... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Bozcaada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bozcaada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kırık Hava

Cem'e, Gürcan'a, Derya'ya


>> bir salkım üzüm akıyor damarlarımdan
>> bahçeler bağlar harman yanıyor

Bozcaada'da, kimsenin gitmemiz için ısrar etmediği bir meyhanede, mekan kapanmaya yüz tutup müziği kapattığında telefonların şarjı, ne kadar içersek içelim yetmediği için illa ki istediğimiz son küçük rakı ve son üzüm tanesi tükenene kadar kendi müziğimizi çalıp ağlamalık; ağlamayacak kadar mutlu ve coşkulu başladıysak bile güne, yine de ağlamaklı olmalık, seçimimiz için yan masadan tebrik ve şerefimize bir saygı duruşu almalık şarkı yapmış Hüsnü Arkan.


>> söyle bir kırık hava döneyim
>> turna uçsun içimde

"turna uçsun içimde" diyor. gökyüzü ciğerine nasıl doluyorsa öyle oluyor.
içimizden bazen nasıl ışık çıkıyorsa öyle oluyor.
insanlar bu ilhamları nasıl buluyor?
neden hep bazı insanlar seviyor ya da bazı insanlar hep seviyor?


>> bir dağ yıkılıyor ah içerimizde
>> bir çiçek büyütmüşüz saksıya sığmaz

işte bundan bir adım sonrası, "sevdaymış meğer içimizde / yıllardır uyuyan deli"


>> ne sevmekten korkmak, ne zulümden korkmak
>> bize yakışmaz.

26 Ekim 2015 
 Kumasi, Gana

 


Bozcaada: Serim

Hayatımda iki tane ada var.

Biri şehre 1 saat uzaklıkta, Marmara'da. Orada evim var; babam, akrabalarım, anılarım var. Oraya hükmedebilirim aslında, istesem yapabilirim bunu. Değiştirebilirim bile. Ben oraya bu yaz iki kez gittim.

Diğer ada uzak, en az 6 saat. Tee Ege'de. İki feribota biniliyor giderken. Orayla herhangi bir bağım yok, çocukluğum orada geçmedi, orada hiç bisiklete binmedim, evim barkım yok, tanıdığım kimse yaşamıyor orada. Üstelik suyu da daha tuzlu. Ben oraya da bu yaz iki kez gittim.

Aidiyet hissi anlaşılabilir veya tartışılabilir bir şey değil. Yirmi yıldır tanıdığının değil de, üç yıldır tanıdığın kişinin canından can olması gibi aynı, açıklaması yok. Gel gör ki, ilkinin etiketi Ada iken, ikincisininki Bozcaada.

Bu yaz ikinci ve kısa Bozcaada gezimiz kalabalık olacaktı. Kalabalık dediğim yine 8-9 kişi; biz ne zaman kulüp tayfasıyla bir yere gitmeye karar verip 2 kişi kalmışızdır ki zaten? Yok öyle bir dünya. Yerlerimizi ayırttık, akşamları gideceğimiz lokantalara bile gitmeden rezervasyon yaptırdık, yine düştük yollara, yollara, yollara.

Yola düşmeden önceki gün üç şey aldım. Kumsalda heba olsa çok üzülmeyeceğim bir çerez kitap olarak, D&R'da bulduğum Carrie Günlükleri, ama İnkılap Kitabevi'nden (içimde markete inat bir bakkal dostu yattığı doğrudur), aldıklarımın ilkiydi. Arkadaşlarımın muştaya benzettiği kalpli yüzük, ikinci. İnsanı darmadağın etme kapasitesi bakımından benim yüzüğümdeki üç kalp de muştayla çok net kapışır. Son olarak, sezon sonu bikinim. Leopar hiç tarzım değildir aslında, kendime de inanamayarak yaptım bunu, çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu taam mı.

