... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

melankoli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melankoli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

somewhere over the friend zone



“I cannot say I wanted to ‘be myself,’ for I knew I was still soft clay. But I refused to be molded.”
Françoise Sagan, Bonjour Tristesse


Ortaokuldayken bir çocuğu seviyordum. Aziz’i. Şimdi o hissi küçümseyecek değilim, karşımda onun olduğunu düşünerek odamdaki aynayı öpecek ve gerçekten öpüşmek gerekirse (tamamen tecrübesiz olduğum için) rezil olacağım konusunda endişelenecek kadar, işte demek ki basbayağı seviyordum.

Yazık ki hiç şansım yoktu. Sınıfın, boyu dışında her şeyi herkesten üstün, sarışın, yeşil gözlü, iyi giyinen, zengin, evinde interneti olan, üst sınıfları tanıyan, tenis filan da oynayan sportmen kızı da Aziz’e aşıktı. Üstelik, kendini çok şanslı gördüğü veya kendine çok güvendiği için bu aşkı her yerde, her fırsatta dile getirmekten hiç gocunmuyordu.  (Bu kızlardan bir başkasına, bundan yaklaşık on yıl sonra tekrar rastladım. Bir arkadaşım kendisini reddettiğinde “halbuki ben senin başına gelen en güzel şeydim” deyip gitti fazlayerlidiziseyrediyorumben kızı. Enteresan.) Bir keresinde bana, Aziz de ben de çok gıdıklanıyoruz diye, “ne kadar çok ortak yönünüz var” demişti kız imalı imalı; Aziz’in de duyabileceği şekilde üstelik! “Ne alakası var ya!” demiştim aniden ama kan beynime sıçramış, kalp atışlarım hızlanmıştı; o an nasıl kızardığımı tanrı bilir.

Günün birinde kız birden, nereden çıktığı belli olmayan bir melankoliye boğuldu. Bu durumla pek ilgilenmedim sanıyorum, kız benim en yakın arkadaşlarımdan biri değildi. Olamazdı. Bana gelip, Aziz’e olan aşkından bahsetmesine katlanamazdım (ben o kadar yerli dizi izlemem). Bir de tabi, içinde bulunduğumuz yaşlar boş melankolinin prim yapmaya başladığı yaşlardı, o yüzden kızın hiçbir şeyi olmayabilirdi de.

Sonra öğrendik ki, kız gidip Aziz’le konuşmuş ve Aziz onu istememişti. Apaçık ve net bir şekilde, çıkma teklifine hayır demişti. Çok şaşırmıştım, konunun benimle bir ilgisi olması ihtimalinden ötürü değil ama, o çocuğun o kızı reddetmesi için herhangi bir sebep düşünemediğim için... Ben o zamanlar, somut ve görünen şeylerin herkesin babasını dövdüğünü düşünüyordum. Benim sınıf birincisi olmam mesela, başkasının sarışın oluşu yanında bir hiçti.

Aziz, benim arka sıramda otururdu. Daha doğrusu ben, ortaokulu liseye ve üniversiteye hep tercih etmiş olan ve hala Orta 3’ü özlemle anan bu “arka çöplük” tayfasının bir ön sırasındaydım. Bir gün okuldan çıkarken, sırtımı tahtaya dönmüş, çantamı topluyordum. Aziz hala yerinde oturup etrafa bakmakta olduğu için de iyiden iyiye ağırdan alıyor, fakat konuşmak için de bir şey yapmıyordum. Aziz bir şey dedi sanırım, cevap verdim, güldük. Tam çantamı kapatıp, “yarın görüşürüz” demek için ağzımı açmışken Aziz bana bakıp “seni seviyorum” dedi.

Kafamı hafif eğdim, bir saniyeden kısa bir sürede yüzündeki ifadeyi çözmeye çalıştım. Çözdüm sandım. Gülümsedim, “ben de seni seviyorum” dedim ona, sonra da “yarın görüşürüz” deyip çıktım sınıftan. O kadar işte. O kadar gerçekdışıydı ki söylediği benim için, ciddi olabileceğine ihtimal vermedim. Biz bunu bir daha hiç konuşmadık, o bana sınıfta herkesin sevdiği kız olmamın dışında bir değer verdiğini söylemedi, sonra sınavlara girdi ve özel okula gitmek üzere ayrıldı okuldan. Bundan kısa bir süre sonra da tamamen koptuk zaten, şu an nerede olduğunu, ne yaptığını hiç bilmiyorum.

