... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Alaçatı 042017


- Denize girdim, 2017'de ilk.

- "Yaradana" Kurban'a tekme tokat giriştim.

- Varlık'la şerefeleştim Zeyyat'ın gıyabında. Kapağında adım yazıyordu.

- Daha az kalabalık olsa "yine bi derece" 8. Alaçatı Ot Festivali'ni gördük. Arapsaçı diye bir ot varmış. Rakı kokuyor.

- 2 küçük kitap çevirisi, 1 çeviri bitimi, yenilenen Mahmut'umuzun ilk yazısı, her gün 1 Uplifers yazısı - e daha ne?

- Fotoğrafları telefona attım, telefonu sonunda güncelleme gibi türlü çeşit angarya bitti.

- 2 mangal, 1 de elektrik kesintisi ile mecburi mangal, 1 rakı sofrası, adapsız rakı listesinin halka arzı.

- Çaldığım müziklere bayılan -hep- kadınlar!

- Pek çok kokteylli 1 Disco gecesi ve asla gelmeyen sarhoşluk.

- Kaçırılan bir düğün ile, 1 eski sevgili ve onun yeni eşi, 1 eski sevgili olmayan adam ve onun yeni eşi, 1 eski soru işareti ve onun müstakbel eşi.

- Anlatılınca da komik olan karikatürler.

- TamTeçhizatlıKameramanCevatKellecilik.

- Güzel bir kahvaltı, incir reçeline bayılmak, İncir Reçeli'nden hazzetmemek.

- Sonu görülemeyen dizi bölümleri, filmler... Ama tekrar Walter Mitty. Dönüş yolunun güneşi batırma albümü.

- Arkada Çalıyordu.

(Arkada hep Çalıyor.)

sonuçta bir uzatma kablosuna bakıyor olay


sıkıntı şu ki, benim toparlanabilmem, iTunes'u çalışır hale getirmem, ayfona müzik atmam, aypodu bilmem naapmam, tüm banka hesaplarımı düzenleyip internet bankacılıklarını aktive etmem, odamdaki ıvır zıvırı toplamam, "been there/done that" kutumu düzenlemem, aldığım o lanet gelesice harici harddiskleri toparlayıp, format mı atacaksam ne yapacaksam onu yapmam, oyundaki farelere (artık ayıp!) katılmam, moda kulvar'a yazmaya abanmam ve kafamdaki/ajandamdaki/telefon notlarındaki ve bana "bişey yaparım ben bunla ki" dedirten görselleri olup da sonra tekrar bakmak için okunmamış hale getirdiğim tüm blog girişlerindeki onyüzbinmilyon yazıyı ve en önemlisi re-amsterdam'ı bloga dökmem için iki günlük üç günlük değil, en az iki haftalık bir tatile ihtiyacım var.

çünkü efendim, iki günlük tatil yayıp yatmakla, uykumu almakla, portakal sıkmak ve ancak game of thrones'un yeni bölümünü ve/veya o hafta kaçırdıysam leyla ile mecnun veya behzat ç.nin tekrarlarını izlemekle geçiyor ve bitiveriyor! ben kendime gelene kadar haftanın başı geliyor, hop yine iş, hop yine eğitim, yine gereksiz bir sürü -buralara buralara- we don't need no education!

tam da ben böyle düşünürken şirketimin devlet dairesi usülü iki hafta blok tatil uygulamasına geçmesi, yani şu an hangi dönem olacağı belirsiz iki hafta şirketi kapatıp gidecek olmamız beni sinirlendirirken bir yandan da düşündürdü (bakınız sadece gülerken düşünmüyorum): Hiçbir tatil planı yapamazsam, kimseye kendimi uyduramazsam ve bu yaza kadar evlenip, çoluk çocuğa karışıp "valla iyi oldu böyle bey, okullar da tatilken iki hafta avşa'ya kaçıverelim" diyemezsem, kalkar heybeliye gider, yazımı yazarım mis gibi, sivrisinekler ve sürekli evin/bahçenin neresinde olduğuma ve hangi ağacın meyvasını aşırdığıma bakan babam elverdiğince.

sonuçta bir uzatma kablosuna bakıyor olay.


remington

bu en sevdiğim fotoğraf değil ama onu bulamadım. belki bir gün.

Patti Smith'in Çoluk Çocuk'unu okuyorum, sevdiğim yerlerin, benimle bir olduğunu düşündüğüm yerlerin, benimle bir olsa ne güzel olacak yerlerin filan hep altını çizerek; oradaki aşkın içinde tanıdık, tanımadık ama illa ki ışık dolu bir şey arayarak kayboluyorum kitabın içinde.

Şöyle bir şey geliyor gözümün önüne o kitabı okurken; şöyle bir hayat...

Çok şey istemiyoruz biz hayattan, diye düşündüm dün İzmir'de, Pasaport iskelesinin yanında bir yerde çay içerken. Deniz, çay, martı, yıldız, paf küf; ne ki? Sonra kendi kendime, belki de asıl zor olan budur, dedim. Belki de çok şey istemediğimizi sanarken aslında dünyaları istiyoruzdur. Bir plazanın içinde çalışıp her ay bordrondan doğru miktarların kesilip kesilmediğini kontrol etmektir belki kolay, yapılabilir, alışıldık olan ve belki tersine mücadele vermek zordur, terstir, lükstür. Eğer durum buysa, Oscar Wilde gerçekten büyük adam.

Düşünüyorum da, geçen yıl bu aralar, hatta tam tarih vermek gerekirse 15 Kasım'da Tereddüt koyunda, elektriksiz, susuz, bilgisayarsız bir yerdeydik. Dört gün boyunca aynı koyda yaşadım. Yukarıda, 15 dakikalık mesafede bıraktığımız arabama bile gitmedim ve çok mutluydum. O kadar mutluydum ki anlatamadım; ikinci kez gittim, sayfalar doldurdum fakat yine yazamadım. Olmadı, yapamadım. Belki bir gün.

Enseyi karartmıyorum, tatilde evde olmak da güzel.



Ah mine'l-aşk.

Patti Smith'in bir Remington'ı olmasının beni, aslında nedensiz yere, ne kadar mutlu ettiğini anlatmam mümkün değil.

deli mavi.

İçtiğim gecelerin sabahı, bildiğin güzel oluyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum; başım da ağrısa, aksilenmek de istesem olmuyor, aynaya bakıyorum, gülümsemem geliyor kendime ve nadiren olduğu gibi, alaycı olmayan bir gülümseme. Saçlarım düzse daha düz, kıvırcıksa daha kıvırcık oluyor, azıcık kalem kalmış oluyor gözümde ve ben hiçbir zaman bu kadar sade bir makyaj yapamayacağımı biliyorum.

(17 Ocak 2010, İstanbul)

Çalan telefonun sesi, telefonu şarjdan alıp açarken kendimi yatağa geri atışım, diğer uçtan bana “hadi kalk artık bellatrix, biz aşağıdayıııız” diye cıvıldayan dostumun hem telefondan, hem de pencereden gelen sesi... Kendimi kaldırıp cama dayadım, aşağı baktım: Herkes orada!

_ Giyinip iniyorum.

Giyinip dediğim de, üstüme tek parça deniz elbisemi geçirmek yani. Hop, aşağı, Meksika usülü köy kahvaltımı etmeye. Ohoo, herkes bitirmiş zaten, öğlene kadar beni mi bekleyecekler... (öğlene mi, yoksa öğleye mi? O kadar önemsiz ki!)

Yatarken, telefonu şarja takmayı akıl edişim dahi mucizeydi aslında. Dişlerimi fırçalayışım da öyle. Saat 06:27’ydi en son baktığımda, güneş doğmuştu ve yakında görünüp göz yakacak yüksekliğe ulaşacaktı ve benim, içtiğim onca frozen, cin-tonik, tekila, adını bilmediğim bir şeyler ve cila olan biraya rağmen, uykum yoktu. Hiç yoktu. Daha otururdum saatlerce, sahilde filan. Bilmem.

Aslında taşlaşacak denli keskin, koyu bir uykuya dalmam gerekirdi ama... Güzel tingildemeler bunlar :}

Aşağı indim, “ohooo” nidalarıyla. Oturdum ve dedim ki “Yahu biz naaptık dün Allahaşkına?”