Bozcaada'ya gider iken aldı da beni bir kokoşluk... Aşağıdaki fotoğraf altın varaklıdır, aman diyeyim gözlere dikkat.

Bozcaada'dan dönerken de üç şey aldım, ya da üç çeşit şey diyelim: Gönlümce gezdiğim kitabevinden bir sürü kitap, kitap ayraçları yine -tabi ki- ve kırmızı şarap, roze şarap, şarap likörü... Geçen sefer ve bu sefer aldığım ufak tefek hediyelerden bahsetmiyorum, onlar sürpriz oldu veya olsun.

(Yeni Yılla Gelen Kedi'yi alırken aklıma sen geldin Vladimir (ister istemez; bıyık ve kedi - anahtar kelimeler!) okuyunca haberdar edeceğimdir.)

Bu elbette bir girizgahtı sevgili izleğenler, asıl yazı yarısı yenmiş tedirgin sazan gibi tamamlanmayı bekliyor. Bir diğer deyişle, fotoğraf makinesi sahibi arkadaşların keyfini bekliyoruz hep beraber. Ağı serdik, haydi rasgele!

Kuş'uluk Testi

Siz, hangi kuşsunuz?

Bir martı olabilir misiniz mesela, en Heybeliadalısından, en 'Martılar Adası'lısından? Ciyak ciyak özgürlük çığırabilir misiniz, veya en basitinden, inadına televizyon izlemeyip evde, kendinizi dışarı atabilir misiniz? Kafanızı beyaz zakkumlara gömüp koklar mısınız yanlarından yürüyüp geçmek yerine? 2,5 yaşında bir kız çocuğu size kim bilir neler anlatıp sonra "neden konuşmuyorsun, cevap versene!" diye bağırdığında, hiçbir şey olmamış gibi durmaya devam edebilir misiniz yerinizde, olanca vakurluğunuzla?

Bir karga olabilir misiniz ya da, en Bozcaada delisinden? Lokanta olan Martı'ya bayılsanız bile, ona inat sevimsizleşmeyi göze alabilir misiniz? Huysuzlar uzun yaşarmış. İşe bakın ki, şarap içenler de öyle.

Yoksa bir baykuş mu? Evet evet, küçük pembe bir baykuş belki de, okumalara doymayanından, ona sabahlar olmayanından... Baykuş reyiz, üstelik başucu kitabı Küçük Prens olanından!


D) Hepsi mi dersiniz yoksa?


Heybeli fonlu martı görseli buradan. Diğer fotoğraflar benim.
Baykuş da benim. Benmişim. ZNS'nin hediyesi :)

Estarabim

Yazıya fon müziği, kötü bir zamanında Tuba'nın bana hediye ettiği
ve hep böyle hatırlayacağım bir şarkı.


Bozcaada'ya ikinci gidişimizde kalabalıktık. İstanbul'un yarısının orada olmasından bahsetmiyorum. Biz 10 kişiydik, bizden habersiz aynı planı yapan dostlarla birlikte iddialı bir dino masası oluşturuverdik. Yanımıza iki de yönkur alsak, bir türlü yapılamayan yaz yemeğini de aradan çıkarırdık diye düşündük hatta.

Tekrar Bozcaada yazısı yazmak değildi niyetim, hatta bana "yazını bekliyoruz" diyenlere "ne yazıcam yahu, yazdım ya geçen sefer" demiştim gitmeden bir gün önce. Ama işte yazıyorum.

Peki ne değişti, veya ne değişikti?

Tayfa değişikti en önemlisi. Okul deyince aklıma gelen Boğaziçi'nden, üniversite deyince aklıma gelen ENSO'dan, arkadaş deyince aklıma gelenlerle beraberdim.

Bu defa adanın görmediğimiz bölümünü gezdik ve bir daha gitmek için bir sürü nedenimiz daha oldu; bir sürü koy, plaj, bağ, şarap fabrikası.

