... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

ortaokul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ortaokul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

somewhere over the friend zone



“I cannot say I wanted to ‘be myself,’ for I knew I was still soft clay. But I refused to be molded.”
Françoise Sagan, Bonjour Tristesse


Ortaokuldayken bir çocuğu seviyordum. Aziz’i. Şimdi o hissi küçümseyecek değilim, karşımda onun olduğunu düşünerek odamdaki aynayı öpecek ve gerçekten öpüşmek gerekirse (tamamen tecrübesiz olduğum için) rezil olacağım konusunda endişelenecek kadar, işte demek ki basbayağı seviyordum.

Yazık ki hiç şansım yoktu. Sınıfın, boyu dışında her şeyi herkesten üstün, sarışın, yeşil gözlü, iyi giyinen, zengin, evinde interneti olan, üst sınıfları tanıyan, tenis filan da oynayan sportmen kızı da Aziz’e aşıktı. Üstelik, kendini çok şanslı gördüğü veya kendine çok güvendiği için bu aşkı her yerde, her fırsatta dile getirmekten hiç gocunmuyordu.  (Bu kızlardan bir başkasına, bundan yaklaşık on yıl sonra tekrar rastladım. Bir arkadaşım kendisini reddettiğinde “halbuki ben senin başına gelen en güzel şeydim” deyip gitti fazlayerlidiziseyrediyorumben kızı. Enteresan.) Bir keresinde bana, Aziz de ben de çok gıdıklanıyoruz diye, “ne kadar çok ortak yönünüz var” demişti kız imalı imalı; Aziz’in de duyabileceği şekilde üstelik! “Ne alakası var ya!” demiştim aniden ama kan beynime sıçramış, kalp atışlarım hızlanmıştı; o an nasıl kızardığımı tanrı bilir.

Günün birinde kız birden, nereden çıktığı belli olmayan bir melankoliye boğuldu. Bu durumla pek ilgilenmedim sanıyorum, kız benim en yakın arkadaşlarımdan biri değildi. Olamazdı. Bana gelip, Aziz’e olan aşkından bahsetmesine katlanamazdım (ben o kadar yerli dizi izlemem). Bir de tabi, içinde bulunduğumuz yaşlar boş melankolinin prim yapmaya başladığı yaşlardı, o yüzden kızın hiçbir şeyi olmayabilirdi de.

Sonra öğrendik ki, kız gidip Aziz’le konuşmuş ve Aziz onu istememişti. Apaçık ve net bir şekilde, çıkma teklifine hayır demişti. Çok şaşırmıştım, konunun benimle bir ilgisi olması ihtimalinden ötürü değil ama, o çocuğun o kızı reddetmesi için herhangi bir sebep düşünemediğim için... Ben o zamanlar, somut ve görünen şeylerin herkesin babasını dövdüğünü düşünüyordum. Benim sınıf birincisi olmam mesela, başkasının sarışın oluşu yanında bir hiçti.

Aziz, benim arka sıramda otururdu. Daha doğrusu ben, ortaokulu liseye ve üniversiteye hep tercih etmiş olan ve hala Orta 3’ü özlemle anan bu “arka çöplük” tayfasının bir ön sırasındaydım. Bir gün okuldan çıkarken, sırtımı tahtaya dönmüş, çantamı topluyordum. Aziz hala yerinde oturup etrafa bakmakta olduğu için de iyiden iyiye ağırdan alıyor, fakat konuşmak için de bir şey yapmıyordum. Aziz bir şey dedi sanırım, cevap verdim, güldük. Tam çantamı kapatıp, “yarın görüşürüz” demek için ağzımı açmışken Aziz bana bakıp “seni seviyorum” dedi.

Kafamı hafif eğdim, bir saniyeden kısa bir sürede yüzündeki ifadeyi çözmeye çalıştım. Çözdüm sandım. Gülümsedim, “ben de seni seviyorum” dedim ona, sonra da “yarın görüşürüz” deyip çıktım sınıftan. O kadar işte. O kadar gerçekdışıydı ki söylediği benim için, ciddi olabileceğine ihtimal vermedim. Biz bunu bir daha hiç konuşmadık, o bana sınıfta herkesin sevdiği kız olmamın dışında bir değer verdiğini söylemedi, sonra sınavlara girdi ve özel okula gitmek üzere ayrıldı okuldan. Bundan kısa bir süre sonra da tamamen koptuk zaten, şu an nerede olduğunu, ne yaptığını hiç bilmiyorum.

