... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir minik Aydın mutluluğu


Aydın'daydık birkaç ay önce, bir canım dostumun nişanında. Yıllardır bir araya gelmemiş insanların buluşması da demekti bu organizasyon; hatta yıllar önce birbirini aramayı kesen insanların da... Yok aslında, öyle demeyelim: Yıllar önce, daha hiçbiri evli değilken kızın sevgilisi "bu çocuk neden sürekli seni arıyor?" diye kıskançlık krizine kapıldığı için kızın aramayı kestiği, çocuğun da bir süre sonra mesajı aldığı, diyelim... Çünkü bazı insanlara karşı cinsler arasındaki dostlukları oturup anlatmak, kabullenmelerini beklemek, ya da onların kıskançlık krizlerine boyun eğmek gerekir. Arkadaşım boyun eğmişti (ben böyle bir durumda ne yapmıştım, bilin bakalım).

O zaman çok üzülmüştüm yitip giden bu arkadaşlık için. Haddimden çok üzülmüştüm ve hırslanmıştım muhtemelen, çünkü durum beni hiç ilgilendirmiyordu aslında. Sadece çocuğun üzüldüğünü görüp üzülüyordum, başta soruyordu çünkü "beni neden aramıyor?" diye, kendimi kötü hissediyordum, "bilmiyorum" diyerek yalan söylediğim için, yalan söylediğimi tahmin ettiği için, tahmin ettiğini bildiğim için...

Bunlar geçiyordu aklımdan nişan yemeğine giderken. Şimdi kızın da, çocuğun da yanında eşleri vardı. Bakalım birbirlerine kibarca selam verip geçecekler miydi, eşlerini tanıştıracaklar mıydı, falan filan... Yine üstüme vazife olmayan bir merak içindeydim. Bunlar biraz da işsizlikten oluyor tabi. Koca grubun içindeki üç yalnız kişiden biri olunca dikkati böyle şeylere veriyor insan.  Bunlara ve fotoğraflara. Çok fotoğraf var o nişandan. Çiftlerin dans fotoğrafları.

(Kaan ve Yalçın'a teşekkür etmem lazım her zamanki gibi; özellikle de Yalçın'a. En boktan zamanlarda beni kurtaran, uzattığım el havada kaldığında tutan onlar oluyor. Bu kadar büyük bir hassasiyete sahip olacaklarını asla öngöremezdim.)

Neyse, masamıza oturduk. Kızla çocuk da yan yana oturdular, öyle denk geldi. Yanlarında da eşleri... Rakılar kondu, "ee daha daha nasılsınız"la başlayan sohbetler derinleşti. Bir ara baktım, çocukla eşinin yaşadığı şehir üstüne koyu bir sohbet başlamış, kız da tarihçi olduğu için konuşacak şey bol. Herkes birbirini evine davet ediyor, gülünüyor, eğleniliyor; sanki hiçbir şey olmamış, aradan hiç görüşülmemiş yıllar geçmemiş gibi, tıpkı eskisi gibi.

Aynı kara masada oturur gibi.

Onları izlerken neredeyse ağlayacaktım sevinçten. Ağlamam kimseye bir şey ifade etmeyecekti, dikkat çekmemek için kalkıp dolaştım ben de, kadeh filan tokuşturdum diğer masadaki arkadaşlarla. Muhtemelen kimse kimsenin evine gitmeyecek, hiç gerçekleşmeyecek bir "mutlaka görüşelim, kahve içelim" yalanı gibi unutulup gidecekti o planlar ama olsun. Benimle hiç ilgisi olmayan bu şeye başta nasıl üzüldüysem, şimdi de sevindim ben.

Küçük şeylerle mutlu olmadığımı söylerler bir de... Ben hiçbir şeyle bile mutlu oluyorum dostlar.

 

no resolutions and no surprises

Saat 16:48

Oturup tüm Aralık'ların son yazılarını ve Ocak'ların ilk yazılarını okudum, 2009'da blogu açtığımdan bu yana buraya karaladığım.

(Günlüklerimi de hala saklarım ben. Bazılarını okuyorum etrafı düzenlerken filan elime geçtikçe. Bazılarınınsa kapaklarını dahi açmıyorum. Üniversite biterken yazılan yıllık yazılarıma da hiç, ama hiç bakmadım mezun olduğumdan beri. Benim için çok önemli olanları, içimde kocaman bir ışık veya kocaman bir boşluk bırakanları zaten biliyorum ezbere.)

Çok mutlu olduğum zamanlar varmış evet ama en önemlisi, mutluluğun nasıl bir şey olduğunu hatırladığım ve ona ulaşmaya çalışıp zaman zaman ulaşamadığım için mutsuz olduğum zamanlar varmış. Şu an kıvrıldığım koltuk köşesinde bunları yazarken veya az önce uzandığım başka bir koltuğun üzerindeki, nereden geldiği belli olmayan ufak beyaz tüy topağına dikkatle bakarken hatırlamıyorum, hatırlamıyordum bunu. Başka birçok şeyi hatırlamadığım gibi.

İnsan yeterince unuttuğu her şeyden kuşku duyuyor sonradan. Belki bu yüzden yazmak lazımdır. Ben mesela, hiç yazmamış olsaydım 2004 Mayıs'ında, ICAMES 2004'ün civcivli zamanlarından birinde, önceki gece muhtemelen -yine- hayvan gibi içmiş ve birkaç saat kulüpteki rahatsız ve gereğinden sıcak deri koltukta veya kara masanın üzerinde uyuklamış ama yine de sabah 8.30'daki ders için Hisarüstü'nden Taksim'e teşrif etmiş halimle Fransız Kültür'ün tuvaletinde kendime gelmeye çalışırken, yüzüme su çarpıp aynaya baktığımda inanılmaz, ama inanılmaz mutlu hissettiğimi, acaba geçenlerde bana "En son ne zaman mutlu oldun?" diyen insana "2004'te" diyebilir miydim? Aklıma gelen ilk cevap bu olabilir miydi?

