... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

fotoğrafçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğrafçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

nereye de koydum RTE'yi acaba...

Obama'nın "doğal" fotoğrafları vardı ya hani, seçimden önce günün yorgunluğuyla gazeteleri karıştırır, eşinin yanında huzur bulurken...


Hah işte, bu aşağıda göreceğiniz fotoğraf da o hesap.

Dekor bakkal. Ama boş bakkal. Bu boşluk halkın cüzdanıı temsil ediyor diyebilirdi, Umut Sarıkaya olsa. Mesela yani. Hatta daha ileri gidip, "siz burda sefa içinde yaşarken halk petit beurre gibi çifte kavruluyor" da diyebilirdi.


"Başbakanımız"mış...


Mesela yani.

Türkiye Foto Muhabirleri Derneği tarafından 26 yıldır aralıksız olarak sürdürülen "Vakıfbank - TFMD Yılın Basın Fotoğrafları" yarışmasında ödüller sahiplerini buldu.

Yarışmada Yılın Siyaset Fotoğrafı Ödülü, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'da bir markette yapmış olduğu telefon görüşmesinin yer aldığı kareye verildi.

Anadolu Ajansı'ndan Kayahan Özer'in çekmiş olduğu fotoğrafta Başbakanımız'ın doğallığı dikkat çekiyor.

çarpıcı açıklamalar ve şok edici pozlar

dün takip etmeye başladığım flickr kızı için


Çok acayip fotoğraflarım çekilsin istiyorum. Acayip dedimse yani... Fesata bağlamayın. Öyle değil.

Fotojenik olduğumu düşünmemekle beraber, yüzüne bakılmaz, kaknem bir şahıs da olmadığımdan neredeyse eminim. Fotoğraf çekme düşkünü, instagram tutkunu ofis arkadaşlarım filan olmadığından, sanal alemlerde de iki yıllık fotoğraflarımla boy gösteriyorum hala. Ne bileyim, Kayhan'ın çektiği Bostancı lunaparkı fotoğraflarının (özellikle de benim salıncakta olduğum fotoğrafın) kimse eline su dökemez, ya da üç yıl kadar önce Yoncaköy'de kumlarda yürürken kardeşimin çektiği siyah beyaz fotoğrafım gibi bir tane daha yok. Ya da lisedeyken tramboline çıktığımda, okulun bahçesinde gülerken, son StepS'im baskıdan geldiğinde, ICAMES'te teknede, ofiste kameraya dil çıkarırken... İyi ki var o fotoğraflar.

Derdim fotoğraflarımı elaleme göstermek de değil.
Bazı fotoğrafların içindeki kendimi çok seviyorum sadece.

Fotoğraftaki kendilerimi sevdikçe de gerçektekiyle daha çok barışacağım.

O malum şemsiye açılmış!

Sevgili üniversitem Boğaziçi'nde bir fotoğraf yarışması başlamış. Şimdiye kadarki kütüphaneli, Burn'lü, jelibonlu, "mütemadiyen açık bilgisayarda House izliyorum" konseptli fotoğraflardan sonra, şu aşağıdaki bana oldukça yaratıcı geldi. Yaratıcı, ve gerçekçi. Zira, o malum ve meş'um şemsiyenin zaman zaman açıldığı oluyordu.

Üniversitemin öğrencilerden oluşan bir Sosyal Medya Ekibi kurmasını da bu yarışma ve aşağıda linkini verdiğim haber vasıtasıyla öğrenip, ayrıca takdir ettim.

Hep büyük düşün Boğaziçi!

şipşak gibi ama değil gibi

Tuba'ya

Bir keresinde bir arkadaşımın fotoğrafını çekiyordu hoşlandığı çocuk. Aslında hepimiz vardık kadrajda ama fark etmezdi. Arkadaşım heyecanlandı herhangi bir sigara molasının seyrinin aniden değişmesine. Ona, hissettiklerini tahmin ederek gülümsedim, fotoğrafa gülümsemiş gibi oldum. Nasıl çıktık, hiç hatırlamıyorum.