Ben Aziz’i hatırladım geçtiğimiz aylarda bir gün ve Aziz’i yazdım ben ilk kez; çünkü aynı şey yıllar sonra tekrar başıma geldi. Beni pek tanımayan, bana, arkadaşlık dışında bir şekilde benimle ilgilendiği konusunda hiçbir ipucu vermemiş bir adam bana “seni seviyorum” dedi. Ben de iki nokta ve bir parantez yaptım ona ve “yarın konuşuruz” dedim.

Arkadaşlığa, kendimize, aileye, aşka dair birtakım fikirlerle başlıyoruz hayata. Zaman geçtikçe o fikirlerin ne kadar aptalca olduğunu düşünüyor, yine zaman geçtikçe o fikirlere geri dönüyoruz. Hani annemizi çok sevip onsuz yapamayacağımızı düşündüğümüz zamandan, ona burun kıvırıp bir şey anlatmaktan vazgeçtiğimiz zamana, sonra da yine “keşke burada olsaydı da fikrini sorsaydım” dediğimiz zamana geçiş anlatılagelir ya ebeveynlere gereken değeri vermek konulu kitap ve programlarda... Ona benzetiyorum ben bu geçişleri. Bir ara, lisedeyken filan, “sevmese neden seviyorum desin, salak kafam!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Elbette lisede kendime güvenimin artmasıyla doğrudan ilgili bu durum. Ama şimdi yine, ortaokuldaki o noktadayım, o kafamı eğip gülümseme noktasında. İki nokta bir parantez.

Hayat, Meltem Gürle’den öğrendiğim bir circular plot, başka da bir numarası yok. Üstelik, başa döndüğü noktada artık ilerlemeye devam edeceğine dair bir inanç da edinemiyor insan; dünya yedi günde yaratıldı ve tamam, bitti. Koca dünya yoktan var oldu ve benim için bir sözcük dahi var olamadı. Ben de şu an, yine sarışın ve yeşil gözlü olmadığım, topuklu ayakkabılarla tıkırdamadığım, çok makyaj yapmadığım veya sportmen olmadığım için konuların kapandığı noktaya geri döndüm. Tek farkla, artık ne istemediğimi (artık bunu istemediğimi) biliyorum, şekillenecek çok şey kalmadı.

Bir arkadaşlığın aşka döndüğü veya dönemediği noktaların çok ötesindeyiz artık, o kadar uzaktayız ki gökkuşağı bizim için bir nokta gibi. Hem bence o şarkı da şöyle bir şey:

Somewhere over the friend zone,
Mavi kuş sanki bir düş.

(16 Ekim 2012, Boğaziçi Pastanesi)

otlakta otlayan koyun

Bize ağzımızda pinpon topu varmış gibi şarkı söylememizi öğütleyen bir müzik hocamız vardı. "Korkmuaa sönmeez bu şafoaaak, loardaa yüzen al sancoaaaak..."

Çelik bu "ateşteyim" şarkısında en belirgin olmak üzere tüm şarkılarını da böyle söylemiyor mu?

atueşteyim ateşte ateşte, akluım gitti bir kuıza iüşte, hayır mı şer mi bilmem ama, atueşteyim ben atueşte...
bulabildiğim en konuyla alakalı fotoğraf


Şarkı söylemeyi öğrenmeden önce İngilizce öğrenmiş olabilir Çelik. Yine bizim bi hocamızdan. Mr. Nick, "windows is pronounced as "uindous", not vindovs"

Beynimizi yedin Mr. Nick. Senin yüzünden gecenin bi yarısı yaptığım benzetmeye bak.

N.A.L.


Bilen bilir, benim aklıma okul deyince Boğaziçi gelir. Lise gelmez. Lisemi de severim ama öğrenciliğimin en şahane yılları çoğu ortaokul/lise sınıfdaşımın aksine Orta 3 değildir. Lise arkadaşlıklarının üniversitedekilerden illa ki daha sağlam olduğuna inanmam. Mezunlar Günü'ne işim yoksa giderim, üniversitedeki mezunlar günü gibi önceden kapattığım bir tarih olmaz o.

Yine de, lisemin adının değiştirilmesini istemiyorum.

Nüfusta kayıtlı olduğu adıyla Şişli Nişantaşı Anadolu Lisesi'nin isminin, yapılan bir bağışla "Yılmaz Ulusoy Nişantaşı Anadolu Lisesi" olarak değiştirilmek istendiği bilgisini aldık. Ne bu haberin yüzde yüz doğru olduğunu (bedencinin onaylaması dışında) ne de bağışın miktarını kesin olarak biliyoruz. Bu doğruysa dahi, Ulusoy'un bizzat bunu talep edip etmediği hakkında bir fikrimiz yok. Hani Sarıgül'ün okul önlerine astırdığı brandalar vardır ya "Okulumuzun doğalgaz tesisatı über belediye başkanımız Sarıgül tarafından yaptırılmıştır, minnettarız." diye, aynı belediye içinde, hepsi bir örnek, güya okul velileri tarafından yaptırılmış brandalar. Tabh.