Bu defa bağbozumu zamanıydı (festivaller zamanı değil ama, ona daha birkaç gün vardı). Toplanan üzümler kocaman makinelerde ezilirken kesif bir üzüm ve alkol kokusu sarmıştı her yeri. Suların fazlası ise yollarda su oluklarından akıyordu, "sokaktan şarap akıyor aabiiii, düşünsene!" fotoğrafını özellikle çektirdim. Gördükçe, yerden hayat aktığını hatırlayayım diye....



Giderken arkamızdan da şarap dökerler sandık, bir daha Bozcaada'yı ziyaret etmemiz için.

Bu defa yel değirmenlerine Okay'ımın gitarı ve Sezo'mun repertuvarıyla gittik. Şaraplarımız, mandalina büyüklüğünde redglobe üzümlerimiz ve bir türlü bitiremediğimiz Ezine peynirimizle, oraya toplanmış tüm gruplardan daha keyifli bir çilingir soframız olduğu kesindi. İnsanlar yine güneşi batırıp gittiler, bu sefer bizim müziğimiz bitmedi. Elimizdeki tüm şarabı içip bildiğimiz tüm şarkıları söyledik. Bir demirler gecesini hatırlayıp Meleklerin Sözü Var'a hüzünlenmenin, İzel-Çelik-Ercan'ın Özledim'iyle dalga geçip neşelenmenin, Koy Koy Koy ile sözde efkarlanmanın tam sırasıydı.

Elimizdeki tek ışık bir ayfon ekranından süzülen mavi ışıktı, o kadar. Ah pardon, tek ışık o olur mu? Yıldızlar vardı gökte uzun zamandır görmediğim kadar çok, bir de yel değirmenlerinin uyarı ışıkları, kırmızı, kırmızı, kırmızı yanıp sönen ama hepsi birbirinden farklı frekans ve sürelerle yanıp sönen. Biz bir karanfilli sigarayı paylaşırken, yel değirmenleri de bize selam eder gibiydi: Kırmızı, kırmızı, kırmızı; sırayı kaybetmeyelim beyler; kırmızı, kırmızı, kırmızı; sakin'in bi şarkısı var bildiniz mi dostlar, adı "dönsün"; kırmızı, kırmızı, kırmızı; hooop, estarabim.

Yel değirmenleri biliyor işini, Bozcaada'yı mesken tutmalarından belli.


(28-30 Ağustos 2010, Bozcaada)

In Vino Veritas*

Bir Çeşme toplantısını izinle Bozcaada'ya bağlayışımızın gecikmiş yazısını tamamlamak istiyorum artık. Çok gecikti, çünkü her düşündüğümde aklıma bir şeyler daha geldi, biraz daha uzatmak istedim, sonra okuduğumda anları kendime hatırlatabilecek bir şeyler yazacak kadar yeterli hissetmedim kendimi...

Sonunda, işte geldim burdayım!

**

Pek kıymetli izin günlerimizi olabildiğince verimli kullanmak adına, bir toplantı sonrasını haftasonuna bağladık ve Bozcaada'ya gitmeye karar verdik. Çeşme'deki iş tayfası kalabalığını -ki o kadar insanı bu kadar idare edebilmek de oldukça başarılıydı, herkes mutlu ayrıldı- ardımızda bırakıp "niş grup" olarak yola çıktık. İçimizden daha önce Bozcaada'ya giden bir kişi olduğu için onun pansiyon tercihine güvenerek ve herhalde biraz da kendimiz aramaya üşendiğimizden olacak; Rengigül Pansiyon'da yer ayırttık. Bu pansiyonu nasıl tanımlayabilirim bilemiyorum, Çeşme'de kaldığımız yerden sonra buraya pansiyon demeye de dilim varmıyor ama adı bu, yapacak bir şey yok. Retro mu desem, rüstik mi; her yerden bir şey fışkırıyordu, her şeyin fotoğrafını çekmek, her köşede kıvrılmak istedim, ferforje demirlerle ve sarmaşıklarla çevrili balkonda uyuyabilir miyim diye düşündüm (ve acaba orası kocaman yatak başlığımı veya arkadaşların yatağındaki cibinliği bırakmama yeter miydi, diye merak ettim), Viyana'ya düşmüş Japon turist gibi alsam elime makineyi, hiç bırakmayacaktım muhtemelen. Neyse ki zamanım böyle harcanmayacak kadar değerliydi ve 150 kadar fotoğrafla yetindim. Kayhan'ın makinesiyle çektiklerim de bonus olsun.