(Elbette daha sonra da mutlu hissettim kendimi ama bunlar o anki kadar pürüzsüz, lekesiz, başdöndürücü değildi.)

Fotoğrafları çekiyorum çünkü onları gördüm, oralara gittim, o şeyler bana bir şey hissettirdi/düşündürdü. Anları yazıyorum çünkü bir şeyleri hiç geri gelmeyeceklermiş... yok yok, bir daha hiç olmayacaklarmışçasına unuttuğumda elimde en azından bir kanıt olsun istiyorum. "Ben mutlu olmuştum." Mutluluk nasıl bir şeydi? Bilmem, ama mutluydum. Aşk nasıl bir şeydi? Bilmem, ama aşıktım. Sorarsanız verecek bir cevabım var. Yazıyorum çünkü.

Saat 17:06

Özenle ve teker teker hayır dediğim tüm yılbaşı davetleri havanın kararmasını bekliyor olmalı. Çünkü bugün erkenden buluşulmaz. Bugün hazırlık yapılır. Bugün kırmızı don giyilir ve bu don mutlaka bize şans getirir. Bugün kuaförler fazla mesai yapar, trafik olur, taksi olmaz ve geç kalınır. Bugün birinin bir yere geç kalması çok kritiktir. Bugün birinin bir yere geç kalmasını kendinden başka kimse umursamaz. Bugün çok eğlenilir. Bugün acayip içilir. Bugünün gecesinin sabahında çok geç kalkılır.

Bu gün, 14 Şubat'tan daha elim ve daha vahim bir klişedir.

Elbette davetlere hayır dememin bir klişeyi beslememek gibi asil bir amacı yok. Yılbaşlarını severim, omuzlarına yılın yükünü yüklemekten genelde kaçınsam da. Yılbaşı ağacı filan; bu yıl süslemek aklıma gelmese ve süslendikten sonra da bir kere bile ışıklarını yakmamış olsam da, güzeldir. 14 Şubat'ları da severim zaten ben. Kalpler, balonlar, balonlu kalpler falan. Güzeldir. Kırmızıdır. Kırmızıyı severim. Tüm bunlar bana şu an bir şey ifade etmiyor sadece. Her yıl bu güne yüklediğim anlam ya da her neyse, azalıyor. Bu azalmanın, günün umurunda olduğunu pek sanmıyorum. İhmal edilebilirdir kazancı, bunca insan arasında... Ziyaret ettiğim kiliselerde mum yakarken, doğum günü pastamın mumunu üflerken, Kadir Gecesi'nde -eğer içimden gelirse- dua ederken veya tekneyle köprünün altından geçerken artık tutmadığım dileklerin de gerçekleşmesini gönülden dilediğimiz diğer dilekler üzerinde herhangi bir rahatlama yarattığından şüpheliyim zaten. (Herkes bugün tüm sevdiklerinin tüm sevdikleriyle beraber olmasını ve kendileri başta olmak üzere tüm sevdiklerinin diledikleri her şeyin olmasını istiyor... Bruce Almighty'yi izlemiş miydiniz? Tamam.)

Dolayısıyla bir yeni yıl dileğim veya yeni yılda mutlaka yapacağım dediğim bir şey, bir "resolution" yok. Bu yazı hariç, bugüne dair yaptığım bir şey de yok. Böyle olmasını, tüm davetlere özenle ve teker teker hayır diyerek, ben sağladım, ben, Yaşar Usta! (Bu espriyi kendimden çok sizin için yaptım. Ölmeyin diye.) Yeni olan bir şey yok bu yılda. Kutlanacak bir şey yok. Gülecek yeni bir neden / Yine gülecek bir neden yok. Kadeh kaldırmayı, konuşma yapmayı, hatta diyeti bozup içki içmeyi bile gerektiren bir neden, bir kişi, bir nefes, hiçbir şey yok. Bana kalırsa 2011 daha yeni bitiyor zaten. Sonraki yılların hesabına henüz geçemedim.

(Ben size yine de İYİ YILLAAAAR ^___^ dileyeceğim bana saat tam 12'de mesaj atacak olan arkadaşlar, merak etmeyiniz.)

Saat 17:34

Velhasıl...
Yılı böyle kapatmış olmanın bir önemi yok çünkü dedim ya, bu yazı dışında yılbaşının veya yıl sonunun veya bu günün bir önemi yok. Evde yalnız oturduğum herhangi bir gün. Az sonra kuru fasülye ve pilavımı yiyecek, portakalımı sıkacak ve bir film seyredeceğim. Belki önce biraz kitap okurum. Hem yarın da tatil. Vallahi mis gibi.

Dedim ya, severim aslında yılbaşını. Biliyorum sevdiğimi.
Yazmışım çünkü.


(31 Aralık 2013, İstanbul)

Mutluymuş çünkü.

belli bir isim ve mesleğe sahip adamların laneti var üzerimde.


"Hayırdır, böyle bir olayımız mı vardı bizim?"

Pek Chandler Bing-vari bir yaklaşım, ama insan merak ediyor aniden biri tarafından öpülünce. Böyle bir olayımız mı vardı, yani biz normalde öpüşen insanlar mıydık ya da böyle bir olasılık içinde miydik?

