... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hemofili değilim.


"Peki, deyip bırakamazsın sen" dedi bir arkadaşım geçenlerde. Doğru, geçemem.

Hiçbir şeyi kısa kesmeyi beceremedim.

Peki deyip bırakamam. Tam bir cool gibi üç kelimelik tweetler atamam, hele de bir şey anlatasım varsa, seller götürür her yeri. Kendimi açıklarım sürekli, şunu şu yüzden yaptım, bunu bu yüzden düşündüm; o şöyleydi, demek ki bu böyle. Kimseye açıklamazsam kendime açıklar, kimseyle konuşmazsam kendimle konuşurum. 8 aydan kısa ilişkim yoktur (ergenlik dahil). Olup bitmiş bir şeye aylarca, olup bitmiş bir kişiye yıllarca üzülmüşlüğüm vakidir. 3 saniyelik ses kayıtlarım olmaz. Giriş / Serim bölümlerimi tekrar okuyunca en az ikiye ayırırım. Hiç tanımadığım insanlara uzun e-maillerle yanıt veririm. Hiç tanımadığım hadsizlere uzun yorumlar döşeyebilirim. Fotoğrafların altını doldururum. Profilimi doldururum. Çalma listelerinin açıklama bölümlerini doldururum. Çok uzun, kendimi bile bıktıracak kadar uzun süre boyunca aynı kişiden hoşlanabilirim.

Ve tabi ki tüm bunları bir önceki cümlenin hatırına yazdım.

///

Hemofili değilim, allahtan. Benimki tamamen psikolojik.






knock knock joke


Bir vakitler neredeyse tüm yazılarımın etrafında döndüğü bir dostum vardı. Çok kırılıyordum ona, öfkeleniyordum; o umursamadıkça daha çok öfkeleniyordum, böyle bir takıntı haliydi adeta... En iyi arkadaşım olmasını istediğim, üstelik de bana en iyi arkadaşı olduğumu söyleyen birinin beni itip durmasına verdiğim anlamsız tepkilerdi o yazılar. Tepkilerim anlamsızdı ama yazılar için bunu söyleyemem. Güzel şeyler yazdım arada. Hala bazı benzetmelerimin tam anlamıyla onda karşılık bulduğunu düşünüyorum, "teneke adam" örneğin.

Bir gün gelip bu kızgınlığımın geçeceğini, ama bunun işlerin yoluna girdiği anlamına gelmeyeceğini de biliyordum. Ona da söylemişimdir bunu hatta. Söylemiş, hatta bu durumu kapanacak bir kapıya benzetmiş olmalıyım; çünkü bana şöyle bir yanıt verdiğini hatırlıyorum: "Omuz atar  kırarım o kapıyı, girerim içeri." 

Bir bakışın bile her şeyi anlatmaya yettiğini ve çalan şarkıların bir anlama geldiğini düşünen bir insan için, böyle büyük laflara inanmak, onlara dayanarak ayakta kalmak o kadar kolay ki. Yok olan, hem de ben bitiyorum diye bağıra çağıra yok olan bir dostluğu canlı tutmaya çabalamak... Nafile, ama kolay.

Neredeyse üç ay oldu, hiç konuşmadık. Hiç. Vedama gelmedi. Gelmesi ya da gelmemesi artık çok önemli olduğundan değil de, ertesi hafta gideceğimi bildiği halde gelmedi; sırf o haftasonunu ülkede geçirecek olan arkadaşımız ve tüm arkadaşları, arkadaşlarının sevgilileri de dahil herkes, herkes orada olduğu halde gelmedi. "Niye yok lan bu adam?" dendi (ben demedim), telefon edildi kendisine (ben etmedim), "ben onu zaten hep görüyorum" dedi gelmeyişinin açıklaması olarak (bunu bana söylemediler, kendim duydum). Biliyorum, ilgilendiği hiçbir şey yoktu orada. Birine sevgi göstermesi için arkasına saklanması gereken hiçbir şeyi vaat etmiyordu veda organizasyonum. Ama yine de bu denli bir açıksözlülük beklemiyordum.

Ülkedeki son haftam ışık hızıyla, üstelik bir mesai ve bir İzmir ziyaretini de içine katarak geçip gitti, son aile ziyareti, son şu, son bu, sonra da ben gittim. Bu arada bir kez aradı, ben İzmir'deyken. "İzmir'deyim" dedim. Bir kez de mesaj attı, saatler sonra gördüğüm, tek kelimelik bir şey. 

Tık, 
Tık. 

Kapıyı çaldı. Hemen cevap vermedim, endişelenmedi. Kapıyı kırmak şöyle dursun, zile bile basmadı. Arkasını döndü, gitti. Bir daha hiç konuşmadık, üç ay oldu neredeyse. Bundan sonra da özellikle konuşacağımızı sanmıyorum. Orada burada karşılaşınca kibar kibar naber'leşiriz. O bana Afrika maceralarımı sorar, ben ona altı ayı üç cümlede özetlerim, o kadarı da ona yeter. Muhtemelen kalabalıklarda karşılaşmışızdır zaten, kalabalıklar arasında kaynar gideriz.

