... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ayna karşısında

Çok güzel bir şeyler olacak, hissediyorum... da, ben görür müyüm bilmiyorum.

Bir saçma huzur denizinde sürüklenip gidiyorum. Rahatsız ama sakinim. Fırtınadan önceki sessizlik değil bu, fırtınanın hiç çıkmayacağını bildiğin bir yerdeki gerizekalı rahatlık hissi. Fırtına çıkmayacak olmasının dayanılmaz ağırlığı. Rehaveti.

Bıraktım ben de artık. Öyle ki, hiç adetim olmamasına rağmen üç-beş kitaba birden sarıyorum. Gözümden uyku akarken ben kitap okuyorum. Elizabeth'leyken uykum geliyor, uyuklayıveriyorum. Sonra birden uyanıyorum "geç kaldım!" diye, panikle pijamamı çıkarırken beynime biri vurup "saate bak" demese, giyinip evden çıkmam işten değil. Peki saat kaç? 03:53. Kendime küfredip gayri ihtiyari, tekrar uyuyorum. Gözümü açıyorum, saat 04:23. Tekrar gözümü açıyorum, saat 06:32.

Ben aslında 07:15'te kalkıyorum.

Uyuşukluk uykusuna sarılıp yattığımda çok iyi uyuyorum ama, sabah 5 dakika arayla çalan 5 alarmı duymayacak denli koyu bir uyku bu. Rüya da görmüyorum, ya da hatırlamıyorum gördüklerimi. Uyuşukluk uykusu güzel bu yüzden, çünkü o saçmasapan delikli uykularda harflerle boğuşup duruyorum, "olmasa mektubun" klibinde gibiyim, her tarafım mektuplar, yazılar, uçuşan harfler; tutunup gidemediğim veya beni tutmayan harfler, öylesine.

Ben kendi kendimin hayat öpücüğü olamam. O kadarını olamam. Madem öyle, elimde ne varsa doldururum onu başkasıyla. Dolsun. Taşsın. Taşayım. Hiç durmazsam, hiç düşünmem, kendimi dinlemem. Kitapları dinler, müzikleri çekerim içime, öyle yaşar giderim.

Yorulursam da dururum.


Bu yazı üzgün bir yazı değil, üzüntüyle yazılmış bir yazı değil neyse ki. Bu aralar "Bin Yüz Bir İnsan"ını okuyorum Aret Vartanyan'ın, Erinç'ten arakladığım Habibi'nin üstünde o duruyor başucumda. Lafı çok uzatıyor, bazen lafı bana getirişinden de hoşlanmıyorum, ama bana iyi geliyor epeyce, öyle hissediyorum. Zaten bu aralar her şeyi bir şeye, eski bir olaya, bir kişiye, daha önce gördüğüm, duyduğum, okuduğum, düşündüğüm bir şeye benzetmeye meyilliyim, elimde kurşunkalem, flört ediyorum kitapla.

Bu da öyle bir ayna karşısı yazısıydı işte. Benim için klavye önü, o ayna karşısı. Gözlerimdeki yazılar, harfler hoşuma gitmiyor ya... gözlerime bakarsam o üzgün, üzüntülü yazıyı yazarım belki.

İstemiyorum. Böyle iyi.

(20 Aralık 2011, İstanbul)

New Yorker in England

Ben işaretlere inanırım, daha doğrusu inanmak isterim. Meylederim, içimden bir şeye bağlamak gelir olanı biteni. Yeni işimin ilk gününde, müdürün bir anda Kum Gibi çalması, benim ne kadar isabetli bir karar verdiğime dair çok güçlü bir işaretti örneğin.

"Orda hayat nasıl?" diye soran bir arkadaşa, "burada hayat var ve bu kadarı yeterli, diye yanıt verdim. Böyle hissediyorum. Hayatımda başka şeyler de oluyor, başka, alternatif heyecanlar. 30lu yaşlarımda korprıt denizlerde yüzüyor olmayacağım muhtemelen ama bunun için şimdi gözümü karartıp bilmediğim yollara girmenin mantıklı olmadığına karar verdim. Birden karaya çıkıp nefessiz kalmayacağım, evrileceğim yavaş yavaş. Evrimsel heyecanlarımı bir yazıya sığacak boyutlarda küçültebilirsem, ayrıca anlatırım. Onu bir kenara bırakırsak, genel huzur seviyem hatırlayamadığım kadar uzun zamandır bu kadar yüksek olmamıştı.

Daha az, öz, gerçek dertleri olan bir yerde çalışıyorum artık. Hırstan gözü kararmış, en iyi olmakla kafayı bozup neyi iyi yapmaya çalıştığını unutacak kadar kafası karışmış bir şirkette değilim, sürekli ağzımdan çıkanı duyurmaya çalıştığım bir kalabalığın ortasında "tamam arkadaşlar hepimiz bu işin nasıl yapılması gerektiğini, kitapta yazanı biliyoruz, ama biraz da pratikte yaptığımızı konuşalım" cümlesini kurmuyorum haftada en az bir kere. "Mektubu yazıyoruz ve burada dosyaya koyuyoruz, sonra giderken yanımızda götürüyoruz. Her gün mektup göndermiyoruz tabi ki çünkü let's face it, hocalar okumuyor" diyen, işin teorisinde boğulmamış bir müdürüm var artık.

Yine de, yeni işim için alacağım raporu beklerken önümden geçen birinin torbasında eski şirketimin logosunu gördüğümde içimin cız ettiğini itiraf etmem gerek. Orası için, beni ayrılma raddesine getiren olaylar, kişiler için, orada kalan dostlarım için üzülmüyor değilim. Sapanca’da, gereğinden lüks bir otelin, 2 ay önce departman olarak oturduğumuz aynı toplantı odasında tüm divizyon olarak oturmak bana büyüdüğümü hissettirmiyor. Ama buradaki ilk ve devam eden intibam, denizin benim için küçüldüğü. Görecelilik kuramı bir kez daha kanıtlandı iş değiştirince.

