... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

mENSO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mENSO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Narlıdere'de martı sesleri

Her gün yarım kilo veren adam var askerde, biliyor muydunuz bunu?

Sezai bunu bize, benimkine benzer cep defterine nöbetlerini not edip, Türkiye haritasında 71 plakalı şehri karalarken söyledi (şafak sayan saati yoktu onun, elle sayıyordu böyle). Kendisinin dört kilo vermiş olması fena değildi bu hesaba göre. İnsan yakardı yahu, zaten doğru düzgün yemek çıkmıyordu, çıkan da çoğunlukla yenmiyordu, bir de spor aktiviteleri vardı düzenli - öyle koşma, sürünme falan değil ha! Aerobik hareketler örneğin. Duş alırken şpagat açmak gibi, ortaya basmamak için. Ne olur, ne olmaz. Kalorifere kayan, kayarken de yakalanıp komutanına "istediğim yerde mastürbasyon yaparım, siz hiç yapmadınız mı komtanım?" diyen adam girmiş olabilir duşa çünkü senden önce ve orada neler olduğunu bir o, bir de Allah bilir.

"Kalorifere kayanlar" da bir dizi adı olabilirdi pekala.

Bir de irade gösterileri vardı mesela; bir kürsüde, elinde mermisiz bir tüfeği tutarak, kol gergin (tüfeğin bir ucu yere dayalı, hadi gene iyisin) durmak dümdüz, bel ağrısına birebir. Üzücü olan, 3 bomboş gün etmesi bu geçirdiği nafile zamanın. 3 tam gün. Neyse ki kitap okuyacak çok zamanı oluyordu. "Babalar bana bir koli kitap göndermiş" dedi bana bakarak. Çok kıskandım. Ben mektup bile gönderemiyordum oysa, istemiyordu ulaşmaz diye. Ama gelmiş işte koli (bir de bana bakarak söylüyor...)

Bizim oraya gidip, hakkı olduğu halde -PKK ateşkesi kestiği için- iptal edilen çarşı izni yüzünden oturmamız Narlıdere'de, donarak icabında (İzmir'de de donuluyor) sabah 10 - akşam 5 oturmamız bana mı, yoksa Sezo'ya mı daha iyi geldi bilmiyorum ama tam kadro oradaydık. Kızları saymazsak 2006 yönkuru, uzun zamandır bir masanın başında bunca uzun oturmamış olmalıydı. Veya mENSO olarak (zaten kızları saymıyorduk). 100 liraya kantinini kapatabileceğimiz bir yerde, inanılmaz zengindik. Yüz tane çay, iki yüz tane kahve filan içtik sanırım. Kafamızı kaldırdık, martılar vardı tepemizde. Martılar özgürlük çığırıyordu, pek ironikti Narlıdere. Sigaralar yakıldı art arda, "ulan aynı anda ikiden fazla sigara yakılmayacak demedik mi" diye kara masa geyiği bile yaptık arada. Sanki Sezo her zamanki gibi üstünden düşeyazan bir kapri ve parmak arası terlikleriyle, elinde sigara gelmişti de demirlerden, toplantıya başlıyorduk.

martı hiç yasak dinler mi be abi...

Sivil rüya göremeyen arkadaşımızı da, kendimizi de döndürdük 5 yıl öncesine, işte böyle.

Askerlik acayip bir kafa. Yazdım daha önce hakkında. Asker beklemişliğim de vardır, çok sıkıntılı olmasa da uzun döneminden şöyle... Ve istemiyordum bunları bir daha yaşamak, neden istemediğimi de tekrar hatırladım bu haftasonu. Çok üzülüyorum. Oradan çıkınca, o adama sımsıkı sarılıp da onu içeride bırakıp çıkınca içime çöreklenen hüznü tarife imkan yok. Her istediğimde arayamıyorum, göremiyorum onu ben. İstanbul'dayken de belki bir ay görmediğim olurdu ama aynı şey değil işte! Aynı Sezai'nin dediği gibi... O İstanbul'u çok özlemiş, bir şey yapmasa da, yapabileceğini bilerek evine gidip televizyon izlemeyi özlemiş. İnsan özlüyor. İnsan Sezo'yu karşısına oturtup "ben değersizmişim be Sezo" demeyi özlüyor mesela, özlüyormuş.