Aradan bunca zaman geçtikten sonra o telefonu açmanın daha zor olduğuna (aramamasının nedeninin bu olduğuna) inanmak isteyen minicik bir parçam varsa da hala, bir şeyleri ayakta tutmaya yetmiyor. Bittiyse bitmiştir, dostluklar biter. O yazıları yazarken ölmediysem, şimdi hiç ölmem.

Ama gülmüyorum bu duruma, çünkü yazık. "Knock knock joke"lar komik olmuyor gerçekten de.


15 Eylül 2015
Kumasi, Gana

bir(çok) şeyler

"bazı şeyleri, bazı başka şeyleri yazmadan yazamayız."

enis batur / dalgınlık kursları

Prolog

(Bu bir yazıyı yazmak istemenin yazı yazmasıdır.)

Bugün işe yürürken (evet yürürken) aklıma çesitli fikirler geldi, hiçbiri de bir işe yaramayacaktı ama olsundu.

Ben bu sabah yürüdüğümden daha uzun yürümek istedim ama zamanım yoktu, durup kahve almak, sigara içmek istedim ama zamanım yoktu.

Sanki uzun uzun yürüyecek bir şey olmuş gibi geliyor ama daha önce bana çok gibiler geldiği için pek aldırmıyorum (aldırsam da aldırmıyorum).

Neyse.

Dün patron gelip "arkamdan Londra'ya gelirsen bu sefer gitmem" dedi. Bana dedi. Ben ona "girdiğim her şirketten ayrılıyorsunuz" minvalinde bir şey dediğim için dedi. Hahah. "Kısmet" dedim kendisine. "Daha ne kadar yapabilirim'ini bilmediğim bir işi sürdürmek üzere ülke değiştirmeyi düşünmüyorum yea ben aslında" demedim."Ben onu dedim ama bi' sorun niye dedim... Çünkü herkes gibi teşekkür sıralamak anlamsız geliyor bana" da demedim. Çünkü bazı şeyler denmez, ben korprıt hayatta ilk bunu öğrendim.

Bazı şeyler söylenmemek için var. Bu, hayatın korprıt olmayan kısımları için de geçerli. Basitleştirerek örneklemek gerekirse; "lakin". Kim lakin der ki konuşurken? Lakin, yazılır ancak. Okuyabiliyor ama konuşamıyor olduğunuz diller gibi. Ha, ben lakin derim laf arasında. Ama siz bana bakmayın. Ben hayatta karşılığı olmayan pek çok şey yapıyorum ve bu başka bir yazının konusu, başka bir aşırı acıklı hikaye.

Neyse neyse.

Bugün işe yürürken "validasyon" dedim kendi kendime. Bir kısa film vardı, onu hatırlamaya çalıştım. Yazacağım bir yazı var, onu düşündüm. Geçenlerde bir arkadaşla konuştuğumuz insana ihtiyaç duyma-duymama konusunu başka bir tarafından düşündüm. Dergi editörü olsam şimdi dedim, ya da online içerik editörü filan, validasyon konseptli bir sayı çıkarırdım. Ama ATİKER Sıralı Otogaz Sistemleri için dergi çıkarmıyorsanız validasyon gibi sözcükler kullanmamalısınızdır. O yüzden açıp sözlüğe baktım. "Sağlamlama" imiş bu. Bence bu da olmadı ama... Neyse, bunu dergi editörü ya da online içerik editörü olan düşünecekti artık.

Ve işe yürümenin (evet yürümenin) güzelliğini düşündüm, ve arabam olmamasının özgürlüğünü.
Ve bazı yoksunlukları özlediğimi düşündüm.
Bazılarından da ölesiye nefret ettiğimi (ben ölesiye'yi öylesine kullanmam).

Bu bir şeyleri özlemenin de yazı yazması da aslında ama...
Dur dur, ben şimdilik aldırmıyorum.


(20 Aralık 2013, 1.Levent)

Mesela Örovizyon İçin Yazı





Bu oldu. Yazdıklarım benim önüme geçti sonunda, ama yazmadan da yaşayamıyorum, eh napalım, böyle olsun madem. Daha azına razı olmayacağımızı da önceden belirtmiştik.

Telefonlar 10 tane kısa mesaj saklayabiliyorken, 8 tane mesaj alanı bende mutlaka dolu olurdu. Onlar hep orada dururdu. Daha güzeli/komiği/daha güzel bir insandan geleni olursa, eskilerden birini siler, o yeni olanı saklardım. Eşyada da böyle huyum, ama yazılanlarda daha fazla. (Keşke insanların da daha güzeli geldiğinde birkaç tanesiyle olan anıları -ki bu anılar bizim hayalkırıklıklarımızdı- çöpe atabilsek). Şimdi... Muhabbette öyle bir yere kadar geri gidebiliyorum ki zaten oradan sonra gördüğüm, zoraki olmayan bir şey yok.  Benim dürüstlüğüm, tatlılığım, eşdüşüncenin çekiciliği falan geçmişte kalmış. İki günde geçmişte kalan -bunu biliyor(d)um- o yüzden daha söylenirken bel bağlayamadığım, ne güzel insanlar ne güzel düşünüyorlar hakkımda diyemediğim şeyler bunlar. Neden böyle dediğimi de açıkladığım üstelik. Kendimi yeterince açık ifade ettiğimi sandığım...