Ne yaptığımızı anlatayım. Bütün gün Alaçatı’da hasır şemsiye gölgesinde uyuklamak ve buz gibi denizde ayılmak arasında gidip geldikten sonra, kumrumuzu yiyip oteldenbozmamıza döndük, üstümüzü değiştirdik, dedikodu yaptık biraz, Alaçatı’ya attık kendimizi. Bruges’den aldığı elbisesiyle tiril tiril gelen Aslıko’yu da aldık yanımıza. Aslında sadece Türk kahvesi içecekti arkadaşlar, ben de dondurma yiyecektim, o kadar - ama ah, alengirli bir şey olsun yeter ki, mesela mürdüm erikli frozen, illa ki yoldan çıkarım.

Seçim bana bırakılsa hayatta gitmeyeceğim Sole Mare’ye gidilme planı yapıldı akşamına. Akşam dediğim, geceyarısından sonra yani. Planı değiştiremedik zira bir arkadaşın doğumgünüydü kop-kop vesilemiz. Sözkonusu arkadaş denizden dönüp sızmıştı gerçi sevgilisiyle beraber, ne aramalar, ne mesajlar uyandıramıyordu kendilerini. Biz önden gitmeye karar verdik, süslendik (kimimiz püslendi bile), Aslıko’nın bir arkadaşını aldık yoldan ve mekana gittik.

Gerçekten, ama gerçekten kafayı çevirince denizi, yakamozu, Aya Yorgi koyundaki diğer mekanların ışıklarını göremeyecek olsam ve tepemde yıldızlar olmasa, çekilir dert değil Sole Mare. Azıcık eğlendiysem hep dostlar yanındayım diyeydi. Biraz da içkiden tabi - o kadar alkolü nerede alsan (bir drink “alma” kafası) eğlenirsin o kadar. Ajda’nın yeni şarkısını, inatla çalan ve iyi ki çalan sevdanın son vuruşu’nu, yine örsüme örsüme vuran Serdar’ı filan geçmek ve başka bir şeylerden bahsetmek istiyorum ben aslında. Bana arkadaşını sevip sevmediğimi soran Aslıko’ya “evet, sevgilisi var mı?” deyişimden mesela.

Damarlarımda alkolün gidebildiği son nokta bu sorduğum soru galiba. Halbuki hareketlerimi klinik olarak anlamsız hale getirecek kadar çok, kendimi toplayacak kadar da kararında içmiş olmak isterdim, Friends’te vardır ya öyle bir kafa, Monica Chandler’la yatacaktır, Chandler sorar: “How drunk are you?” Monica der ki “Drunk enough to know I wanna do this, not so drunk that you should feel guilty about taking advantage” . İçegeldiğim 9-10 yıldır, bu ince karar çizgisinin üstünde kararla durabilmiş değilim (içtiğim için kararlı duramıyor da olabilirim ince çizgiler üstünde, mümkün) Burnumu seri bir şekilde bulup kaybedememek dışında bir etkisi olduğu söylenemedi alkolün. Bir vaka hariç, ama o da sayılmaz sanırım, itici güç içkiden ziyade aşktı zira. Hey gidi Ortaköy.

Geceye/sabaha dönmek gerekirse... 04:30 gibi Sole Mare bitti. Gerçekten bitti, ışıklar yandı, müzik kesildi filan. Biz, inatla ayakta olan 5 kişi, müzik sesi duyduğumuz koydaki tek yere doğru rotamızı çevirdik. Orasının neresi olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu ama biz hala enerji doluyduk, emrimizde de bir zodyak vardı. Atladığımız gibi, istikamet Duman’ın “aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk” diyen sesi. Meğer KafePi’ymiş orası, ayakta kalan son yer. Oturduk orada da bir müddet, önce yıldızlar kayboldu, sonra lacivert yerini maviye bırakmaya yüz tuttu; barmenimiz Emir’e ne kadar yalvarsak da müzik orada da bitti işte ve kalktık, isteksizce, insanları bıraktık evlerine, oteldenbozmamıza döndük.

Altını çizerek söylüyorum: Gereksizcesine ukala insanlardan etkileniyorum, evet, bir süre sonra “eeeyh be!” diyecek olma ihtimalimi gözüm görmüyor. Bunda haber değeri pek yok. Bu hikayenin kaydadeğebilecek yanı tıpasındadır efendim: Bizim o geceki halimize bakıp “sizin çıkardığınız ilaç satmaz” dediğinde o adam, Cem Yılmaz’ın deyimiyle Gerizekalı Mesleki Reaksiyon gösterip “aaa, ne dedi pis ukala” yerine “ben çok satacağına eminim de, o ilaca gerek olur mu bak onu bilmiyorum” deyip gülen insanım.

Kimin sevip sevmeyeceğinden bağımsız, zor, “ben böyleyim” inadıyım işte ama...

Sevilecek kadınım, evet, bundan eminim en azından.

(19 Haziran 2010, Çeşme)

Müteredditin Günlüğü



"Sevgili günlük,

Bugün, güneş yakıcı yüksekliğe ulaştığında uyandım. Saat 9 filandı, kimisi için geç bir saat. Benim karanlık odamda 11 gibi uyanabildiğimi hesaba katmalı bu bilgiyi değerlendirirken. Neyse, uyandım ve çadırda duramayıp kalktım. Matı dışarı çekip orada yattım, uyudum da galiba biraz.
Sonra kalktım, kahvaltı ettim. Biraz kitap okudum, mandalina yedim. Denize girdim. Çıkamadım. Sonra çıktım. Biraz daha mandalina yedim, sonra da akşam yemeği. Biraz daha kitap okuyup, şarap içtim. Sırtüstü yatıp yıldızlara anlamsız bir anlamla baktım. Ay battı, uyudum.

Bugün her zamanki gibi bir gündü, çünkü zaman durmuştu."

Fotoğraflar bana ait.
(15-19 Kasım 2010, Tereddüt Koyu)


remember remember the fifteenth of november


Siz bu yazıyı okurken Athena, Tersine'yi söylüyor olsun.


Develer tellal iken, pireler berber iken ve ben babamın beşiğini -neredeyse gerçekten- tıngır mıngır sallar iken, bir tatil planı vardı ki aslında planlanmamış olan, ki "tatil hayali" demek daha doğru buna... İşte o hayal gerçek oldu. Hamak hariç... Ha bir de, uyanmamın tek sebebi çadırın içini yakan güneşti, 4 sabah boyunca.

O 4 sabah. Hiçbir şey yapmayıp ve düşünmeyip, sonradan keşke daha da hiçbir şey yapmasaydım ve düşünmeseydim dediğim o dört günün sabahları.

Şimdi gitsem, deniz kenarında daha çok otururdum yalnız başıma, dedim sonra, çokça. Borges bilinci geldi; konu Tereddüt olunca.

*

O dört günün geceleri de vardı.

Bir gece, "çıktım incir ağacına, yedim hamını mamını" diye deyiş mi olur, diye diye güldüm, aklıma Muppet Show'un "manah-manah"sı, gözümdense yaş geldi yeminle. Böyle zamanlarda insana garipçe bakılmasa da olur, gülen insan yadırganmamalı gülmeyen başkalarınca.

Bir gece, sırtüstü yattığım yerden göğe baktım, ağaç vardı tam tepemde. Kalktım, hiç öyle gerinip, atlamadan, zahmetsizce 2,5 metre zıplayıp tutundum iki elimle dala, birkaç kez ileri geri sallandım çocukluğumdaki gibi. Sonra kendimi battaniyenin üstüne indirip usulca, orada yatan kendimle bir oldum.

Bir gece her şeyden sıkıldım, Bülent Ortaçgil'li, Ezginin Günlüğü'lü listesini açtırdım arkadaşa, onlar uyudu ben dinledim, aklımdan ne geçtiğini takip etmeden ve tüm sözlerini fark ederek bildiğim ve öyle çok bilmediğim şarkıların. Sen kime anlatıyorsun Hüsnü Erkan, ben üç gündür ay nerde doğsa oradayım, dedim gururla.

Her gece, ay batmadan uyumadım ve de.
En son uyuyan hep ben oldum, dünya en 'tersine' bana döndü, en çok ben kaçırmadım hiçbir yıldız kaymasını.

“yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?”
- aylak adam

*

Biz, hepsi her işi yapabilen dört kişiydik. Kendi başının çaresine bakmalı tatiller için biçilmiş kaftandık böyle bakınca.