Güzel şeyler de olmadı değil. Yine inanılmaz güldük, Sezo bize koğuşta sürekli taşak muhabbetler döndüğünü anlattı, konuşurken amınakoyim dememeye özellikle dikkat etti, ilginç bilgilerle donattı bizi. Örneğin "poşet" deniyormuş acemilere, vaktiyle birileri postallarına galoş gibi poşet geçirdiği için içeri girerken... Ya da sancağı (hani şu başında nöbet tuttukları sancağı) alıp genelkurmaya götüreni terhis ediyorlarmış geyiği dönüyormuş hala... Böyle şehir efsanesi gibi şeyler işte.

Bir de benim efsanem var! Narlıdere'de benden "Şuşu" diye bahseden bir adam varmış, Sezo'ya demiş ki "denizci Can de, o anlar." Anladım tabi de, AmCan dese daha bi anlardım. Adamın soyadını bile bilmiyormuşum meğer, benim için ne garip! Onu görme fırsatım olmadı ama Sezai'ye sıkı sıkı tembihledim selamımı iletmesini.

Bir de komik bir olay geldi başımıza. İki kelimeyi bir araya getirmekten aciz bir başçavuş dikildi başımıza otururken, "aile misiniz?" dedi, arkadaşız dedik, "evli misiniz?" dedi, hayır dedik, bana "kaç yaşındasın" dedi, 25 dedim ve adam bana iş buyurdu: "Şu yan masada oturanlar var ya, onlara bak şimdi ama çift gibi, sevgili gibi değil de iki kardeş gibi bak. Biri oğlun, biri kızın olsun mesela. Bak onlara." dedi. Baktım, sözlü veya nişanlılardı herhalde, onlar da merakla bana bakıyorlardı, başçavuşun kendilerinden bahsettiğini anladıkları için... "Ee, bakıp ne yapacağım?" dedim. "Bak işte gözünün önünden kaybolmasınlar" dedi. İşe bak lan, nöbet sapladı herif bana ayaküstü! Sonra döndü gitti. Hiç anlam veremedik, hala da veremiyoruz ama mantık mı arıyorsun zaten, mantıksızlık o favorileri o kadar kısa kesmekte başlıyor, konuşurken iki kelimeyi bir araya getiremeyen başçavuşların emirleriyle devam ediyor, yayılıyor, yayılıyor ve kapsıyor hayatının 6 veya 12 ayını işte böyle...

Kışla dediğin bir disko bir kantin, bir er gazinosu yani televizyonlu kantin, bir de tuvaletinde her bir aynanın yanında suyun önemiyle ilgili özlü sözler yazan bir yer işte, o kadar. "Tarladaki başaklar, kundaktaki bebekler büyümek için suya ihtiyaç duyuyor, gereksiz harcama."

Kundaktaki bebekler büyümek için babalarına da ihtiyaç duyuyor icabında, e o zaman sen de fazla harcama TSK...

Testosteron

30 Kasım 2009'da son cümlesini yazdığım Amsterdam yazısını bir türlü toparlayamıyorsam bir sebebi var. Artık bazı kafakola almalı "sen bizdensin" muhabbetlerinden gerçekten nefret ediyorum, öyle olması gerektiği için değil, gerçekten öyle; böyle gidip kendimi sime filan boğasım geliyor nayııır! diyerekten. Amsterdam gezim de bana bunu altını çize çize, üstüne basa basa hatırlattığı için, tam anlamıyla acaba ne kadar isyan etmeliyim ben o yazıda, onu kestiremiyorum. Bir yazıyı bu isyanla yazık etmek istemiyorum, o yüzden buraya çemkireceğim bi miktar.

Ha, bi de geçenlerde bizim müdürden "delikanlı" lafını yedikten sonra, gönül rahatlığıyla yazabilirim bu yazacaklarımı.

Sezar'ın hakkı Sezar'a; Caveman'i izledikten sonra "efemine özelliklere sahip bir erkek" olduğuma karar vermiştim. Salak salak kız triplerini hiç çekemiyorum, hemcinslerime inanılmaz öfkeleniyorum çoğu zaman. Yahu, geçenlerde bir e-mail geldi, aşağıya yapıştırıyorum. İçiniz kaldırırsa okuyun, şahsen ben her satırda daha çok sinirlendim, ama yarıda bırakamıyorum bir şeyi bir, bu "raconu" itin götüne soktuğumda "aa ama deeermişim yazıyodu onun altında, şakaydı o!" filan denmesi gibi bir sürprizle karşılaşmamak için iki, okudum sonuna kadar. Teyh.