Büyük denizleri, kalabalık akşam yemeği sofralarını özlüyorum zaman zaman; hala “bizimkiler” diye bahsettiğim insanları ve geçen divizyon toplantısını hatırlıyorum, bir Selection şarap açılırken, bir arkadaşın hiç hazzetmediğimiz erkek arkadaşıyla dalga geçişimizi andım, mesajlar attım ona buna: “Sizi seviyorum lan!” Çünkü onlar olabilecek en iyi ofis tanışları olmanın ötesinde, benim ilk iş arkadaşlarım.

İşte o yüzden de geçen iki haftada bu kimlik kartı, bu masa, bu çalışmalar benim değil hala, yabancılıyorum, yadırgıyorum yerimi biraz. Kendimi sıklıkla sandalyenin ucunda otururken buluyorum. Sanki her an kalkacakmışım gibi. Sanki bu bir geçiş dönemiymiş, hatta geçici bir transfermiş ve ben bir gün kalkıp yine communicator'da yeşile dönecek, eski masama oturacak, gerzekçe metriklere kafa yorup, takıldığımız saçmasapan şeylerden şikayet edecek, müdürle takışmamak için çaba sarf edecek ve mutsuz olacağım yine, gibi. Ofis ortamını, çıkan yangından önden kaçan patronu, bahaneyle Starbucks’a sığınan “Dream Team” müdür takımını resmedip yeni ofisime kargolayan arkadaşım Derin gibi, o mutsuzluğu dalgaya vuran herkes gibi ben de akıntıya kapılacağım, gibi.

Oysa ki rüzgarım artık neta. Hem, kanjim de artık orada çalışmıyor, yakında Tuba da çalışmıyor olacak. Neydi, Tuba da giderse ben de giderdim. Eh, sırayı tutturamadık ama, sözümüzü tuttuk.

Hem bir şey diyeyim mi, ben zaten her zaman turuncuyu maviden çok sevmişimdir.

remember remember the fifteenth of november


Siz bu yazıyı okurken Athena, Tersine'yi söylüyor olsun.


Develer tellal iken, pireler berber iken ve ben babamın beşiğini -neredeyse gerçekten- tıngır mıngır sallar iken, bir tatil planı vardı ki aslında planlanmamış olan, ki "tatil hayali" demek daha doğru buna... İşte o hayal gerçek oldu. Hamak hariç... Ha bir de, uyanmamın tek sebebi çadırın içini yakan güneşti, 4 sabah boyunca.

O 4 sabah. Hiçbir şey yapmayıp ve düşünmeyip, sonradan keşke daha da hiçbir şey yapmasaydım ve düşünmeseydim dediğim o dört günün sabahları.

Şimdi gitsem, deniz kenarında daha çok otururdum yalnız başıma, dedim sonra, çokça. Borges bilinci geldi; konu Tereddüt olunca.

*

O dört günün geceleri de vardı.

Bir gece, "çıktım incir ağacına, yedim hamını mamını" diye deyiş mi olur, diye diye güldüm, aklıma Muppet Show'un "manah-manah"sı, gözümdense yaş geldi yeminle. Böyle zamanlarda insana garipçe bakılmasa da olur, gülen insan yadırganmamalı gülmeyen başkalarınca.

Bir gece, sırtüstü yattığım yerden göğe baktım, ağaç vardı tam tepemde. Kalktım, hiç öyle gerinip, atlamadan, zahmetsizce 2,5 metre zıplayıp tutundum iki elimle dala, birkaç kez ileri geri sallandım çocukluğumdaki gibi. Sonra kendimi battaniyenin üstüne indirip usulca, orada yatan kendimle bir oldum.

Bir gece her şeyden sıkıldım, Bülent Ortaçgil'li, Ezginin Günlüğü'lü listesini açtırdım arkadaşa, onlar uyudu ben dinledim, aklımdan ne geçtiğini takip etmeden ve tüm sözlerini fark ederek bildiğim ve öyle çok bilmediğim şarkıların. Sen kime anlatıyorsun Hüsnü Erkan, ben üç gündür ay nerde doğsa oradayım, dedim gururla.

Her gece, ay batmadan uyumadım ve de.
En son uyuyan hep ben oldum, dünya en 'tersine' bana döndü, en çok ben kaçırmadım hiçbir yıldız kaymasını.

“yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?”
- aylak adam

*

Biz, hepsi her işi yapabilen dört kişiydik. Kendi başının çaresine bakmalı tatiller için biçilmiş kaftandık böyle bakınca.

Bir tek ben, yurdum erkeğinin ateşle imtihanına kaptıramadım kendimi. Ateş sürekli yandığından veya yanımda, icabında bir tek ateş için yerinden kalkacak adamlar olduğundan olabilir, umrumda olmadı pek. Ben sadece baktım ona, alevin kızılı dediğimiz şey aslında turuncuydu dikkatli bakınca. Yanan ateşin, şulesinin, közün de rengi turuncuydu; o zaman ben neden en çok kırmızıyı seviyordum, saçma değil miydi bu? Evet tüm derdim buydu. Çünkü derdimiz yoktu, bir Paris Sıkıntısı getirmiştik yanımızda, bize kitaptan başka her şey oldu: Yelpaze, dergi, yastık, asa, tepsi... Versatil kitap (çok yaşa sen Baudelaire!). Normal günlere dönünce karakterini buldu, kitabım da oldu benim.

*

Sessizlik...

Sessizlik için de sessiz bir yer gerekiyormuş, içimdeki sesi susturmak için bile. Bebek gibi içimdeki ses, başka sesler ona hep çağrı, duyunca çıldırıveriyor.