Bir tek ben, yurdum erkeğinin ateşle imtihanına kaptıramadım kendimi. Ateş sürekli yandığından veya yanımda, icabında bir tek ateş için yerinden kalkacak adamlar olduğundan olabilir, umrumda olmadı pek. Ben sadece baktım ona, alevin kızılı dediğimiz şey aslında turuncuydu dikkatli bakınca. Yanan ateşin, şulesinin, közün de rengi turuncuydu; o zaman ben neden en çok kırmızıyı seviyordum, saçma değil miydi bu? Evet tüm derdim buydu. Çünkü derdimiz yoktu, bir Paris Sıkıntısı getirmiştik yanımızda, bize kitaptan başka her şey oldu: Yelpaze, dergi, yastık, asa, tepsi... Versatil kitap (çok yaşa sen Baudelaire!). Normal günlere dönünce karakterini buldu, kitabım da oldu benim.

*

Sessizlik...

Sessizlik için de sessiz bir yer gerekiyormuş, içimdeki sesi susturmak için bile. Bebek gibi içimdeki ses, başka sesler ona hep çağrı, duyunca çıldırıveriyor.

Su, tüm duyusal etmenlerden arındığımız yer. Suda zaman kavramını kaybedene kadar, yaprak gibi, kağıttan gemi gibi süzülürseniz (yeterince iyi bir çocuk olursanız), mutlak sessizliği bulabilirsiniz (şirinleri görebilirsiniz).

*

Yazamadım hakkında şimdiye kadar, çünkü yazdığım hiçbir şey, bu dahil, tam olmayacaktı, beni tatmin etmeyecekti.

O kadar sevdim, o kadar özledim ve o kadar gidip bulunamamak istiyorum ki...
Belki de sırf o yüzden git(me)mek lazımdır.

Bilmem.

Konu tereddüt olunca.
(15-19 Kasım 2010 Fethiye ~ 10 Mayıs 2011 İstanbul)

Başlık:
ACZ
Fotoğraf:
Başka bir zamanın Tereddüt Koyu, Gizem Oruç

never be said that I’d be unstable

Mika'dan lollipop dinleyerek eve girip, azıcık dans edip, kulağımdan kulaklığı çıkarmadan Cranberries'den just my imagination ile makineye çamaşır attım geçen perşembe. Cuma sabah gereğinden erken gidip ofise, mutlu mutlu laf soktum ona buna. Ne kadar neşeli, ne kadar enerjiktim!

Canımı sıkabilecek bir şey olabilirdi ama özellikle öğrenmiyordum, tatilimi iple çekmekle meşguldum o sırada. Ama heyhat, yeni öğrendim ki evimden ayrılmak üzere yerde ayakkabısını giyen dostuma anlatacak bir hikayem olmayacak bir süre daha. Yüksek olasılıkla.

Neyse neyse, ben hala tatilimi iple çekiyorum, kitabımı da bitireceğim, hem yarın bu saatlerde bildiğin sarhoşum, ayrıca I have always kept my faith in love, e tamam, it's just my imagination bir süre daha...


"Stories of imagination tend to upset those without one."

Terry Pratchett

kimsenin siklemediği {mutlu gibi yazı}

Kimsenin beni sikine takmayışını biraz burukluk, biraz da merakla izliyorum. Burukluk allahın emri. Merak, çünkü bakıyorum hani daha ne olabilir, ne yapabilirim veya söyleyebilirim ki kimsenin yine ilgisini çekmesin, kimse inanmasın filan deyu.

Mesela bence güzel bir öykü yazdım. Güzel olan anlatımı mıydı, bana yaşattığı mıydı, okurken hissettirdiği miydi, bu çok güzel bi öykü olsun lütfen lütfen lütfen derkenki heyecanım mıydı teeee Ağustos'tan beri içimde, aklımda olan... Bilmiyorum. Belki de öyleydi. Belki de güzel değildi başka kimseye. Belki de kaynayıp gitti yazdığım yüzlerce şey içinde. Bokunu çıkarmışım kabul ediyorum. Öyle çok yazıyorum ki artık okumuyorsunuz, onu da biliyorum. Yapacak bir şey yok. Şayet bu bir işe evrilirse, biraz rahat nefes alırsınız.

Hayır, sadece bu da değil ki. İçimde bir heyecan var, paylaşıyorum, gülümsüyorum, gülümseyerek söylüyorum bir şeyi, ulan, yapmam bunu ben sıklıkla, tanımıyor musunuz beni? Hain planlarım var diyorum, yakında bim bam bom diyebilirim diyorum... Aa, kibarca gülümsüyor millet. Ben o kibar gülümsemeyi çok iyi bilirim tamam mı? İnanmıyorsunuz bana, inanmama gülümsemesi o. Sezo'nun yaşını aşkın müzmin bekarlığını bitirdiğine inandınız, bir bana inanmıyorsunuz. Bir kazan kadar olamadık şu dünyada.

Ne imkansızmışım arkadaş. Hatta o bile değil. Mümkünsüzmüşüm. Kötü bir reklam filminin negatifi gibiymişim.

Mehh...

Bir şey diyeyim mi, iki gün sonra bu saatlerde hayvan gibi sarhoşum. Bacaklarım tutmuyor olacak tüm günün yorgunluğundan. Ertesi sabah kalktığımda daha çok ağrırken bacaklarım, ben yine piste koşturuyor olacağım. Çivi çiviyi sökecek. Sonra ben yine sarhoş olacağım. Sonra Levent Yüksel konseri olacak. Sonra yine kar, yine pist, yine konser, yat, kalk, pijama partisi, yat, kalk, İstanbul.

Müdür istifa etmeden izin almış olmanın şahaneliğiyle Uludağ'a gidiyorum beyler, hadi, birkaç gün rahat bırakıyorum sizi. Ben donmaya giderken siz de yazıları eritirsiniz belki.

hippie, hippie, hoorah!

Bim bam bom, çok şükür dostlar, benim de artık bir tatilim var. Bekarlığın ve evden ayrı olmanın nimeti bu, sırtına bohçanı atıp tatile çıkma planını takriben 3, hadi bilemedin 4 dakika içinde kabul edebilmek. Don't think twice, it's alright.

Hem de ne tatil, denizli yıldızlı... Hippie hippie shake! Çiçek çocuk olacağız güneşin alnında birkaç gün, temiz hava, bol vitamin. Çadırımızı, matımızı, uyku tulumumuzu hazır ettik; fotoğraf filmleri yarın alınacak, piller şarj edilecek ve pilli bir hoparlör bulunacak tabi; müziğe harman kalıp kurur da rezil olursak diye korkuyoruz yeminle...

Uyku tulumu sızmalarını, ateşi, şarabı, müziği, muhabbeti özledim; zaten bir kere yaşadım hakkıyla ama işte bu kadar özledim!

O kadar güzel gibi ki şu an her şey... Bugünle, bu iki günle ilgili anlatacaklarımı yazıp, hiçbir şeyi gölgelemek istemiyorum. Dönünce kusacağım biriktirdiklerimi.
Hadi, lütfen gidelim artık...

İlgililere Yanıttır

Artık duyulsun ve kimse bana bir daha sormasın bu oooon günlük bayram tatilinde ne yaptığımı diye, işte dünya aleme ilan ediyorum:

Evet İstanbul'dayım bayramda. İşte abi, kardeş ameliyat olacak falan filan işler. Yoo arife de çalışmıyoruz. Evet aslında tertemiz on günlük tatil; evet. Of ya!
Kimle gideyim ulan tatile, İstanbul'dayım işte!

In Vino Veritas*

Bir Çeşme toplantısını izinle Bozcaada'ya bağlayışımızın gecikmiş yazısını tamamlamak istiyorum artık. Çok gecikti, çünkü her düşündüğümde aklıma bir şeyler daha geldi, biraz daha uzatmak istedim, sonra okuduğumda anları kendime hatırlatabilecek bir şeyler yazacak kadar yeterli hissetmedim kendimi...

Sonunda, işte geldim burdayım!