Ben Aziz’i hatırladım geçtiğimiz aylarda bir gün ve Aziz’i yazdım ben ilk kez; çünkü aynı şey yıllar sonra tekrar başıma geldi. Beni pek tanımayan, bana, arkadaşlık dışında bir şekilde benimle ilgilendiği konusunda hiçbir ipucu vermemiş bir adam bana “seni seviyorum” dedi. Ben de iki nokta ve bir parantez yaptım ona ve “yarın konuşuruz” dedim.

Arkadaşlığa, kendimize, aileye, aşka dair birtakım fikirlerle başlıyoruz hayata. Zaman geçtikçe o fikirlerin ne kadar aptalca olduğunu düşünüyor, yine zaman geçtikçe o fikirlere geri dönüyoruz. Hani annemizi çok sevip onsuz yapamayacağımızı düşündüğümüz zamandan, ona burun kıvırıp bir şey anlatmaktan vazgeçtiğimiz zamana, sonra da yine “keşke burada olsaydı da fikrini sorsaydım” dediğimiz zamana geçiş anlatılagelir ya ebeveynlere gereken değeri vermek konulu kitap ve programlarda... Ona benzetiyorum ben bu geçişleri. Bir ara, lisedeyken filan, “sevmese neden seviyorum desin, salak kafam!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Elbette lisede kendime güvenimin artmasıyla doğrudan ilgili bu durum. Ama şimdi yine, ortaokuldaki o noktadayım, o kafamı eğip gülümseme noktasında. İki nokta bir parantez.

Hayat, Meltem Gürle’den öğrendiğim bir circular plot, başka da bir numarası yok. Üstelik, başa döndüğü noktada artık ilerlemeye devam edeceğine dair bir inanç da edinemiyor insan; dünya yedi günde yaratıldı ve tamam, bitti. Koca dünya yoktan var oldu ve benim için bir sözcük dahi var olamadı. Ben de şu an, yine sarışın ve yeşil gözlü olmadığım, topuklu ayakkabılarla tıkırdamadığım, çok makyaj yapmadığım veya sportmen olmadığım için konuların kapandığı noktaya geri döndüm. Tek farkla, artık ne istemediğimi (artık bunu istemediğimi) biliyorum, şekillenecek çok şey kalmadı.

Bir arkadaşlığın aşka döndüğü veya dönemediği noktaların çok ötesindeyiz artık, o kadar uzaktayız ki gökkuşağı bizim için bir nokta gibi. Hem bence o şarkı da şöyle bir şey:

Somewhere over the friend zone,
Mavi kuş sanki bir düş.

(16 Ekim 2012, Boğaziçi Pastanesi)

insan olarak

"Ben onu çok özlüyorum, insan olarak."

İnsan olarak sevmek, yakışıklı değil ama sempatik demek gibi bir şey: Aslında hiç de kötü bir şey söylemiyorsun ama, karşındakinin ağzına sıçıyorsun. İnsan olarakmış. Sevgili değil, arkadaş mı belli değil, ama insan olarak özlemek birini. Homo sapiens olarak yani.

Açıkça söyleyeyim, o ne demek ben bilmiyorum. Ben hep dost diye özledim insanları. Sevgili yeniyse özlenmez (uzaktan kumandalı ilişkiye inanmam), eskiyse özlenmese daha iyi olur ya da bir süre özlenir, biter. Arkadaş özlenirse görüşülür, görüşülmezse çok da özlenmemiş demektir.

Ama hani o bir zamanın dostları vardır ya, işte onları çok özler insan bazen ve... Amaaaan ne melankoli yaptık gene gece gece. Özlersen eski zamanları hatırlarsın, gülümsersin, biter gider. Daha da fazla düşünmenin gereği yok amk.

Waited since lunch / It all comes at once

Bazen parça parça döküldüğümü hissediyorum ve başkaları da anlıyor, "nooldu ya birden?" diyor bana. Bir şey olmasına gerek yok. Birinin olması gerektiğinden iyi görünmesi, güzel bir gömlek giymesi, saçını kestirmesi filan olabilir; artık hiç görmesem daha iyi dediğin bir adamın karşına çıkması olabilir, bu kadar doğal bir şey olabilir çünkü aynı yerde çalışıyorsun o adamla!

Her şey çok geride ama her şey her an hatırlanası.