Su, tüm duyusal etmenlerden arındığımız yer. Suda zaman kavramını kaybedene kadar, yaprak gibi, kağıttan gemi gibi süzülürseniz (yeterince iyi bir çocuk olursanız), mutlak sessizliği bulabilirsiniz (şirinleri görebilirsiniz).

*

Yazamadım hakkında şimdiye kadar, çünkü yazdığım hiçbir şey, bu dahil, tam olmayacaktı, beni tatmin etmeyecekti.

O kadar sevdim, o kadar özledim ve o kadar gidip bulunamamak istiyorum ki...
Belki de sırf o yüzden git(me)mek lazımdır.

Bilmem.

Konu tereddüt olunca.
(15-19 Kasım 2010 Fethiye ~ 10 Mayıs 2011 İstanbul)

Başlık:
ACZ
Fotoğraf:
Başka bir zamanın Tereddüt Koyu, Gizem Oruç

Bitirmek, başlamanın yarısıdır.


Olamıyorsun abi, olamıyorsun. "Cem Yapar demişti" dersin işte böyle sonra (zaten o da der, ben demiştim aaabiii, olamıyoruz, der. Genellemek iyi bir şey. Ben ben diyorum, adam biz diyor. Biz diye bir şey var yani.)

İşin acayibi içimde bir huzursuzluk yok artık. Neden bilmiyorum, bir gün uyudum uyandım böyle oldu değil; bir gün, aniden, aniden, ben bir arabada karşı tarafa gidiyordum ve gözümün önünde bir sahne canlandı, bir veda sahnesi. Bir kafayı göğsüme yasladığım, bir eli tuttuğum, öyle konuştuğum cinsten; ve bir şeyler bitti, güzel güzel bitti ama, herkesin öyle bir bitiş isteyeceği cinsten. Elveda değil de, hoşçakal.

Benim kafamdaki senaryolar gerçek hayata öyle dökülmeyecek; çünkü bazen iki kişinin arasındaki en uzun mesafe bir zıvana uzunluğu. Ama olsun, bitişler güzeldir bazen. Bugün çok uzağa gidecek bir mektubun son paragrafını yazdım, iki gündür aklımdaydı. Bitirmek, başlamanın yarısıdır.

Başlangıcı hatırlanmayan hikayeler (biteceğini bilsem başlangıcına dikkat edeceğimi bildiğim hikayeler) var. Var, hepimizin hayatında var. Nasıl tanıştınız, ne zaman, nerede, tam bilmiyorsunuz, değil mi? En azından sonunuzu net çizmeniz iyi olmuştur o halde.

Çünkü o bırakma anı gelir.

Siz güçlüsünüzdür, elinize iki pafpaf, o güçlü kollarıyla kalbinizin, yavaş yavaş kaldırırsınız onu, hadi bi gayret daha, en tepededir. Tutarsınız birkaç saniye, bir, iki, üç, ne kadar gerekiyorsa. Ağırlık hafiflemez, taşıdığınız çok büyük bir yük olmasa bile -açıklamasız- yorulursunuz, taşımanız zorlaşır, kollarınız titremeye başlar, dört, beş... Bırakırsınız önünüze, dan! diye düşer yere, birden, hiç de kaldırdığınız gibi yavaşça değil, sonunuzu net çizmiştir yerçekimi. O düşer, sizin kollarınızda bir boşluk, hafif bir titreme devam etmekte. Bu muydu o kadar zorlandığınız, kaldırırken?

Artık daha ağırını kaldırabileceğinizi de biliyorsunuzdur ama belki o kadar yukarı kaldırmaya gerek yoktur. Daha kararlı bir yerde tutsanız herkes için çok daha iyi, çok daha mutlu, sakin, olgun, doygun olacaktır belki de.

İşte bu benim bulduğum huzur, aynı bir haltercinin huzuru.


(01 Şubat ~ 08 Şubat 2011, İstanbul)
Biterken Ayten Alpman, Sen benim şarkılarımsın'ı söylüyordu.

Yalnızlığın kar hali

Dışarıdasın, yanında birileri sarmaş dolaş. Çimlerde birileri birilerinin dizine yatmış, kitap okuyor, muhabbet ediyor. Gözünün önünde bir sürü insan bir şekilde beraberken sen yalnızsın. Her şey sana yalnızsın diyor bir şekilde; aldığın tek bilet, yanından ("evet boş, buyrun") alınan sandalye, bir masanın, üstünde oturduğun üçüncü sandalyesi, ikisi de senin kulağında olan kulaklıkların, evin karanlığı, bazen nefret ederek ve boğarcasına sarıldığın peluş civciv... Her şey.

Ama işte burada yalnızsın ve bu mükemmel bir yalnızlık, olması gereken bu. Burada doğal ortamındasın. Başka şansın yok. Kimsenin yok. İstediğin kadar derin nefes alabilir, kollarını giderek artan kendi hızının rüzgarına karşı açabilir, mırıldandığın hatta basbayağı söylediğin şarkıyı güzel söyleyip söylemediğini merak etmeyebilirsin. Saçlarının nasıl göründüğünü önemsemeyebilirsin ve kimse önemsemez, orada kimse yoktur.

Donarsın, yanarsın, mutlak yalnızlıkta istediğini hisseder, istediğini düşünür ve kimseye bir şey sormazsın.

Burası tek normal şart. Sabah dokuz, akşam beş. Hiç durmadan, karlarda.

Görsel: Osman dostumun mecrası, turuncu taaarzı http://orangeshot.tumblr.com/

Keşkesizsiniz ya da...

Garip bir gülümseme var yüzümde. Acı değil, buruk değil. İyiyim, gerçekten iyiymişim.