"Yoo." Aslında yoktu. "Sen her şeyi planlı mı yaşarsın?" dedi adam. Genelde evet, planlı demeyelim de, bir kalabalıktan arta kalınan ilk anda, gördüğüm ilk dudağa yapışmazdım. Bir dudağa yapışmam için de, ne kadar sarhoş da olsam, içeride dönen bir şeylerin olması gerekirdi, sırf dürtülerimle ilerlemezdim. Hele de bu kadar dedikoduya batmış bir ortamdayken.

Ama iyi öpüşen adama karşı koymak oldukça zor, hele de sarhoş ve tahammül sınırlarınıza basmamaya çalışan biriyseniz. Karşı koymak gereken bir durum da yok, hesap verecek kimseniz olmadığı ve kendinizle bir hesabınız olmadığı sürece...

Tam o sırada telefon çaldı işte. Adam kalktı, telefonu aldı "eşim arıyor" deyip balkona yürüdü. İçimden "NE?" dediğimi duymadı, yüzümü de görmedi "uyumadım canım..." diye konuşmaya başlarken.

Birkaç dakika sonra geri geldi adam, ben tavana gözümü dikmiştim. Sakince "sen evli misin?" diye sordum, "evet" dedi noolmuş evliysem veya bilmiyor muydun sanki, der gibi bir ses tonuyla. Saçmaladım bundan sonra, girdiğim şoka veriyorum. "Kaç yıldır?" dedim (8), oysa bana ne bundan. Bana ne herhangi bir şeyden; mesela karısını daha önce aldatıp aldatmadığından (evet), hatta karısının ne iş yaptığından (evlendikten sonra işi bırakmış, yani ev hanımı, tam düşündüğüm gibi), ve dahi neden evli olduğundan bana ne, değil mi ama?

(Mutluymuş çünkü. Evli olmasının sebebi bu: "Mutluyum.")

Neden yüzük takmadığını ise hiç sormadım.

Kalktım yerimden, biraz zor oldu kabul, çünkü ne yaptığını bilen adama karşı koymak oldukça zor. Yine de kalktım. "Yarın kalktığımda kendimle yaşayamam" dedim, adamı öptüm ve balkon demirinden bahçeye atladım.

Bu iki oldu. Yalnızlıkla, takriben bir yıl önce sınanıp yenildiğimi sanıyordum oysa. Güreşe doymamışım demek ki. Yazacak çok şey var bununla ilgili; bir erkekten temel beklentimizin AIDS olmaması veya evli olmaması oluşundan girip, benim nasıl da insanları hiç sallamadığım ve bu sebeple tanımadığıma, evli erkeklerin yüzük takmama kurnazlıklarına, mutluluk kavramına; kadının erkekten başarılı olmaması gerektiği gibi, altın günü kişisi de olmaması gerektiğine, kadınların kaşar statüsüne geçme sürecini gün be gün nasıl da anladığıma veya tüm bunları yaşadığımın ertesi günü beni düşündüğünün yarısı kadar umursamadığını her hareketiyle belli eden bir adamın (güya) şakalarıyla neden eğlenemediğime değinebilir; erkeklere, kendimize veya talihimize küfrederek yazıdan çıkabiliriz.

Hepsi mümkün, ama istemiyorum. Bu yazıya, pek uygun olabilecek bir şarkı veya bir resim iliştirmek bile istemiyorum hatta. Bir an önce bitiresim var bu zavallı hikayeciği.

Ettiğim küfürler arasında kaybolmayan tek bir şey vardı benimle ilgili: Neyse ki balkon demirinden atlayıp gidecek cesaretim var hala.

Tahammül sınırlarım içinse aynı şeyi söyleyemeyeceğim.


Salakça mutlu

Bu aralar yolda yürürken ufak ufak sekmiş olabilirim arada, veya ne bileyim, gülümsemiş olabilirim durduk yere, kabul. Benim bu halimin bir sebebi var -ya da ben öyle düşünüyorum-, ama bu hali hayatının tümüne yayabilen insanları hiç anlamadım. Bu yazdıklarımı okuyanlar varsa onlara da sormak istiyorum: Neye gülüyosunuz abi bu kadar? Ben yapılan esprileri anlayan biriyimdir ve anlamadım bu süregelen espriyi. Açıklayın rica ediyorum, "hayat kocaman bir espri değil mi zaten" gibi aforizmalar yapıp ağzınıza kürekle vurdurmayın yalnız.

Hep diyorum, bu salakça mutlu insanlar çok acayip diye... Meğer hakikaten (bir nevi) salaklarmış :)

Scientists have discovered that people who are very optimistic about the outcome of events could in fact have a "faulty" brain.

The study, which was published in Nature Neuroscience, suggests that the brain is very good at processing information, whereas some people ignore anything negative, leading them with a positive outlook.

This had lead scientists to believe that people who are continuously optimistic when reality challenges their beliefs is due to a 'faulty' function of the brain's frontal lobe.

(Araştırmanın devamı için: International Business Times / UK)

takıl yani

omçilik gelsene lan miami söyleyelim

bu akşam BEA konserinde yine ses tellerimi zorlarken bu kez böyleeee hoşuna gidenler başına gelenler kadar senin olamazlar diye, yazmayı düşündüğüm şeyin başlığı "takıl yani takmıyo belli" olacaktı. şarkının adı da oydu zaten. ondan.

konsere hoplaya zıplaya gittiğim yetmiyormuş gibi, şu an da inanılmaz keyifliyim. takıl yani, bu takıyo belli (o zaman, welcome to miami!)

bize her yer ibiza olduğu gibi, bize her yer miami de olabilir, dimi?