**

Pek kıymetli izin günlerimizi olabildiğince verimli kullanmak adına, bir toplantı sonrasını haftasonuna bağladık ve Bozcaada'ya gitmeye karar verdik. Çeşme'deki iş tayfası kalabalığını -ki o kadar insanı bu kadar idare edebilmek de oldukça başarılıydı, herkes mutlu ayrıldı- ardımızda bırakıp "niş grup" olarak yola çıktık. İçimizden daha önce Bozcaada'ya giden bir kişi olduğu için onun pansiyon tercihine güvenerek ve herhalde biraz da kendimiz aramaya üşendiğimizden olacak; Rengigül Pansiyon'da yer ayırttık. Bu pansiyonu nasıl tanımlayabilirim bilemiyorum, Çeşme'de kaldığımız yerden sonra buraya pansiyon demeye de dilim varmıyor ama adı bu, yapacak bir şey yok. Retro mu desem, rüstik mi; her yerden bir şey fışkırıyordu, her şeyin fotoğrafını çekmek, her köşede kıvrılmak istedim, ferforje demirlerle ve sarmaşıklarla çevrili balkonda uyuyabilir miyim diye düşündüm (ve acaba orası kocaman yatak başlığımı veya arkadaşların yatağındaki cibinliği bırakmama yeter miydi, diye merak ettim), Viyana'ya düşmüş Japon turist gibi alsam elime makineyi, hiç bırakmayacaktım muhtemelen. Neyse ki zamanım böyle harcanmayacak kadar değerliydi ve 150 kadar fotoğrafla yetindim. Kayhan'ın makinesiyle çektiklerim de bonus olsun.

İlla lorlu reçelli kahvaltımızı edelim, sakız türevleri alışverişlerimizi yapalım, bir de ben Alaçatı Trio'mu alabileyim diye Alaçatı'ya gitmeyi de ihmal etmediğimiz için, Çeşme'den vakitlice çıkamadık ve şahane bir kazayı kılpayı atlattığımız feribota yetişme seferimizden eli boş döndük. Son feribotu beklerken akşam 9 olmuştu, arkadaşlar tüm gün araba kullanmıştı, hava çok sıcaktı ve Geyikli'de yediğimiz Çanakkale usulü salçalı tostlarımız da güzelce midemize oturmuştu; feribottan inerken en ayık iki kişi olan Kayhan önde, ben arkada tın tın ilerledik nerede olduğunu çıkaramadığımız pansiyona doğru. İlk girdiğimiz sokakta Kayhan durup, bir lokantanın sokağa atılmış masalarında yemek yiyen iki kişiye adres sormak istedi. Onların muhtemelen turist olduklarını düşünüp nerden bilecekler ki dedim pansiyonun yerini, eğer kendileri orada kalmıyorlarsa?

Kendileri kalmıyorlardı ama biliyorlardı; birkaç dakika sonra, yanından geçerken "Aa, Defne?" diye seslendiğim kızdan eşi Costa ile beraber orada yaşadıklarını ve bir otelle iki meyhane işlettikleri öğrenecektim. Geri alıyorum biraz... Şansa bakın ki, ilkokulda anneler bazında da çok görüştüğümüz bir arkadaşımın ablasıydı lokantanın önünde oturan, onu yıllardır görmemiştim. Arabayı pansiyonun önüne çekip eşyaları alelacele indirdikten sonra geri gittim yanlarına, muhabbet ettik biraz. Ben onu mimarlık okurken bırakmıştım, yüksek mimar olmasına çok az kalmış, evlenmiş ve otel işletmek üzere Bozcaada'ya yerleşmişti, yok Burgazada'ya pek gitmiyordu ama arada bir İstanbul'a annesine uğruyordu, şu hemen ilerdeki sokakta çok tatlı bir meyhaneleri vardı tavsiye ederlerdi, ayrıca yemek yedikleri yer de içeride ocağın başında, kafasında fötr şapkası ile elindeki tavayı havada sallayarak yemek yapan adamın yeriydi ve ilginç bir menüye sahipti, orada da oturmalıydık, sonracıma yeldeğirmenlerine gitmeliydik, ah Bozcaada çok güzeldi, oraya gitmekle ne iyi yapmıştık...

O bunları anlatırken ben de insanın çok sevdiği işini gücünü bırakıp, eğitimine devam etmemeye karar verip ve evlenip, hayatını Bozcaada'da sürdürmesinin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordum. Bu nasıl bir karardı, böyle kararlar kolay verilir miydi, insan "ben burada sıkılırım" demez miydi ya da sıkılacağına dair bir şüphe aklından geçmez miydi; böyle bir hayat olur muydu, bu iş karın doyurur muydu?

Kafam karıştı biraz. Değişik bir kafa bu evlenme kafası; dedim ya son zamanlarda "işte bu!"yu bulan veya bu söylemde bulunan insanlar arttı çevremde diye. Aşk insana neler yaptırıyor diyebilir miyiz şimdi, evlenmeden önceki hayatından çok farklı bir hayat yaşayan Defne için?

Tenkit etmiyorum, asla. Tenkit etmek beğenmemek demek, belki de yemeyip yanında yatacağım bir fikrin varlığını dahi kışkışlayacak kadar kibirli veya böyle bir duygunun olmadığını iddia edecek kadar ukala olamam. Benimki bir çeşit agnostiklik olabilir, ama ilişkisel: Tartışmaya gerek yok, bilemeyiz, bekleyip karşımıza ne çıkacağını göreceğiz.

Pansiyona döndüğümde arkadaşların eşya yerleştirme bakımından pek ilerleme kaydedemediğini gördüm. Ağızları açık şekilde antreye ve salona bakıyorlardı hala. Her adımımızla gacırdayan merdivenden bize ayrılan kata çıktık; 3 oda, bir banyo ve bir de okuma odacığından oluşan minik bir evimiz vardı önümüzdeki 3 gece için! Nereye dokunsak, nerede otursak bilemedik ve sızana kadar sohbet etmek üzere giydik pijamalarımızı... Uyumamız çok uzun sürmedi, ben kendimi yatağıma taşıdığım anı çok net hatırlamıyorum.

Günde altı saat uyumaya alışmış bedenim, yerimi hiç yadırgamamama rağmen altıda uyandı. Böyle zamanlarda, fırsattanistifadekalkıpbisahileineyimci biri olmadığımdan, öbür tarafıma dönerek uyumaya devam ettim. Sabah bir gitar sesi beni uyandırdı, saat 9 filandı sanırım, bu sefer uyumak istemeyerek müziği dinledim. Sonra kalktım, bizimkiler de hafiften kıpırdanmaya başlamıştı ve Tuğçe çok açtı, ben de her şartta 15 dakika içinde acıkacağımdan, kahvaltıya indik. İşte bunu anlatamayacağım, o yüzden gördüğümüz sofranın şöyle bir şey olduğunu göstermekle yetiniyorum; ilk fotoğraftaki masaya, ikinci fotoğraftaki her şeyi yerleştirin:



Bir de reçel masası vardı ayrıca, arılar üşüşmesin diye üstü kapatılan bir masa. Tüm reçeller pansiyonda yapılmıştı ama bizim çilek-vişne-ayva pastörize reçel anlayışımızın çok dışında çeşitler vardı. Mandalina reçeli örneğin, tüm mandalinalarla yapılan veya karpuz kabuğu reçeli; ya da çok az çiçek toplanabildiği için küçük miktarlarda yapılabilen kır çiçeği reçeli.


Sucuk yok, paçanga yok, lavaş yok; Kale kusura bakmasın onun yeri ayrı ama hiç kalkmak istemediğim bir kahvaltı masasında oturdum üç sabah, yaya yaya, 4. çayımı içme lüksünü alabildiğine uzatarak.

İnsan mutluyken mutsuzluğu hatırlar ya (kötümser olduğundan mı, tedbirli olduğundan mı yoksa şükredip daha da mutlu hissetmek için mi kendini?); işte öyle bir arkadaşımı ürkütür gibi ürkmeye başladım ben de; orayı unutmaktan çok, dönünce hayatıma alışamayıp sakil durmaktan, daha nalet olmaktan ürktüm. Bu düşünceleri biraz öteledim sonra.