Çünkü aslında teee ne zaman konuşulması gereken şeyler konuşulmuş ve her şey yerine oturmuş. Her şey anlamlı olmuş. Meğer ben kendi kendimi yemişim, bir yılı kötü addedip geçmişim. Öylesi daha mı iyiydi? Yoo.

Hayatımın hiçbir keşke'si yoktu. Hala da yok aslında, çünkü bu benim keşke'm değil.

Bayağı geç oldu, güç oldu; ama sonunda iyi oldu. Daha da iyi olacak.

*

Aslında ilk kez rahat bir nefes alarak uyandım ve ben kendimi hiç de çirkin hissetmiyorum. Baktığımı da çirkin bakmıyorum. İçimden öyle gelmiyor, dışımdan nasıl göründüğümü umursamıyorum. "Beauty is in the eyes of the beholder" ve sanırım çirkinlik de öyle.

Ama ben daha da güzel olacağım. Tabi ki.

portakal/kahve

sabah portakal ve kahveyle başladım, günü portakal ve kahveyle bitiriyorum. re-kafa. başa dönen muhabbetleri seviyoruz (the solipsist'i de bu yüzden sevmiştik). bu sefer bi de muz var ama. ballı. pek ballıyız yani.

bugün güzel şeyler de oldu, öyle hatırlayalım günü hadi. saçımı kestirdim mesela, çok uzamıştı. güzel de oldu. ama aklım uzasın yareppim amin.

bu haftasonu da güzel şeyler oldu. çok eğlendim, çok dans ettim mesela. çok içtim. birkaç kişinin doğumgününü kutladım. bir satır yazı gördüm, mutlu oldum şaşkın şaşkın. bir mesaj attım, bir şeyi sorguladım. çok oluruna bıraktım. akışına. bıraktım aksın, ağlamak da lazım baştan başa ve durup tekrar başlayarak.

güzel şeylerdi hepsi ve güzel bir yerde bitiyor haftasonu.

DearHead ile Hayat Algılamaları

kadınlar eğleniyor beyler

DearHead bulursanız dinleyiniz demiştim bir yazımda. Çok komik, neredeyse bir yıl geçmiş, ben büyümüş, ev değiştirmişim... O gün çok güzel bir günmüş, bugün biraz daha az güzel bir gün çünkü yanımda Cem yok, Vecihe yok, hayır şu an fiziksel olarak yanımda olmamak anlamında yok'lar, benim hala en güzel günüm gecem değil bu zamanlar.

İnsan hayatı aslında kısa değil, atlatamadığımız hislere, alıp veremediklerimizin aldığı zamana göre kısa.
Görece kısa, ki bu da yeterli. Yoksa sizi hiçbir şey düşünmek zorunda olmadığınız dünyadışı bir yere 4 gün bıraksam, 4 ay gibi geçer o zaman ve sonra tek üzüldüğünüz şey neden sahilde daha çok oturup denize daha çok taş fırlatmadığınız olurdu. Huzur, hayattan çok, hayat algısını uzatır.

Dün gece Kiki'ye, DearHead dinlemeye gittik. Yine çok iyilerdi, en bi yerinde durası insanın bile yerinde kıpırdanmaya teşvik ediyorlardı. Biz bir uyak bulutuyduk isimler bazında, evet ben yine böyle şeyler düşündüm, isimlerimiz ne kadar da kafiyeliydi, gibi. Erce'ye baktım, onunla hep bir yerde durabileceğimi düşündüm. Onunla hep eğlenirdim, hep konuşabilirdim istediğim gibi, pintilik yaptığını düşündüğümde ona hep laf sokabilirdim acımadan. Onunla hep içebilirdim, hiçbir zaman onun kadar çok zıplayamazdım muhtemelen. Beni görünce bana doğru koşardı, ben koşmasam da sorun olmazdı; ben ona ilk ne diyeceğimi, açılışı nasıl yapacağımı düşünmezdim. Bu saydıklarımın hepsini 3 yıl önce de bildiğimi düşündüm. Sabit tedavi. Kararlı ve anlamlı yanıt.

Güzel.

DearHead dinlerken bir şeylere boşvermek çok daha kolay oldu. Uykum açıldığında ben de hopladım zıpladım biraz, valla hafifleyebildiğim kadar zıpladım. "Come... come... come to my sweet melody..."

Çok güzel bir geceydi.


(07-08 OCak 2011, Taksim)

Sabun Köpüğü Adamlar

Kalbimin orta yerinden kocaman, yıllanmış bir kurşun çıkarmış, sonra da geriye kalanlar o boşluğa takılıp yerle bir olmasın, birbirine çarpıp parçalanmasın diye doldurmuşum yerini. Hiçbir şeyden haberleri olmadan tarafımca düşünülen, merak edilen, kafaya takılan, kafa yorulan ama daha önemlisi kalp yorulan (kalp daha çok yoruluyor) adamlarla.

Onunla bununla doldurmuşum yerini, hiçbiri çok önemli değilmiş.
Hava cıva.
Ivır zıvır.

Yerine yeni bir dükkan açıldığında "burada eskiden ne vardı ya?" diye düşünülüp bulunamayan yer gibi, oradayken önemli gibi ama yitip gittiğinde alabildiğine önemsiz... Öyle adamlar.
Sabun köpüğü.
Dolgu malzemesi.

Gittiler içimden, kimse fark etmedi. Geldiklerini de kimse fark etmemişti. Söylediğimde en yakınlarım inanmamışlardı bile.

Ne önemi var?
Dünyada üzgün olmaya değer ne var?

Bu aralar en sıkı sıkıya tutunduğum kolun vites kolu oluşu beni düşündürmüyor değil.

Ancak uzun zamandır ilk kez boşluğunu yokluyorum kalbimin. Hissedebiliyorum. Yok orada bir şey, boş artık.