Kahverengi fotoğraflarla gülümsemek

Ne zaman patlayacak raddeye gelsem, biri gelip diyor ki "haline şükret, neler var dünyada." Bir haber, bir resim, bir fotoğraf...

Gülümsemeyi hatırlamak için, gülümsemeyi hatırlayabilen çocuklara bakmak lazım hep.
Bir yandan da, bunda gülünecek ne var, değil mi ama?



Kahverengi fotoğraflar.

Gülümsemek için gülümsenmeyecek fotoğraflara bakma ironisinin benzeri, üzüntülü filmlerde de olsaydı keşke. Olsaydı da, izlerken "aslında benim güzel bir hayatım var lan" deseydik. Mesela ben Piyanist'i bir daha kesinlikle izleyemem gibime geliyor. Mutluyken üzülmemek, üzgünken intihara sürüklenmemek için izleyemem tekrar.

İyi filmin etki ettiği başka bir yer var beynimde belki de.

uyku / mut

Dün akşam lise arkadaşlarımla buluştum. Konuşacak şeylerimiz giderek azalıyor ama yine de özlüyorum kerataları, şöyle 2 ayda bir filan görüşüp hep "ay ne kadar uzun zamandır" görüşmediğimizden dem vuruyoruz. Demek ki yetiyor yavrucum, yetiyor demek ki. Bugün eskiden pek sık (her gün filan) görüşme ihtiyacı hissettiğim bir arkadaş da hak verdi buna (ki buna hak vermesi oldukça ironikti, gülümsedim, görmedi telefondan): İnsan istediğini görür abi.

Daha önce de demişimdir (zaten işin ironikliği de vaktiyle bunu demiş olmamdan kaynaklanıyor; hayat ne garip deel mi?): "Hayatımızda "hiç" zaman ayıramadığımız şeylere hiç zaman ayıramamamızın sebebi, onların öncelik listemizde bayağı aşağılarda olmasıdır."

Bu sabah 07:05'te Trabzon'a uçağım vardı. Dün gece bizimkilerin yanından kalktıktan sonra Etiler mevkiine Moris'i görmeye gittim. Çünkü bir saat de olsa, üç tur da olsa zaman, ne kadar varsa o kadardı ve azken de çok olduğu kadar değerliydi.

Gece (ya da sabah, artık) 4 saat uyudum. Trabzon'a gittim, 20:40 uçağı ile döndüm. Döndüm ve Okay'lara gittim. Okay'ımın gitarı, Sezo'mun sesi ve bu kez, sık göremediğimiz kuzenlerden birinin de bağlaması... Üçünü birlikte yakalama şansım yoktu bir daha, izinden dönene dek ikisini bile göremeyecektim. Şu an saat 01:29 ve ben ölesiye yorgunum. Ölesiye yorgunum ve uyumak, aklımdan geçen son şey.

Bu çok kolpa bi laf ama zamanın kıymetini bilmek lazım ve harcamamak boşa. Boş geçen zaman bile boş olmayabilir eğer bir ilhamla, bir kafa rahatlığıyla geliyorsa; benim Bozcaada'da önümüzdeki günlerde -tekrar- bulmayı umduğum gibi... Hayatı bir fayda topağı olarak görenlerden değilim. Boşa harcamaktan kastım bu değil.

Olmak istediğimiz yerlerde olmalı hep. Çünkü insanlar öyle yapıyor ve insanlar, bizim evimize hiç ama hiç uğramadıkları halde gidip başka diyarlarda içtikleri filtre kahveleri bize anlatıyorlar, ne düşüneceğimizi / bir şey düşünüp düşünmeyeceğimizi önemsemeden. O zaman önemli olan, bizin o filtre kahve içimi süresince, daha mutlu değil belki -çünkü bu bir sidik yarışı değil- ama keşke başka yerde olsaydım demeyeceğimiz yerlerde olmamız.

Azınlık (fildişi kuleden selamlar)

Bugün eve geldim, soyunup dökündüm, yemek yedim, geçen günkü DVD alışveriş çılgınlığımızın ganimeti, yüzyıllardır izlemediğim Maverick'in kalan yarısını izledim, saate baktım, 18:40'tı saat. 18:40!

Günü bilinçaltımda parçalara bölerim ben. Nasıl biyolojik saat varsa, bende de bellatrix saati var. Öğlen 12'den sonrası çabuk geçecektir, kurtuluştur - bu birinci kilometre taşı. Akşam 7, benim için akşamüstünün başlama saatidir. 9.30 gibi gece gelir, huysuzlanmmaya başlarım. Bu üçüncü kilometre taşından sonrası daha hızlı geçecek ve ben uyumamak için kendimi zorlarken gün bitiverecek diye tedirgin olurum. Saat 11'de biraz rahatlarım, çok zaman geçmiş ve hala gün bitmemiştir; demek ki hala umut vardır. Sabah 1, uyumamış olmanın vicdan azabıyla gelir. Bu beşinci kilometre taşı zor bir yerdedir, oraya ulaşmak ve o eşiği geçmek yürek ister. Gururla söyleyebilirim ki, ertesi sabah ilk kilometre taşına gelmeden gözlerimden uyku aksa, her an uyuyacak gibi olsam da bu beşinci taşın üstünden her gece bir o yana bir bu yana zıplamaktayım.