Sonra içeri girdik, arkadaşım dedi ki "objektifin ucunda olmak, onun bana bakıyor olduğu hissi çok acayipti." Normalde hoşlandığın çocuğun sana bakıyor olup olmadığını bilemezdin. Ama fotoğrafını çeken adam illa ki sana bakardı ve umudun, şimdiye kadar görmediği bir şey görmesi olurdu. O kısacık ama çok uzun gibi gelen sürede.

Gülümsedim tekrar.

Bunun üstünden iki yıl geçti, hatta belki de daha fazla. Arkadaşım artık başkasıyla beraber ve çok mutlu.

Bense... ben sahiden, ben her neysem işte.

Şimdi de gülümsüyorum ama ilgisi yok o zamankiyle.

Evlenecekler, sözüm size!

Biz Zümrüt'le dalga geçerdik, alt tarafı kepli fotoğraf çektiricez, gözümüzü doğada değil dünyada olmayan bir renge boyayıp kafamızı "the exorcist" misali 180 derece döndürmeye çalışıyor, diye. Beterin beteri varmış meğersem.

Bundan sonra yeni evlenecekler (bkz. yeni evlenmek), düğün fotoğraflarının şu şekil olmasına azami dikkat gösterirse çok iyi olur çok da güzel iyi olur taam mı!

Tencere önemlidir.

Bir akşam yemeği davetine fotoğrafçı çağırılır, davetlilerin fotoğraflarını çeker. Ertesi gün fotoğrafları vermeye gittiğinde ev sahibesi:

_ Fotoğraflar çok güzel çıkmışlar, fotoğraf makineniz çok iyi olmalı, der.

Fotoğrafçının cevabı şöyle olur:

_ Sizin de yemekleriniz çok güzeldi, tencereleriniz çok iyi olmalı.


bengay

Onurlu, bu sana.

Feysbuktaki profil fotolarının aslında insanları olduklarından güzel göstermekle degil, mutlu göstermekle alakası var. İlgiye muhtaç melankolikleri bu kanının dışında bırakıyorum.

Zayıflamaya çalışırken buzdolabının üstüne zayıf bi fotosunu yapıştıran kadın gibi, sanki her önümüze çıktığında işi, gücü, müdürü, toplantıyı unutup "ulan ne güzel gülmüşüm be" diyecek gibiyiz.

Gündüz solduk, akşam açtık; birini unut, birini hatırla.

cCc turgutreyiz cCc

"Bodrum'a da gittik beraber" diye bir başlık atsam mı dedim... Sonra, saçını uzatıp sarıya boyayınca tekrar -kendi deyimiyle- bakkal müziği yapmaya başlayan Hande Yener'i onurlandırmamaya karar verdim. Kütüphanenin önünde Erce'nin bana Romeo'yu dinlettiği zamanı hatırlıyorum da...
Bu yıl tam bir hayalkırıklığı oldun Hande Yener. Bravo.

Yol çalışması, Çine yolu bilmemne derken takriben 14 saatte Turgutreis'e vardık. Araba kullanmayı seviyorum, yalnız da değildim üstelik; ama yine de çok yorucuymuş saatlerce direksiyon başında olmak. Özellikle de gece, karşıdan gelen şerefsizlerin hepsi uzunlarını yakmışken, insanın gözü bilgisayar başında olduğundan bile daha çok yoruluyormuş. İnsan oturunca anlar ya yorulduğunu, ben de geçici evimize varınca anladım. Ve uzun zamandır ilk kez yorgunluktan sızdım.

Kaan'ın kız arkadaşı Cihan karşıladı bizi, kafasında orada geçireceğimiz hafta için bir sürü programla... Eve yerleştik, uyuduk, kalktık, dolapta alkolden başka bir şeyler olsun diye alışveriş yaptık, sonra ben denize gidemedim; akşam oldu, Turgutreis Marina'yı gördük, nargile içtik, ertesi gün aşağı yukarı aynı geçti, sonraki gün de, gece de... Ta ki Gürcan alkol bağlarını kullanıp bize Marina Yat Kulübü'nde bir yer ayarlayana kadar: Garo Mafyan ve Neco'nun da içinde olduğu İstanbul Gelişim Orkestrası'nı dinlemeye gittik.