Benim bildiğim, bağış yapıldığında bir hatıra ormanı kondurulur çorak bir tepeye veya ne bileyim, bir sınıfa, spor salonuna filan isim verilir. Koca okulun adını değiştirmek de ne oluyor?

Nişantaşı Anadolu Lisesi, umarım bu ismiyle kalacak. Daha çok NAL dalgası geçecek zamanımız var bizim.

Bir Behzat soyadı olmayan Ç.

Kodumun bebeği.
Bi de iddiaya bak; en güzel kitaplar serisinden en güzel adlar sözlüğü. Sanki onda da Berk yok, Gamze yok amk.

Gönenç diye bir arkadaşım vardı ortaokulda, adının anlamını hiç sorgulamadığım bir tip. O zaman tdk'nın kişi adları sözlüğü de her ayfondan erişilebilir değildi tabi, bilgiye ulaşmak zordu, hey gidi hey. Bir gün Türkçeci "gönenmekten gönenç" demişti. Acaba gönenmek neydi, bunu da pek merak etmemiştim o zamanlar. Üşenmiş olmalıyım. Yine.

Çocuklara isim koymak giderek güçleşiyor, benden söylemesi. İsimlerde Türkçe karakter kullanmama nanesi çıktı çıkalı mertlik bozuldu, lakin çocuğun ismi iki tane gavur tarafından zor telaffuz edilecek derdiyle böyle şekillere girecek değilseniz (yürüyün be!) o vakit birkaç isim önerebilirim size: Gerinç, Kasınç, Tükenç (bu favorimdir), bir de Uyunç (fırından yeni çıktı).

Türkçe'ye aşığım, lakin compliance'ın karşılığının uyunç, neurosurgery'nin karşılığının nöroşirürji olması beni düşündürmüyor değil. Henüz o raddeye gelmedik ama böyle giderse günün birinde biraz ara verebiliriz ilişkimize ve ara dediğin benim için, o an için ifade etmek istemediğim bir sondur Türkçe. Bunu böyle bilesin.

Uyunç ne yahu.

Pekala "huzme" de koyabilirsiniz çocuğunuzun ismini. Cin fikirlerimle devam edeceğim, isimler konusunda çalışmalarım devam ediyor. Uyunçmuş.

Rasgele!

Lisede etüt merkezi gibi bir yer vardı gittiğim... Gider test mest çözerdim arada, çünkü evde yatay pozisyonda testlere odaklanmam zor oluyordu. Ben zaten hiçbir zaman yalnız çalışamadım, üniversitedeki sabahlamalar o zamandan kalma...

Bir konuya takılıp kaldığım için evde dört döndüğüm bir gün (bir orta 2 günü müydü? bilmiyorum) yakınımdaki kimsenin o konuyu benden iyi anlayıp bana anlatması mümkün olmadığından (ne yazık ki evet, durum buydu) annem dayanamayıp gazeteyi açtı ve bulduğu ilk özel öğretmeni aradı. Şu deneme saati bedava olanlardan, tabi, uyanıklığımı nerden aldım sandınız?

O adamlar önce hoca, sonra abi oldular bana; kız arkadaşlarını da dinledim icabında, ayrılışlarına, nişanlarına da tanık oldum, eski erkek arkadaşımla kavga edip orada sakinleştim, deliler gibi zıplayarak deşarj da oldum... Hande diye iki arkadaşım vardı hatırlıyorum, biri bizim okuldandı. Yine üçlüydük biz ve onlar birbirlerine daha yakındı, zaten ben hiç ikili olmadım hayatta ve hiç birine en yakın olan da. Okullarda sıraları ikili yapmaları dışında somut bir burukluğum yoktu bununla ilgili... Yine de bu cümle neden üç noktalıdır, onu tam kestiremiyorum.

O adamlarla bir şekilde lise sona kadar geldim ben, üstümde emekleri de çoktur. İşte onlardan biri, Hasan abi bir gün ben geometri sorusu çözerken beni durdurdu ve "ne düşünüyorsun?" dedi. "Soruyu" dedim. "Hayır" dedi "sen soruyu nasıl çözeceğini düşünüyorsun. Aklına bir sürü yol geliyor, acaba hangisi daha kısa yoldur diye düşünüyorsun. Halbuki o yollardan herhangi birine başlasaydın çözmüştün soruyu bu sürede."