Bugün saatin henüz 7 bile olmayışının beni ne kadar mutlu ettiğini buradan anlayabilirsiniz. Hemen kalkıp giyindim o yüzden. Bir ödül olsa vereceğim, bir yıldızlı pekiyi olsa yakama takıp dolaştıracağım başarıda bir kombin yaptım az giyebildiğimkıyafetlerimden: Boğaziçi kombini (sağda)

Okula gittim, alternatif çimlerdeki çardağı boş bulup oturdum. Ah, tenha Boğaziçi'ni çok sevmiyor muyum! Bilgisayarım, notlarım ve portakal suyumla benden mutlusu yoktu. Biraz çalıştım. Kısa süre için de olsa sistematik çalışmaya ihtiyacım oluyor böyle. Dağıttım kafamı, topladım kafamı.

Sonra kalkıp güney meydandaki film gösterimine gittim dondurmamı alıp. Birkaç arkadaşa mesaj atıp tahmin ettiğim insanlardan yanıt aldım, ama gelmedi hiçbiri. "Çoğunluk" oynuyordu, canımın içi "Canavar Banavar" Bartu Küçükçağlayan'ın altın portakalı hak ettiği film. Güzeldi, son zamanlarda izlediğim filmlerden Kaybedenler Kulübü'ne tam ters köşeydi. Biraz yıldızlara baktım hazır nemlenmişken yattığım yerde, e battı balık yan gider... Sonra kalktım, mutlu kalktım yerimden, evime döndüm.

Mutlu kalktım yerimden.
Mutlu.

İhtiyacım varmış yalnızlığa ve okuluma, veya ikisine birden.

tek tekerli mutluluk

Hepimiz sabahları kalkıyor, kuruyan ağzımızı çalkalarken artık bu akşam içmeyeyim diyor ve giyinip işe gidiyoruz ve aksini düşünmediğimiz sürece hayatımız herkesinki gibi normal seyrinde, ne yaptığını ve yapacağını düşünmeden, akşam eve gelip oturup belki film, belki dizi, çoğunlukla izlemeye değmeyen bir şey izleyerek ve içerek geçiyor ve yatıyoruz ve kalkıyoruz ve aynı şey.

Bir dağcılık kulübünde değil, içinde eğlenmediğimiz bir ENSO, İK, BÜYAK'ta; kariyer odaklı görünümlü bir üniversite kulübünde çalışıyoruz çünkü o zamanın aksine arkadaşlıklar da değil artık bizi eğlendiren veya benim için, StepS de değil (çünkü açıkçası, ben onun için vardım). Asçı değil, yelkenci değiliz, yaptığımız iş hobimiz değil.

Lakin, yaptığımız işi sevmek imkansız da değil.


"bu sabah yine işe gidiyorum uyuz uyuz.. radyo dinleyip ayılmaya çalışıyorum. dolmabahçenin ihtişamlı kapısının yanında geçerken yolun sağında ayaktaymış gibi duran fakat koşmamasına rağmen hızla ilerleyen bi adam gördüm. keyifle ıslık çalıp mutlu mutlu gülümsüyordu.


yaklaşınca sırtında bir gitar taşıdığınız farkettim.. daha da yaklaşınca tek tekerli bir bisikleti sürdüğünü gördüm ve kanımdaki mutsuzluk arttırıcı hormonda inanılmaz bir yükseliş yaşadığımı hissetim.. adam sabah 8:45 de tek tekerli bi tekerlekle, sırtında gitar taşıyıp, keyifle nereye gider?


napıyorum abi ben. her sabah kalk, işe git. lanet ede ede yap işleri.. ama o eleman istediği şekilde, mutlu olduğu şekilde takılıyodu.. çok mu kaygımız var da bu kadar kasıyoruz. ne için uğraşıyoruz...


çoğu kişi küçükken beynimize işlenen ağustos böceği ile karınca hikayesi kaynaklı bi züğürt tesellisi mi yaşıyor acaba? karınca gibi sonradan gülmek mi daha iyi yoksa hala enerjikken hayatın tadını çıkartıp sonra hallederiz abi aeaee demek mi?


fethiyedeki festivalde sirkte çalışan insanlarla tanışmıştım çok mutlulardı. bizim gibi iş sonrası zamanlarda yoğunlaşmamış mutluluktan..


ne işim var lan benim bu ofiste."


Erce tarafından Gönderildi: 13/01/2011 11:04

Ne işim var lan benim bu ofiste, nokta.

Bizim hayatımız da hayat olacak bir gün. Mutsuz olabilirim ama aksinin olacağına inancım var. Hepimizin CEO olacağına değil, hepimizin mutlu olacağına ve belki paranın akmayacağına ama tek bir kendi onbini olacağına, onunla da jelibon musluğu yaptıracağına ve başka bir isteği olmayacağına inancım var benim.

İşe gitmediğim güneşli bir cumartesi günü yazdırıyor bana bunları ama biliyorum ki bir yerlerde, bir parklarda "bellatrix de böyle yazmıştı" muhabbetini yapan insanlar varsa, inanç da umut da hala var.

Ayrıca, bir gün ben o yerlerde, o parklarda olup bunu anlatacağıma ve birilerinin beni ilk kez orada dinleyeceğine; başkaları yerine kendimi konuşacağıma da inancım var.

Gelsin mutluluk.



(13 Ocak - 05 Şubat 2011, İstanbul)
Görsel: http://slnnn.blogspot.com/2011/01/hepsi-bu.html

mutluluk mavi...

Mutsuzluğumdan mı besleniyorsun ademoğlu? Ben düştükçe sen daha mı dimdik kalkacaksın; senin daha mı çok hakkın mutlu olmak? Ya da bir tek benim hakkım mı değil acaba? Sanmam. Başka bir şey var. Bi türlü denk getirilemeyen huzur halleri; ben bulurken başkası kaybediyor, başkasının bulduğunu sanarak ben kendimi yiyorum. E tamam ama.

