... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yazmaya devam ediyorum, lütfen müstehcen bulunuz.

Üniversitenin bilmem kaçıncı yılında bir arkadaşım, önceki gün yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Bizim bölümde az sayıda olan ağır tesettürlü tayfadan bir arkadaş, bizimkini iftara davet etmiş. Çağırdığı yer de bir ev mi, yurt mu, bir grup insanın finanse ettiği, belli amaçları ve hadis saatleri olan bir yer. Bizimki herkesle görüşen, herkesle arkadaş oluveren biridir (sadece onun cağrılmasından belli değil mi zaten?) tamam deyip kalkıp gitmiş. İftar sonrası oturması sırasında, bölüm arkadaşımız kalkmış, içeriki odadan bizimkine hediye paketiyle kaplı bir şey getirmiş. Beklenmedik bir hediye! Bizimki şaşırmış biraz, "ne gerek vardı" demiş, "peki nedir bu?"

_ Dünyanın en çok okunan kitabı.
_ Aa, Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi mi?!

Arkadaşımın bir daha o iftarlara çağrılmadığını söylesem, herhalde şaşırmazsınız.

Geçenlerde Mehmet Ali Ilıcak karakterinin, Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine Kur'an-ı Kerim imzalayıp verdiğini söylemesi üzerine (haber şurada.) yukarıdaki olay geldi aklıma. Genetik gibi, evrimi besmele edinmiş bir bölümde ne yaptıklarını pek bilemediğim bu arkadaşlar, kutsal kitaplarını yakınlarına hediye ederken imzalama cüretini herhalde göstermemişlerdir. Tabi onların yaptıklarını yapmanın sünnet olduğunu, onlara dokunmanın bile ibadet olduğunu söyleyen bir takipçi kitlesi yok arkalarında. O yüzden unutmamışlar eşit olduklarını, diğer kullarla.

Benim kafası karışmış milletimin ahlaksız muhafazakarları var haddinden uzun süredir başımızda.

///

Blogların ilk yazılarını hem yazmanın, hem okumanın ne sıkıcı olabileceğini konuşmuştuk Özgür'le bir ara. Doğru, benimki de öyledir. "İlk yazı" niyetiyle yazmışımdır. Pat diye girmeyelim demişimdir.

Ahmet Mümtaz Taylan kadar maharetli de olmamışımdır (şu okuyacağınız, en çok sevdiğim ilk yazılardan biridir mutlaka, metus göndermişti sağolsun):
 
Arayı açtığımın farkındayım. Bir sürü sebebi var, sebepleri hala geçerli. Zannedilmesin ki bu arada hiç yazmadım, hiç kızmadım, kırılmadım, yaşadığımı (ve dolayısıyla yazmam gerektiğini - bunlar o kadar ilintili ki!) hissettiğim hiçbir an olmadı... Ama ikinci kez aynı şeyi yapacak, bir ilk yazı kastıracak değilim.

Peki, neden şimdi?

Dün lütfen ve mecburen son davası görülen Ergenekon'da ifade özgürlüğünün aldığı ağırlaştırılmış darbeler üzerine bugün bir kez daha, eminim son olmayacak bir haber düştü gazeteye ve Twitter'a.
Yargıtay, 'Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' adlı Fransızca kitabı müstehcen buldu.  
Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz hakkında, Guillaume Apollinaire’nin ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ adlı kitabını yayımladığı ve çevirdiği için ‘müstehcenlik’ suçundan dava açıldı. 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/yargitay_fransizca_kitabi_mustehcen_buldu-1145084

Ben Sel Yayıncılık'ın başında olsam bu kadarla kalmazdım:



Bu daha önce hiç olmadı değil, oldu. Fareler ve İnsanlar'a da oldu, Şeker Portakalı'na da, Ölüm Pornosu'na da... Peki ne oldu? Okumadığım varsa aralarında, gidip inadına okudum.