Dediği doğruydu. Ben hep tartardım.

İşte şimdi, korprıt hayatımızda yaptığımız şey de bununla aynı. Bugün, takvimime bir sürü şey yazmıştım ve iki telefon görüşmesi ve bir eğitimsel toplantı ile, onların neredeyse hepsi ötelendi başka zamanlara.

Bir şeyi nasıl daha kısa, daha efektif yapacağımızı düşünürken o kadar çok zaman kaybediyoruz ki, o işe bi "rasgele!" çekip başlasak, bitirmiştik mutlaka. Belki daha az doğru olurdu ama dönüp boşlarımıza bakacak, sağlama yapacak kadar zamanımız da olurdu, düzeltirdik yanlışlarımızı da.

Bu kadar hesaplı kitaplı olmamak, biraz gözü karartıp girmek lazım bir şeylere ki, işler yürüsün.


(11 Ocak 2011, Hisarüstü)

sarı kapaklı bir kasetin anısı

Müziksiz olmayan bu gibi gecelerde listeler değişen moda göre hallaç pamuğu gibi atılırken uzun zamandır dinlenmeyen şarkılar da dinleniyor. Ne kadar uzun zaman aramıştım ben bu şarkıyı; grooveshark sağolsun çıkardı karşıma: Roy Vedas - Fragments of Life...

... ve sırada Jennifer Paige - Crush. Bir tane vardı bende de; evlerine gidip İntertoy'un masaüstü (yemek masası üstü) futbol oyununu oynamak bile bir zevkti. Hele aynı takımda olursak, değmeyin keyfime, lost in kaleidoscope skies!

Ama o dans grubuna seçilmişti, ben değil. Ben de, hem de hareketleri hiç şaşırmadan Macarena yapıyordum halbuki... Macarena şarkısının sözlerinin gerçek bir dile ait olmadığını yeni öğrenip şaşırdım: Rebel Moves acaba onlardan mı esinlendi ki?

Sarı kapağında ampul olan bu kaseti 1996 yılında Valikonağı'nda Altuğ Müzik'ten aldığım günü hatırlıyorum, en az şarkılar kadar net. En az, o zamanlar hoşlandığım çocuk kadar net.

...Where do you go (my lovely), ama tüm crushlar saman alevi gibidir ya, gerçekten aşık olduğunu zannedene kadar - amaaan, neyse şimdi. Yaşarken, geriye dönüp bakınca güleceğimizi söyleyenlere sinirlendiğimiz, insanı öldürmeyen, süründürmeyen minik minik kalp ağrıları.

O gitti, ben kaldım, o bitti; and all that I can see is just a yellow lemon tree...
Malt'ın dediği gibi aşk biter, yenisi gelir eskisinden beter.

(03 Eylül 2010, Yuva2)

Ben, öğretmen değilim.

Söz korosu diye bir şey vardı ortaokul/lisede (sağolasın Vedat Gür). İstisnasiz her 24 Kasım'da, bir kısmında benim de yer aldığım bir hikaye-şiir karışımı okunurdu, içinde şu sözler geçen:

"Ben, öğretmenim. Bu sözü söylerken öyle gururlanıyorum, öylesine önemsiyorum kendimi."

Dertlerini kapının dışında bırakan bir öğretmen vardı hikayede,
"bıraktım" diyordu,
"zil çalınca, alırım".

Demem o ki, ben öğretmen değilim.
O yüzden tüm dertlerimi birbirine karıştırıyorum.

-özür mahiyetinde-

Grilled Shepherd

Erdinç, Erink veya Erinç arkadaşımızın ittirmesiyle kendimizi Anneler Günü'nün akşamüstüsünde Bronx'ta bulduk Portakal Suyu tayfasıyla. Çekim varmış, adam lazımmış. Şu hayatta başrolde oynamak varken figüran olduk falan, arkadaki kalabalık olduk işte, zaten şu koca evrende hepimiz birer küçücük nokta değil miyiz... (it goes on without end)

Efes'in "Sokakta Hayat Var!" adlı kampanyasına dahil olmuş olduk kıyısından. Kah merdiven çıktık, KESTİK! olmadı, indik tekrar çıktık; kah bira içtik (haliyle; hem neredeyse Erinç kadar sevdiğimiz bir şey daha varsa o da beleş biradır); aynı reklam şarkısı tekrar tekrar çalarken eğlenir gibi yaptık, sonra cidden eğlenmeye başladık hatta hopladık zıpladık o biçim.