İlla lorlu reçelli kahvaltımızı edelim, sakız türevleri alışverişlerimizi yapalım, bir de ben Alaçatı Trio'mu alabileyim diye Alaçatı'ya gitmeyi de ihmal etmediğimiz için, Çeşme'den vakitlice çıkamadık ve şahane bir kazayı kılpayı atlattığımız feribota yetişme seferimizden eli boş döndük. Son feribotu beklerken akşam 9 olmuştu, arkadaşlar tüm gün araba kullanmıştı, hava çok sıcaktı ve Geyikli'de yediğimiz Çanakkale usulü salçalı tostlarımız da güzelce midemize oturmuştu; feribottan inerken en ayık iki kişi olan Kayhan önde, ben arkada tın tın ilerledik nerede olduğunu çıkaramadığımız pansiyona doğru. İlk girdiğimiz sokakta Kayhan durup, bir lokantanın sokağa atılmış masalarında yemek yiyen iki kişiye adres sormak istedi. Onların muhtemelen turist olduklarını düşünüp nerden bilecekler ki dedim pansiyonun yerini, eğer kendileri orada kalmıyorlarsa?

Kendileri kalmıyorlardı ama biliyorlardı; birkaç dakika sonra, yanından geçerken "Aa, Defne?" diye seslendiğim kızdan eşi Costa ile beraber orada yaşadıklarını ve bir otelle iki meyhane işlettikleri öğrenecektim. Geri alıyorum biraz... Şansa bakın ki, ilkokulda anneler bazında da çok görüştüğümüz bir arkadaşımın ablasıydı lokantanın önünde oturan, onu yıllardır görmemiştim. Arabayı pansiyonun önüne çekip eşyaları alelacele indirdikten sonra geri gittim yanlarına, muhabbet ettik biraz. Ben onu mimarlık okurken bırakmıştım, yüksek mimar olmasına çok az kalmış, evlenmiş ve otel işletmek üzere Bozcaada'ya yerleşmişti, yok Burgazada'ya pek gitmiyordu ama arada bir İstanbul'a annesine uğruyordu, şu hemen ilerdeki sokakta çok tatlı bir meyhaneleri vardı tavsiye ederlerdi, ayrıca yemek yedikleri yer de içeride ocağın başında, kafasında fötr şapkası ile elindeki tavayı havada sallayarak yemek yapan adamın yeriydi ve ilginç bir menüye sahipti, orada da oturmalıydık, sonracıma yeldeğirmenlerine gitmeliydik, ah Bozcaada çok güzeldi, oraya gitmekle ne iyi yapmıştık...

O bunları anlatırken ben de insanın çok sevdiği işini gücünü bırakıp, eğitimine devam etmemeye karar verip ve evlenip, hayatını Bozcaada'da sürdürmesinin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordum. Bu nasıl bir karardı, böyle kararlar kolay verilir miydi, insan "ben burada sıkılırım" demez miydi ya da sıkılacağına dair bir şüphe aklından geçmez miydi; böyle bir hayat olur muydu, bu iş karın doyurur muydu?

Kafam karıştı biraz. Değişik bir kafa bu evlenme kafası; dedim ya son zamanlarda "işte bu!"yu bulan veya bu söylemde bulunan insanlar arttı çevremde diye. Aşk insana neler yaptırıyor diyebilir miyiz şimdi, evlenmeden önceki hayatından çok farklı bir hayat yaşayan Defne için?