Olamaz mı?
Kadınlığın raconu...
Niye olmasın ki?
Yapılacak şey var, yapılmayacak şey var!
Kadınlığa yakışanı var, yakışmayanı var!
Yani aslında bizim de raconumuz var da...
Şimdiye kadar yazılmamıştı... Kâğıda dökülmemişti... Hadi gelin yazalım.
- Arkadaşının ex’iyle birlikte olmaz. Zaten yürümez.
- Ex’inin arkadaşıyla da...
- Sevgili bulunca kız arkadaşını ekmez. Sevgililerin gelip geçici, arkadaşların kalıcı olduğunu bilir.
- Erkek arkadaşının hesabını ödemez. Ucuz yere gider ama yine de ödemez. Ödettirenle de çıkmaz.
- Borç para isteyenle de... Karşılıksız verir ama borç vermez (parayı!!!).
- Arabasıyla sevgilisini eve bırakmaz.
- Gece onu eve bırakmayanla çıkmaz.
- Kız arkadaşına fazla detay anlatmaz. “İyi” diye geçiştirir. Adam tek gecelik değilse tabii...
- Tek gecelikse, daha yaparken anlatmaya başlar. Sabah olsa da bir an önce anlatsam diye...
- Babet giymez.
- “Üzülme, son zamanlarda streslisin de ondan!” demez.
- Suçu kendinde aramaz.
- “Bu ne len?” de demez ama bir şekilde olayı çözer. Onunla ya da onsuz!
- Telefon kontrol etmez, ettirir.
- Askerdeki sevgiliyi terk etmez.
- Olduk olmadık yerde el ele dolaşmaz. Adama yapışmaz.
- Mecbur kalmadıkça koşmaz, yokuş yukarı ve aşağı yürümez.
- Taklit yapmaz! Tatmin olmadan da o yataktan kalkmaz.
- Ortamda küsmez, eve gidince burnundan getirir.
- Ex’lerin boyutları ve performansları yenilere anlatılmaz. Ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun...
- “Ne olacağız biz?” diye sormaz, anlar.
- Tek gecelik erkekten telefon, telefon eden erkekten tek gecelik ilişki beklemez.
- Terk edemeyeceği erkeği yakalamaz.
- Yakaladığını da terk eder.
- Suçu sadece öteki kadında aramaz.
- Sarhoş olmaz, olursa da çaktırmaz.
- İçince ağlamaz, bunalım yapmaz.
- Âşık olmadan yatmaz.
- Yattıktan sonra âşık olmaz.
- Terk edenin telefonunu açmaz.
- Terk ettiğine sonradan acımaz.
- Kız arkadaşının yatak hikâyelerini sevgilisine anlatmaz.
- Arkadaşının mevcut kocasına/sevgilisine yan gözle bakmaz. Zaten bu kadınlığa değil, insanlığa sığmaz.
Benden bu kadar... Var mı artıran?

http://www.beyazgazete.com/dilek-onder-kadinligin-raconu-yazi-y2742.html

Tabi ki dayanamadım, yorum yazdım:

hayatımda bu kadar saçma, bu kadar aşağılayıcı bir şey duyduğumu hatırlamıyorum. sizin gibi kadınlar oldukça ne desek, ne kadar eşitlik peşinde koşsak boş!
üstüne, bu boş fikirler için para alıyorsunuz ya, ben ona yanıyorum.

"Editör onayından sonra yayınlanacak"mış. Sizce? :) Neyse, bu fikrimi ordan bir kişi okumuş olsun, eli reddetme tuşuna programlanmış bir stajyer de olsa, yeter bana.

Önemli olan bu kadının ne yazdığı da değil. Bunu birisinin yazması, birinin okuması, buna katılması, oradan oraya göndermesi; bu zırvaların kadından kadına aktarılması kaç beyin hücresinin yanmasına neden olmuştur kimbilir!

Yeterince hakkını verdim Sezar'a herhalde. Uzun zamandır neresinden bakacağımı bilemediğim bu yazıyı taşırmama neden olan bir son damla var: Geçtiğimiz hafta çimlerde otururken yanımıza gelip bana "ee askerlik ne zaman?" diyen arkadaşa veremediğim yanıt. O an tutulan nutkum sanıyorum bugün açıldı, bir şey olduğundan değil, ama bugün kendimi tam bir paçavra gibi hissediyorum. Normalden uzun çalışmak zorunda olmam bir yana, işim hala bitmedi, başım ağrıyor, İstanbul'da bile değilim, tek istediğim otele gitmek - ki tek istediği otele gitmek olan birinin ne kadar acınası bir durumda olduğunu hesaplayabilirsiniz.