Tam Taşoda sonrası, önceki gece kendimizi kaybedercesine içmişken, ilginç oldu. Gerçi "Abi sokakta hayat varsa biz neden Bronx'tayız?" diye sorgulamadım diyemem; ama yönetmenin işine karışılmaz, elimizden biramızı alır mazallah, boğaz tokluğuna veya bira göbeğine çalışıyoruz şurda.

Mekanda piyon gibi bizi diktikleri noktalarda, kokteyl havasında muhabbet ederken uzakta bir kız çarptı gözüme. Tanıdık geldi, çıkaramadım; sonra fark ettim: Ortaokuldan Burçin, lisede Alman veya Avusturya Lisesi'ne geçmiş olan ve bir daha, 10 yıl boyunca hiç görmemiş olduğum Burçin. Uzun uzun baktım, o da bana baktı ama tanımadı, yanımdan geçerken "Burçin?" dedim, "efendim?" dedi sen de kimsin yahu ses tonuyla. "Bellatrix ben". "Aaa, tanıyamadım, naber ya?"

Öyle ayaküstü konuştuk, onun artık hiçbiriyle görüşmediği lise arkadaşlarımızdan, onunla birlikte gidenlerden, evlenip barklananlardan, yakında evleneceklerden... On yılda ne yaptığımızdan, nereye doğru değiştiğimizden konuştuk. "Görüşelim yaa" demedik, özellikle görüşmeye uğraşmayacağımız belli olduğu için. İşte bunu seviyorum.

Beklenmedik ama hoş bir sürprizdi; bir ilkokul arkadaşımı tesadüfen feysbuktan bulduğum ve geri kalan tayfayı toparladığımdan beri, bu kadar uzun zamandır görmediğim biriyle karşılaşmamıştım.

"Hiç değişmiyorsun, ilkokulda neysen aynısın, aynı surat işte!"cileri haksız çıkarır şekilde kız da beni tanımadı üstelik; üzülsem mi, yoksa sevinsem mi ki?

(09 Mayıs 2010, Taksim)
Yemek için Erinç'e, başlık için Konak kebapçısına teşekkürler :)

iyi orta gol getirir

İçim rahat etmedi bildiğin, yakınlardan ve uzaklardan bir anı geldi aklıma uykuya dalarken, kendime fazla haksızlık ettiğim sonucuna vardım son zamanlardaki isyanımla. Bişi diyim mi, hep bir adam yüzünden oldu bunlar, benimle ilgilenmeyişini kendi sertliğime yordum; yüz yıldır tanışıyorduk ya, artık gözünde o yerimi değiştiremeyeceğimi sandım.

Belki de çok farklı sebepleri vardı, belki gerçekten de aradaki arkadaşlık ilişkileriydi, durum karışıktı, belki Sezo'nun dediği gibi kızlar beni anlamıyor, erkekler de benden korkuyordu (ki buna kendi arkadaşları da dahildi). Sonuç itibariyle ben hala bi anlamda yalnızım :) Neyse ne.

***

Geçenlerde bir ENSOlu ve bir SKlı inatçı iki keçi, güneyde dalaştılar. Kafam çok iyiydi, belki onları ayıran veya yatıştıran da ben değildim, ama SKlı olanın bana "ben seni tanıyorum biliyorum, delikanlı kızsın, söyle şuna yapmasın şöyle" demesinin bende yarattığı hissi hatırlamayacak kadar sarhoş değildim.

***

Ortaokuldaydım, anneme okul çıkışı çektirdiğimiz fotoları gösteriyordum: 8-10 tane çocuk, bi de ben. "Erkek çocuğu gibisin" dedi annem, "bu çocuklar senin davranışlarını yanlış anlamıyolardır, dimi?". Güldüm, "hayır" dedim, "aslında iyi oluyor, çünkü o adamların hepsinin arkamda olacağını, böyle bir laf edilirse de beni sonuna kadar savunacaklarını biliyorum ben".

Çünkü o zaman da okul çıkışında Şahin'imle yarım saat bir saat muhabbet ederdik evlerimiz 40 saniye ötedeyken -her gün görüşen sevgililer gibi sanki- ve her gün okul çıkışında ettiğimiz muhabbete kimin ne dediği umurumuzda değildi. Lise mezuniyetimizden sonra hepimizin aynı evde kalmasına kimin ne dediği de umurumuzda değildi. Amsterdam'da hostel odamızda da değildi, artık anneme Özgür'lerde, Sezo'larda olduğumu söylerken de değildi.