Bozcaada bizim için sürekli güneş açtırmadı, ilk gün bayağı kapalıydı hatta. Deniz buz gibiydi, tam sevdiğim gibi, insanı titretip kendine getirir cinsten. Hal böyle olunca havanın serin olması işi kolaylaştırmıyordu tabi. Kolay üşüyen arkadaşların havluya sarınıp oturduğunu görünce çok uzatmadık kum işini. Sakin sakin döndük, sahildeki çıfıt çarşısını gezdik, tabi ki takı makı aldık, son bir haftada harcadığım paraya bakıp bu sefer hediye almamaya karar vermiştim ama görür görmez kafayı taktığım bisikletler için pazarlık halinde buldum kendimi, kafamda hikayeler dönmeye başladı. Bir de kırmızısı olsaydı, tam olacaktı!

Sahilde en deniz kıyısı bir yer bulup oturduk, iki tane şarap açtırdık güzelinden, rakı-meze sofrasını şarapla yaptık biz de. Sarhoş olmadım, dedim ya sarhoş olamıyorum ama yine de birilerinin çizgi üstünde yürümek için kalkması, hem de kendiliğinden kalkacak kadar çakırkeyif olması eğlenceliydi. Ben de bildiğim başka bir taktiği öğrettim onlara ama hiçbiri parmaklarını hızla burunlarına değdirip uzaklaştıramadılar üstüste birkaç kez (Tuba'nın bunu normalde de yapamadığı ortaya çıkınca bizim sınavın güvenilirliği suya düştü gerçi).

Cumartesi günü aramıza katılan birkaç arkadaş daha oldu ve asıl sözü geçen aktiviteleri onlara sakladığımız için sabah daha heyecanlı kalktık, beraber bizim pansiyonda kahvaltı ettik, uzun uzun kahve-fal muhabbeti yaptık. Bu arada pansiyonumuzun sahibesi Özcan Hanım'ın da gayet iyi fal baktığını öğrenip onu da aramıza kattık; Kayhan onun falına baktı, o da bizimkilere.

Benim falım tekne kazıntısı oldu ama uzun zamandır bu kadar güzel şeyler duyduğumu hatırlamıyorum, fal bakan birinden değil sadece, kimseden. Çok geziyorsun sen dedi Özcan Hanım, işin gereği geziyorsun ama seviyorsun aynı yerde uzun süre durmamayı, sana iyi geliyor. Çok küçük şeyleri dert edinmişsin, hep ediyorsun; aslında hiç gerek yok, hayat bu kadar düşünmek için çok kısa. Hep neden diye sorguluyorsun ama sabretmen gerekiyor; biraz sabırlı ol, her şey çok güzel olacak. İki kişi var, sen ve bir başkası daha; işte bunun için sabırlı olman gerek. Henüz tanışmamışsınız, uzaktasınız birbirinizden ama aynı şeyleri düşünüp hissediyorsunuz. Nasıl desem... Aynı boşluğa bakıyorsunuz. Bir sürü kelimeler görüyorum, işlenmiş böyle hattat gibi kelimelerde dolu bir dönemdesin; sonra bu kişiyle tanışacaksın ve bu çok güzel bir şey olacak.

Gittim yıkadım fincanımı ve hayat devam etti.

Daha güneşli bir günde biraz daha deniz ve salıncak sefası, karpuz-peynir-börülce ile akşamı getirdikten sonra alelacele dışarı attık kendimizi, adanın öbür ucuna şu çok meşhur günbatımını görmeye gidecektik. Adanın öbür ucunda, yeldeğirmenlerinin olduğu yere otobüslerle getirilen insanlar kümelenmiş, tripodlar kurulmuş, adeta bir güneş tutulması beklercesine heyecan başlamıştı. Her şey iyi güzeldi de, guruba karşı bu son yamaçlarda görülecek pek de bir şey yoktu. Bozcaada'daki günbatımının bu kadar abartılmasının iki nedeni olabilir: Birincisi, hem günbatımı hem de yeldeğirmeninin karşımıza sıklıkla aynı karede çıkmaması; ikincisi, insanların ufukta batan bir güneşi hayatlarında görmemiş olmaları. Ha, bir de kafaların güzel olması olabilir tabi.

Yamacın iyice kenarında, ha düştük ha düşeceğiz bir alanda kendimize ve şaraplarımıza yer bulmaya çalışırken müziğimiz yok diye vahlandım kendi kendime. Tam o sırada Beirut duydum bir yerden, sanırım Elephant Gun idi çalan şarkı. O anki coşkumu tarif etmeme imkan yok. Okunu atmış Süper Gazi gibi müziğe doğru seyirttim, bizimkilere dedim ki "vatanımız burası, Beirut çalıyor burada!" İki genç şaraplarını portatif hoparlörlerine dayamış oturuyorlardı, seçtikleri müziğin beğenilmesine sevinerek selamımı aldılar... Orada uzunca bir süre oturduk, güneş batana ve bir tek bizim araba kalana kadar. Tripodlu tayfa ise filmin sonundaki yazıları okumadan kaçan seyirci gibi kaçmıştı güneş gözden kaybolur kaybolmaz.

Az gelir diyorduk ama şarabımız fazla bile geldi, fazlasını beirutçulara teklif ettik ama almadılar, eh ziyan etmek olmaz, nimet sonuçta...

Güneşi batırdıktan sonra merkeze dönüp, sıra sıra meyhanelerden birine oturduk ama kimse bize gel, gel! diye bağırmadan, elinde menülerle önümüze atlamadan, buyrun, terasımız var demeden...

Günbatımında şarap ve Beirut, ardından yemekte rakı ve İncesaz... Sanıyorum uzunca bir süre böyle yaşayabilirdim. Güzel güzel Candan Erçetin'e geçtik biz bir büyüğün sonuna yaklaşırken, aman doktor albümü çalıyordu, ben Kalenin Bedenleri'ni beklerken şarkı gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar'a döndü. Aaaah, söylemiş miydim, sevmiyorum ben bu kadını!!!

O kadar yazmak, içmek, dinlenmek, sevmek gerekti ki Bozcaada'da; benim o kadar zamanım olamadı bile. İşle güçle de uğraşmak zorunda kaldım, yine de şikayet edemeyeceğim ama ne zaman aklıma yapılması 'gereken' bir şey gelse, gözümün önünde bir kafenin tabelası canlanıyor hala: "Aklınıza yapılacak bir iş mi geldi? Burada 5 dakika oturun, geçer."

Pansiyondan ayrılırken arkamızdan su döktüler ve yine düştük yollara, İstanbul'a doğru son hız, ayçiçeği tarlalarının arasından, aldığımız lavantalar arabanın içinde savrulurken...


_ Lavanta kolontası dedemi hatırlatır bana hep...
_ Bana da büyükdayımı.
_ Bi kolonya vardı ya çok ünlü, neydi? Hah, Redbul kolonyası!

Çok güldük. Yine.

Hiçbir pansiyonun ziyaretçi defterinde, verdiği ilham için teşekkür eden bir yazı var mıdır?
Sanmam. Sanırım bu bir ilkti.

(09-11 Temmuz 2010, Bozcaada)


* "In wine (there is the) truth."
** (Yaklaşık olarak) "If you want to grow fine and beautiful, have good wine and a lot of rest."
DoDo'ya teşekkürler -o anladı:)-

cCc turgutreyiz cCc

"Bodrum'a da gittik beraber" diye bir başlık atsam mı dedim... Sonra, saçını uzatıp sarıya boyayınca tekrar -kendi deyimiyle- bakkal müziği yapmaya başlayan Hande Yener'i onurlandırmamaya karar verdim. Kütüphanenin önünde Erce'nin bana Romeo'yu dinlettiği zamanı hatırlıyorum da...
Bu yıl tam bir hayalkırıklığı oldun Hande Yener. Bravo.

Yol çalışması, Çine yolu bilmemne derken takriben 14 saatte Turgutreis'e vardık. Araba kullanmayı seviyorum, yalnız da değildim üstelik; ama yine de çok yorucuymuş saatlerce direksiyon başında olmak. Özellikle de gece, karşıdan gelen şerefsizlerin hepsi uzunlarını yakmışken, insanın gözü bilgisayar başında olduğundan bile daha çok yoruluyormuş. İnsan oturunca anlar ya yorulduğunu, ben de geçici evimize varınca anladım. Ve uzun zamandır ilk kez yorgunluktan sızdım.

