Tabi, ölümsüzüz, çünkü ölüm yok, ölünmüyor.

Gerçekten de ölünmüyor, ağaçta takılınıyor hep, yere düşmektense. Bu söylediğim bundan sonra kahkahalar attığım tüm zamanları yalan, beni de sahte çıkarmasın ama ben bazen yaşamak istemiyorum, ama yine de ölünmüyor. Ölmüyorum, çünkü yaşamamak da istemiyorum. Çünkü pek de umurumda olmuyor.

Niye böyle, valla ben de bilmiyorum anne. Sırtımı neden bu tarafa verdiğimi açıklasam belki bir ipucu olurdu ama boşver, gereksizcesine uzun bir hikaye. Yorgunum ben. Sen denize bak, kafana çarpmak üzere olan olta kurşunlarına dikkat et ama, ben de Karaköy iskelesine bakmaya devam edeyim.

(17 Eylül 2011,Galata Köprüsü)

kahrolmak

Bugün İK görüşmesinde müdürlerin kariyerine çomak soktum. Cuma günü, yani son gün, bi gayriresmi görüşme daha yapıp ittirebildiğim kadar ittireceğim o çomağı. Devirmesem de tekleteceğim onları.

Aslında gidişe bırakmamak lazım bu olayı, da dedim İK'ya. Millet patır patır dökülmeden belki, goygoyu bırakıp yapmaları gerekeni yapmaları, milleti "dinlemeleri" gerekiyor. Sen işe aldın sen takip et, hesabı.

Ülkedeki olayları konuşmak için de ülkeden ayrılıyor olmak gerekmiyor illa ki, ama o kadar yorucu ki. Konuşalım mı? Bugün gerçekten kahroldum ben. Hopa'da yaşananlar (gerçekten yaşananlar ama) ne? KORKUNÇ! Birtakım insanlar, ki icabında 5-10 pornocu, icabında 200 kişi olan ama iş başbakana karşı durmaya gelince nedense devleşen, kalabalıklaşan ve üstlerine polis sürüsü salınmadan kontrol altına alınamayan bir topluluk, başbakanın miting yapacağı yerde halay çekmiş ya... Polis biber gazı sıkmış, bir öğretmen ölmüş -BİR ÖĞRETMEN ÖLMÜŞ!- başbakan çıkıp "kalp krizinden öldü, üstünde durmaya bile gerek duymuyorum demiş, Hopa'da elektrikler kesilmiş, telefonlar dinlenmiş ya... Mizah dergisi almak için 18 yaş sınırı getirilmiş, dün ağlak barınç çıkıp 5-10 pornocu demiş (belli ki altı sıfır atıp söylemiş ya), yandaş medya havalara bakıp ıslık çalmış, bunların hepsini görmezden gelmiş ya...

Yasaklarınıza, rezilliklerinize, ikiyüzlülüklerinize ben yetişemiyorum artık.

ULAN!
Ben bugün çılgın projeyle ilgili atıp tutacaktım, kinayeli, komikli, şakalı bir şeyler yazacaktım, hal bırakmadın bende RTE. Senin yüzünden yazamıyorum, daha beni doğrudan engellemedin (o günü de bekliyorum ya), ama ülkem için üzülmekten yazamıyorum, içimdeki öfke o kadar büyük ki o öfkeyi kusamamaktan ötürü yazamıyorum, memlekette olan biteni birtakım halka nasıl da anlatamadığımıza, nasıl aciz olduğumuza, elimizden nasıl da bir şey gelmediğine şaşırmaktan yazamıyorum. Yazamaz oldum. Düşünemez oldum.

İstediğin buydu, al.
İnsan müsveddesi...


(01 Haziran 2011, İstanbul)

"Herkes"


Ben bugün değiştim.

*

Donmakla ilgili çok şey yazdım bir ara. Ölmekle ilgili de çok şey yazdım. Konuşmakla, konuşamamakla, yazmakla ve yazamamakla da.