Hayata güvenim kendimden ziyade, ortaokuldan bu yana güvendiğim adamlar sayesindedir.

***

Ben en çok olmak istediğim yerde, en çok olmak istediğim insanlarla olma lüksümü, sırf bir kız olma uğruna, böyle hımhım olma uğruna kenara mı iteyim?

Şimdi de benim umurumda olmamalı beni en bi yargılanmaya dayanamayacağım konuda beğenmeyen adamlar. Genetikçilerin ünlü lafıyla cevap veririm hepsine...

"Sikerler!"

King and I (devam)

Unutmuşum, önceki yazıyı da bozmak istemedim. "King and I" filminden (bu arada ne zaman x filminden şeklinde lafa girecek olsam benim de sahneler aklımda diye devam edesim gelir) aklıma gelen bir şey daha vardı.

Hazırlıktaydım. Hazırlık dedimse, bildiğin ortaokul hazırlık, yaş 11.
Hayatla ilgili pek fikir sahibi olunmayan (biz olmamıştık en azından - eğer şimdi fikir sahibi sayılıyorsak tabi), dostluk, arkadaşlık gibi kavramların oturmadığı, ilkokuldakilerin hayatımız boyunca en yakınımız olacağını sandığımız, hormonal aktivitenin yeni yeni başladığı yaşlar. "Azından mı öpmüş" yaşı işte :)

Bizim okulda eskiden yılbaşı balosu olurdu. İşin ilginci, bu tip okasyonların adının hala "balo", "çay" gibi insanın kafasını karıştıracak sözcükler olarak kalması bence. Çünkü ben bir 'süt', annem de bu işler için fazla büyük, e ne olacak o zaman, "baloya gidilecekse balo kıyafeti giyilir!" Bunu ilk hangimiz düşündük veya dillendirdik, hala bilmiyorum ama annem bana, kabarık bir etek dikti gerçekten de. Şu kadar kabarık değildi tabi ki:

Bizim okulun "abajur kız"ı olmaktan ucuz kurtulmuşum!

Sonuç olarak, ben baloya giderken kendimden gayet emindim. Kendi yaşıtlarımın dahi -ve o zaman dahi, çünkü moda değildi- tayt giyeceğini nereden bilecektim ki? Burda, kendi eteğim biraz abartılı kaçsa da yine de tayt giymekten daha iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum hala. Hem, o sırada ufaklık olmanın avantajıyla kimse benimle dalga geçmemiş, lise son abi ve ablaların sempatisini kazanmıştım.

O gece biz tabi ki dans etmedik, dansı bir halt zannedecek yaştaydık o sıralar. İnsan ya öğretmenini nezaketten dansa kaldırır, ya da birini sevdiği için dans ederdi. Dansın bizim için karşılığı "Ahmet Ayşe'yi seviyoooo" olurdu yani. Hey yareppim :)

O yüzden, yavaş parçalara geçilip de pist yine dolduğunda ben çok şaşırmıştım. O an yaptığım ve eve gelince de yazdığım bu tespit, beni çok güldürür: "Ben okulda bu kadar çok çift olduğunu bilmiyordum!"

Bir gün çocuğum olursa, sırf geriye dönüp böyle bir anı yaşayabilsin ve kendine gülebilsin diye bu hikayeyi anlatacak ve günlük tutmasını öğütleyeceğim ona...

Eski Defterden Yeni Deftere

Kafasına kazınır ya bazı şarkılarla bazı anlar insanın...
Bugün bir tanesini duydum, bir anı (bir anıyı) hatırladım. Sonra bir sürü geldi arkasından pat-pat-PAT-PAT! Bazıları cuk oturan, bazıları inanılmaz ilgisiz anlar; öyle işte. Daha çok vardır aslında ki, benim beynim tam bir çöp ev... Devam ederim geldikçe.

Kırmızı kırmızı, sizin için zahmet ettim. Buyrun...
If I kiss you like this / And if you respond like that / It was lost long ago, but it's all coming back to me / It's all coming back to me now

Céline Dion, Céline Dion olmadan, yani Titanik'ten önce, ben orta 2 miyim 3 müyüm ne, annemin müzik zevkini benzersiz bulduğum ve ne kadar çok şey bildiğine şaşırdığım zamanlar işte... Yolda yürürken çakma CD'cilerin tezgahında bir kadın, bej rengi kapağı olan bir albümden hafif gülümseyerek bakıyor, CELINE yazıyor üstünde kocaman, annem diyor ki "ayy bunu alalım, ben çok severim bu kadının sesini" Oha, nerden dinlemiş diyorum; ama ben de çok beğeniyorum, falling into you var, bu it's all coming back to me var (hala da açarım, dinlerim, koparım, giderim).