Tenkit etmiyorum, asla. Tenkit etmek beğenmemek demek, belki de yemeyip yanında yatacağım bir fikrin varlığını dahi kışkışlayacak kadar kibirli veya böyle bir duygunun olmadığını iddia edecek kadar ukala olamam. Benimki bir çeşit agnostiklik olabilir, ama ilişkisel: Tartışmaya gerek yok, bilemeyiz, bekleyip karşımıza ne çıkacağını göreceğiz.

Pansiyona döndüğümde arkadaşların eşya yerleştirme bakımından pek ilerleme kaydedemediğini gördüm. Ağızları açık şekilde antreye ve salona bakıyorlardı hala. Her adımımızla gacırdayan merdivenden bize ayrılan kata çıktık; 3 oda, bir banyo ve bir de okuma odacığından oluşan minik bir evimiz vardı önümüzdeki 3 gece için! Nereye dokunsak, nerede otursak bilemedik ve sızana kadar sohbet etmek üzere giydik pijamalarımızı... Uyumamız çok uzun sürmedi, ben kendimi yatağıma taşıdığım anı çok net hatırlamıyorum.

Günde altı saat uyumaya alışmış bedenim, yerimi hiç yadırgamamama rağmen altıda uyandı. Böyle zamanlarda, fırsattanistifadekalkıpbisahileineyimci biri olmadığımdan, öbür tarafıma dönerek uyumaya devam ettim. Sabah bir gitar sesi beni uyandırdı, saat 9 filandı sanırım, bu sefer uyumak istemeyerek müziği dinledim. Sonra kalktım, bizimkiler de hafiften kıpırdanmaya başlamıştı ve Tuğçe çok açtı, ben de her şartta 15 dakika içinde acıkacağımdan, kahvaltıya indik. İşte bunu anlatamayacağım, o yüzden gördüğümüz sofranın şöyle bir şey olduğunu göstermekle yetiniyorum; ilk fotoğraftaki masaya, ikinci fotoğraftaki her şeyi yerleştirin:



Bir de reçel masası vardı ayrıca, arılar üşüşmesin diye üstü kapatılan bir masa. Tüm reçeller pansiyonda yapılmıştı ama bizim çilek-vişne-ayva pastörize reçel anlayışımızın çok dışında çeşitler vardı. Mandalina reçeli örneğin, tüm mandalinalarla yapılan veya karpuz kabuğu reçeli; ya da çok az çiçek toplanabildiği için küçük miktarlarda yapılabilen kır çiçeği reçeli.


Sucuk yok, paçanga yok, lavaş yok; Kale kusura bakmasın onun yeri ayrı ama hiç kalkmak istemediğim bir kahvaltı masasında oturdum üç sabah, yaya yaya, 4. çayımı içme lüksünü alabildiğine uzatarak.

İnsan mutluyken mutsuzluğu hatırlar ya (kötümser olduğundan mı, tedbirli olduğundan mı yoksa şükredip daha da mutlu hissetmek için mi kendini?); işte öyle bir arkadaşımı ürkütür gibi ürkmeye başladım ben de; orayı unutmaktan çok, dönünce hayatıma alışamayıp sakil durmaktan, daha nalet olmaktan ürktüm. Bu düşünceleri biraz öteledim sonra.

Bozcaada bizim için sürekli güneş açtırmadı, ilk gün bayağı kapalıydı hatta. Deniz buz gibiydi, tam sevdiğim gibi, insanı titretip kendine getirir cinsten. Hal böyle olunca havanın serin olması işi kolaylaştırmıyordu tabi. Kolay üşüyen arkadaşların havluya sarınıp oturduğunu görünce çok uzatmadık kum işini. Sakin sakin döndük, sahildeki çıfıt çarşısını gezdik, tabi ki takı makı aldık, son bir haftada harcadığım paraya bakıp bu sefer hediye almamaya karar vermiştim ama görür görmez kafayı taktığım bisikletler için pazarlık halinde buldum kendimi, kafamda hikayeler dönmeye başladı. Bir de kırmızısı olsaydı, tam olacaktı!