Açıkçası gidene kadar, önceki gece dolu olduğu için gidemediğimiz Fatih Erkoç için hayıflanıyordum ama böyle bir şey olamaz. Daha önce söylemiş olmalıyım, benim dinlediğim güzel müzik bende o şarkıyı çalma veya söyleme isteği uyandırandır. Grup o kadar iyi, enerjisi o kadar yüksek bir grup ki; daha ağızlarını açtıklarında insanın sabaha kadar şarkı söyleyesi geliyor.

Benim belli bir tipim yoktur; uzun boylu olsun, esmer olsun, mavi gözlü olsun falan demem. Başka şeylerden etkilenirim, mesela gülümsemeden biraz, duygulanıp ağlamadan (ama öyle sulu zırtlak değil), bir kelimeden, bir yazıdan veya aslında, tutkuyla yapılan herhangi bir şeyden. Bir de şarkı söyleyişten. Yoksa Fırat Tanış'a da bakakalmazdım Yani'yi söylerken.

İlk kez cep telefonumdan feysbuka girdim, ilk yazdığım şey "İstanbul Gelişim Orkestrası'ndaki mavi gömlekli çocuğu istiyorum" oldu.

Güldencaz hakkında minicik bir şey yazdım, sahibi beni bulup yazıya yorum yaptı ya (inandım evet, çünkü blogumu okuyan kimsenin pek tanınmamış bir müzisyenmiş gibi yapıp beni işleteceğini sanmıyorum), mavi gömlekli çocuk hoplaya zıplaya Gimme Hope Jo'anna söylerken bunu düşündüm. Yazının kudretini. Sonra, ismini cismini yazsam karşıma çıkar mı, sahne arkasına gitsem tanışabilir miyim, diye düşündüm ciddi ciddi. Sevgilisi var mıdır diye merak ettim; varsa ve o an onu izliyorsa kendini ne kadar gururlu/kıskanç/şanslı hissediyordur, onu düşündüm. Kendime güveniyordum, çok güzel iki kokteyl kanımda dolaşıyordu, ayağımda bir süre sonra üstünde duramayacağım topuklular vardı ve topuklu ayakkabı hiçbir zaman hafife alınacak bir şey değildir.

Elbette, yırtık bir insan olmadığım için, çocuğu Cihan'la makul bir yüzdede bölüşmek dışında hiçbir şey yapmadım.

Gecenin bi yarısına kadar shake shake shake signora diye hoplayıp zıpladıktan sonra, bu enerjide olduğumuz başka bir gece olmayacağından korkarak ve açıkçası, Bodrum'a bir daha inmeye üşeneceğimiz için Fink'e gittik. Hande'nin bodrumu, Demet'in evlimutluçocuklusu, Serdar'ın poşeti derken, birkaç saat önce ne kadar iyi müzik depoladıysak hepsini tükettik. Kendimize toks yaptık diyebilir miyiz? Detoks oluyorsa toks da oluyordur sanırım.

Kızlar olarak arabaya kadar zor gittikten sonra (sadece topuklar yüzünden!) Kırçiçeği'nde işkembemizi içtik, saat 6'ya yaklaşır ve ortalık pembeleşirken Turgutreis sessizliğine geri döndük.

Sonraki günler ve geceler de sakin geçti, akabinde araba kullanmak zorunda olmayacağımız bir uzaklıkta, denizden 10 cm ötede rakı-balık yaptık, üstüne sufle ve güveçte helva kaşıkladık, sonra ben tabi ki dizime kadar denize girdim dayanamayıp, bizimkileri de peşimden sürükledim, sonra da sivrisinekler elverdiğince şezlonglarda uyuyakaldık.

Elimdeki rakı değil artık, Türk kahvesi...


Sonracıma, Gümüşlük'e gittik. Takıcılar çarşısı, restoranlar, kafeler falan tamam da, ah bir amca vardı en çok o etkiledi beni: Muhtemelen hemen oradaki evde oturan amcam şezlongu denize kadar çekmiş, yanındaki ufak masasına rakısını koymuş kitap okuyordu Gümüşlük sessizliğinde. Ufuk çizgilerini çok sevmem ya ben, işte içine ay batıyorsa çok güzelmiş ufuğa bakmak. Yakamoz güneşle olmaz ne de olsa.