Ben dün gece, yerdeki yedek yatağıma uzanıp duvarı tırtıkladım. Duvarımda tırtıklar var benim, sirkeli sularla kazıdığım duvarkağıdından arta kalan, cimrilik edip boyacı çağırmadığım ve astar attırmadığım için iki kat boyanın altından dahi tırnağıma takılan tırtıklar. Onlarla oynadım. Hiçbir şey düşünmedim sanırım. İçimde kalkıp bilgisayarı açmak için büyük bir istek vardı, yapmadım. İçimde mektup yazmak için büyük bir istek vardı, yapmadım. İçimde yatıp uyumak için büyük bir istek vardı, onu da yapmadım.

Bazen oluyor böyle. Bir keresinde koltuğa oturup tam 10 dakika boşluğa bakmıştım salonda. 10 dakikanın sonunda bunu fark edip 11., 12. dakikaları da böyle geçirmiştim, ve hatta 13.yü de belki.

Ben ne zaman lise yıllığında "uyuyarak geçirdiğim zamana acıyorum demiştin ve çok doğru demiştin" yazan kızdan, bu olduğum şeye evrildim? Hangi döneme tekabül eder bu; ilk yalnız kaldığım ana mı, "bu iş olmayacak"ı ilk kabul ettiğim, reddedilmeden reddedildiğim döneme mi, karşılığını alamadığımı düşündüğüm şeylerin içinde ilk nefessiz kaldığım zamana mı, işin çirkin içyüzünü görmeye ve hiçbir şeye inanmamaya başladığım döneme mi, yoksa değişmeye gösterdiğim dirençten yorgun düştüğüm, değiştirilmeye çalıştığıma inanamadığım, yine en çok kendimi paraladığım ve bir otoparkta biri beni kurtarana kadar oturup boşluğa baktığım döneme mi? (Bak, dün gibi hatırlıyorum ve bugün gibi aynı.)

Hepsi bir öğle yemeği sırasına girdiğimde üşüştü aklıma. Her şey birdenbire oldu, birdenbire vurdu bellatrix yere. Bir şeylere olan hevesim, heyecanım, enerjim geri gelecek bir gün. Kimato katu! Yere vurdum, kalkacağımı biliyorum, hem de zıplaya zıplaya, döne döne kalkacağım ama zamanı var daha... Sadece zamana ihtiyacım olmasını umuyorum. Başka bir şeye bağlayamam umudumu.

Bu arada...
Vampire weekend - white sky dinlenesi; fakat bu cümle v'ler ve w'ler karışmadan bir seferde tereddütsüz yazılabilesi değil.

Bir de şey var: "Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil", Haldun Taner'den. O da okunası.

mutluluk mavi...

Mutsuzluğumdan mı besleniyorsun ademoğlu? Ben düştükçe sen daha mı dimdik kalkacaksın; senin daha mı çok hakkın mutlu olmak? Ya da bir tek benim hakkım mı değil acaba? Sanmam. Başka bir şey var. Bi türlü denk getirilemeyen huzur halleri; ben bulurken başkası kaybediyor, başkasının bulduğunu sanarak ben kendimi yiyorum. E tamam ama.

Hem ben hayalkırıklıklarımı olgunlukla karşılıyormuşum, öyle dedi bir lise arkadaşım. Uzaktan bir arkadaşım sayılır; o yüzden söylediği ilginç. Ama güzel.

Mutluluk mavi çocuk; biraz blue yani, kabul. Lakin imkansız değil. Tek bir şarta da bağlı değil; ya da şartların hiçbiri yeter şart değil. Tek parametreye indirip tüm mutluluğumu, menopoz teyzeymişimcesine hee hee denip geçilmesine ihtiyacım yok (vallahi yok ayol).

Bakın ben bugün neden iyi hissediyorum kendimi (Türk müziği öldü diyenlere de duyurulur): Sırayla Can Bonomo, Melis Danişmend, Büyük Ev Ablukada, Sakin, Müslüm Gürses (Yalan Dünya adlı yeni albüm çıkmış ha-ha!!) ve Yasemin Mori dinledim çünkü. Üstüne de Sertab Erener - Buda cilası. Ve kendimi her şeye kadir hissediyorum. Sokakta hafiften sekerek yürüyen güzel kadın gibi hissediyorum. Güzel olmak umrunda değildir ya o kadının, işte o tarz.