Hiçbir şey diyemedim çocuğa, o da suskunluğuma anlam veremeyip şaşırdı bir an. Yanımda Sezo vardı, dönüp "abi ne diyosun sen de!" dedi. Kahramanım benim! "Niye lan, o da bizden" dedi çocuk, bana dönüp "bozuluyor musun?" diye sordu. Hiçbir şey diyemedim. "Bozulur tabi abi, büyüdü artık" dedi Sezo.

"Büyüdü artık." Büyüdüm artık. Büyümek istediğimden de değil. Bayılmıyorum.

Büyümekle ne ilgisi var?

***

Otele geldim, camı pencereyi açtım, konserve havadan gına geldi şu tırnağım kadar sevmediğim, kodumun plazasında zaten; nefes aldım! Sonra bi telefon ettim, nefesimi içime çektim iyice.

***

Büyümekle ilgisi yok, kendini değiştirmeye çalışmakla ilgisi var, aslında memnun olduğum ve içten içe farklı olduğum için mutlu olduğum bir özelliğimi değiştirmeye çalışmakla ilgisi var, değiştirsem mi bilememekle, sanki benliğimi yitirecekmişim gibi olmakla ilgisi var. Şimdi ben kendime lan demeyi bırakıp hanfendi mi diyeyim? Böyle takılıp durduğum için kafamı sikeyim diyorum, a-aa diyorum sonra, böyle küfürler ettikçe uzaklaşmaya çalıştığın şeye yaklaşıyorsun gene, ama olmaz ki kuzum?

Nasıl törpüleyeceğim bu sivri uçlarımı, kendimi kaybetmeden / kendimden vermeden?

***

Doğumgünümden sonra sanki yeterince içmemişiz gibi, son dörtlü kaldık; Kaan, Okay, Tsum ve ben, gittik Nevizade'de son açık yere oturduk gecenin ikibuçuğunda, tahta tabureli rahatsız bir yerdi işte, ve rakı söyledik. Bir küçük rakının hiçbir yerimize yetmeyeceğini bile bile söyledik.

Birilerinin takıldığı kız için "bi çakılsa rahatlayacak herhalde" gibi bir yorum yaptıktan sonra pek bi "cici kız" addedilmeyi beklemiyorum ama kendimi durduracak değilim, benim istediğim şey tam olarak şu: Ben bunu diyeyim ve karşımdaki işte bu, çak! desin, ama sonra "belki ben bilmemkime yazıyorum?" dediğimde ciddiye alsın beni, o kadar uzaklaşmış olmayayım, bizbizeyken yapılan mENSO muhabbetleri herkesin yanında yapılmasın, böyle olmasın.

Ne emmeye ne gömmeye, diyor birileriniz duyuyorum.

***

Uzattıkça çelişkim artıyor, kendimi yakıştıramadığım taraflara yaranmaya çalışır gibi hissediyorum. Sonuç itibariyle, Burcucum çok güzel çıkmışsın - sağol cnm olmayacak benden hiçbir zaman, olmasını da istemiyorum, ama bu demek değil ki "aa kıza benzemişsin" denmesi bana komik geliyor hala.

Sevdiğinin kolunun altına kıvrılıp giremeyen kim yemiş ki bu işin ekmeğini? Böyle tak diye konuşan eden, erkek gibi içen, hep bi sağlam duran, counter oynayan, ilişkisel triplerde sıklıkla erkeklere hak veren, hayatında alışveriş ve dedikoduyu bakınca görülebilecek bir yere oturtmayan, kendi gazoz kapağını kendi açan, özetle "ihtiyaç duymayan" kim yemiş, hadi göstersin birisi.

Sonra yalnızım deme bari bellatrix.

Ya öyle, ya böyle.

Kız

kendimde kızlığa dair bir ibare gördüm, sevindim. sevinecek durumda değildim ama sevindim yine de. mENSO iyi güzel ama, hep olmuyor. insan arada kıza benzediğini hissetmek istiyor. insan arada kıza benzediğini başkaları hissetsin istiyor.

bir daha yanımda, hakkında "acaba?" düşüncesi taşıdığım bir adamın bana "erkek gibisin, ne iyi" demesini istemiyorum. herkesle olmaz. kırılıyorum artık.

***

kıskandım. birini kıskandım, kendimi gördüm kıskandığım kişide, onun birine "gel yanıma otur" demesini önce yadırgadım, sonra fark ettim ki o demese, ben diyecekmişim.

ya da içimden diyormuşum.

uyuyamadım.