O yüzden kalbimde(n) geriye kalanlar yerle bir olabilir; şartlar müsait.
Hah. Bakalım şimdi ne olacak?



Yazarken hep Yasemin Mori - Kuzgun çalıyordu, tekrar, tekrar.

(26 Ekim 2010, İstanbul)

Yıldızların gücü adına!

Öyle çok giydiresim var ki bir şeylere, içim içimi yiyor, neresinden başlasam bilemiyorum.

Tabi ki huzur bulamayacağım hayatta, çünkü tüm insan ilişkilerim bir savaş, ya da bir challenge içinde geçiyor. Yeni bir şey, iyi bir şey söylemeye; zorlamaya, içimden de olsa "ben demiştim" demeye o kadar bayılıyorum ki. Bu huzursuzluk hali, Ömer Seyfettin'in pireli hikayesindekine benziyor; ben de köpek oluyorum bu durumda. Öyle yıkanıp yunup ve yutkunup, sonunda hiçbir şeyden rahatsız olmayan, umursamaz ve uyuşuk bir hayvan olacağıma; her daim pireleriyle huzursuz, hareketli ve bereketli olurum*.

Gerçek şu ki, öyle de iddialıyım, ben olmasam ne olurdu diye düşünüyorum bazen, bir yapbozun parçalarını ancak ben birbirine oturtabilirim veya en azından birbirlerine girmelerini önleyebilirim gibi geliyor.

Şu beni sarıveren duygu hiç kaybolmasın istiyorum ve bazen inanamıyorum kendime; hiçbir yere tam anlamıyla ait olmayan insanı kıskanarak kendimi ne kadar değersizleştirdiğime...

Yok...
Yıldızların gücü adına, güç bellatrix'te artık.


(Eylül 2010, İstanbul)

* Hikayenin tümü şuradan okunabilir:
http://www.lahuti.com/forum/omer-seyfettin-pireler-19130.html

en iyi / ne iyi

Dün Sinem'le buluştuk. Bir dönem çok samimi olduğu (hatta itiraf etmeliyim, beni kıskandıracak kadar samimi olduğu) ve gününün neredeyse tamamını beraber geçirdiği, beraber derse girdiği, ödev yaptığı, gecelediği, yüksek lisansa başladığı bir arkadaşıyla nasıl da kopma noktasına geldiğinden bahsetti. Uzun zamandır bu durum devam ediyordu, biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim veya bu kadar konuşmamıştık belki.

Ona ilk defa sordum: "Peki ona hiç, bir gün beni kaybedeceksin dedin mi?"

"Hayır, ama belki de yapmalıydım" dedi.

Belki yapmalıydı. O ilişki bunu hak ediyordu; bunu hak eden ilişkileri kurtarmak için bazen her şeyi dökmek gerekir.

Bir şeyi konuşmadan halledebilen biri olmadım hiç, yazmak da beni kesmiyor yanıtını almadığım için; kendi kendimi öfkelendirip, dindirip, tekrar alevlendiriyorum. Çok romantik de olsa, anka kuşu bile sıkılır aynı ritüelden.

Konuşmadığımda yazarım ya ben ekseri... Şu an yazacak hiçbir şeyim yok. Mutlu muyum? Hayır, benim için bir şey değişmedi, hala üzgünüm, canım çok acıyor. Ama hafifledim. Yapabileceğim her şeyi yapmış olmanın iç huzurunu hissediyorum.

Tek bir şey kaldı kafamı kurcalayan: Ben de mutlak güven duygusuyla başımı her omuza dayamam; ama bir olmazsa olmazımı herhangi bir omuz için harcamayacağımı da biliyorum. Bunu daha önce yapmayı reddettim, o yüzden eminim kendimden. Yalnız... Tamam, uzatmıyorum. Cevabım bu. Bazı şeyler hiç ama hiç değişmez bende; olmazsa olmazım aynı yerde durmaya devam ettiği sürece, dünyayı durdururum gerekirse.

Ben buraya güzel şeyler yazmak istiyorum artık ya... Tüm şarkıları aynı mutlulukla, hatta bazılarını daha bir sesini açarak dinlemek istiyorum; onca sevdiğim şarkılar için uff bunu dinleyemem şimdi cümlesini lugatımdan çıkarmak istiyorum.

İnanayım, güveneyim; en iyi olsun, ne iyi olsun istiyorum.

Olamadığım

bir kadın...
*
*
*
bazen hiç konuşmamak daha iyi ya galiba
arayışı yaftala, aradan çekil bellatrix

beyaz zakkum, beyaz akşam sefası

21:15 Kabataş vapurunda, yaprak kımıldamayan bir haftasonunun son saatlerinde, evime varmaya çalışıyorum. Gerçekten de çalışıyorum; üst katta, dışarıda ayakta durmak için kendime bulduğum yerin çapını etrafa korkutucu bakışlar atarak ve yere koyduğum çantamı milim milim iterek genişlettim, yere oturuverdim. Bir şeyler karaladım, insanlar bana bakıp beni her şeyi not alan bir deli veya mühim bi şahsiyet sandı. İlk gruba 'bir yaklaşık' diyerek alkışlıyorum kendilerini.

Bir vapurda en son yere oturduğum zaman, adaya vardığımda evimin bahçesinde mangal yapmış, fakat anahtarım olmadığı için içeri girememiştim. Evet, sanırım en son o zaman yere oturmak zorunda kalmıştım. Kalmıştık. Bunu vapurdayken hiç düşünmedim.