Hem ben hayalkırıklıklarımı olgunlukla karşılıyormuşum, öyle dedi bir lise arkadaşım. Uzaktan bir arkadaşım sayılır; o yüzden söylediği ilginç. Ama güzel.

Mutluluk mavi çocuk; biraz blue yani, kabul. Lakin imkansız değil. Tek bir şarta da bağlı değil; ya da şartların hiçbiri yeter şart değil. Tek parametreye indirip tüm mutluluğumu, menopoz teyzeymişimcesine hee hee denip geçilmesine ihtiyacım yok (vallahi yok ayol).

Bakın ben bugün neden iyi hissediyorum kendimi (Türk müziği öldü diyenlere de duyurulur): Sırayla Can Bonomo, Melis Danişmend, Büyük Ev Ablukada, Sakin, Müslüm Gürses (Yalan Dünya adlı yeni albüm çıkmış ha-ha!!) ve Yasemin Mori dinledim çünkü. Üstüne de Sertab Erener - Buda cilası. Ve kendimi her şeye kadir hissediyorum. Sokakta hafiften sekerek yürüyen güzel kadın gibi hissediyorum. Güzel olmak umrunda değildir ya o kadının, işte o tarz.

Ben bugün kalkıp müziklerimle okula filan gider daha da iyi olurum icabında.

Kendimi iyi hissedişimden ilham alınız rica ediyorum. Herkes için iyiyim ben, herkes daha iyi olsun diye de iyiyim biraz da. Bir iyiyim, hepimiz için.

Bu da yeterli olmalı artık.


(27 Ocak 2011, İstanbul)

she go up in the air, come down in slow motion

bugün içimden mutluluk fışkırıyor resmen, neden bilmiyorum ama elimde olsa ve kendim okurken çok sinir olacak olmasam tüm yazıyı büyük harflerle yazardım.

mesela dün sıkıntılı bir yazı yazdım, haberiniz yok. yaa demek ki güzel oluyormuş böyle de. belki bir gün yayınlarım, geriye dönük olunca insan mehh deyip geçiyor. ama dün gecenin 11'inde tıka basa sushi yedikten sonra da o endorfin seviyesiyle dönüp yazı yayınlayacak değildim, yok artık.

sonracıma, gönül gözüm mü açıldı nedir, birden yeter lan dedim kendi kendime, yeter, herkes kendi dalgasında, herkes uzun süredir kendi dalgasında, ringo dingo... tüm dinlediklerimi şöyle bi alt alta yazdım, eksiler artıları götürdü, toplam sıfır çıktı, aaa bak sen! e benim nerede durduğum hep belliymiş ki, bundan sonra yok öyle ne dedim, ne yaptım, öyle mi düşündüler böyle mi, ay aradı, aman neden aramadı, neden ben aranmadım eeeeh be! ne uğraşıcam. bundan sonra her şey karşılıklı; aldımsa aldım, verdimse verdim; fazladan adım atmama gerek yok.

hem bak hayatın gerzekçe gidişatına çomak sokup deviremiyorum da onu; mesela önümüzdeki ay için stajyer almış görüştüğüm yer, herkes boğaz tokluğuna kalitesiz iş peşinde. e iyi peki, başka şeyler de düşünelim bakalım biz.

bi de şimdi başka şeyler düşünelim...

yaşar'ın yüreğimi kaybettim şarkısında bir oya-bora'nın sevmek zamanı veya bir ayna'nın çayımın şekeri tandansı yok mu? pek bi yerinde otururken oraya buraya sallanılası...

bir de şey var mesela geçenlerde hatırladığım bir şey; yeni türkü'nün resim şarkısında ikinci bölümden itibaren giren tekdüze güzelim keman sesi bana fena halde "baba bir masal anlat bana"nın girişini hatırlatıyor.

şarkıda her ikisi de geçse de "baba bir masal anlat bana" ile "bana bir masal anlat baba"ların yerlerini şaşırmayacak kadar süper baba izlemiş olan bellatrix, süper günler diler.

birds flying high

Bunu söylemem lazım kusura bakmayın, okuyucu sayımın azalabileceğini göz önünde bulundurarak konuşuyorum ama sizden en dürüst duygularımı saklayamam... Fizy gözümde hiçbir zaman grooveshark olmamıştı ve olmayacaktı; grooveshark rulz! O yüzden fizy de kapatılınca millet yine grooveshark linkleri vermeye başladı ya, içimdeki terazi yerine oturdu gibi bişi :)

Oh be.

Şarkı linkini bundan sonra ancak bir yazının fon müziği olduğunda vereceğim. Yoksa her harf bir şarkı çağrıştırıyor, bu sansür ortamında, bu yoklukta uğraşamam bununla. Örneğin bugün içimde Michael Bublé, Feeling Good'u söylüyor; üflemeli çalgıların sesleri, olabilecekleri en üst noktada. Bunun sebebiyse sabah arabaya binerken Levent ve civar semtlerin en yakışıklı çocuğunu görmüş olmam. Yoksa uyuz uyuz arabama gidiyordum ben, 4 saat uyuduğum her günün sabahı gibi gözler yarı kapalı, muhtemelen suratsız. Makyajı arabadan inmeden değil, evden çıkmadan yapmam gerektiğini de bir kez daha kendime hatırlatmış oldum böylece. Çocuk bana baktı, ben ona bakıp galiba gülümsedim istemsizce, sonra arabanın kapısını açtım... böyle de tamirci çırağı gibi oldu be. arabayı kapatıp çocuğun arkasından gitsem mi dedim, "bu arabayı da bana verdiler ama hiç sevmiyorum aslında, alışamadım" coolluğu yapsam mı. Metroya filan binerdik çocukla, o muhtemelen İstiklal Caddesi'ndeki işine giderdi, ben de Taksim'de inip Ortaköy'e otobüsle gelirdim, falan...