Ben bugün kalkıp müziklerimle okula filan gider daha da iyi olurum icabında.

Kendimi iyi hissedişimden ilham alınız rica ediyorum. Herkes için iyiyim ben, herkes daha iyi olsun diye de iyiyim biraz da. Bir iyiyim, hepimiz için.

Bu da yeterli olmalı artık.


(27 Ocak 2011, İstanbul)

Level up (up, indeed)!

Kötü gün arkadaşı ola ola kendi kötü günümü yarattım. Hep bir melankoli, hep bir üzgünlük içinde olmaya alıştırdım kendimi. Üzgün olmanın üzgün tarafı, insanın en büyük uyuşturucusu olması. Kısırdöngüye gel: Üzüntünün içine girdiğinizde halsiz kalıyor, dışarı çıkamıyor ve kendinizi öyle, öyle mutsuz hissediyorsunuz ki sürüklenip gidiyorsunuz, akıntı nereye götürürse.


Genetikçilerin ünlü lafıyla cevap vermek istiyorum artık: Sikerler. Bilen yine bilsin, ben hep burdayım; lakin "ben hep evde" değilim.

Kötü gün level'ını bitirdim, bundan sonra iyi günlere çalışacağım, buyrun, kocaman bir gülümsemeyle kapımı açıp beklerim.


(24 Eylül 2010, Ortaköy)

sigara > bellatrix

"Sigara kadar değerim yok şu dünyada" ile, "Ben çok anlattım, bıktırdım galiba" arasında gidip geldim bi.

Çalkantılanabilirim. Anlattığım hiçbir şey anlatılmaya değer dahi olmayabilir, her şey tek taraflı olabilir, dedikodusu da tatsız olabilir. Ama hakkım yok mu anlatmaya? Bugün dünden ve yarından farklı bir gündü, kime içimi dökeyim en yakın kız arkadaşlarımdan biri işe güce boğulmuşsa?

İşin kötüsü, bana yanıt vermeyecek kadar meşgul olan ve bunu da söyleyen arkadaşımın sigarasız ve belki de sevgilisiz bir an daha geçirmemek pahasına gerçekten çok değerli olduğunu bildiğim birkaç dakikasını harcaması.

Bazen konuşamadığımı hissediyorum, orda kimse yokmuş gibi geliyor, kuzen dönsün ve evde olsun istiyorum ama hemen olmayacak biliyorum, ben de böyle miyim ki ilişki içinde diye soruyorum sonra kendime. Yoksa böyle olmadığım için mi... neyse.

Sigara kadar değerim yok şu dünyada.

Tatil Durgunluğu

Kaan diyor ki "Canın mı sıkkın? Durgunsun bugün."

Her gün söylüyor bunu, her gün de "yoo" cevabını aldıkça "ama bugün durgunsun" diyor.

Ona vermediğim yanıtı burda da dillendirmeyeceğim. Onun yerine diyeceğim ki: Benim default halim durgundur zaten. Suratım (NŞA) dümdüzdür, gülümsemem. Aksi için uğraşmak gerekir, uğraşmam gerekir.

Durgun olmak daha kolaydır.

Tatildeyim, kolaya kaçmam bu yüzden.

Büyük Ayı

4. Geleneksel.

Haziran'da düzenlenen bu tekne akşamlarından birine gittim, birinden haberim olmadı, birinde bir arkadaşımla bozuktum ve "ya o ya ben" durumlarında mutlak surette seçilmeyecek olan insandım da ondan sanıyorum, haberim olmadı. Dördüncüye kısmetmiş.

4 rakamını oldum olası sevmişimdir.

***

Boğaz'ı çok seviyorum. Karşı kıyısı, karşı kıyıdaki ışıkları görünen yerleri çok sevdiğim için herhalde. Sanki hepimizin çocukluğu Orange County'de geçmişçesine rahatça sorulan "Okyanus mu seversiniz, yoksa göl mü?" tarzı kişilik envanteri sorularına hep "göl" diye cevap veririm, sonuç da hep "demek ki güvenlik arayışında bir bireysiniz" çıkar. Ne alakası var, halbuki ben karşı kıyıya bakmayı seviyorum sadece. Ufuk çizgisi beni derin düşüncelere itmiyor.

Karadeniz'i de deniz olarak çok sevmekle beraber, Amasra'yı neden İstanbul'a değişmediğimin yanıtıdır bu.