Haklarında karar vermem daha kısa sürüyor sonunda.
"Sevmek bir ömür sürer, 'bundan bişi olmaz' demek bir dakika"

///

Bir ergen deyişi vardır, "Gururun biterse geri dönme, çünkü senin gururunun bittiği yerde benimki başlayacak!" diye. Uyarlamak gerekirse, "geri dönün ya da dönmeyin, sizin ilginizin bittiği yerde benim merakım başlayacak!" Geçmiş zaman, geniş zaman, öngörülen gelecek zaman.

Kalbimin azıcık kırıldığını inkar etmiyorum. Belki çatır çutur kırılmıyor, ortadan ikiye ayrılmıyor ama kıyısından köşesinden kaybediyor işte. Kalbim küçülüyor. Her yıl Kıbrıs adası kadar kalbi erkeklere döküyorum.

Şimdi abartayım biraz, merakımın başladığı her sefer yaptığım gibi, çok şairane oluyor bak:

İnsanlardan çok büyük beklentilerim var.
Mesela vapura binmelerini bekliyorum.
... and point it home.

(~09 Ağustos 2013, Heybeliada)

*Hala Once'ı izlememiş olmayın lütfen. Sizin için söylüyorum.
Hem, bundan sonra gelen şarkı da güzeldir. Daha oralara gelemedik.

Görsel: Zeyyat Selimoğlu - Yavru Kayık kapak çizimi

Yazmaya devam ediyorum, lütfen müstehcen bulunuz.

Üniversitenin bilmem kaçıncı yılında bir arkadaşım, önceki gün yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Bizim bölümde az sayıda olan ağır tesettürlü tayfadan bir arkadaş, bizimkini iftara davet etmiş. Çağırdığı yer de bir ev mi, yurt mu, bir grup insanın finanse ettiği, belli amaçları ve hadis saatleri olan bir yer. Bizimki herkesle görüşen, herkesle arkadaş oluveren biridir (sadece onun cağrılmasından belli değil mi zaten?) tamam deyip kalkıp gitmiş. İftar sonrası oturması sırasında, bölüm arkadaşımız kalkmış, içeriki odadan bizimkine hediye paketiyle kaplı bir şey getirmiş. Beklenmedik bir hediye! Bizimki şaşırmış biraz, "ne gerek vardı" demiş, "peki nedir bu?"

_ Dünyanın en çok okunan kitabı.
_ Aa, Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi mi?!

Arkadaşımın bir daha o iftarlara çağrılmadığını söylesem, herhalde şaşırmazsınız.

Geçenlerde Mehmet Ali Ilıcak karakterinin, Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine Kur'an-ı Kerim imzalayıp verdiğini söylemesi üzerine (haber şurada.) yukarıdaki olay geldi aklıma. Genetik gibi, evrimi besmele edinmiş bir bölümde ne yaptıklarını pek bilemediğim bu arkadaşlar, kutsal kitaplarını yakınlarına hediye ederken imzalama cüretini herhalde göstermemişlerdir. Tabi onların yaptıklarını yapmanın sünnet olduğunu, onlara dokunmanın bile ibadet olduğunu söyleyen bir takipçi kitlesi yok arkalarında. O yüzden unutmamışlar eşit olduklarını, diğer kullarla.

Benim kafası karışmış milletimin ahlaksız muhafazakarları var haddinden uzun süredir başımızda.

///

Blogların ilk yazılarını hem yazmanın, hem okumanın ne sıkıcı olabileceğini konuşmuştuk Özgür'le bir ara. Doğru, benimki de öyledir. "İlk yazı" niyetiyle yazmışımdır. Pat diye girmeyelim demişimdir.

Ahmet Mümtaz Taylan kadar maharetli de olmamışımdır (şu okuyacağınız, en çok sevdiğim ilk yazılardan biridir mutlaka, metus göndermişti sağolsun):
 
Arayı açtığımın farkındayım. Bir sürü sebebi var, sebepleri hala geçerli. Zannedilmesin ki bu arada hiç yazmadım, hiç kızmadım, kırılmadım, yaşadığımı (ve dolayısıyla yazmam gerektiğini - bunlar o kadar ilintili ki!) hissettiğim hiçbir an olmadı... Ama ikinci kez aynı şeyi yapacak, bir ilk yazı kastıracak değilim.

Peki, neden şimdi?

Dün lütfen ve mecburen son davası görülen Ergenekon'da ifade özgürlüğünün aldığı ağırlaştırılmış darbeler üzerine bugün bir kez daha, eminim son olmayacak bir haber düştü gazeteye ve Twitter'a.
Yargıtay, 'Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' adlı Fransızca kitabı müstehcen buldu.  
Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz hakkında, Guillaume Apollinaire’nin ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ adlı kitabını yayımladığı ve çevirdiği için ‘müstehcenlik’ suçundan dava açıldı. 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/yargitay_fransizca_kitabi_mustehcen_buldu-1145084

Ben Sel Yayıncılık'ın başında olsam bu kadarla kalmazdım:



Bu daha önce hiç olmadı değil, oldu. Fareler ve İnsanlar'a da oldu, Şeker Portakalı'na da, Ölüm Pornosu'na da... Peki ne oldu? Okumadığım varsa aralarında, gidip inadına okudum.