Sahilde en deniz kıyısı bir yer bulup oturduk, iki tane şarap açtırdık güzelinden, rakı-meze sofrasını şarapla yaptık biz de. Sarhoş olmadım, dedim ya sarhoş olamıyorum ama yine de birilerinin çizgi üstünde yürümek için kalkması, hem de kendiliğinden kalkacak kadar çakırkeyif olması eğlenceliydi. Ben de bildiğim başka bir taktiği öğrettim onlara ama hiçbiri parmaklarını hızla burunlarına değdirip uzaklaştıramadılar üstüste birkaç kez (Tuba'nın bunu normalde de yapamadığı ortaya çıkınca bizim sınavın güvenilirliği suya düştü gerçi).

Cumartesi günü aramıza katılan birkaç arkadaş daha oldu ve asıl sözü geçen aktiviteleri onlara sakladığımız için sabah daha heyecanlı kalktık, beraber bizim pansiyonda kahvaltı ettik, uzun uzun kahve-fal muhabbeti yaptık. Bu arada pansiyonumuzun sahibesi Özcan Hanım'ın da gayet iyi fal baktığını öğrenip onu da aramıza kattık; Kayhan onun falına baktı, o da bizimkilere.

Benim falım tekne kazıntısı oldu ama uzun zamandır bu kadar güzel şeyler duyduğumu hatırlamıyorum, fal bakan birinden değil sadece, kimseden. Çok geziyorsun sen dedi Özcan Hanım, işin gereği geziyorsun ama seviyorsun aynı yerde uzun süre durmamayı, sana iyi geliyor. Çok küçük şeyleri dert edinmişsin, hep ediyorsun; aslında hiç gerek yok, hayat bu kadar düşünmek için çok kısa. Hep neden diye sorguluyorsun ama sabretmen gerekiyor; biraz sabırlı ol, her şey çok güzel olacak. İki kişi var, sen ve bir başkası daha; işte bunun için sabırlı olman gerek. Henüz tanışmamışsınız, uzaktasınız birbirinizden ama aynı şeyleri düşünüp hissediyorsunuz. Nasıl desem... Aynı boşluğa bakıyorsunuz. Bir sürü kelimeler görüyorum, işlenmiş böyle hattat gibi kelimelerde dolu bir dönemdesin; sonra bu kişiyle tanışacaksın ve bu çok güzel bir şey olacak.

Gittim yıkadım fincanımı ve hayat devam etti.

Daha güneşli bir günde biraz daha deniz ve salıncak sefası, karpuz-peynir-börülce ile akşamı getirdikten sonra alelacele dışarı attık kendimizi, adanın öbür ucuna şu çok meşhur günbatımını görmeye gidecektik. Adanın öbür ucunda, yeldeğirmenlerinin olduğu yere otobüslerle getirilen insanlar kümelenmiş, tripodlar kurulmuş, adeta bir güneş tutulması beklercesine heyecan başlamıştı. Her şey iyi güzeldi de, guruba karşı bu son yamaçlarda görülecek pek de bir şey yoktu. Bozcaada'daki günbatımının bu kadar abartılmasının iki nedeni olabilir: Birincisi, hem günbatımı hem de yeldeğirmeninin karşımıza sıklıkla aynı karede çıkmaması; ikincisi, insanların ufukta batan bir güneşi hayatlarında görmemiş olmaları. Ha, bir de kafaların güzel olması olabilir tabi.