Kaan'ın kız arkadaşı Cihan karşıladı bizi, kafasında orada geçireceğimiz hafta için bir sürü programla... Eve yerleştik, uyuduk, kalktık, dolapta alkolden başka bir şeyler olsun diye alışveriş yaptık, sonra ben denize gidemedim; akşam oldu, Turgutreis Marina'yı gördük, nargile içtik, ertesi gün aşağı yukarı aynı geçti, sonraki gün de, gece de... Ta ki Gürcan alkol bağlarını kullanıp bize Marina Yat Kulübü'nde bir yer ayarlayana kadar: Garo Mafyan ve Neco'nun da içinde olduğu İstanbul Gelişim Orkestrası'nı dinlemeye gittik.

Açıkçası gidene kadar, önceki gece dolu olduğu için gidemediğimiz Fatih Erkoç için hayıflanıyordum ama böyle bir şey olamaz. Daha önce söylemiş olmalıyım, benim dinlediğim güzel müzik bende o şarkıyı çalma veya söyleme isteği uyandırandır. Grup o kadar iyi, enerjisi o kadar yüksek bir grup ki; daha ağızlarını açtıklarında insanın sabaha kadar şarkı söyleyesi geliyor.

Benim belli bir tipim yoktur; uzun boylu olsun, esmer olsun, mavi gözlü olsun falan demem. Başka şeylerden etkilenirim, mesela gülümsemeden biraz, duygulanıp ağlamadan (ama öyle sulu zırtlak değil), bir kelimeden, bir yazıdan veya aslında, tutkuyla yapılan herhangi bir şeyden. Bir de şarkı söyleyişten. Yoksa Fırat Tanış'a da bakakalmazdım Yani'yi söylerken.

İlk kez cep telefonumdan feysbuka girdim, ilk yazdığım şey "İstanbul Gelişim Orkestrası'ndaki mavi gömlekli çocuğu istiyorum" oldu.

Güldencaz hakkında minicik bir şey yazdım, sahibi beni bulup yazıya yorum yaptı ya (inandım evet, çünkü blogumu okuyan kimsenin pek tanınmamış bir müzisyenmiş gibi yapıp beni işleteceğini sanmıyorum), mavi gömlekli çocuk hoplaya zıplaya Gimme Hope Jo'anna söylerken bunu düşündüm. Yazının kudretini. Sonra, ismini cismini yazsam karşıma çıkar mı, sahne arkasına gitsem tanışabilir miyim, diye düşündüm ciddi ciddi. Sevgilisi var mıdır diye merak ettim; varsa ve o an onu izliyorsa kendini ne kadar gururlu/kıskanç/şanslı hissediyordur, onu düşündüm. Kendime güveniyordum, çok güzel iki kokteyl kanımda dolaşıyordu, ayağımda bir süre sonra üstünde duramayacağım topuklular vardı ve topuklu ayakkabı hiçbir zaman hafife alınacak bir şey değildir.

Elbette, yırtık bir insan olmadığım için, çocuğu Cihan'la makul bir yüzdede bölüşmek dışında hiçbir şey yapmadım.

Gecenin bi yarısına kadar shake shake shake signora diye hoplayıp zıpladıktan sonra, bu enerjide olduğumuz başka bir gece olmayacağından korkarak ve açıkçası, Bodrum'a bir daha inmeye üşeneceğimiz için Fink'e gittik. Hande'nin bodrumu, Demet'in evlimutluçocuklusu, Serdar'ın poşeti derken, birkaç saat önce ne kadar iyi müzik depoladıysak hepsini tükettik. Kendimize toks yaptık diyebilir miyiz? Detoks oluyorsa toks da oluyordur sanırım.

Kızlar olarak arabaya kadar zor gittikten sonra (sadece topuklar yüzünden!) Kırçiçeği'nde işkembemizi içtik, saat 6'ya yaklaşır ve ortalık pembeleşirken Turgutreis sessizliğine geri döndük.

Sonraki günler ve geceler de sakin geçti, akabinde araba kullanmak zorunda olmayacağımız bir uzaklıkta, denizden 10 cm ötede rakı-balık yaptık, üstüne sufle ve güveçte helva kaşıkladık, sonra ben tabi ki dizime kadar denize girdim dayanamayıp, bizimkileri de peşimden sürükledim, sonra da sivrisinekler elverdiğince şezlonglarda uyuyakaldık.

Elimdeki rakı değil artık, Türk kahvesi...


Sonracıma, Gümüşlük'e gittik. Takıcılar çarşısı, restoranlar, kafeler falan tamam da, ah bir amca vardı en çok o etkiledi beni: Muhtemelen hemen oradaki evde oturan amcam şezlongu denize kadar çekmiş, yanındaki ufak masasına rakısını koymuş kitap okuyordu Gümüşlük sessizliğinde. Ufuk çizgilerini çok sevmem ya ben, işte içine ay batıyorsa çok güzelmiş ufuğa bakmak. Yakamoz güneşle olmaz ne de olsa.


Oturduğumuz restoranda, hesabı ödeyip kalkan her masanın ardından masadaki fanusta duran tüm begonvilleri ve gül yapraklarını, ortalarındaki mumlarla birlikte denize döküyorlardı. Bir ayin gibi aynı. Nilüfer gibi denizin üstünde süzülen mumları izledik, ay batana kadar bekleyen masalardan biri olarak...

Fotoğraf çekmeye çok meraklıyım ya anı biriktirme babında, sonradan dönüp bakmak üzere yani... İşte Gümüşlük'te, 3 megapipili makinemle uğraşırken, elimde kralı olsa gözümün gördüğünü çekemeyeceğimi düşündüm. Hiçbir zaman tam olarak olduğu gibi kopyalayamayacağım için fotoğrafçılığa çok inancım yok sanırım benim. Hatırladığım kadarı bana yetmek zorunda; o yüzden başka birinin bakıp olmamış diye sileceği fotoğraflar çekip, o manzaraları kendime hatırlatıyorum. Bir sürü böyle karem oldu, özellikle Gümüşlük'te.

Gümüşlük bir yana (orası bir akşamüstünü geceye bağlayarak görülmeli)... Eskiden Bodrum out, Çeşme in derlerdi magazin programlarında, Çağla Şıkel'in yanı sıra en popüler yaz konusuydu bu. Bakardım e hepsi aynı, hepsinde insanlar beachlerde hoplayıp zıplıyor ve mümkünse denize girmiyor (hey allahım!), ikisini birbirinden ayıran ne ki, neyi tercih edeceğiz, derdim. Bodrum'a da, Çeşme'ye de geçen yıl ilk, bu yıl ikinci kez gittim ve tercihim açık ara Çeşme. Neden olduğunu da, Bodrum'u çok seven bir arkadaşın sunduğu nedenle anladım: "Bodrum tatil yerlerinin İstanbul'u abi, her şey var." Ah be. İstanbul'u İstanbul'da sevecek, buraya döndüğünde köprüden geçerken o zakkum kokmayan havasını dahi içine çekiyor olacaksın; İzmir'le karşılaştırmayacaksın çünkü -İzmirliler alınmasın ama- ne haddine zaten, ancak ondan sonra bir yeri İstanbul'a benzeteceksin. Her şey varmış... Tatil bu, tatil! Kitap, müzik, şezlong, hasır, güneş, karpuz, hamak, yeni biçilmiş çim, yaz yağmuru. Başka neye ihtiyacın var ki, İstanbul'u arıyorsun tatilde?

Büyükada'yı da tam bu yüzden sevmem. Kahve Dünyası'nda oturmaya gideceksem neden Fındıklı'dan öteye gidiyorum ki?

Madem Çeşme-Bodrum karşılaştırması yaptık, söylemeden olmaz: Alaçatı'nın denizi Bodrum'un herhangi bir yerine, Paparazzi de Fink'e on basar! Yakında Paparazzi Kafası adlı playlistimle yollarda fink atacağım - Bodrumlular alınmasın ama :) -

(17-24 Temmuz 2010, Bodrum Turgutreis)


Bu arada, mavi gömlekli çocuğun Mert Ekren olduğunu öğrendim. Mert Ekren ismi kendisine bir şey ifade etmeyen benim gibi insanlara söyleyecek bir çift lafım var. Daha doğrusu, bir çift dizem:

Alo orda mısın, hatta mısın?
Bir başına rahatta mısın?

Biraz hayalkırıklığına uğramadım desem, yalan olmaz. Ama yine de... :}

Tatilden yeni dönenin tatil planı

Bundan sonraki tatilim, ne uzunlukta olursa olsun yanıma hiç topuklu ayakkabı, kokoş bluz, kol saati, bilgisayar ve makyaj malzemesi olmadan (ama eyeliner'ımı isterim) çıkacağım bir tatil olacak.