Sonra herkes yarım yamalak İngilizcesi ile Titanik'in sözlerini (tabi, o şarkının adı yoktu ki, "Titanik'in sözleri" vardı) ezberlemeye çalışırken ben Burçin'e (bir de Burçin vardı be bizim sınıfta o zamanlar) demiştim ki, yaa bu kadının böyle bi şarkısı var işte böyle çok uzun ama çok güzel bi şarkı, Titanik'ten bile güzel. Beni zerre iplememişti kız yahu.

Ben bu anıyı, sırf "zerre iplenmediğimi" düşündüğüm için hatırlıyorum, dimi? Ortaokulla ilgili çoğu şey gibi...

I've been roaming around always looking down at all I see /.../ You know that you can use somebody / someone like me

TEM otoyolu, monitoring dönüşü, Selim bol selektörlü ve makaslı bir araba kullanışında - PES oynayacaklar arkadaşlarıyla, ona yetişiyor çünkü :) Nişanlısına doğru gidiyor olmasının da payı var ama. Ben ilk defa Kings of Leon dinliyorum ve neden daha önce dinlemediğime hayret ediyorum bu şarkı çalarken... Ha, bir de motor freni diye bir şeyin varlığını öğreniyorum Selim'den.

would you know my name, if I saw you in heaven...
Lise 1, Otel Conti (şimdiki The Marmara Şişli, işte) bir şey partisi, yılbaşı olabilir. Benim erkek arkadaşım var, seçimimden ötürü aldığım eleştiriler de umurumda değil, ah bir de bu kadar eğreti durmasak... Geliyor ama, "antremandan geldim, yorgunum, dans etmeyelim" mırın, kırın. Bu şarkı çalarken artık elinden tutup kaldırıyorum eeeeh, diyerek.

Neyse ki "kardeşim" var, destekliyor beni. O hep desteklerdi, korurdu beni bu gereksiz gizlenme huylarına, değer vermeme ifadelerine karşı. Ben ona dayanırken, bir de baktım ki artık arkamda değil, üstelik en büyük yarayı da o açmış bende.

Bunun için bir şarkım yok ama.

I can be your hero, baby / I can kiss away the pain

İlk aşkla ikinci defanın şarkısı bu; daha güçlü, daha mutlu ve daha umursamaz bir şey :)

o kadar sevdim ki resmini / işte bugün konuştu benle
Ah, YD kantin. Uzun bir süreden sonra ilk kez orada duymuştum bu şarkıyı fizik dersi öncesi bir poğaça sırasında; üstelik Yeni Türkü'ymüş bu ya, demiştim ve oradaki abi (ki ne ayıp, adını bilmiyorum) benim şarkıya gülümsememe gülümsemişti.



gel gel sarışınım gel / gel sana aşığım gel
Ne, aşk mı, yok canım da; hoşlanma diyelim. Hoşlandığım tek sarışın adamla Moda sahilinde tavla oynuyoruz, yüzüme bakıyor, "at güzelim zarları" diyor (ben yeni öğrenmişim tavlayı, hem ben yavaş oynarım ki, bekle!), saçları ne kadar güzel, tam karıştırmalık! Kardeşimin armut dişlerkenki küçüklük fotoğrafı gibi, diyorum. İçim ısınıyor şefkatle, keşke uzanıp karıştırıversem saçını. Anlamış gibi, gözümün içine bakıyor, bakma öyle, olmaz, olmaz işte.

Orada bu şarkı hiç çalmadı zaten.

I was the one to let you know / I was your sorry-ever-after, '74-'75
Ya geçen gün gittiğimizde kötüydü Paparazzi ama anlamadım ben, herkes çok beğeniyor orayı? Peki, gidelim bakalım, müzikler bizi açmazsa çıkarız. Ama açtı yahu, aa böyle bi şarkı vardı 74-75, ne demek ki bu ben hiç anlamadım bunun sözlerini.
Hala da anlamadım bunun sözlerini. Ama önemli değil ki, dinle huzurlan işte, hem Martini'nin yanında iyi gider - Barmenin adı ne? Cüneyt mi? Peki. Cüneyt, bi Martini daha alabilir miyim? Zeytini bol olsun. Yok, beyaz peynir istemez :)

Most girls want a man with the mean green / Don't wanna dance if he can't be everything that I dream of / A man that understands real love

Antalya, Lise 1'i 2'ye bağlayan yaz. Evin önünde paten kaymaktan ve yandaki internet kafede Counter oynamaktan (CS dememi beklemesin kimse, onun adı Counter) ve, ayıptır söylemesi, millete "bu kim yaa?" dedirtmekten büyük keyif alıyorum.

