... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

ironi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ironi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

diyanet.gov (#fail)

_ İroni nedir anne?
_ Laik bir devlette, diyanet.gov.tr diye web adresi olmasıdır yavrum.


Kahverengi fotoğraflarla gülümsemek

Ne zaman patlayacak raddeye gelsem, biri gelip diyor ki "haline şükret, neler var dünyada." Bir haber, bir resim, bir fotoğraf...

Gülümsemeyi hatırlamak için, gülümsemeyi hatırlayabilen çocuklara bakmak lazım hep.
Bir yandan da, bunda gülünecek ne var, değil mi ama?



Kahverengi fotoğraflar.

Gülümsemek için gülümsenmeyecek fotoğraflara bakma ironisinin benzeri, üzüntülü filmlerde de olsaydı keşke. Olsaydı da, izlerken "aslında benim güzel bir hayatım var lan" deseydik. Mesela ben Piyanist'i bir daha kesinlikle izleyemem gibime geliyor. Mutluyken üzülmemek, üzgünken intihara sürüklenmemek için izleyemem tekrar.

İyi filmin etki ettiği başka bir yer var beynimde belki de.

uyku / mut

Dün akşam lise arkadaşlarımla buluştum. Konuşacak şeylerimiz giderek azalıyor ama yine de özlüyorum kerataları, şöyle 2 ayda bir filan görüşüp hep "ay ne kadar uzun zamandır" görüşmediğimizden dem vuruyoruz. Demek ki yetiyor yavrucum, yetiyor demek ki. Bugün eskiden pek sık (her gün filan) görüşme ihtiyacı hissettiğim bir arkadaş da hak verdi buna (ki buna hak vermesi oldukça ironikti, gülümsedim, görmedi telefondan): İnsan istediğini görür abi.

Daha önce de demişimdir (zaten işin ironikliği de vaktiyle bunu demiş olmamdan kaynaklanıyor; hayat ne garip deel mi?): "Hayatımızda "hiç" zaman ayıramadığımız şeylere hiç zaman ayıramamamızın sebebi, onların öncelik listemizde bayağı aşağılarda olmasıdır."

Bu sabah 07:05'te Trabzon'a uçağım vardı. Dün gece bizimkilerin yanından kalktıktan sonra Etiler mevkiine Moris'i görmeye gittim. Çünkü bir saat de olsa, üç tur da olsa zaman, ne kadar varsa o kadardı ve azken de çok olduğu kadar değerliydi.

Gece (ya da sabah, artık) 4 saat uyudum. Trabzon'a gittim, 20:40 uçağı ile döndüm. Döndüm ve Okay'lara gittim. Okay'ımın gitarı, Sezo'mun sesi ve bu kez, sık göremediğimiz kuzenlerden birinin de bağlaması... Üçünü birlikte yakalama şansım yoktu bir daha, izinden dönene dek ikisini bile göremeyecektim. Şu an saat 01:29 ve ben ölesiye yorgunum. Ölesiye yorgunum ve uyumak, aklımdan geçen son şey.

Bu çok kolpa bi laf ama zamanın kıymetini bilmek lazım ve harcamamak boşa. Boş geçen zaman bile boş olmayabilir eğer bir ilhamla, bir kafa rahatlığıyla geliyorsa; benim Bozcaada'da önümüzdeki günlerde -tekrar- bulmayı umduğum gibi... Hayatı bir fayda topağı olarak görenlerden değilim. Boşa harcamaktan kastım bu değil.

Olmak istediğimiz yerlerde olmalı hep. Çünkü insanlar öyle yapıyor ve insanlar, bizim evimize hiç ama hiç uğramadıkları halde gidip başka diyarlarda içtikleri filtre kahveleri bize anlatıyorlar, ne düşüneceğimizi / bir şey düşünüp düşünmeyeceğimizi önemsemeden. O zaman önemli olan, bizin o filtre kahve içimi süresince, daha mutlu değil belki -çünkü bu bir sidik yarışı değil- ama keşke başka yerde olsaydım demeyeceğimiz yerlerde olmamız.