Yamacın iyice kenarında, ha düştük ha düşeceğiz bir alanda kendimize ve şaraplarımıza yer bulmaya çalışırken müziğimiz yok diye vahlandım kendi kendime. Tam o sırada Beirut duydum bir yerden, sanırım Elephant Gun idi çalan şarkı. O anki coşkumu tarif etmeme imkan yok. Okunu atmış Süper Gazi gibi müziğe doğru seyirttim, bizimkilere dedim ki "vatanımız burası, Beirut çalıyor burada!" İki genç şaraplarını portatif hoparlörlerine dayamış oturuyorlardı, seçtikleri müziğin beğenilmesine sevinerek selamımı aldılar... Orada uzunca bir süre oturduk, güneş batana ve bir tek bizim araba kalana kadar. Tripodlu tayfa ise filmin sonundaki yazıları okumadan kaçan seyirci gibi kaçmıştı güneş gözden kaybolur kaybolmaz.

Az gelir diyorduk ama şarabımız fazla bile geldi, fazlasını beirutçulara teklif ettik ama almadılar, eh ziyan etmek olmaz, nimet sonuçta...

Güneşi batırdıktan sonra merkeze dönüp, sıra sıra meyhanelerden birine oturduk ama kimse bize gel, gel! diye bağırmadan, elinde menülerle önümüze atlamadan, buyrun, terasımız var demeden...

Günbatımında şarap ve Beirut, ardından yemekte rakı ve İncesaz... Sanıyorum uzunca bir süre böyle yaşayabilirdim. Güzel güzel Candan Erçetin'e geçtik biz bir büyüğün sonuna yaklaşırken, aman doktor albümü çalıyordu, ben Kalenin Bedenleri'ni beklerken şarkı gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar'a döndü. Aaaah, söylemiş miydim, sevmiyorum ben bu kadını!!!

O kadar yazmak, içmek, dinlenmek, sevmek gerekti ki Bozcaada'da; benim o kadar zamanım olamadı bile. İşle güçle de uğraşmak zorunda kaldım, yine de şikayet edemeyeceğim ama ne zaman aklıma yapılması 'gereken' bir şey gelse, gözümün önünde bir kafenin tabelası canlanıyor hala: "Aklınıza yapılacak bir iş mi geldi? Burada 5 dakika oturun, geçer."

Pansiyondan ayrılırken arkamızdan su döktüler ve yine düştük yollara, İstanbul'a doğru son hız, ayçiçeği tarlalarının arasından, aldığımız lavantalar arabanın içinde savrulurken...


_ Lavanta kolontası dedemi hatırlatır bana hep...
_ Bana da büyükdayımı.
_ Bi kolonya vardı ya çok ünlü, neydi? Hah, Redbul kolonyası!

Çok güldük. Yine.

Hiçbir pansiyonun ziyaretçi defterinde, verdiği ilham için teşekkür eden bir yazı var mıdır?
Sanmam. Sanırım bu bir ilkti.

(09-11 Temmuz 2010, Bozcaada)


* "In wine (there is the) truth."
** (Yaklaşık olarak) "If you want to grow fine and beautiful, have good wine and a lot of rest."
DoDo'ya teşekkürler -o anladı:)-

Bu bir Bozcaada yazısı değil, sadece bir çay kaşığı!

Bozcaada'daydık. Sadece üç gün; çok kısa, çok uzun.


Yatacağım, kalkacağım ve yarından itibaren her şey eskisi gibi olacak ya... Bu öğlen ayrılırken bir dahaki ziyaretimin planlarını yaptığım adaya kim bilir bir daha ne zaman gideceğim ya...

Yatamıyorum.

Bir çay kaşığı gibi asılı kaldığım tatilin etkisinde, salonda asılı kaldım, yatağıma gidemiyorum.

"Gerçeğin mayası gözle görülmez."

Güldü, ipi tutarak çıkrığı çevirdi.

Sanki sana yıldız yerine gülmeyi bilen bir sürü çan vermişim gibi.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!