İşte şimdi de inadına yazıyorum. "Evden dışarı çok çıktığı, arkadaşlarında kaldığı..." gibi tecavüzcü savunmalarına, kızın rakı içerken çekilmiş fotoğrafını yayınlayıp yaşadıklarını hak ettiğini ima eden rezil İ. Melih'e göre tecavüzü misliyle hak ettiğimi bilerek, 13 yaşındaki kıza tecavüz eden 26 adamın tek başına Mustafa Balbay kadar ceza almadığı bir ülkede yaşadığımın; bir caminin fermanla değil parayla inşa edildiğini söylediğimde zebanilere yem olacağımı iddia eden manyakların, küfrettiğim zaman beni linç edecek kadar sinirlenen çünkü bunu sadece kendine hak gören zavallı adamların varlığının farkında olarak yazıyorum. 

Yazacağım.

31 Mayıs 2013'ü de yazacağım; insanın Amsterdam'da bir parkta yatarken alabildiğine güzel kafasından geçenleri de, iyi günleri, kötü günleri, üzüldüklerimi, sevindiklerimi... Hepsinin birilerince tü kaka olduğunu bilerek/olacağını umarak, eğer bunlar terbiyesizlikse, alasını yaparak yazacağım. Hala özgürken, hala özgürlüğümüz için o ya da bu şekilde savaşırken yazacağım; "başka türlüsü güç".

Şimdi, beğenmeyen varsa siktirsin gitsin, benim blogumu sevmeyince terk etmek, ülkeyi terk etmekten kolaydır. Kimseyi tavlamak ya da değiştirmek umrumda değil. Kalanların, yazdıklarımı okumalarından bağımsız olarak benim gibi düşünenlerin ne kadar kalabalık olduğunu gördükten sonra, umudu kaybetmek de yok. Sadece ben varım, buradayım, nokta.

benim aklım başımda değil...

Bazen, bazı geceler, bana bi' romantik haller geliyor. Çörekleniyor üstüme.

Ama içimdeki binlerce kelimeyi yazmaya yeltenesim bile gelmiyor. Beceremeyeceğimden değil de... Uğraşamıyorum.

Şöyle bir şeyler:


Şöyle bir şeyler, ki hiç olmamışlardır, ama olabilirler, ama belki de ben bunu artık düşünmek istemiyorumdur...

Tüm savaşların böyle ve bu kadar olması, hayran olunan savaş sahnelerinin Er Ryan'ı Kurtarmak'tan öte, aşka dair bir şeyler olması gerekiyor dünya için. Yani biz, ortaokuldan, liseden bir arkadaşımla bir kafede oturup sağ olan vatanımızda çaylarımızı içerken o şunu dememeli: "Yıllarca aynı sınıfta, beraber okuduğumuz adamın midesinde bir kurşun olması ne kadar garip bir şey yahu." Veya başka biri, daha doktorasını yapacak, daha evlenecek olan biri, Afyon'a çıktığı için sevinirken bir cephane patlamasında ölmemeli, Venedik'te bir kızcağız o öldü diye harap olup gözyaşı dökmemeli.

Yani sadece aşk için ölmeli veya gazi olmalı ve aşk o zaman aşk olmalı.

Gene dayanamadım, değil mi?  Fena oluyorum, çok fena oluyorum biz hep sağ olurken, pisi pisine ölmenin adının şehitlik olmasına, ifrit oluyorum, o kadar işte.

Cephelerde gitarlar, kafalarda aşklar ve ellerde çiçekler olsun istiyorum, sadece o kadar.

...ve güçlü bir canlandırma bu.



Behzat Ç.'nin müziklerini yapan, Pilli Bebek'in kurucusu Cem Kısmet'le röportaj yapmışlar. 
Son kısmı dikkatimi çekti, o yüzden paylaşacağım.

Cem Kısmet'in söylediklerinin sadece müzik için değil, yazı için de geçerli olduğunun anlaşılması dileklerimle...


Albümü dinleyenler en çok neyi soruyor?
 

‘Kızım’ şarkısını dinleyen herkes ‘çocuğun var mı’ diye soruyor. Şarkı yazmanın mutlak surette yaşanmış bir şeyle alakalı olduğunu sanıyor insanlar. Bir şeyi ancak biliyorsan onun hakkında bir şeyler yazabilirsin diye düşünüyorlar ama hayır, herkes her şeyi böyle tecrübe etmiyor. Bir sürü sevgi biçimi var. Birilerinin kızını nasıl sevdiğini biliyor olabilirsin, empatiyle alakalı bu. Bir de ‘Delilik’i nasıl bir ruh haliyle yazdığımı soruyorlar. Deli olup olmadığımı merak ediyorlar aslında. (gülüyor) Bunu var olan bir durumu gözlemleyerek yazdım; onun bende yansımasıyla alakalı. Karşımda canlandırılmışı var çünkü ve güçlü bir canlandırma bu.