"David olsa ne atardı" CDsi çalarken arka planda, uzun uzun baktım etrafa tekneden; havaya baktım, yalılara, Ortaköy'e (iki gün sonra eve dönecektik!), köprülere ki özellikle altından geçerken dilek tutayım diye, kaçırmadım, köprü altından geçene kadar 40 kere söyleyebileceğim bir şey tuttum. Hem köprü altından geçiyorum, hem de yeteri kadar tekrarlıyorum; benim ufak sayısalcı beynim garantilemiş olmalı gerçekleşeceğini. Unuttum, in vivo izole lab ortamıyla aynı sonucu vermez ki çoğunlukla. Görmezden geldim; ben yeterince okumadım ki, alt tarafı lisans diplomam var benim.

Fotoğraf için Özgür'e teşekkürler.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişti? Biz büyüdük ve kirlendi dünya, benim artık tekneye 'tabi ki' gelmeyecek bir sevgilim yok, aynı şirketteyim ama daha çok kazanıyorum, ilk o teknede gördüğüm Ali Can'ın neden bu tekneye gelmediğini soracak kadar değişmiş ilişkilerim, o zaman hiç tanımadığım Sam'in bana "gel bak sensiz olmaz" diyeceği kadar da... O teknede hayattaki duruşları hakkında net fikirlere sahip olduğum kızlar vardı, bu teknede yoktu. Kız yoktu değil, artık net fikirlerim yok. Biz büyüdük ve flulaştı dünya ("siyah ya da beyaz vardır, gri yoktur" diyenlere inat; grinin bile tonları vardır oysa).

Hiç "ben de ben de" diye tutturan biri olmadım, tutturmamanın zararını gördüysem de fark etmedim ama benim aldığım bir övgü oldu hep, özellikle etrafındaki şımarık veletlerden bezen annemden: Hep çok ağırbaşlıydım. Bunun bana yan etkisi, ısrarcı olamamak oldu. Karşı taraf bilirdir, ne yapayımdır. Bir yerde olmak istediğimde bir söylüyor, iki söylüyor ve aradığım tepkiyi alamıyorsam, beklediğim sözler bunlar değilse, bırakıyorum. Kırılanı sonra kendim yapıştırıyorum, birileri elinden geldiği kadar yardım ediyor veya öyle kalıyor işte, giderek daha küçük parçalara bölünüyor. Yeterince küçük parçalara bölündüğünde, hiç romantik bir teşbih olmayacak ama, artık acıtmıyor ve böbrek taşı gibi atılıyor, haksız mıyım?

Şimdi benim hissiyatım, Daltonlar'ın eğe ile hapishane demirlerini kesmeye çalışması veya kaşıkla tünel kazmaları gibi... Veya, hani karşındaki insana saldırmaya çalışırsın delicesine de o senin alnına elini dayayıp tutar ya, istediğin kadar uğraş vuramazsın ya, çizgifilmlerde çok olur bu... Öyle gibi/değil gibi; belki değil, ama ben öyle hissediyorum ve ne diyecektik artık?

"Demek ki böyle."

Burası benim evim değilmiş meğersem.

***

Erce'yi aldık yoldan. Yoldan dediğim, ikinci köprüyü de geçtikten sonra, yani benim "Allah'ın Dağı" sınırlarıma düşen bir yerde Aija diye bir mekandan aldık Erce'yi, sırf onun için bir teknenin düğün alanına yanaşması muhtemelen oradaki insanların hayatları boyunca yapmadıkları ve kendi başlarına da gelmemiş ve gelmeyecek bir olaydı.

"Ödül almayı mı vermeyi mi tercih edersiniz?" diye sorar Erce, vaktiyle yakışıklı bir ünlüye ödül vermiş olduğunun altını çizerek :) Hep "almayı" derim, yine alan taraf olmak daha çok keyif verdi bana. Hobareeey diye alkış ve tezahüratlarımız arasında Erce'nin de utanmış gibi bize şşşt! yapması çok komikti, oysa ki bunu da uzun süre hatırlayacağını biliyorum.

Takı töreninin ortasındaki gelin de uzaktan bir selam çaktı bize. Tanımıyorum ama, mutlu olsunlar bir ömür boyu.