Püskevit

Devlet Bahçeli bisküvi'ye püskevit demiş. Ee? Yani? Otel reklamlarına "karolüferli" yazan bir ecdadın evlatları tarafından yapılan "efenim Bahçeli ekmek bulamıyorlarsa püskevit yesinler demiş ahuahuhauhuahua" tarzı espriler komik olmaktan öte, ironik.

Bu konuda yapılan esprilerin gündemle dalga geçen olağan tivit boyutundan (örn. #SexandtheIETT çok iyi tivitlere sahne olmuştur) komiklik olarak fersahlarca uzak olduğunu düşünüyorum artık. Bana kalırsa şu aşağıdaki mix hariç hiçbir komikliği yok bu konuşmanın, o da, gerçekten çok iyi olduğu için!

Bobiler, baby!


Başarılı intiharlar

İntiharda başarılı olmanın olasılık-şans gibi, sağlamak-neden olmak gibi ironik, kinayeli bir tarafı var ama biz anlamını karşılayacak şekilde konuşalım. İntiharda başarılı olmak, amacına ulaşarak ölmek demek. Başarının sırrı büyük ölçüde nerede? Yalnızlıkta! Kişi eylemi gerçekleştirirken etrafında onu vazgeçirmeye ya da kurtarmaya çalışacak kimsenin olmayışında.

Suicidality Assessments diye bir eğitim alıyordum geçenlerde; işle en alakasız olan eğitim o gibiydi çünkü. "İntihar Hevesinin Değerlendirilmesi" diye çevirebiliriz bu başlığı. Birine intihar heveslisi teşhisi koymak için onlarca test, anket, değerlendirme olduğunu bilmiyordum ben.

Lakin, bu anketleri can-ı gönülden doldurarak hevesli çıkan adamın gerçekten intihara meyilli olduğuna da inanmıyorum.

Ahkam kesmek kolay, millet boşuna mı psikiyatri doktoru olmuş, Freud musun lan sen diyebilirsiniz. Freud değilim tabi, allahıma bin şükür özellikle pembesi değilim... de, bana bir şey inandırmak da kolay değil. Deneyimim var allaha şükür (buradaki şükür nidası da yukarıdaki ironi/kinaye tespitine tabidir), insan kafayı da yese o an, karşısındakinin aslında kurtarılmak istediğini biliyor içten içe.

Yani, bana çıkıp kimse demesin ki şu aşağıdaki anketi intihara meyilli birine versek hepsine "yetmez ama evet" deyip ele verecek kendini ve ardından bir çatıya çıkıp, aşağıda bir kalabalık oluşmasını beklemeden atlayıverecek aşağı?

Hiç sanmıyorum.

Caps: Columbia Suicide Severity Rating Scale (C-SSRS)

Ginger

Görsel şuradan.

Zencefilli bir kurabiye tarifi atıp kafamdan,
adını Fred koymak istiyorum.

Şizoblog

İnternette kendimiz miyiz, bu ayki dosya konumuz bu.

Bir aralar kafama takıldı, bu takip ettiğim onlarca blogun yazarının ne kadar "kendileri" oldukları düşüncesi. Hepsiyle tanışamam ki, üçünü beşini biliyorum haydi, evet öyleler. Aynı yazdıkları gibi görünüyor, oldukları gibi yazıyorlar. Örneğin, 30 yaşında asfasdsads diye internet gülüşü yapmadan yazı yazan ve eğlenceli şeyler yazan adam var ve ben okuyorum yazdıklarını. O adam, asıl o mu?

Aynı şekilde, benim de ne kadar ben olduğumu bilme imkanı yok kimsenin. Diyelim ki ben bu değilim, şaşırır mıydınız? Orta yaşlara merdiven dayamış bir kadın olabilirdim. Bir erkek olabilirdim. Alternatif bir tarz olabilir, standartmış gibi davranabilirdim; sırf öyle olmanın nasıl bir şey olduğunu görmek için, çünkü bu hali gerçek hayatta deneyimlemek için son çıkışı kaçırmış olabilirdim.