Oturduğumuz restoranda, hesabı ödeyip kalkan her masanın ardından masadaki fanusta duran tüm begonvilleri ve gül yapraklarını, ortalarındaki mumlarla birlikte denize döküyorlardı. Bir ayin gibi aynı. Nilüfer gibi denizin üstünde süzülen mumları izledik, ay batana kadar bekleyen masalardan biri olarak...

Fotoğraf çekmeye çok meraklıyım ya anı biriktirme babında, sonradan dönüp bakmak üzere yani... İşte Gümüşlük'te, 3 megapipili makinemle uğraşırken, elimde kralı olsa gözümün gördüğünü çekemeyeceğimi düşündüm. Hiçbir zaman tam olarak olduğu gibi kopyalayamayacağım için fotoğrafçılığa çok inancım yok sanırım benim. Hatırladığım kadarı bana yetmek zorunda; o yüzden başka birinin bakıp olmamış diye sileceği fotoğraflar çekip, o manzaraları kendime hatırlatıyorum. Bir sürü böyle karem oldu, özellikle Gümüşlük'te.

Gümüşlük bir yana (orası bir akşamüstünü geceye bağlayarak görülmeli)... Eskiden Bodrum out, Çeşme in derlerdi magazin programlarında, Çağla Şıkel'in yanı sıra en popüler yaz konusuydu bu. Bakardım e hepsi aynı, hepsinde insanlar beachlerde hoplayıp zıplıyor ve mümkünse denize girmiyor (hey allahım!), ikisini birbirinden ayıran ne ki, neyi tercih edeceğiz, derdim. Bodrum'a da, Çeşme'ye de geçen yıl ilk, bu yıl ikinci kez gittim ve tercihim açık ara Çeşme. Neden olduğunu da, Bodrum'u çok seven bir arkadaşın sunduğu nedenle anladım: "Bodrum tatil yerlerinin İstanbul'u abi, her şey var." Ah be. İstanbul'u İstanbul'da sevecek, buraya döndüğünde köprüden geçerken o zakkum kokmayan havasını dahi içine çekiyor olacaksın; İzmir'le karşılaştırmayacaksın çünkü -İzmirliler alınmasın ama- ne haddine zaten, ancak ondan sonra bir yeri İstanbul'a benzeteceksin. Her şey varmış... Tatil bu, tatil! Kitap, müzik, şezlong, hasır, güneş, karpuz, hamak, yeni biçilmiş çim, yaz yağmuru. Başka neye ihtiyacın var ki, İstanbul'u arıyorsun tatilde?

Büyükada'yı da tam bu yüzden sevmem. Kahve Dünyası'nda oturmaya gideceksem neden Fındıklı'dan öteye gidiyorum ki?

Madem Çeşme-Bodrum karşılaştırması yaptık, söylemeden olmaz: Alaçatı'nın denizi Bodrum'un herhangi bir yerine, Paparazzi de Fink'e on basar! Yakında Paparazzi Kafası adlı playlistimle yollarda fink atacağım - Bodrumlular alınmasın ama :) -

(17-24 Temmuz 2010, Bodrum Turgutreis)


Bu arada, mavi gömlekli çocuğun Mert Ekren olduğunu öğrendim. Mert Ekren ismi kendisine bir şey ifade etmeyen benim gibi insanlara söyleyecek bir çift lafım var. Daha doğrusu, bir çift dizem:

Alo orda mısın, hatta mısın?
Bir başına rahatta mısın?