***

etrafındaki diğer kadınları mütemadiyen uzaklaştırmaya çalışan, hırslarına yenik düşmüş kadın yöneticileri eleştirip dururken orda burda, özel hayatımda öyle davranıyor olmam... ilginç.

bu yaşadığım minicik kıskançlık anının aynısını, bundan 2 ay kadar önce kalabalık bir partide de yaşadım. bütün bakışlar üzerimde olmasın, ama belli gözler en azından yokluğumu fark etsin istedim. sonra, bir arkadaşa bir arkadaşı yapsak iyi mi olur, yoksa hayatımız cehenneme mi döner diye düşündüm. sonra fesatlığıma kızdım. sonra belli de olmaz bu işler, ooo herkes kimlerle çıkıyor, dedim. hiç belli olmaz...

bana bir yararı var mı, yok.
kendi hayatımı cehenneme çeviriyorum işte...

uyu bellatrix. her şey olacağına varır.

temassızsınız ya da temas sızsınız

Bir domuz gribi nanesi çıktı başımıza, öpüşemez, sarılamaz olduk. "Zaten biz fazla öpüşen bir millettik, iyi oldu" dediğinizi duyar gibiyim ama HAYIR! İyi filan olmadı; sevdiğimiz insanlara sarılamıyoruz yahu korkudan.

Benim gibi fiziksel temas insanları için daha sevimsiz az durum vardır herhalde...

///

İki tip insanın işine gelmiştir bu durum:

1- Aslında çok samimi olmadığı ama işte Facebook'tan eklemiş, normalde öpüşüp öpüşmeyeceğine emin olamadığı insanlarla karşılaşan insan grubu. Domuz gribi bu durumlarda öpüşmemek için iyi bir bahane oldu, "ama domuz gribi işte ehi mehi" deyip geçiştirebiliyoruz. Hayır öpmek mesele değil de, o ne yapacağını bilememe gerginliğinden kurtulmak güzel. Hepimiz bu ilk gruba gireriz zaman zaman.

2- Erkekler.

Erkeklerin 90%ının hemcinsleri yanında canayakın görünmek istemedikleri, klinik deneylerle kanıtlanmıştır.

Özellikle de etrafında tanıdığı başka erkekler olan erkekler, birbirlerini mükemmel işleyen bir kısırdöngüye sokarak alabildiğine az temasta bulunmaya çalışır arkadaşlarıyla; karşı cinsten olsun veya olmasın.

Kendim de bir erkek grubu (mENSO) üyesi olduğumdan ve prensip olarak erkek davranışlarına daha yakın durduğumdan, yeterince gözlemleme fırsatım oldu erkekleri doğal ortamlarında. Olay nedir bilemiyorum ama, başbaşayken size gayet yakın ve sevimli davranan, yanağınızı sıkan, kolunu omzunuza atan veya ağlamanızı, sızlamanızı dinleyen erkeklerin hepsi, bir erkek grubunun ortasında sizinle kaldıklarında "aslında umurumda değil ki bu" der davranışlarıyla. Hatta bunu öyle bir gösterme çabasına girerler ki, yani direkt bunu söyleseler daha az dikkat çekerdi, diyecek olursunuz.

Sinir oluyorum ama aslında suçlayamıyorum (hani "anlıyorum" ya), threshold'u geçen testosteron miktarının getirdiği bilinçsiz davranışlar bunlar. Buna "Hadi leen!" diyen erkeklerin bir dakika durup davranışlarını gözden geçirmesini istiyorum; ey erkekler, bunu lütfen yapın. Haklı olduğumu göreceksiniz :)

Peki geri kalan 10% ne oluyor, derseniz, onlar da tamamen straight oldukları halde gay damgası yemek ile, kıkırdamalar eşliğinde "kız dostu" olmakla suçlanmak arasında çeşitli cezalar alırlar hemcinslerinden. Bu ağır cezaların altında birazcık kıskançlık vardır bence (Bence dedim, üstüme gelmeyin!)

Sonuçta, tamamen eşit olduğumuzu iddia edemesek de yaşamak için bazal ihtiyaçlarımız aynı; manevi ihtiyaçlarımız da aynı olmalı çoğunlukla, haksız mıyım?

Kaybolmayan sevecenlik istiyoruz!

(16 Kasım 2009, İstanbul)

(Bu yazı, başlığın hatırına Askı'ya ithaf edilmiştir:))

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!