***

Ben bu akşam dedim ki: "Ben kendim de bilgisayar başındaki halim gibiyim, bir farkım yok."

Eve dönerken yuh ulan dedim, göz göre göre söylediğine bak, nasıl yalan, nasssıl yalan... Oysa ki burada 'iyi'yim ben. Burada kaldırılabilecek veya beni burada okuyanın kaldırabileceği laflar ediyorum. Gerçek hayatta ise o kadar inatçı, o kadar peşin hükümlü beyanatlar veriyorum ki, dönüp kendi yüzüme bakmam çoğu kez. Nitekim... neyse.

Demem o ki, karakter aynı karakter olabilir ama ruh hali başka.

Böyle memnuniyetsizliklerden dönüp bilgisayar başına oturmalardan birinin de bana bu yazıyı tamamlatmasındaki ironi, kayda değer.


(Kasım 2010, İstanbul-Fethiye-İstanbul)

Ters!

Adamların yolları, paraları, aksanları, ölçü birimleri, prizleri... hatta otobüs durakları bile ters!

Tüm dünyanın bu herbişeyiters memlekete göre saat ayarlaması nasıl bir ironidir?



KA-FA 1500

işten kafa oldum bugün.

zaten yorgundum, zaten yataktan oması gerektiğinden bir saat geç kalkmış, yemişim lan dün gece döndüm merkezden, deyip işe geç gelmiştim. öğlen starbucks'ta ayılmak için kahve içerken, mayışıp neredeyse uyuyacak hale gelmem mikkemmel bir ironiydi (bunu bir daha yapmayacağıma söz veriyorum ya. hayır gerçekten izlemiyorum türk malı'nı.)

bugün isyan günüydü ofiste. hoşuma gitmiyor diyemem. son dakikada bana bir iş verilmesi değil, oraya-buraya (twitter-blog) yazıp rahatlayacağım şeyleri insanların yüzüne veya mailine çemkirip rahatlamak hoşuma gidiyor.

bir arkadaşımla biz, 15 dakika önce bize saplanmış acil bir telekona girerken, departmanda pazartesi öğlene kadar yapılması gereken bir iş belirdi. biz son dakika işlerinden payımızı aldığımızdan, kimin başına kaldıysa kaldı o iş fakat bu durumun uygunsuzluğu ile ilgili geribildirim vermekten geri kalmadık. bu sefer ağır bir dil kullanmış olabilirim. umurumda değil, desem?

bizim işimiz, plansızlık kaldıracak bir iş değil arkadaşım. bunu anlatamadık.

hiçbir zaman düşündüğümü söylememezdik edemedim. sivrilmesem olmaz gibi sanki, kır dizini otur halbuki, dimi. yine öyle oldu nitekim, nelere taktığımı madde madde açıkladım. geribildirim adı altında içimi döktüm, çok iyi oldu çok da iyi güzel oldu taam mı.

üslubumun daha ağır değil ama daha açık ve daha tokatlayıcı olması da bu işte kaşarlandığımı gösteriyor sanırım. "kaybedecek bir şeyim yok" düşüncesi mi? (ya da "onlar kaybeder" düşüncesi mi?) olabilir.

yine de bi ben kaldım ofiste. olsun lan. kafam güzel oldu bak. bu gece dışarı çıkıcam hem, isabet.

haftasonu bilgisayarı yanıma almıyorum. evinde internet olmayan adam bilgisayarı naapsın. o konuyu da bi an önce halletmek lazım...

neyse şey, pazartesi görüşürüz.
(15 Ekim 2010, Ortaköy)

çiçek böcek, güneş bulut

Bugün en az on kez döndürdüğüm Sevdanın Son Vuruşu'nu dinlemenizi öneririm, gerçekten güzel şarkı. Tarkan müzisyen olmaya başladı ile, vay be Aysel Gürel giderayak ne yazmış yorumları arasında gidip gelebilirsiniz (bilen bilir, kendisinin son şarkısıymış bu ve tamamen tesadüf eseri kısmet olmuş üstüne müzik yapmak).