Kaynak.

yazanlat döngüsü


zaten ben her şeyi kendim için yapıyormuşum,

("o iç çamaşırlarını benim için mi aldın sanki? sonuçta kendin için aldın." diyen adam vardı ya)

al işte bak,
yazdıklarım da sadece benim işime yarayacak.
kimseye bir şey yaptıramıyorsam, inandıramıyorsam, hissettiremiyorsam bile, ben kendim için yazmış, kendimi böyle anlamış olacağım.

psikoloğa dedim geçenlerde:
"ben yazdıklarımı anlatıyor, anlattıklarımı da yazıyor gibiyim ve o kadar" diye.
doğruydu ve bunun ötesine geçmek için zamana ihtiyacımız vardı belki -daha çok yeniydik, hala sizli bizliydik-
ama bu benim için hep böyleydi zaten:
ben ya konuşurken, ya yazarken anladım kendimi hep.


sadece benim. işe yaramaz. sadece kendim için.
yine de kitabımı kendime ithaf etmek büyük kibirlilik olurdu.

19.09.2011

Ben olsam, beni ekmiş ve bunun için henüz bir sebep göstermemiş bir adama oturup uzun uzun "sen gelmediğinde böyle oldu, şöyle oldu" der miydim, onu hala sıkmadığımı düşünerek (ki genelde karşımdakini sıktığımı düşünüyorum / artık / eskiden düşünmezdim ama artık böyle düşünüyorum / kim olursa olsun sıktığımı / evet) kendimi aptal gibi hissettim ben, der miydim, hala ona dürüst davranmak zorunda hisseder miydim, bilmiyorum. Muhtemelen Jülide Özçelik'ten Bugün Neden Gelmedin? linkini paylaşırdım Twitter'dan. İçimden söylediğim şarkı o olurdu.


Sanırım o, o kadar dürüst davranmalar sadece filmlerde oluyor. Yerli dizilerde de tam tersi olup, herkes içine kapanır ve bölümleeeer bölümler boyunca hiç konuşmazken mesela! Biz yerli dizileri izlerken hep bir karaktere kızarız, sen karşındakini tanımıyor musun canım, deriz, o öyle şey yapar mı, nasıl inanıyorsun, falan filan. E inanacak tabi ki, o gerçek hayatını yaşıyor dizide. İnsanoğlunun ne nalet, ne çingen olduğunu biliyor ve ona göre davranıyor; her şeye dışarıdan bakan dizi tanrısı "sen"in gözünden bakmıyor bu kolpa gerçek hayatına.

Bazı filmlerde (özellikle romantik komedilerde), kişi karşısındaki insandan ve onun iyi niyetinden, en az bizim gerçek hayatta olmasını umduğumuz kadar emin olabiliyor. Ben böyle biriyim mesela, benim iki saat ilgi gösterdiğim insanlar ve iki haftalık ilişkilerim yok. Soyadlarınızı biliyorum. Söylediğinizin doğru, söylediğinizin gerçek olduğunu varsayıyorum hep. Gerizekalı bir dürüstlük veya şeker veren amcanın peşinden giden saflık değil bu; hiç öyle olmadım. Ama azıcık da olsa tanıdığımı sandığım insanlara inanıyorum. Sanki uzun yıllardır arkadaşımlarmışçasına inanıyor ve onlara bir borcum varmış gibi hissediyorum. Mesaj attıklarında cevap vermek, bunun en basit örneği.

Ama bu yaptıklarınızın her zaman karşılığı yok. İşte o yüzden de, ilgiden ya da safi kibarlıktan, artık her neden ise, karşılık aldığınız insanlar daha değerli oluyorlar.

Benim bugün itibariyle tam bir yıldır bir mektup arkadaşım var. O benim için tanıdığım, bir kez gördüğüm, sokakta yanından geçip oralı olmadığım veya orada burada yazıştığım birçok insandan daha değerli. Sadece artık kimsenin gözetmediği bir şekilde normal olmaya devam ettiği için daha değerli.

Aslında ben sadece şunu söyleyecektim ki uzadıkça uzadı: Kathleen Kelly, karşısındaki adamın yazdığı şeyden etkileneceğini düşünecek kadar saf bir karakter ve Kathleen Kelly gerçek hayatta kimseyi etkileyemezdi (Meg Ryan'lığını bir kenara koyuyorum elbette).

Kathleen Kelly olsam ben, gerçek hayatta beni ekmiş ve bunun için henüz bir sebep göstermemiş bir adama oturup "all this nothing has meant more to me than so many somethings" demezdim. Bu cümleyle gözünün parlamasını, fikrini değiştirmesini, bir daha beni ekmemesini veya benimle en azından tanışmak istemesini beklemezdim. Artık demezdim bunu. Artık bunların, bu hallerin, bir anlam ifade etmediğini biliyorum. metus'un söylediği şeyi defalarca tekrarlayarak öğrenecek ve hatta bir adım ileri götürecek fırsatım oldu geçen süre içinde: Hayır, bir insanı yazarak kendime aşık etmek şöyle dursun, onu çay içmeye bile ikna etmem mümkün değil.