Giderken ve dönerken de dahil olmak üzere üzerimde hep bikinim olacak, üstüne güneş saatinin gölgesine göre tişört, elbise, pijama, hırka geçiriyor olacağım. Saçımı toplamayacağım, çok sıcaklayıp toplayacaksam da orasından burasından fırlıyor olacak.

Mümkünse bir hamakla haşırneşir olacağım.

Mümkünse buz gibi bir suya gireceğim (aşağılar daha soğuk olacak). Ayılacağım. Uçuşacağım. Tekrar sarhoş olacak, tekrar uçuşacak, tekrar yüzeceğim. Hayatımın tek döngüsü bu olacak.

Müzik dinlemeyecek, sadece duyacağım. Bunlar 5 yıldız pekiyi parça listemdeki şarkılar değilse, hep yeni notalar olacak.

Kalkmayı, uyumayı, tekrar kalkmayı, yemek yemeyi, bir yere yetişmeyi hiç dert etmeyeceğim. Uyanmamın tek sebebi -eğer var ise- yanımdaki insanın konuşmak istemesi olacak. Sadece hayati şeyler için uyanacağım yani.

Nereye gideceğimi de biliyorum gibi.

Sıra geldi plan yapmaya.

Tatil Durgunluğu

Kaan diyor ki "Canın mı sıkkın? Durgunsun bugün."

Her gün söylüyor bunu, her gün de "yoo" cevabını aldıkça "ama bugün durgunsun" diyor.

Ona vermediğim yanıtı burda da dillendirmeyeceğim. Onun yerine diyeceğim ki: Benim default halim durgundur zaten. Suratım (NŞA) dümdüzdür, gülümsemem. Aksi için uğraşmak gerekir, uğraşmam gerekir.

Durgun olmak daha kolaydır.

Tatildeyim, kolaya kaçmam bu yüzden.

bulutluluk özlemi

Eve dönüyorduk, saat sabahın altısıydı. İlk kez kendi arabamın arka koltuğundaydım. Güneşin doğuşunu göremedik ama her yer benim son pilimle beceriksizce çektiğim aşağıdaki renkten, daha pembemsi bir tona doğru ilerliyordu.

Eve girdik, bilgisayar başına oturdum. Yazacak o kadar çok şey var ki, düşünecek o kadar çok şey var ki; tüm gün, kalabalık, yalnız. Her şey kafamda uçuşuyor, bazılarını tutup not ediyorum (mesela, dün deniz kenarında yatıp göğe bakarken keşke bembeyaz bulutlar olsa, gene hepsini bir şeye benzetsem dedim. Bulutluluk özlemi. Bulutlar hep bembeyaz, pof pof olsa bulutsuzluk özlemi'nin adı ne olurdu, onu düşündüm), diyorum ki otursam mı yalnız başıma evde biraz, birazını döksem mi, ama deniz beni çağırıyor, içim elvermiyor tatilimden, tatilden daha az önemli -mi?- ve daha çok fırsat bulduğum bir şey için, -yazmak için- yemek.

Yazamadım, kapattım bilgisayarı, uyudum.

Saat 2 oldu, uyandım. İş aramış, güç aramış, Ahmet aramış -kız arkadaşına evlenme teklif edeceği gün bizi Bursa'ya çağırmak için!-, Kaan denize gitmiş, Gürcan televizyonda bir Nuri Alço filmi bulmuş... Bilgisayar yine koltuğun üstünde, yine beni çağırıyor, yok abi, mutlak sessizlik lazım bana. Mutlak yalnızlık, o da çok zor değil.

Yazamıyorum, kapatıyorum bilgisayarı, onun yerine denize atlıyor ve dalıp gidiyorum, uzaklaşıyorum.

Road trippin' with my two favorite allies

(Başlık şimdi oldu işte)

İki adam bir kadın, annenin 'demek yeni trend bu'ları, yol çalışmalarıyla 12 saate uzayan yol, Gürcan'ın "İzmir'in dağlarında çiçekler açar"ı bağıra bağıra, Bursa'da Ahmet'imle yemek, Ulusoy Susurluk tesislerinde alışveriş ve Varan hikayesi, "Allah'ımıza Hamdolsun", Manisa'da mesir macunu saçım heyecanı varmış heyoo!, "sen Emedur ben geliyorum", Akhisar'da inadına durmamak, sonunda 200 km/sa, İzmir'de yollarımızın ayrıldığı Audi, Çine yolu mu Söke yolu mu, yol çalışması amk - trafik amk, gece 12'de Bodrum, 12:30'da Turgutreis...

... dolapta ihtiyacımız olan iki şey (1x2), gece 1'de yatağa yığılmak...


... ve işte 7 günlük evimizden:


Kısa bir süre denize giremiyorum, bir sukurbağasının bu saatte evde ne işi olur yoksa?

Ah bu, bir tribin içine girip saklanamama rahatsızlığı, nasıl olur ya diye -hala- şaşırma salaklığı yok mu... Yanımda bana bu kadar değer veren adamlar varken, başka kimlere arkadaş, kimlere can dediğime; kimi alnından öptüğüme şaşıyorum.

Oysa ki neredeyse hiç tanımadığım bir Kaan'ın bir ICAMES gecesi manzarada çitlere yaslanmış yatarken bana verdiği sıcaklığı başka kimse vermemiştir. Bu kadar kısa sürede... Bu kadar kocaman bir adamın omzuna yaslanıp, çitler bizi kaldırır mı, aşağı düşer miyiz diye endişelenmemek olası mıydı? O yanımdayken düşmeyeceğimi biliyordum demek ki!

Hey gidi...

İçimdeki sıkıntı begonvillerimize baktıkça geçiyor. Dün nargile dumanıyla üfledim birazını. Bu akşam da rakıyla içimi temizleyeyim, su ayağımdan alsın tüm elektriği, götürsün istiyorum.

Huzur istiyor, huzur buluyorum. Ötesi boşmuş gibi, İstanbul yokmuş gibi.

O zaman bu şarkı bugün, bugünkü bana gelsin.

Beraber tatil yapmak ne demektir?

Çeşme'ye, birazdan başlayacak olan toplantıyı bahane edip plajlarda ve hatta çimlerde yatıp yuvarlanmaya geldik. Kalabalık bir grubuz, dediğim gibi bu grubun tümü de benim canımın içi olan, beraber tatile gidecek olsam onlarla giderim dediğim adamlar değil, hatta birkaç tanesini ilk defa görüyorum. Ama bu, akşam aynı masada oturup yemek yemek için Alaçatı kalabalığında 15 kişiyi kaldıracak bir yer bulmaya çalışmayacağım anlamına gelmiyor.

Çünkü ben, kalabalık yemekleri seven ve beraber çıkılan yolda eğer beraber yemek yemeye karar vermişsek, ayrılmamak gerektiğine inanan bir insanım. "Vefa yalnızca İstanbul'da bir semt değilmiş" demişti biri benim için. Evet abi, değildir.

Yanlış anlaşılmasın, herkes sürekli beraber olacak diye bir şart tabi ki yok. Biri gider dalışını yapar, uyur, sabaha kadar içer falan; ayrıca biri "sizi seviyorum, beni rahat bırakın arkadaşlar" dediğinde "hayır abi illa ki bizimle takılacaksın" diyecek halimiz de yok. Benim uyuzlandığım şey, beraber tatil yapacak olma beklentisi yaratıp, ellerini çırparak heyoo diye sevine sevine geldikten sonra, başka iki adam çağırdığı anda satışı koyup gitmek. Artı, hiçbirimizin istemediği ama karşı taraf zor durumda kalmasın diye kabul ettiği alakasız bir insanı da en azından gece yatıya kalma anlamında başımıza musallat edip gitmek ve bunu kimseye haber vermek zorunda hissetmemek.

Bana birisi çıkıp sen aşırı hassasiyet gösteriyorsun dese, belki de haklısındır derim. Benim sinirlendiğim sebepler başka olabilir, ama sinir aynı sinir. Kaldıramıyorum.

İnsanda hep bir karşı tarafa yamanmaya çalışan birey hissiyatı yaratan grupları sevmiyorum. Starbucks'ta otururken de sevmiyorum, tatilde de, evde dizi izlerken de.