O kadar leş şarkı dinledikten sonra (Türkçe pop diye sınırlayarak)
bu, yılın şarkısıdır diyebilirim Onurlu'nun izinde...


Düşündüm de, neredeyse tüm yazılarım "abi ben anlamıyorum yaa" diye başlasa yeriymiş. Aşk meşk işlerinin nasıl döndüğünü anlamıyorum, insanların müzik zevksizliğini anlamıyorum, birine anne veya abi olmadan nasıl arkadaş olunuyor onu anlamıyorum, ilişkiler neden değişiyor ve neden sadece ben umursuyorum bunu; aileme neden laf anlatamıyorum, bu kızlar niye böyle, kadın şöförler niye şöyle... Anlamıyorum. Basbayağı saf mıyım neyim?

Buna rağmen herhangi bir yazımı anlamak, anlaşmak veya türevleri diye yaftalamayışım da kayda değer bir ironi olsa gerek. Ahanda bu yazıya yapıştırıverdim onu da.

Bu kadar anlamadığım şey olduğu için mi yoksa bu kadar şeyi anlamamama rağmen mi hayatım zor geliyor bana, zordan da öte dar geliyor, onu çözemedim. Gene yapamadığım bir şey, bak.

Ignorance is bliss arkadaşım: Hayatı, aşkı, kafaya takılan her şeyi çiçek böcek, güneş bulut sanıp / sayıp rahat olmak da vardı. Oldu mu, olmadı.

Hala uğraş, hala. Öp, sarıl, yolla; doyama, mesaj at bi de. İstediğini aldın mı, yok. Kuzenin dediği gibi "ben onu dönünce görücem" mi, veya belki ağız tadıyla bi kapı açık, arkanı dön ve çık bile diyemeden bitti gitti mi bu iş...

Bugün bugündür ya, bunun hesabı kitabı olur mu, o yüzden "ben seni gitmeden görürüm bi daha bence".

Alooo - yüreğimde zincirler kırılıyor, duydun mu, nokta.

(03 Ağustos 2010, Ortaköy-Taksim)

Road trippin' with my two favorite allies

(Başlık şimdi oldu işte)

İki adam bir kadın, annenin 'demek yeni trend bu'ları, yol çalışmalarıyla 12 saate uzayan yol, Gürcan'ın "İzmir'in dağlarında çiçekler açar"ı bağıra bağıra, Bursa'da Ahmet'imle yemek, Ulusoy Susurluk tesislerinde alışveriş ve Varan hikayesi, "Allah'ımıza Hamdolsun", Manisa'da mesir macunu saçım heyecanı varmış heyoo!, "sen Emedur ben geliyorum", Akhisar'da inadına durmamak, sonunda 200 km/sa, İzmir'de yollarımızın ayrıldığı Audi, Çine yolu mu Söke yolu mu, yol çalışması amk - trafik amk, gece 12'de Bodrum, 12:30'da Turgutreis...

... dolapta ihtiyacımız olan iki şey (1x2), gece 1'de yatağa yığılmak...


... ve işte 7 günlük evimizden:


Kısa bir süre denize giremiyorum, bir sukurbağasının bu saatte evde ne işi olur yoksa?

Ah bu, bir tribin içine girip saklanamama rahatsızlığı, nasıl olur ya diye -hala- şaşırma salaklığı yok mu... Yanımda bana bu kadar değer veren adamlar varken, başka kimlere arkadaş, kimlere can dediğime; kimi alnından öptüğüme şaşıyorum.

Oysa ki neredeyse hiç tanımadığım bir Kaan'ın bir ICAMES gecesi manzarada çitlere yaslanmış yatarken bana verdiği sıcaklığı başka kimse vermemiştir. Bu kadar kısa sürede... Bu kadar kocaman bir adamın omzuna yaslanıp, çitler bizi kaldırır mı, aşağı düşer miyiz diye endişelenmemek olası mıydı? O yanımdayken düşmeyeceğimi biliyordum demek ki!

Hey gidi...