Buraya oturup ona, onun için, onu düşünerek ya da onun fark etmeden verdiği ilhamla yazdığım şeyleri listelemeyeceğim. Buna gerek yok. Artık hiçbir şeye gerek yok, tanışmamıza bile ve ikimiz de bunu istemiyoruz bence.

Birinci yılımız kutlu olsun ve nice yıllara: )
 








Çay

Çay:

Fa çāy چاى 1. yapraklarından içecek yapılan bir bitki, camellia sinensis, 2. bu bitkiden yapılan içecek (= Rus çay a.a. ) ~ Çin ça' 茶 a.a.

Çin kökenli olan bitki 17. yy ortalarına doğru Batı Avrupa ve Rusya'da tanındı. Asya ve Doğu Avrupa dillerinde Gwangdong lehçesinden alınan ça' biçimi yaygınken, Batı Avrupa dillerinde aynı sözcüğün Xiamen lehçesinden Holandalı tüccarlar vasıtasıyla alınan biçimi benimsenmiştir. Türkçe sözcük doğrudan Portekizlilerden, veya Portekiz vasıtasıyla ulaştığı Hindistan'dan Farsça yoluyla alınmış olabilir.

Türkçe sözcük ilk kez Damadzade Ahmed Efendi'nin 1731 tarihli Çay Risalesi'nde yaygın kullanım buldu.

Kaynak

Türkiye'de Çay:

"Anadolu'da çay içme alışkanlığı başlangıcının 17.yy.'a kadar gittiği bilinmektedir. (...) Şu anda, toplanan yaş yaprağın %65'i Çaykur'a ait 45 yaş çay fabrikasında işlenirken, özel sektöre ait olan ve sayılarının 300'ün üstünde olduğu tahmin edilen irili ufaklı yaş çay fabrikaları ile toplam yaş yaprağın %35'i işlenmektedir. Mevcut üretimle iç talep tamamen karşılandığı gibi ihracat da yapılmaktadır."


"gel de aşkımdan köpek ol sürün demedik amk yani. ama işte eğlenirdik, sohbet ederdik, belki bir şeyler içerdik. ne var fena mı olurdu?"

   

Çay içebilirdik mesela; aslında tek istediğim çaydı. Türkiye'de ne çok bulunan, yetmezmiş gibi yurtdışından da şekillerce getirilen çay. Demlik poşeti, sallama, bergamutlu, naneli yeşilli, rezene, papatya filan değil; dümdüz lan, dümdüz bir bardak demli çay. (Bir dümdüz çay hiçbir zaman dümdüz bardakta verilmemelidir gerçi.)

Ama içemedik o çayı, içmek istemedi adam. Ben benzetmenin karşılayabileceğinden çok fazla çayı, hep yalnız içtim. Acaba kahve mi demek icap ederdi en baştan? Benzetmenin gerektirebileceği kadar kahve içebilir miydik?

Bilmiyorum. Hiç bilemeyiz. Cevabını bilme ihtimalimiz olmayışı zaten bana bunu yazdıran. Sıcak bir yaz günü, daha da sıcak olarak ama; harareti alsın diye yazılarak. Yazı, harareti alır.

Güzel bir hikayemiz olur sandımdı. Belki de olurdu. Asıl önemli olansa, bizim -ikimizin de- herhangi bir hikayeyi güzel anlatacak olmamızdı. Anlatırdık çünkü, bal gibi de okurdunuz.

Ben herhangi bir hikayeyi güzel anlatacak adamları sevdim hep. Sevmemek için bir fırsat verilmediyse bana, o zaman da çay kadar seveceğimi sandım onları. (Sevmek de ne korkutucu kelimedir bazısına, değil mi efendim, hoşlanmak diyelim biz ona, gönül kayması filan. Tamam korkma. Geçti.)

Skor tabelasına gözleri dikmiş seyirci gibi, her artan sayıda sevindim. Daha bana anlatılmadan birçok şeyi biliyordum; sinir olacağı, acayip kıskanacağı şeylerle karşılaşacağını bilerek insanı araştırmanın müthiş bir tarafı vardır: Zeytinyağlı yemekteki toz şeker veya bitter çikolatadaki acı biber gibi.

Kendim de yapmadım üstelik, ben anlattım, başkaları daha çok merak edip didikledi. Biliyorlardı, anlattığım adamlar bir süre orada (burada?) bir yerde kalacak demekti, ben daha anlatacağım, bok varmış gibi onlar da beni her gördüklerinde soracaklar, bir süre sonra o soruya cevap vermenin beni üzdüğünü fark edip tarihin tozlu sayfalarına bir adam daha gömeceklerdi ama biliyorlardı yine de, ben boşa ve boşuna bahsetmezdim kimseden. Yüzümde yok yere bir sırıtış olmazdı, zaten ben herhangi bir anda gülerken objektiflere yakalanan biri değildim. Objektiflere yakalanmadığımdan bir, herhangi bir anda gülmediğimden iki.

Dalga da geçtiler benimle pezevenkler. "Sorry bro!"ların arasında parantezli harfler, "800 olduk mu?"lar filan. Kızmadım ama. Bana zaten bildiğim şeyleri hatırlatan şeylere kızmam ben. Hem daha o zaman kabullenmemiştim çay muharebesini kaybettiğimi.
Kaybetmek de denemez ya buna.
(Bu da züğürt tesellisi.)