Hallelujah dinledim, gözlerim kapalı. Galiba gülümsedim, ki hiç adetim değildir kendi kendime gülümsemek eğer ortada gülünecek bariz bir şey, bir Uykusuz dergisi, bir Cem Yılmaz esprisi, bir muhabbet, komik bir şarkı veya kötü akibeti henüz ortaya çıkmamış bir aşk yoksa. Garipti, sanırım huzura erdim kısa bir süreliğine. Telefonumun çalmayışına, elimin telefona gitmemeye alışışına, eve gidiyor oluşuma, uzun bir zaman yine yalnız olacak oluşuma sevindim. Sevinecek ne çok isim fiil varmış meğer ve bunların yarın beni üzebilecek olması da ne garip...

Gerçek hayatın 4 dakika 9 saniyesi, ada vapurunda 50 dakikaya karşılık geliyormuş. Aklınızda bulunsun.

Road trippin' with my two favorite allies

(Başlık şimdi oldu işte)

İki adam bir kadın, annenin 'demek yeni trend bu'ları, yol çalışmalarıyla 12 saate uzayan yol, Gürcan'ın "İzmir'in dağlarında çiçekler açar"ı bağıra bağıra, Bursa'da Ahmet'imle yemek, Ulusoy Susurluk tesislerinde alışveriş ve Varan hikayesi, "Allah'ımıza Hamdolsun", Manisa'da mesir macunu saçım heyecanı varmış heyoo!, "sen Emedur ben geliyorum", Akhisar'da inadına durmamak, sonunda 200 km/sa, İzmir'de yollarımızın ayrıldığı Audi, Çine yolu mu Söke yolu mu, yol çalışması amk - trafik amk, gece 12'de Bodrum, 12:30'da Turgutreis...

... dolapta ihtiyacımız olan iki şey (1x2), gece 1'de yatağa yığılmak...


... ve işte 7 günlük evimizden:


Kısa bir süre denize giremiyorum, bir sukurbağasının bu saatte evde ne işi olur yoksa?

Ah bu, bir tribin içine girip saklanamama rahatsızlığı, nasıl olur ya diye -hala- şaşırma salaklığı yok mu... Yanımda bana bu kadar değer veren adamlar varken, başka kimlere arkadaş, kimlere can dediğime; kimi alnından öptüğüme şaşıyorum.

Oysa ki neredeyse hiç tanımadığım bir Kaan'ın bir ICAMES gecesi manzarada çitlere yaslanmış yatarken bana verdiği sıcaklığı başka kimse vermemiştir. Bu kadar kısa sürede... Bu kadar kocaman bir adamın omzuna yaslanıp, çitler bizi kaldırır mı, aşağı düşer miyiz diye endişelenmemek olası mıydı? O yanımdayken düşmeyeceğimi biliyordum demek ki!

Hey gidi...

İçimdeki sıkıntı begonvillerimize baktıkça geçiyor. Dün nargile dumanıyla üfledim birazını. Bu akşam da rakıyla içimi temizleyeyim, su ayağımdan alsın tüm elektriği, götürsün istiyorum.

Huzur istiyor, huzur buluyorum. Ötesi boşmuş gibi, İstanbul yokmuş gibi.

O zaman bu şarkı bugün, bugünkü bana gelsin.

Hoşçakal / Merhaba

Birkaç gece önce, ortada hiçbir şey yokken anladım insanların bir bardağı nasıl sıkarak kırdıklarını. O derece hırslandıklarını. Elimdeki mika bardak kırılacaktı neredeyse.

1 yıl dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına döndüğüme kızdım, kendime kızdım. Aslı'yla paylaştım öfkemi, iyi geldi.

Bir adamı "oluruna bakmadığı için" suçlamaya; ona 'yaşlısın sen artık, liseli çocuklar gibi olağanüstü bir şey beklemeye hakkın yok' demeye hakkım var mı? Kendimi onun hak ettiği olduğuna inandırmaya? Kibir bir canavar gibi bekliyor pusuda!

Benim, hayatımın 25te 1ini bir adamla ve boşa harcadığım için kendime kızmaya hakkım var mı?

***

Dün Çeşme'den Geyikli'ye giderken bir şarkı mırıldandım kendi kendime; Your heart is not open, so I must go... The spell has been broken, I loved you so. Öyle bir şeyler işte, dedim; vazgeçtim, insan gibi davranmaktan da vazgeçtim, o hastayken endişelenmekten de, geçmiş olsun veya günaydın veya mutlu yıllar demekten de, konuşurken yüzüne bakmaktan da... Herkese gösterdiğim insaniyeti göstermekten de vazgeçtim.

Ve rahatladım. Mutlandım.

Freedom comes when you learn to let go

***

Şairin dediği gibi her şey birdenbire oldu sonra; arka arkaya geldi dinginleşmeler...

Tüm aidiyet hislerinin peşinden koşup yorulmak gerekmediğini...
Bir adamı bir kadından kıskanmanın saçma olduğunu...
Sadece benim iyileştirebileceğimi, yardım edebileceğimi; bir valizi taşıyabilen veya bir küreği çekebilen tek kişi olmak gibi bazen, sadece benim 'tutup kaldırabileceğimi'...
Dahil olmanın bir @ işaretine bakmadığını...
Kimsenin bana boşuna dostum demediğini...
Sonunda aranacak olanın, konuşabilenin, güldürebilenin, mutlu edenin, şukela olanın veya bir bakışı anlayanın ben olduğumu ve bunu herkesle yapabilme kudretimin bana bahşedilmiş bir armağan olduğunu...

Fark ettim ve böyle biri olduğum için şükrettim.

Tek bir dala tutunup kırılmasından ömür boyu korkacağıma, bir evim olsun ve çalacak birçok kapım, kapımı çalan birçok insan olsun istedim hep. Bu, şimdi oldu.

Ah, ne huzurluyum!

Bir kravat sahnesi

Dün havalimanından eve doğru yola çıktım, pencereleri kapatıp sesi sonuna kadar açtım, ben solo girişleri dinleyemem çok uzayınca ama ne güzeldi o öyle, sonra üretmeliyim- üretmeliyim-üretmeliyim, basbas bağırırken huzur doldum.