***

Tekneden birkaç saat önce Askı kanjimle eve giderken İstanbul Genetik Grubu denen bir yerin önünden geçtik. "Aa biz" dedik, "işte biz dördümüz, genetik grubu dediğin, bu kadar işte". Ne acayip, eskisi gibi görüşemiyoruz diye Aslı'ya çemkirmemiz sıklıkla. Oysa ki teknede otururken -bittabi fotoğraftaki sırayla- içime dolan huzur ve mutluluk yerini kalktıktan çok kısa sürede başka bir hisse bırakıyor. İçimde üzgün ama üzgün olmanın dışında kötü bir his var bizimle ilgili. 40 yıl sonra görücez, umarım haksız çıkarım.

O kadar sahipleniciyim ki, eğer bir erkek olsaydım eminim kız arkadaşım çok mutlu olurdu.

***

Herkesin çift olduğu veya olabileceği, sevgili veya serious other olarak değil, ikinin biri olabileceği bir teknedeydik.

"Biz lisedeyken" diye bir cümleye başladı Martı, "sizin lise neresi?" dedim, "İstanbul Erkek" dedi. Şefkat gösteresim gelen insanların çoğunluğunun aynı dört duvardan çıkmış olması beni birazcık korkutuyor. Artık dışardan görünebilir şekilde korkutuyor ki "anlat" dedi çocuk :) Valla, dedim, kendi lisemden sonra en çok İELli tanıyorum ben, eski erkek arkadaşım da İELliydi, birçok şekilde çok uğraştım bu adamlarla.

Yaşadıklarıma dayanarak yaptığım saptamalara önyargı demek doğru olmaz aslında, "yargılarımı yıkan", bilindik İEL halinden daha 'fiziksel' gruplara alışkın adamlar tanımak güzel.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişmedi? (Ya da ne "geri değişti?") İşte şu adam:

Keşke teknede olsaydı, dedim.

***

Bir ara, uyumaya karar verdik teknede aniden, hepimiz birden gözlerimizi kapadık. Böyle kararlarla değil de, kimseuyumazkenuyurkişi olduğumdan gözümü açtım aniden. Çok içmiştim ama yakaladığım bakışı unutacak kadar değil.

Hiçbir fotoğrafın, şarkının, yazının anlatamayacağı bir bakıştı yakaladığım. Hiçbir şey söylemeyen ama çok şey söyleyen, kesintisiz bir bakış. Ben insanlara uzun süre bakamam oysa ki.

Bunu yazarak anlatabildiğim gün gurur duyacağım kendimle. Daha önce değil.

(04 Haziran 2010 ~ ... ~ 18 Haziran 2010, hep İstanbul)

Not: Sinan bana kızar şimdi: Merak etme Sinancım, sen de o adamlardan birisin :)

Parlement Mavisi ile Pazar Gecesi Sendromu

Saat 23:40, günlerden pazar. Kuzenimi almaya Sabiha Gökçen'e geldim, birazdan İstanbul tabelalarını takip ederek eve gideceğiz. Evde oturup aklımı dökmek varken burda, kenara çekmiş, kapıları kilitlemiş, azıcık çaresizlikle huzur arasında bocalayan bir ben. Çaresizlik, baki. Huzur, çünkü okumadığım (ama her an okumaya başlama ihtimalim olan) kitabım elimin altında, Karşı Pencere müziklerim CD'de, ben karanlıktayım, tepemde yıldızlar aydınlıkta...

Burada anlatmaya değmeyecek problemler yüzünden dışarıda gereğinden fazla bekler ve evde olsam da uyumayacağımı bildiğim saatlerimden yerken, çok düşünecek fırsatım oldu (çok mu düşündüm, yoksa çok fırsatım mı oldu?)

Düşündüm...

Geçenlerde tanıdığım biri öldü, 30 yaşında bir adam. Arkadaşım değildi, bir arkadaşımın arkadaşıydı ve biz sadece bir kez tanışmıştık, hatta pek gözüm de tutmamıştı (şimdi öldü diye yalan söyleyecek değilim) ama öldü yahu!

Ve benim arkadaşım çok üzüldü ve yazı yazdı arkasından -öyle bir alışkanlığı olmayan insanların yazması beni çok etkiler, nasıl yazarlarsa yazsınlar-, fotoğraflarını koydu bir yerlere boy boy, arkasına Meleklerin Sözü Var'ı iliştirerek.