Bu illa ki açık açık konuşulacak bir konu, ve bunu ben konuşmazsam kimse yapamayacak.

50

Valla 50 olmuş. Önemli olan nicelik değil nitelik ama. Artı google reader var falan. Olsun lan :)

***

Güzelyalı'ya doğru bizim için küçük ama takalar için büyük bir hızla ilerleyen feribottan selamlar. Road Trippin' gibi bir başlık atılası bir yazı mıdır bu dedim, sonra olmadığına karar verdim çünkü ally'lar favorite değil. Anladınız siz onu. En azından hepsi değil ama yine de tahtaya vuralım, başkalarının iş arkadaşlarını düşününce...

Çeşme'de bir toplantıyı bahane ettik, erken gidiyoruz. Şunu iki cümlede yazasım vardı, oha lan ne gezegen oldun filan dersiniz mazallah. Bu benim gezegenliğim değil, zaten insan Çeşme'de toplantı düzenliyorsa insanlar ya erken gitsin, ya da sonunda izin alsın diye yapıyordur, yanlış mıyım?

Hah işte, biz ikisini de yapıyoruz. Bozcaada'yı da böylece görmüş olacağım ve çok mutluyum. Umarım bir bisiklet bulurum kendime orada, ve bisiklete binecek fırsat. Fırsattan bol ne var diyebilirsiniz ama kazın ayağı öyle değil, ayık gezmek planlarım arasında yok ve hatırlayabildiğim kadarıyla daha önce sarhoş kafayla bisiklete binmedim. Heybeli hadi avucumun içi, ama Bozcaada'da trafik var yahu. Araba var, atın altında kalmamak yine bi derece ama araba tehlikeli.

Gülse Birsel'in repliğini çalacak olursak "Aayh, hayat çok zor!"

***

Şimdi bir raporu finalize etmem lazım izninizle. Zira dünyayı kurtarıyoruz. Yaptığımız şey, yaptığımızı anlatıp, gittiğimiz yere gitmek için harcadığımız paraya değdiğini kanıtlamak oysa ki.

Hala uçak bileti alırken, cebimden beş kuruş çıkmamasına rağmen bakıyorum ne kadar olduğuna ve üzülüyorum harcanan o paraya. Samimi olarak üzülüyorum.

Bir şey diyeyim mi, buna benim gibi üzülen bir çocuk yetiştirmek istiyorum. Emniyet şeridinden gidenlere kızan bir çocuk. Biri sırasını çaldığında buna sinirlenen bir çocuk (mümkünse hakkını da arasın ama). Tabağında pirinç tanesi bırakmayan bir çocuk. Bana benzesin demiyorum, birçok açıdan benzemesin. Kuralcı bir manyak olsun demiyorum, olmasın. Benim de boston legal olduğum söylenemez ya, benim kadar bile kuralcı olmasın isterse. Esnetsin olabildiğince. O da tepkili olsun, tepkili ve bundan dolayı içten içe gururlu olsun.

Şunu desin: "... ben, son derece önem verdiğim o tepkimin 'uysallaştırılmasını', 'sakinleştirilmesini', 'evcilleştirilmesini' istemiyorum. Tam tersine çirkinliklere, yozlaşmaya, ikiyüzlülüğe benim gibi tepki gösteren insanların sayısının artmasını bekliyorum. Ama bu bekleyişi sürdürürken daha fazla yıpranmaktan korkuyorum."

(rica etsem saçımı okşar mısınız?dan)

Korksun, çok rahat olacağına, biraz korkacak kadar vicdan sahibi olsun.

Umarım...

Durum Değerlendirmesi

Bir bakalım şimdi durumumuza...

Hasta olmak üzereyim. Klimadan, o kesin. Sen git 6 ay boyunca konserve plaza havasında hasta olma, Ortaköy'ün güzelim ofisinde ensene 20 derece essin sabahtan akşama... Zaten terleyen bir insanım. Ah be.

Hal böyleyken, yarın Adana'ya gidiyorum. Çok lazım sanki.

Haftaya iki günlük bir izin ile bir road trip, üstüne tatil olanağı doğmuştu; fakat bu fırsatın ömrü sivilceden kısa sürdü, sönüverdi hemen. Neresi olduğunu söylemeyeceğim ki doluşmasın millet, çünkü ben mutlaka gideceğim oraya, haftaya değilse başka zaman, yalnız değilse biriyle. Yalnız gidemem zaten. Yemez.

Sadece şunu söyleyeyim, kaçırdığım şeyin boyutu hakkında fikir versin: Dışarıdan araç girişine kapalı ve sadece oraya yolcu götüren teknelerin girebildiği (ama durmadığı), ancak orta boy bir toplantı salonunu dolduracak kadar adamın aynı anda konaklayabildiği bir the beach. Ve ucuz. Ve yol parası vermiyorum ben, işverenim sağolsun.

Şimdi seçin: Bir Allah'ın kulunun gelmeyecek olması, benimle gelmeyeceği için trip atabileceğim kimsem olmaması (bu 'hak'sızlık hali beni öldürecek!), oraya gitmediğim süre içinde yalnız kalacak olmam ve artık başka bir bahanem olmadığı için yüzyıllardır planlanan bir kına ve bir düğün organizasyonuna katılacak olmam...

Hangisi için kafanızı duvara vururdunuz?


Çimme günlüğü

Bugünü bayağıdır duymadığım ve kullanmadığım bir sözcüğe adıyorum ve kendisini cümle içinde kullanıyorum: "Biz bugün çimdik."

Bu 23 Nisan'da, çimlerdeki öğrencilerin yerini biz aldık. Bakan koltuğuna yalandan oturmaktan daha mutluluk verici olduğuna emin olun.

Yeşilliklerde yuvarlanasımız var demiştim ya, kalktık okuluma gittik. Yanağını sıktığımın okulu! Çok özlemişim alternatif çimlerde oturup etrafta sotelenmiş çiftlere (get a room!) sarmayı; yandaki grubun konuştuklarını, dünyayı kurtarışlarını dinlemeyi; muhabbet etmeyi / susmayı; yatıp gökyüzüne, erguvanlara bakmayı ve kısacık bir süre için bile olsa hiçbir şey düşünmemeyi başarmayı çok özlemişim!

Bundan üç yıl önce, yine 23 Nisan'da fotoğraf çekmiştik okulda; babalar, İrem, Pedram ve ben. Tekrar bir araya gelecek olmanın; daha doğrusu tekrar bir araya geleceğini bilmenin gerginliği vardı İrem ve Pedram'ın üstünde, babalar ve ben ise mutlu bir çifttik. Öyle zamanlarda insan ayrılığı hiç düşünmüyor. Öyle zamanlarda insan, ayrılırken aklına gelen "acaba biz de bir gün bu gerginliği yaşayacak mıyız?"ı da hiç düşünmüyor.

Okula arabayı park ederken tarihi fark edip, anlattım bunu Vec'e. Dinledi. Böyle şeyleri anlattığında insanı eski erkek arkadaşını özlemekle yargılamayacak, üstünden ne kadar zaman geçtiğini hatırlatmayacak veya kafasını başka tarafa çevirmeyecek adamlar lazım insana.

Sonra uzunca bir süre oturduk okulda birkaç kişi, biz de üşümeye başlayana kadar Derya'yla yazsal planlardan bahsettik, 'aslında Zeitgeist'a gitsek ne güzel olurdu'dan, onların geçen yılki Çeşme maceralarından, road trip'lerin güzelliğinden, hani yamaç paraşütü yapacaktıklardan, haftasonu kaçabilmeklerinden... Konuştuk öyle, yapmak istediğimiz ama çevremizdekilerin üşengeçliğine kurban giden planlardan konuştuk. Düşünmesi bile güzel, onları düşünürken yılda 15 gün olan iznimiz çok azdı.

Yine de enseyi karartmamak lazım, geçen yıl listeme aldığım Assos-Cunda-Bozcaada üçlemesinden birine gitmeyi garantileyip iznimi aldım bile! Böyle düşününce insan "hepsini görürüm, her şeyi yaparım lan, ne ki" diyor kendi kendine. Biz de evrene verdik pozitifi, verdik pozitifi. Hadi hayırlısı...



(23 Nisan 2010)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!