Üretmeliyim, evet, beynim zonkluyor.

Bir sahne geldi gözümün önüne. Beni aramadan gel istedim ("ben hep evdeyim" Firuze gibi), ben sana kapıyı açayım, dönüp oturayım sonra. Birbirimizden başka hiçbir şeyle ilgilenmeden, birbirimizle de ilgilenmeyelim istedim. Sen kendini koltuğa atarken kravatını gevşet, yakanı çöz (bu illa ki olsun ama çünkü tüm sahne zaten bu kravatla gelişti; belli bir kravat olmasına gerek yok, ciddi bir şey olsun yeter) Çıkarma kravatını. Televizyonda bir şey dönsün, böyle benim arada baktığım bir şey, ama sen benim şarkılarımsın çalsın arkada, sen bana anlat istedim -çok kısa- nedir derdin, neyi sıkıntı edindin kendine yine... Anlattıkça rahatla, anlattıkça ben anlayayım istedim. Ben anlayayım diye ve sanki başka kimse anlayamazmış gibi anlat. Ve ben bir şey demeyeyim istedim.

Uyu orda, üstünü örteyim istedim. Gidip yatayım ben de vaktim gelince. Sen hiçbir şey demeden gelip yerine yat sonra. Yanıma. Daha huzurlu bir yer bulama çünkü evin içinde,
şehrin içinde,
kainatın içinde.

Huzur veren bir insan olmak istedim.
Belki bundan sonraki tut(un)tuğum dilek bu olur.

Alice in Wonderland

I ◦ Alice

2009'da gitmediğim yerlerden; yapmadığım, tatmadığım şeylerden bayağı eksilen oldu. Soğuk da, kibirli de olsa "Memleket gördüm" mesela ve bi' cesaret tek başıma kaldım orada; yakında başka bir yere daha gideceğim hatta ve böylece başka eksikler de tamamlanmış olacak... Sonracıma, ilk defa izin alıp kızkıza tatile çıktım bir arkadaşımla ve bir 9 günün alabileceği kadar dolu bir tatil yaptım (ICAMES'in tatil versiyonuydu diyebilirim - ne kadar az uyursan o kadar iyi!); Sezen Aksu dinledim canlı canlı, gecesibirlik de olsa Rock Tatili'ne gittim, Duman'la zıpladım, bağırdım, çağırdım, Oldies but Goldies gördüm... Zincirlerimi kırdım bir bakıma, artık finale yaklaşan eve çıkma planları yaptım, bu planların kavgasını verdim, saçımı boyattım, araba kullanmaya başladım (aldığım en pahada ağır doğumgünü hediyesiydi! :)), beceriksizce birisine yaklaşmaya çalıştım ve çabaladım ve olmadı, ilgilenilmemenin ve beğenilmemenin ne olduğunu görmüş oldum böylece ve şu an aklıma gelmeyen bir sürü şey...

İyi veya kötü; daha yapacak, yaşayacak o kadar çok şey var ki!

O yüzden 2012'de ölmememiz lazım. Eminim Marduk diye bir şey olmadığına veya Dünya'yı iddia edildiği gibi etkilemeyeceğine; ama öleceksek de, bilelim. Ona göre yaşayalım. Hani şimdi yaşamıyoruz ya.

Mesela gidelim birilerinin karşısına dikilip "bana bir şans ver" diyelim. Veya o da zaten çoktan biletini almış olsun gavur memleketlerden birine... Hmpfh! Yok, bu yarın ölecekmiş gibi yaşamak nanesi bana yaramayacak, soğudum ben bundan.

II ◦ in

Evet, ölecek gibi yaşamıyoruz belki ama, ben ölmeyi çok sorun etmeyeceğim galiba. "Aman Marmara'da deprem olacak"lar, üf daha binlerce kişiyi öldürecek domuz gripleri; yakalanıp yakalanmayacağımızı, olacaksak da ne zaman olacağımızı bilemeyeceğimiz kanser, ince hastalık; işte Marduk filan bir yana, içinde bulunduğum uçaklardan ikisi türbülansa girdiğinde kılımı kıpırdatmadım.

Gecenin bir vakti diyebileceğimiz bir zamanda, bir monitoring dönüşü uyurken sanki şeytan dürttü ve gözümü açtım: Geceye inat, bembeyazlık içinde, hiçbir şey görmeden ilerlerken ve kulağımda Nights in White Satin çalarken üstelik (...never reaching the end - ne ironi!-), "ölsem" diye düşündüm. Etrafımda hafiften telaşlanmaya başlayan insanların aksine ve onlara rağmen, sadece huzur hissettim, ve gülümsedim.

Bir kere de Boğaziçi'nde olmuştu bu. Yoğun sis. Karşı kıyı yoktu ve bu, çok güzel bir kaybolmuşluk duygusuydu.

Bu huzurun sebebi, karşı kıyının aslında orada olduğunu bilmek veya uçağın aslında düşmeyeceğine güvenmek mi? Belki.