Neyse efendim neyse. Sabah sabah içim açıldı, hayatta güzel bir şeylerin olup olmadığını -yine- sorguladığım dünden sonra bu sabah, güzel başladı.

Güzel şeyler olacak ve bunu söyledikten takriben yarım saat sonra buna inanmamazlık etmemem lazım.

Yokyer

Hani "şu işi yapmaya harcadığın zamanı derslerine harcasan şimdiye bilimadamı olmuştun" diye bir düz mantık var ya... Bize ters o mantık. Fakat şöyle bir gerçek var ki, şu "kitap okuyamıyorum abi yea" dediğimiz ve bunun üstüne konuştuğumuz zamanların tümünde kitap okusak yavaş yavaş bir kitap bitirmiş olabilirdik gerçekten.

Bugün Onurlu ile konuştuğumuz bu konuyu, tam bu noktada balla kesip eve dönerken en son söylediğim şeyi düşündüm "tatilde bir kitap bitirdim sadece." Aslında az, benim için az ama olsun, istediğim kadar okudum. Işığım olsa geceleri de rahat rahat okuyabilirdim belki ama bir fenerin dibinde, iki büklümken zor oluyordu. Çocuk Kalbi de değilim neticede, iç paralayamam.

Olsun yahu, bir kitap bir kitaptır, hem kafam güzeldi ben nerelere gittim nerelere...
Öyle yerlere gittim ki, yoktular.

(04 Ocak 2011, İstanbul)

"O anda, sanki Leicester Meydanı'ndaki Odeon'un dev ekranında izliyormuş gibi, açık ve kesin bir şekilde onu gördü: hayatının geri kalanını. Bu gece Bilgisayar Hizmetleri'ndeki kızla eve gidecek, sevişeceklerdi; yarın cumartesi olduğu için sabahı yatakta geçireceklerdi. Sonra kalkıp birlikte Richard'ın kutularındaki eşyaları çıkaracak ve yerleştireceklerdi. Bir yıl, ya da daha az bir süre içinde, Richard Bilgisayar Hizmetleri'ndeki kızla evlenecek, bir terfi daha alacaktı; biri kız biri oğlan iki çocukları olacak ve banliyöye, Harrow'a ya da Croydon'a ya da Hampstead'e ya da çok, çok uzaktaki Reading'e taşınacaklardı.

Fena bir hayat olmayacaktı. Bunu da biliyordu. Bazen yapabileceğiniz hiçbir şey olmazdı."

Artık pek de yakın olmayan bir arkadaşın bizi nişanına davet edeceği endişesini üstümüzden atamadan, bir arkadaş daha mutlu haberi verdi dün: Yılbaşı gecesi bizi bırakıp evine dönerken Salacak'ta durup kız arkadaşına evlenme teklif etmişti.

Onlar için mutlu oldum, ve işte o kadar.

Böyle haberler bana, şu an yaşadığım hayatı aslında sevdiğimi hatırlatıyor. Başka türlüsünü nasıl da istemediğimi. Tek konusu kocası olan insanlardan hazzetmediğimi. Ya öyle olursam diye korktuğumu. (Ama yok lan, olmam dimi ben öyle? Olmam bence.)

Evlenme teklifleri, düğün planları, "gelecek yılbaşında Bursa'da bizdesiniz"ler gırla ve bana fenalık geliyor.

Şu yalnızlık nanesi olmasa, biriyle beraber olmak vallahi çok saçma.

"Hiçbir şey" dedi Richard. "Gerçekten hiçbir şey istemiyorum. Hem de hiçbir şey." O anda bunun ne kadar doğru olduğunu ve ne kadar ürkütücü bir şey haline geldiğini fark etti. "Her zaman istediğin bir şeye hiç sahip oldun mu? Ve sonra onun istediğin şey olmadığını anladın mı?"

Elinde hiçbir şey kalmadan -eşya, ev, anı ama başkalarında sana dair bir anı- başka bir yere yolculuk...

"Ne güzel olurdu" dedim. Oysa ne olacaktı işim, anılarım, onlarca yaka kartım, ENSO hediyemin arkasında yazanlar, yıllıklarım, günlüklerim... Ne çabuk bıraktım özenle biriktirdiklerimi?

Aslında mutsuz değilim, her şey olması gerektiği gibi oldu, öyle içten bir "keşke"m yok, kendi elimden gelenler için en azından. Ama yine de hayatımın oksijeni hızla tükeniyor, hissediyorum. Nefes almak zorlaşıyor. Sorguluyorum, şaşırmıyorum, çünkü biliyorum.

Ama hep de sorgulamıyorum.
Hep sorgularsam, bir gecenin bulutsuzluğu için nasıl şükredebilirim?
Nasıl hala şaşırabilirim?

Tüketene kadar içime çekesim var bu hayatı, doğal teneffüs. O arada, bu hayatı olduğu gibi kabullenmemi sağlayacak, beni bu basitlikte (bu basitlikle) mutlu edecek olanı bulursam, ne ala.

Yoksa ben de pılımı pırtımı isteyenlere dağıtıp, öyle yok olmak istiyorum.

"Aşağı İstanbul" kabulümdür.


(19 Kasım 2010, Fethiye - İstanbul yolu)

A good fucking life!

Mutluluk, soğuk yenen bir yemektir!