Yok yok, kaybedecek bir şey yok ve hiç olmadı.
Yok yok, korku da yok zaten.
Sadece karın ağrısı.


(noktası 08.07.2012'de Heybeliada'da konan eski yazı)


ayfonun beni mutsuz ettiği ilk günün kayıtları

Ben ne zaman çok üzülüyorum biliyor musunuz... Birileri benim baktığım şeye bakıp benim gördüğümü görmediğinde. Bu illa ben haklıyım demek değil, inatçılık değil, vallahi değil. Çaba göstersinler istiyorum. Mesela ben o taraftan bakmaya çalışıyorum. Anlamaya çalışıyorum hep, nedir dert, sıkıntı ne, nerede tıkanıp kalıyoruz, aklından çıkmayan ne var, üff, kim var, kim o, nasıl biri, neden hala orada?

O taraftan bana bakıyorum, hıh, ben kendi gördüğümü kaç kez beğendim ki beğeneceğim başkasının gözünden baktığımda kendimi?

İşte o zaman daha bir sevmiyorum beni ve sonuçta, biri ne kadar mutlu olabileceğimizi göremiyor diye ben kendimden nefret ederken buluyorum kendimi.

Aşık ol(mak) istiyorum halbuki. Birini sevebilmek istiyorum, o bile değil be, sevme ihtimalimin olmasını istiyorum. Benim ihtimalim o, birinin değil, peki o ne karışıyor?

(Gödekoğlu "bu kadar zor olmamalı ya..." mı demişti?)

Biliyorum konumuz bu değil. Konumuz hiçbir zaman bu olmadı. Hiç olmadı. Hiç oraya gelmedik biz. Hiç oraya gelmeyeceğiz de. Bir süre sonra ben bunu umursamayacağım bile. Zaten giderek daha az umursuyorum. Bana ne be. Yok yok daha değil. Ama bana ne, olacak.

Zaman, zaman. Bana biraz daha zaman. Dedim ya, hiçbir şey söylerken hiçbir şey hissetmediğim günler gelecek günün birinde. O yazıp yazıp kaydettiğim şeylerin hepsi, böyle başına oturup yazıp bi sinirle, bi itkiyle, hızla nefes alıp verirken yazıp son anda yayınlamaktan vazgeçtiğim ne varsa, duygusuzca temize çekilebilecek o zaman.

Şimdi o kadar duygudan eksilmemişken, redd-i aşkı yazıverdim şu an, şu dakikada ve aynı anda aklıma gelen bunları yazarken. Bir onu, bir bunu. Bir sonraki yazı da o olacak. 14 Ekim 2011, Gayrettepe demişim altına onun da, yarın öbür gün bir şey olur diye bırakmışım, hoşuma gitmemiş, o kadar üzgün görünmek istememişim, üzgün ve umutsuz. Matrix hesabı, Kayahan hesabı: Asırlardır yalnızım demese yine yalnız kalır mıydı?

Yazmadığımda bir şey olacak sanıyorum.

E aptalsam ben demek ki?

sonunu sonra-

baktığınız her şey size yazılacak bir hikaye çağrıştırıyorsa
ve siz buna rağmen atalet içinde yüzüyorsanız,
bitmişsiniz demektir.



bir şey var, kayıp, bulamıyorum onu. o yazmamı engelleyen, oraya buraya fotoğraf, çizim, alıntı, görsel kaydederken aklımda olan her şeyin uçup gitmesine sebep olan şey, zamansızlık değil sadece. sadece dikkat dağınıklığı değil. sadece kendimi daha değişik, daha güzel bir şeyler yazmak zorunda hissedip oraya buraya çiziktirdiğim ve sonunu sonra getiririm diye bıraktığım notlar değil, plansızlık değil - belki hiçbiri, belki de hepsi birden.

sonunu sonra getiremiyorum, çünkü o sonra hiç gelmiyor.

mutsuzum aslında da kitaplarıma abanarak, yazmayışımın acısını çıkarıyorum sanki. sanki onlar varmış gibi klavyeyle, kağıtla aramda.

çok mutsuzum hiçbir yere varamayacak olduğumu idrak ettiğim için.

bu kadar işte.

çok büyük beklentiler

Benim vardır geçmişimde, biri uyumadığı için, onun her yazdığını okumak veya onunla daha çok konuşabilmek için, uykum geldiği halde kendimi zorlayıp uyumamışlığım. En son ne zaman oldu hatırlamıyorum bile gerçi.

Şimdi gün pazar, hatta artık pazartesi ve saat 02:48 (üç dakika önce baktığımda 02:25'ti oysa ama o ayrı konu) Ben hala ayaktayım ve kafam çalışıyor, elim yine yetişemese de...

Şimdi ben istiyorum ki, eğer hayat adaletliyse, ben uyumadığım için uyumayan biri olsun bir yerlerde bir kablonun ucunda. Ben yazdıkça o okusun, veya konuşalım, daha güzeli.


...