İçimdeki sıkıntı begonvillerimize baktıkça geçiyor. Dün nargile dumanıyla üfledim birazını. Bu akşam da rakıyla içimi temizleyeyim, su ayağımdan alsın tüm elektriği, götürsün istiyorum.

Huzur istiyor, huzur buluyorum. Ötesi boşmuş gibi, İstanbul yokmuş gibi.

O zaman bu şarkı bugün, bugünkü bana gelsin.

İşle ilgili ağlanayım mı biraz?

Öyle bi "işimi sevmiyorum" ağlanması değil bu. İşimi sevmiyorum diye çırpınmıyorum henüz neyse ki. Ama bazen telomerlerimin ucundan kesildiğini fiziksel olarak hissediyorum.

Şu an kalbim sıkışıyor. 'Pozitif yap'amıyorum yarınla ilgili; kafamdan, sonunda karşımdaki insanın bana elini dahi uzatarak teşekkür etmediği; neredeyse hiç bilmediğim Bornova'dan, Alsancak'tan, Balçova'dan tiksindiğim senaryolar geçiyor. Bardağın boş tarafı da değil, dibi. Hatta hatta, yeni ve aman-çok-kullanışlı meyve suyu kutularının içinde kalan ve o kutular -eski usül- köşesinden kesilmedikçe dökülmeyen meyve suyu artığı.

Yarın sevimsiz bir görüşme yapacak, sonra daha sevimsiz bir görüşmeye doğru hızla yola çıkacağım. Akşam da çok yüksek olasılıkla sevimsiz bir telefon görüşmesi yapacağım.

Üstümdeki yük hafiflemiş mi oluyor şimdi?

Ben gerçekten satışçı olamazmışım. Şirketimin boykot edildiğini gördüğümde, bir değil iki değil, sinirden ağlardım herhalde eczanenin önünde.

Göz kapağımda çıkan kimliği belirsiz kitle de gerçekten çok ironik oldu, çok. Hazır gitmişken göstersem mi yarın?

Kiminin parası, kiminin Behlül'ü

Aşk-ı Memnu'yu evde olduğum akşamlar izliyor olmam, hakkında atıp tutma hakkımı elimden almaz diye düşünüyorum. Yeni elimize ulaşan haberlere göre, Aşk-ı Memnu hayırlı bir finalle hayata gözlerini yumuyormuş.

Bunda bloga konu olacak hiçbir şey yoktu aslında. Lakin geçenlerde tanıştığım Kler şahane bir tespit yaparak taşı gediğine oturtunca "ben bunu yazarım arkadaş" diyerek aldım iznini, kendi cümlemle aktarıyorum:

Hatırı sayılır bir Fransız lisesini bitirmiş ve görünürde üniversite okuma gibi bir gaye taşımayan (daha doğrusu, artık evleneceği için bu gayesini tamamen unutmuş olan) bir kızın bölümler boyunca fink attığı; yatlarda-katlarda, adalarda-modalarda gezindiği bir dizinin finalinden elde edilecek gelirin "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasına bağışlanması nedir?

Tsss-sometimes durumu.

Bir de şöyle bir şey var ki bir aralar feysbukta çok ekmeği yenmiştir, azıcık sevimli olayım diye koyuyorum buraya:



25 Haziran 2010'da Bihter Ziyagil'in cenazesinde görüşelim beybiler!

Bazen

Daima diye şarkı biliyor musunuz, ebedi, temelli, sürekli diye de olabilir? Benim aklıma gelen bir Bon Jovi'nin Always'i var, o kadar.

Asla da aynı şekilde. Asla, katiyen, kesinlikle hayır diye şarkı var mı, varsa bile ben dinlemedim, varsa bile benimsenmedi demek ki... Bir Now or Never var, o bile sağ gösterip sol vuruyor; asla derken şimdi'ye bastırıyor vargücüyle.

"Bazen" üstüne ise ne kadar çok şarkı yazılmıştır, şu an bile aklıma dört tane geliyor: Nev, MFÖ, Mor ve Ötesi, Kırkaltı bazen'leri... Daha çok vardır eminim, benim bilmediğim. Yabancı şarkıları hiç düşünmedim bile dikkat ederseniz.