İnsanları seviyorum, ama erke dönergecini daha çok


İnsanları seviyorum. Böyle sürekli yüzü gülen insanlar var ya, ölesiye kıskanıyorum onları. Ya da mesela son zamanlardaki kötümser, uyuz yazılarıma şıkır şıkır cevaplar verenler falan... Alınlarından öpesim geliyor.

Nerden buluyorlar bunu, bu sevinci filan? Ben unuttum, hatırlamıyorum, ne demek çok sevinmek, aşık olmak ne, bir şey yapmak istemek ne demek?

Bir çeşit erke dönergeci ya da DeLoreane'a entegre edilmiş bi füzyon zımbırtısı mı var insanlarda, böyle içine çerçöp, muz, bira atınca şaha kalkıyor ruhlar? O vakit gösterin bakayım nerenize entegre ettirdiniz, yoksa nesneden ziyade tümleç mi kritik burada: Nereye?

Koca bir smiley topağı olan insanları seviyorum (umuda gönderme yapa yapa).

Pazartesi sendromunuz hayırlı uğurlu olsun efendim; onu da kanıksamayı başarışınıza şapka çıkarıyorum.


(27 Aralık 2010 Pazartesi, Ortaköy)

high above

Ben de ağladım mutluyken, tabi ki. Ama gözlerim dolu dolu oldu sadece. Sağanak değil de, sis.

Çünkü mutluyken hep yukarılardayızdır. Havalarda, en tepelerde, bulutların üstünde.

Bulutların üstünde yağmur yağmaz.



(30 Nisan 2010, İstanbul semaları)

Görsel: The clown looks up at the sky in rain, Kazurino Nagashima

Kırılım



Kırılarak mutluluk veren tek şey sigara olsa gerek.

hippie, hippie, hoorah!

Bim bam bom, çok şükür dostlar, benim de artık bir tatilim var. Bekarlığın ve evden ayrı olmanın nimeti bu, sırtına bohçanı atıp tatile çıkma planını takriben 3, hadi bilemedin 4 dakika içinde kabul edebilmek. Don't think twice, it's alright.

Hem de ne tatil, denizli yıldızlı... Hippie hippie shake! Çiçek çocuk olacağız güneşin alnında birkaç gün, temiz hava, bol vitamin. Çadırımızı, matımızı, uyku tulumumuzu hazır ettik; fotoğraf filmleri yarın alınacak, piller şarj edilecek ve pilli bir hoparlör bulunacak tabi; müziğe harman kalıp kurur da rezil olursak diye korkuyoruz yeminle...

Uyku tulumu sızmalarını, ateşi, şarabı, müziği, muhabbeti özledim; zaten bir kere yaşadım hakkıyla ama işte bu kadar özledim!

O kadar güzel gibi ki şu an her şey... Bugünle, bu iki günle ilgili anlatacaklarımı yazıp, hiçbir şeyi gölgelemek istemiyorum. Dönünce kusacağım biriktirdiklerimi.
Hadi, lütfen gidelim artık...

ahesteyim bugün~

Bir şeyler var kafamda, karmakarışık sözcükler... Beni sıksanız suyumu çıkarırsınız, ama aynı kişiden, aynı kişilerden çok söz ettim, yüzlerce yazı yazmak istemiyorum. Bir tane yeter. Hepsini toparlayacağım, zamanla.

Bugünün beni üzen şarkısını seçtim: Mor ve Ötesi - Meksika. (Bana cevap hakkı doğuyor, @Mor ve Ötesi: Olmam galiba). Aheste bir araba kullanışı sırasında -ki benim arabayı aheste aheste kullandığım pek vaki değildir- şarkıyı bağıra bağıra söylediğimi fark ettim. Havasız kalıp mecburen sustum sonra.

Bugün neredeyse kenara çekecektim eski sevgilimi aramak için. Demek ki neymiş, birini aramak bir ihtiyaç olduğunda insanın eli pekala da telefona gidiyormuş. Kayda değer bir şey de söylemedim üstelik. O da söylemedi. Ama kendimi iyi hissettim yine de.

Yukarıdaki iki paragraf birbiriyle ilgisizdir. Bugün ben dünyayla ilgisizim zaten. Ama bu aheste halimin bana mutluluk verdiğini söylemek zorundayım. Neden? Bilmem. Koşturmaktan yorulmuşum sanırım.

Sanırım barışıyorum. Kendimle. Yalnızlığımla. İşte bu da, ilk paragrafın konusu (olacak).

Bugün size such a perfect day diyorum efendim; bulutlara, yağmura aldanınız fakat aldırmayınız. Hayat güzel.


(14 Ekim 2010, Marmara Denizi)

Level up (up, indeed)!

Kötü gün arkadaşı ola ola kendi kötü günümü yarattım. Hep bir melankoli, hep bir üzgünlük içinde olmaya alıştırdım kendimi. Üzgün olmanın üzgün tarafı, insanın en büyük uyuşturucusu olması. Kısırdöngüye gel: Üzüntünün içine girdiğinizde halsiz kalıyor, dışarı çıkamıyor ve kendinizi öyle, öyle mutsuz hissediyorsunuz ki sürüklenip gidiyorsunuz, akıntı nereye götürürse.


Genetikçilerin ünlü lafıyla cevap vermek istiyorum artık: Sikerler. Bilen yine bilsin, ben hep burdayım; lakin "ben hep evde" değilim.

Kötü gün level'ını bitirdim, bundan sonra iyi günlere çalışacağım, buyrun, kocaman bir gülümsemeyle kapımı açıp beklerim.


(24 Eylül 2010, Ortaköy)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!