Bu arada bir çocuk beni beğeniyor (nedenini hala bilmiyorum); ben sırf beni beğendi diye, bir çocukla tanışmış oluyorum. Hayatımda ilk ve şimdilik son defa böyle bir şey oluyor :)

Bu, o evin önündeki duvara dinlenme bahanesiyle oturuşumun şarkısıdır.

bundan sonra adını kırk yılda bir anarım / sende kaybettiğimi başkasında ararım / benim için üzülme... benim için üzülme

Ne değişik kafalar yahu, bizim müdürler ne kadar canayakın olsalar da hiç gözümün önüne getiremiyorum beraber şarkı söylediğimizi filan... Hayır bi de şaşırdığım, Funda Arar! Funda Arar dinliyor adam. Evet yani ben de orda burda duyup sözlerini ezberlemiş olabilirim, bu hayran olduğumu göstermez ama kareokede... Yani.

Bu kocaman adam -bunu kesinlikle küçümseyerek söylemiyorum, bilakis,- basitliğiyle şaşırtıyor beni...

Darcy Maguire'ı hatırla bellatrix, hiç işe yaramasa da nasıl tekrar etmişti kendi kendine: "Don't fall for a guy at work. Don't fall for a guy at work."

Dönüp dolaşıp bu şarkıyı kendine söyleyeceksin günün birinde...
...alışamadım bir türlü bu kente... - ...saçlarımda nefesin yerine yağmur...

Akatlar'da ufacık, tek oda bir ev, bir bank ("Beşiktaş Belediyesi"), genetikçiler ve bir de inşaatçı Deniz, hepimizin sıkış sıkış, yanyana yatmamız, "uyumayın abi neden uyuyosunuz yaa, muhabbet edelim!" (ki benim kanımdaki alkole rağmen uyumamakta ısrar ettiğim tek vakadır)

O adamların hepsinin, bir daha o hislerle bir araya gelmeyeceği içime doğdu herhalde.


One day, I'll find relief

I'll be arrived and I'll be a friend to my friends
Who know how to be friends

One day, I'll be at peace
I'll be enlightened and I'll be married
With children and maybe adopt

One day, I will be healed
I will gather my wounds
Forge the end of tragic comedy

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

One day, my mind will retreat
And I'll know God
And I'll be constantly one with her
Night, dusk and day

One day, I'll be secure
Like the women I see
On their thirtieth anniversaries

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

Ever unfolding, ever expanding
Ever adventurous and torturous
But never done

One day, I will speak freely
I'll be less afraid
And measured outside of my poems and lyrics and art

One day, I will be faith-filled
I'll be trusting and spacious
Authentic and grounded and whole

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

Abi-olay-müziktir-sözler-önemli-değilcilere inat, lan bu işte benim umuduyla yaşadığım şey, dediğim şarkı. Boşuna dinlememişim Alanis Morissette'i bunca yıl, kadın yapacağını yaptı sonunda.

Bir anım yok. Bu tam bir yol şarkısı, ben o yolu daha gitmediğimi hatırlıyorum dinledikçe.



bir küçücük kız çocuğu bak, duruyor orada hala / anlatamam gördüklerimi o neşeli çocuğa...
Benim ne işim var lan Bursa'da, ofiste olmam lazımdı, ofiste olmak istiyorum ya ben, uff üstelik uyuyamadım adam gibi, sabahın köründe... Allahtan Görükle yolu açık, bas bas, 120, 130... Abi bu iş olmayacak galiba. Yazık lan. Ama neden enseyi karartıyosun ki, üff ortaokula döndün ha... 140, 150... Evet ya, dimi, üf ne karamsarım, ne olmuş yani; ne olmuşu mu var yaa yazık diyorum yazık. Hem neden yani, dünyanın en yakışıklı adamı sanki, o kim ki?! Üzülmeye hakkım yok mu benim be, hep sağlam mı durmam lazım, hıhh mı demem lazım, "amaan önemsiyorsam önemsiyorum" deyip yüzüme gözüme bulaştıra bulaştıra bi brovni yiyemeyecek miyim ben, Allah kahretmesin! 160, 170, 180...

...artık beni asla yaralayamaz hayat, eğer istemezsem

.........
...
İnsanın insana yapacağı şey değil bu, bu şarkı*.

(eski)


*Sertab Erener'in Otobiyografi'sinde bu şarkıyı açın, başka her şeyi kapatın. Bakalım size ne oluyor.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!