Biraz hayalkırıklığına uğramadım desem, yalan olmaz. Ama yine de... :}

naçizane: Fotoğrafçılık değil, Fotoğraf Edebiyatı

Boyunda fotoğraf makinesiyle dolaşmanın insanlarda turist etkisi yarattığı yıllardı. Daha önce hiç binmediğim bir otobüsle (gizemli bir sanat yolculuğu) şehrin kenar mahallelerine gittim. Varoşları siyah beyaz yakalayarak fotoğraf sanatını kırbaçlamaya hevesliydim. Ulaştığım mahallenin havası beni gerçekten etkilemişti. "Dik yokuşlardan çıktım, ara sokaklara girdim, kara bakışlı adamların oturduğu kahvelerde demli çaylar içtim..." diyecek kıvamdaydım. Fotoğraflarım için çocukların sümüklü olanlarını, yaşlı teyzelerin yüzü buruşuklarını ve evlerin sıvası en döküklerini (fotoğraf duvarı) tercih ediyordum. İçimdeki teatral ses, buruşuk, dökük ve sümüklü olanın daha sanatsal olduğunu söylüyordu. Gerçekten de 'sıvası dökülmüş bir evin kapısında oturan yaşlı teyze ve onun yanında ekmek yiyen sümüklü bir çocuk' görüntüsü çekmeyi başardım. Zincirleme sanat tamlaması yapmıştım, çocuğun yalınayak olmaması haricinde istediğim bütün öğeler yan yana gelmişti bu karede. Bu fotoğrafı çektikten sonra halka karıştığı için gururlanan bir şehirlinin gereksiz coşkusuyla "İyi günler teyze" dedim. Buruşuk teyze beni bir süre süzdükten sonra "Kimsin sen?" dedi. "Yanlış anlamayın, fotoğraf çekiyorum" dedim. "Fotoğraf falan lazım değil bana" diyerek kafasını çevirdi. Nefis bir fotoğrafım ve arkadaşlarıma anlatacağım hiç yoktan bir anım olmuştu. Fotoğrafıma "Yaşlı Kadın" ismini verdim.

(Fırat Budacı, Uykusuz, No:131)

Korprıt kafanın olmazsa olmazlarından bir boş zaman aktivitesi irdeleyeceğiz bugün: Fotoğraf Edebiyatı.

Ofisin fotoğraf çekme ve o fotoğrafları belli yerlere yükleme sorumluluğunu uzunca süre taşıyan biri olarak itiraf etmem gerekir ki, ben fotoğraf çekmeyi bayağı seviyorum. Ama insan fotoğrafı çekmeyi seviyorum; bakınca o anı hatırlatan fotoğraflar, daha çok da insanların çekildiklerini fark etmediği, rol yapmadığı, fotojenik olmadılarını onlara hatırlatmayan alabildiğine doğal fotoğraflar...

Bununla ilgili geçenlerde okuduğum güzel iki cümleyi paylaşasım var:

"Ve gerçekten insanlar öldüğünde geriye sadece fotoğraflar kalıyor.
Her fotoğrafta o kişinin yaşadığı bir gün."
(yazı için bkz.)

Biraz karamsar da olsa, benim sebebim bu. İnsanlar öldüğünde, veya basitçe, aradaki bir şeyler öldüğünde fotoğraflar umut veriyor insana. Aynı kişilerle, aynı yerde, aynı yaşta veya kiloda değil belki ama "bir resim de bu geceden" çektirme umudu.

Benimki doğru, demiyorum. Lakin fotoğraf edebiyatı lafı ile anlatmak istediğim sadece fotoğraf çekmekten zevk almanın ötesinde, çekmiş olmak için fotoğraf çekmek. Galata Köprüsü'ndeki balıkçılar örneğin, Yeni Cami'nin önündeki güvercinler, mavi gözlü sokak kızı filan... Herkes portre veya natürmort çalışmak zorunda değil ancak herkes de nar resmi yapmasın, fotoğraf çekeyim derken fotoğraf edebiyatı parçalanmasın, dimi ama?

Bizim oranın adetleri, meşhurdur karikatürleri:

Eğer yazabilmek yerine çizebiliyor olsaydım bunu çizerdim.

Böyle bir şey olmasına karşıyım fotoğrafçılığın, azıcık boş vakti olan her korprıt kafa gidip bir fotoğrafçılık kursuna kaydolup, sonra D90'ıyla suriçinde foto turlarına çıkıp, bir de vitrin camından kendini çekmesin. Lütfen. Şirketin yarısı aynı fotoğrafçılık kursuna, geri kalanın da yarısı bir başkasına gitmesin; fotoğraf çekmek antidepresan almak gibi bir alışkanlık olmasın.

Anının bir anlamı olsun arkadaş ya, şu zavallı hayatın teneffüs aralarına kurban giden bir şey olmasın fotoğrafçılık.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!