Şu uçaklara güvendiğim kadar güveneceğim bir Fikret olsa arkamda, boşluğa bırakırım kendimi Elif misali. Sonrası,

III ◦ Wonderland

(13 Ağustos 2009, güneşi batırırken, Çeşme
--- edit: 09 Kasım 2009, İstanbul - 11 Kasım 2009, Ankara)

başlıksız öykü - 1

sihirli kelimeleri vardı içinden geçen şeylerin olmasını sağlayan. bir kelime vardı mesela içinden söyleyince birkaç kez o anki korkusu gidiyordu. o an her ne’den korkuyorsa o korkulmayacak bir şey haline geliyordu. sonra başka bir kelimesi vardı, onu içinden geçirdiğinde siniri azalıp azalıp ortadan yok oluyordu; puf. başka bir kelime karşısındakinin sinirini geçirmek için, başka bir kelime içinin durulması için. en sevdiği kelime “upupidaye” idi. upupidaye o an o gün aydınlansın diyeydi. ne zaman hayatta çok inandığı, çok güvendiği bir kişi ya da bir ilke, umutla inandığı bir görüş kendisini hayal kırıklığına uğratsa, üzse ve hatta hayata olan inancını sorgulatsa, gözlerini kapatır içinden tekrar ederdi; upupidaye, upupidaye, upupidaye. işte o zaman, etrafını saran karanlık giderek azalır, içindeki kırgınlık dağılır, etrafı aydınlanırdı. her zaman, her kırgınlıkta, her üzüntüde söylenmezdi bu kelimeler. ancak gerçekten çok ihtiyaç olunduğunda… ki etkisini kaybetmesin.

bir gün ciddi bir yorgunluk ve stresin ardından bir kafeye gitti. kafede “olur” dediği bir şeyin “olmaz”ını gördü bir kez daha. hızlıca kafasından geçirdi “kadınlarla erkeklerin “olmaz”ı, “olur”u, “evet”i, “hayır”ı ne zaman aynı şeye oldu ki?”

onun sevgili dediği şey, yenilir, yutulur bir şeydi. sevgiyi, aşkı, aynı yatağı paylaşmanın yanında dostluğu, dertleşmeyi, entelektüel tartışmaları, siyaseti yani hayatı da paylaşmak önkoşuldu. e sevgililikte bu önkoşulsa;

sevgililik bittiğinde,
ayrılık acısı tüketilip geriye sadece uçuşan küller kaldığında,
o küller boğazda ince bir yanma değil de konfeti hissi uyandırmaya başladığında,
ömrünün en güzel renkli sayfasının hooop diye çevrilip, daha da güzel bir sayfaya yerini bıraktığında,
yanisi aşk artık ortalarda görünmediğinde,

geriye kalan büyücek bir hiç değil, kocaman bir dostluk olmalıydı.

hani buna varmak için onlarca, yüzlerce kitap okuyup, onlarca çıkarım yapmaya gerek yoktu . en temel matematik; aşk + dostluk = sevgililik ise sevgililik – aşk = dostluk olmalıydı.

işte bunun için ömrü boyunca ayrıldığı hiçbir sevgilisini tamamen çıkarıp atmadı hayatından. insan hayatından hayatını çıkarabilir miydi ki? erkek kısmısı ilk başlarda bunu anlayamayıp, itiraz etmişler, zamanla aşk yarası soğuyunca makul bulmuşlar ve bir şekilde kimse kimsenin hayatından tamamen çıkmamış, yani kimse hayatından hayat sökmemiş yani çok kan dökülmemişti.


bu arada kendisinin yaptığı bir genellemeyi unutmuş gözüküyordu; “kadınlar için her koşulda x=x idi. erkekler ise kolaylıkla bir dönem x=x deyip sonra “evet x=x ama x’in teki pozitif tam sayıyken diğer tarafı mutlak değer içinde negatif olabilir” diyebilirdi. kadınlar x’i her koşulda canları pahasına savunurken, erkekler x’i koşullara uyarlayıp, yan çizebiliyorlardı.

işte dün akşam olan buydu. yüzyıllardır eski hayatı olan hayatını görmüştü kafede. görür görmez de taaa içinden gözleriyle gülmüştü. hop çevrilmişti karşısındaki bildik kafa masadaki, kendisiyle aynı yüzükten taşıyan kadına. bizimki şaşırmakla şaşırmamak arasında oturdu arkadaşlarının yanına. tüm gece boyunca sadece bir an iki çift göz birbirine değdi. ve çok uzun konuştular. ne de olsa birbirlerinin eski gözleriydi o yüzden konuşmakta hiç zorlanmadılar.

“üzgünüm” diyordu daha koyu olan çift, “ üzgünüm, ama nişanlım yanımda. seninle konuşamam.”
diğeri “ benim de sevgilim, nişanlım, eşim olmuştu yanımda seninle otururken. benim sevgililerim seni de hayatımdan bilmişti, saygı duymuştu.” dedi.
“aynı şey değil” dedi erkek göz. “ o senle, senin sevgililerinle aynı değil, anlamaz.”
güldü kadın göz “ seni anlamayan, hayatını anlamayan, dürüst olamadığın bir kadınla mı evleneceksin?”
kayboldu iki göz başka istikamete doğru.

gece çok karanlıktı artık. gözle algılayamayacak kadar karanlık. temel matematiğin açıklayamayacağı kadar karanlık. aslında çok zor değildi yeni bir tespit yapmak; “ insanın omurgası sağlam değilse her an her şeyi yapabilir, şaşırma!” ancak bu tespit aydınlatmadığı gibi geceyi, daha da karartıyordu. çünkü ona dediği her şey eski de olsa kendi hayatıydı ve etini acıtıyordu.

kapadı gözünü. tekrarladı içinden; “upupidaye, upupidaye, upupidaye.”

gözünü açtığında hayatı boyunca sevgililik ilişkisi yaşamadığı, yaşamayacağı bir erkek dostun evindeydi. ortalık apaydınlıktı. matematik yoktu. x’ler ya da –x’ler yoktu. 3. bir şahısın varlığına göre değişecek bir ilişki yoktu.

haliyle “huzur” vardı. ortalık apaydınlıktı.

dost gözler ona, kendi yaptığı ödevi anlattı. o tüm anlamadığı dersi masal dinler gibi huzurla dinledi. ve uyudu.

(saryade, 26.11.2008 11:50 ~ 12:46)
Ekşisözlük'ten alıntıdır.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!