Ama bugün metro çıkışında üşütürken kendimi, hiç bu kadar soğuk hissetmemiştim, her şeye karşı. Ölüm soğukluğu böyle sonradan sonradan geliyor insana gerçekten. Hemen anlamıyorsun, hemen mora çevirmiyor canlılıktan pembe olan her yerin. Yavaş yavaş oturuyor renk, yavaş yavaş ayrılıyor ruh bedenden; ve yavaş yavaş anlıyorsun donmakla, konuşmamakla, ölmekle ilgili yazdıklarının aslında sadece seni ilgilendirdiğini.

O yüzden, Beyza'nın dediği gibi aslında anlamaması önemli değil belki de karşındakinin. Yine de konuşmak lazım. Beni hep birileri anladı diye peşlerinden gittim. Sonuçta, elimde pek bir şey olduğunu söyleyemem (Ben Ruhi Bey Nasılım'dan uyarlamak gerekirse; kimse kimseyi anlayamaz ama hiç kimse). Ya da şöyle diyelim, elimde birçok şey var ama çoğu içimi sıkıyor. Bir an geldi, aradığım şeyi bulduğuma inandım. Sonra baktım ki "herkes"in içinde yitip gitmişim. Benim içinde bulunduğum herkes, tırnak içinde yazılıyormuş, tek ayrıcalığım buymuş.

Benden hep bir yalnızlık istediler. "Seni kendime sakladım"daki sen, tek başıma ben oldum. Bir tanesi alıp cebine koymak, hep yanında taşımak istedi beni, ama sadece kendim olarak, yanımdakiler giremezdi. Bana bakıp yüzlerini buruşturma, bana çirkin veya en azından zevksiz olduğumu söyleme ve hissettirme hakkını da buldular kendilerinde. Sonra daha komik bir şey oldu, ben uzun süre iyi yönetilmeyen ilişkiler içinde görmezden gelinemez, ama kendisiyle ne yapılacağı da pek bilinemez bir şahsiyet olup çıktım. O yüzden kalabalıklara fazla karıştırılmayan bir fikir adamıyım efendim, benden fikir alınır, bana fikir verilir, ben zaman zaman susturulurum, sorun değildir. Bana herkes istediği kadar yaklaşır ve ben mesafemi herkese göre ayarlarım, kimse rahatını bozmasın.

(Biliyorum, yürümeyecek. Yürümesi için uğraşmıyorum da ondan yürümeyecek. Kehanet değil, tespit. İnsan yaptığının veya yapmadığının sonucunu biliyor nihayetinde. Artık yazmak, yazmamak, konuşmamak, konuşulmaması falan pek umurumda değil galiba ya. Ben rahatsızsam herkesi rahatsız edebilirim. Yeter yeter, öleceksek ölelim.)

*

Metro çıkışında üşütürken kendimi, Necip Fazıl'ın kitabından* kafamı kaldırdım. Tam da benim lag- diye bahsettiğim şeyden bahsediyordu yazar ama tabi ki daha düzgün ve bilgisayar oyunu terminolojisi içermeyen bir dille yapıyordu bunu. Minik IKEA kalemimi çıkarıp altını çizdim bazı cümlelerin. Sonra boş boş etrafa baktım. Ne çok koşturuyordu insanlar. İçimden metroya binip gerisingeri eve gitmek geldi, yapmadım. Ben yapmam öyle şeyler. Hiç yapmadım. Yapacağımı da hiç hissettirmedim.

*

Ben bugün değiştim. Fiziksel olarak da. Bendeki değişimin hayatıma nasıl da sirayet edeceğini anlatayım mı? İnanıyor muyum buna? Bilmem. Ama iyi oldu sanırım. Üç-beş renk karışık geziyordum ortalıkta.

Halbuki alt tarafı saçımı boyattım. Kendi rengine. Kendi rengime. Kendim rengine.



03 Nisan 2011, İstanbul
* "Bir Adam Yaratmak"
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!