Neden ki?

İnsanoğlunun hiçbir duygusu bazen'den çok sürmediği, bazen'den daha sık görülmediği için mi acaba? Sürekliliğe kendimizi ittiremediğimiz için mi? Hemen sıkıntılar bastığı için, darlandığımız için?

Bazen geri dönmemiz gerçekten imkansız olduğu için olsa?

Olamaz mı?
Olabilir.

Halbuki hayatımda, ofiste olduğum şu 19 Mayıs'ta arkaplanımda sürekli olan tek şey müzik bu aralar, onda da sürekli bazen'ler vuruyor kulağıma.
"Sürekli bazen'ler." İroniye gel.
Sanırım resmen sıyırdım sonunda, cümlemize hayırlı uğurlu olsun.


19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun efendim, ben şu an "Ne mutlu Türk'üm diyene!"den ziyade, "işleyen demir ışıldar" ile "müzik ruhun gıdasıdır" arası bir kafadayım, hayatımı blog molaları kurtarıyor.

Saygılar sunarım.


No Vain No Gain



Kendini beğenmiş
olmak istiyorum zaman zaman,
yalnız
bunun için önce
kendimi beğenmem gerekmesi
beni biraz zorluyor.

Sitem içindeyim

"Bazen isyan edip yalnızlığıma
Sana karşı ince bir sitem içindeyim"


Sitem içindeyim de, kime sitem içindeyim bilmiyorum ki a.k.
Sitem içinde olmamın hiçbir anlam taşımadığı insanlara karşı sitem içindeyim.
Nafile.



Candan Erçetin, normalde de kaprisli kadının tekisin ama bu şarkıları yaptığın için çok pis bi insansın. Bu büyük iltifatı bir daha da duyamazsın benden; hele de Sütaşkı reklamından sonra.

Soru İşareti

Hala (evet, hala!) karışık olan odamı düzenlemeye çalıştığım bu gecenin iç karmaşasına gel:

Eskiden CD almazdım, alamazdım daha doğrusu (hala da korsana yüzde yüz karşı olduğum söylenemez de).

Bugün "Özgürlük Emek İster"i dinlemek için aldığım CD'yi, ancak kendimi, kendime CD alabilecek cendere içine soktuğumda alabilecek duruma geliyorum - özgürlüğe doğru mu, yoksa özgürlüğün sözdesine, müziktesine doğru mu emek veriyorum?

***

Güzel bir şey düşünmem lazım bunun üstüne...

Günlerden bir refleks gümüşüne bindiğim ilk gün, karşı yakaya geçer ve sağdaki arabaların hepsine galiba çarpacağımızdan endişe ederken hiç yoktan sordu bana dostum "Sen ne dinlerdin eskiden?" diye. Herhangi bir lafın geldiği veya gittiği yoktu o soruya.

"Nasıl yani?" dedim, "işte, lisedeyken mesela" dedi. Saydım üç-beş şey. Farklı şeyler dinliyormuşuz çoğunlukla, önemsiz.

Bulutsuzluk Özlemi bana onu, hiç yoktan sorduğu o soruyu hatırlattığı için, o an hiç önemsiz gibi görünen bi "işte o an" olduğu için aslında, şu an arkaplanımda çalan müziğe çok uydu.

***

İki tane soru işareti.
Seç beğen al.

(11 Nisan 2010, Akaretler)

Not: Bulutsuzluk Senfoni'yi dinlemeniz lazım. Geçmişinizde bu grup olmasa bile.

a big fat smiley

Şimdi ben psikiyatra gitsem, bana üzgünlük teşhisi konsa ve yazılabilecek en göz önündeki ilaç yazılsa...
...ironinin tanımı hiç* bu kadar açıklayıcı olmamış olurdu.

(09 Aralık 2009, Hacettepe)


*Hiç, iddialı bi laf. Saki'nin Laura öyküsünü tenzih ederim :) Okuyun, zevklidir.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!