Çok yapay geldiğini biliyorum bu yazdıklarımın. Ama şarkıyı dinlerken, demek ki oluyormuş diye düşündüm. Demek ki böyle bir şey var. Meleklerin arkadaşlara da sözü olabiliyor, son nefesinde elinizi tutmasını beklediğiniz insan illa bir karşı cins veya illa bir aşk olmayabiliyor, ya da tutku olmayabiliyor diyelim; çünkü bir güle aşık olunduğu gibi evlada da, arkadaşa da aşık olunuyor ama başka bir biçimde. Bu fotoğraf klibini izlerken bir arkadaşımı anladım (ve o bir daha kesinlikle dalga konusu olmayacak benim için); bir arkadaşımın da beni hiç anlamadığını fark ettim.

Düşündüm...

İnsanları hep onlar için bir şey -ama alabildiğine önemsiz bir şey- yapmayacak mesafede tutma halini,
İlla'nın sözlerini yazan adam kadar yüce gönüllü olmadığımı,
Haftasonu Amasra'ya, anneme söz verdiğim gibi cuma iş çıkışında basıp gitmeyi,
Yalnız dönüşümün ne berbat bir yolculuk olacağını,
Neden korktuğumu, neyden korktuğumu,
Sorgulamamam gerektiğini... Burda güldüm kendime, işte bunu yapamayacağım kesin gibiydi.

Eksik olduğumu sandım, kıskanç -ama çok kıskanç- olduğumu düşündüm (yine).

Bunları konuşamadığım için düşündüğümü düşündüm. Konuşamadığım için ne çok yazdığımı... Ağzımdan çıkanın da kırk yılda bir, dişimin kovuğuna gitmediğini. Bir tek yazı yazmak isteyip, onlarca yazımla istediğimi anlatamayacak kadar beceriksiz olduğumu. İçimden artık hiçbir ışık çıkmadığını.

Lakin, sevip de kaybetmek hiç sevmemiş olmaya yeğdir ya,
ışığı görüp kaybetmek de hiç görmemiş olmaya yeğdir.
Değil midir?
Yoksa doğuştan kör olmayı mı tercih ederdiniz ne kaçırdığınızı bilmemek adına?

Arkadaşım olsaydı ve arkadaşı ölmeseydi, arar 23:40'ta bunları anlatır mıydı acaba, dedim kendi kendime. Anlatırdı gibi geldi.

Ben anlatamadım; dilenmedim illa, dilenmedim, sevdim.


(30 Mayıs 2010, Sabiha Gökçen Havalimanı)

Night Dawning

Tonight it dawned on me. Finally.

It was strange to feel the kind of numbness I felt when I left your house. I had lost all the will to scold or to feel sad about it (about myself) the littlest bit.

I never went over 90, I cursed a taxi driver on the way, I calmed even more down (downer) with some Norah Jones, I was noone but one of you guys.
Everything was normal...until now. I cannot write.

You know what?
"Maybe"
not.

Melankolikim

Yonja'dır, Feysbuk'tur (bunlara ne deniyorsa işte, sosyal paylaşım ağları filan mı?) çeşitli alanlarda profillerinde mütemadiyen siyah-beyaz, melankolik gibi, babalar'ın deyişiyle ufka-bakar-gözleri-nemli fotoğraflara yer veren kızlara sesleniyorum:

Ben sizi hiç anlamıyorum, bana kendinizi bi anlatır mısınız?

Hayatı süperötesi giden; arkadaşları en bi kral arkadaş, en bi dost olan; her an herkese şımarabilen ve bu şımarmaları kesinlikle garip karşılanmayan ve tanıştığınızda etrafa neşe saçıyor olan ve en çok konuşan ve sesi teee sokak kapısından duyulan... bir kişi olduğu halde, sanki hayatta tutunacak bir dalı kalmamış gibi pozlar vermek nedir allaseniz?

Ben bilemedim. Ben bu aralar hiçbir şey bilemiyorum zaten. O yüzden, bana anlatsınlar istiyorum tüm samimiyetimle. Beni koruyun-kollayıncılık mıdır bilinçaltında; çünkü erkekler güçlü kadınları sever ama güçsüzleri seçerler midir? Bu işin raconu bu mudur?

İyiymiş.


-ama mütemadiyen dedim, bir olur iki olur, profesyoneldir, arkadaş çekmiştir güzel olmuştur falan, öyle değil-

ben bu fotoğraflara baktığımda hep şu alttaki gibi bir kompozisyon görüyorum:



olmaması

Başlıkta Cihan Ceylan'dan esinlenilmiştir. *
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!