Çok büyük beklentilerim var hayattan, gördüğünüz gibi. Neyse, zaten ben uyumadığım için uyumayan biri olmasını beklemek mantıksız olurdu değil mi? Oysa ben hep çok mantıklıyımdır.

because the night belongs to lovers


Erce görmüş, aklına ben gelmişim.
Sağolsun, canım benim.

yaz(ma)ma sorunsalı

Birinin bir şeyi anlamasını umarak yazmaktan daha çaresizce bir şey varsa, o da yanlış anlamasından korkarak yazmamaktır. Bir şeyi tekrar etmek konusunda da aynı şey geçerli.

Sizin hiç öyle bir derdiniz olmadığını bilip bilmediğini bilemezsiniz çoğu kez.

(Yanlış anlaşılma ihtimalleri arasında yazmak var mıydı Sylviane Herpin?)











Beğenmiştim bu lafı. İçimde kalmasın.

bilgisayarımı bulursanız...

Günün birinde bilgisayarımı yatağımın üstünde bulursanız ve ben ortalıkta yoksam,
sevdiğim adamla birlikte Paris'e yerleştiğim sonucunu çıkarmayınız bundan.
Öldüğümü çıkarınız.

(ya da bir ihtimal, Tereddüt'e gitmişimdir yine)

Bir Harry Potter roman karakteri olarak Yozdil

"Yiğidi öldürür, ya da en azından doğduğuna pişman eder ama hakkını yemem. İçeriği benim fikirlerimle ters düşse de, iyi yazılmış bir yazının şukusunu gözümü kırpmadan veririm diye bir düsturum vardır. Ama bunun tersi de doğrudur.

İşte bu yüzden, Y. Özdil iyi bir köşe yazarı değildir benim gözümde."


Böyle demişim eski bir zamanda. Alışkanlıkla, bu dediğimi desteklemek için kendisi ile aynı fikirde olduğum birkaç yazı eklerim şuraya, diye düşünerek taslaklara kaydetmişim bunu.

Şimdi ise, bu radikal "-ist", ırkçı, ayrımcı gazetecinin, satır aralarındaki boşlukla birlikte içerikteki boşluk da giderek artan yazılarına gün geçtikçe tahammülüm azalıyor. Bize böyle insanlar mı lazım, bu yazarların kapısında mı onlarca metre kuyruklar olmalı? Beslenen bu nefret nasıl bir prototip yaratacak? Bu 1984 kışı daha sert geçmeyecek mi?

Bana demagojiden yapılan prim lazım değil. Bana gerçek anlatılsın. Saptırılmadan, çevrilmeden; yorum veya gözyaşı eklenmeden anlatılsın. Eğer birbirimize zıt şeyler konuşuyorsak, ben ancak öyle dinlerim bir sözü. Yoksa ben ona "beyefendi, siz" derken "sen" diye lafa giren adam kadar bir kulağımdan girer, diğerinden çıkar laflar.

Ben Özdil hakkında böyle şeyler söylediğimde "ama adam iyi başlık atıyor abi" diyen tayfaya da laflar hazırladım: Adamın iyi başlık atması, ona kompozisyondan 5 aldırır; onu iyi bir gazeteci ya da çok iyi niyetli bir insan yapmaz. Bana bununla geldiğinizde, adamcağızın savunacağınız başka tarafı kalmadığını kendi kendinize fark edip, yavaşça uzaklaşmanız için gülümsüyorum size. Gülümseyişime başka anlam yüklemeyiniz, rica ediyorum.

bu benim eniştem, eniştem, eniştem

Bazen düşünüyorum da, pek farklı geçmiş ve donanımları olan garip bir ailem var. Tüm akrabalarım birbirlerinden çok farklılar ama hepsi, Ayşe Kulin'in anlata anlata bitiremediği ailesininki gibi olmasa da, bir hikayeye veya bir romana konu olabilir. Eğer büyükdayım Zeyyat Selimoğlu hayatta olsaydı bu hikayeyi muhtemelen o yazardı ama olmadığına göre, bölük pörçük veya kısa kısa da olsa, hikayeyi ben yazacağım demektir. ("Roman bir maratonsa, hikaye 100 metre kros koşudur." demişti o. Bense ısınma turlarındayım, ama olsun.)

En küçük teyzem ve eşi, TRT'nin 40 yıllık koristlerindendir örneğin. Bana okumayı söktüren (ütüyle ütülenen Ü harfini insan bir daha nasıl unutabilir ki?) ve şimdi arayıp da bölümlerinin tümünü bulamadığımız Susam Sokağı'na da ses vermişlerdir. Arkadaşları Nazike teyzenin "bu benim önüm, önüm, önüm"ü, alınan birçok duşun fon müziği olmuştur, eminim. Öyle dolanır dile.

Eniştemin "arada kaldım" şarkısındaki yeşil canavar olduğunu biliyordum da, bir şarkının baş vokali olduğunu unutmuşum. Teşekkürler alkislarlayasiyorum ve tüm gününü eski güzel programları internete yüklemekle geçiren insanlar!

Susam Sokağı - Ben Benim Sen de Sensin | alkislarlayasiyorum.com

ince kalmanın sırları

Valla başkaca bir niyetim yok hakim bey. Sırf o yüzden yazıyorum.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!