İşte şimdi de inadına yazıyorum. "Evden dışarı çok çıktığı, arkadaşlarında kaldığı..." gibi tecavüzcü savunmalarına, kızın rakı içerken çekilmiş fotoğrafını yayınlayıp yaşadıklarını hak ettiğini ima eden rezil İ. Melih'e göre tecavüzü misliyle hak ettiğimi bilerek, 13 yaşındaki kıza tecavüz eden 26 adamın tek başına Mustafa Balbay kadar ceza almadığı bir ülkede yaşadığımın; bir caminin fermanla değil parayla inşa edildiğini söylediğimde zebanilere yem olacağımı iddia eden manyakların, küfrettiğim zaman beni linç edecek kadar sinirlenen çünkü bunu sadece kendine hak gören zavallı adamların varlığının farkında olarak yazıyorum. 

Yazacağım.

31 Mayıs 2013'ü de yazacağım; insanın Amsterdam'da bir parkta yatarken alabildiğine güzel kafasından geçenleri de, iyi günleri, kötü günleri, üzüldüklerimi, sevindiklerimi... Hepsinin birilerince tü kaka olduğunu bilerek/olacağını umarak, eğer bunlar terbiyesizlikse, alasını yaparak yazacağım. Hala özgürken, hala özgürlüğümüz için o ya da bu şekilde savaşırken yazacağım; "başka türlüsü güç".

Şimdi, beğenmeyen varsa siktirsin gitsin, benim blogumu sevmeyince terk etmek, ülkeyi terk etmekten kolaydır. Kimseyi tavlamak ya da değiştirmek umrumda değil. Kalanların, yazdıklarımı okumalarından bağımsız olarak benim gibi düşünenlerin ne kadar kalabalık olduğunu gördükten sonra, umudu kaybetmek de yok. Sadece ben varım, buradayım, nokta.

ODTÜ'deki "olaylar" veya beterin beteri

İktidar yandaşı medyanın "bir takım olaylar" diye geçiştirmeye çalıştığı, ODTÜ'deki polis şiddetine karşılık Boğaziçi Üniversitesi hemen bir bildiri yayınlayarak ODTÜ'nün yanında yerini aldı. Bunun aksini zaten düşünemediğimden, bildiride imzası olan hocalara bakıp, bölümden birkaç tanesine "aferin lan" çektim içimden, tahmin ettiğim birkaç tanesinin ise orada ve oralı olmayışına "demek ki hala aynılar" diyerek cık-cıkladım. Kafamı da iki yana salladım hatta bu sırada.

O esnada, beterin de beteri olduğu, bazı üniversitelere mensup insanların hepten okullarından utanabileceklerini hiç düşünmüyordum. Bolu Dağı'nda satır köfteci açacakken sehven İstanbul'a gelip üniversite açmış adamlarla değil, derdim İTÜ'yle, YTÜ'yle, GSÜ'yle, MSÜ'yle, Marmara Üniversitesi ile; yazık ulan size! Bazılarınız ÖSS tercihlerim arasında yer alıyordunuz; neyse ki tercihte bir alta ama insanlıkta pek aşağı akademisyenlerin arasına düşmekten kurtulmuşum.

İTÜ kardeşimin mezun olduğu okul olduğu için hepsinden daha çok battı gözüme. Demek ki neymiş, öyle mezuniyetlerde höt höt konuşmakla, türkiye'nin en aydınlık fikirli, en ilerici, en zeki, en akıllı ve en çok integral bilen (tabirler bana ait değil) öğrencilerini mezun etmekle övünmekle, kep töreninde Moves Like Jagger öncesi 10. Yıl Marşı Kenan Doğulu remix çalmakla olmuyormuş o aydınlık.

YTÜ rektörü de kalkmış hala, azıcık dil bilgisiyle Twitter'dan debeleniyor. Onun yazdığından pek bir şey anlaşılmıyor ama özetle "ODTÜ'yü kınama yazılarının arkasında olduğunu", bu yaptığının yorum olduğunu idrak etmeksizin "yorum yapmayacağını" iddia ettiğini biz anladık. Kendisi ne konuştuğunun, ne yazdığının farkında olmayan bir adamcağız belli ki. Bildirisi mahkemede geçersiz sayılabilirdi, başka okullar da işin içinde olmasaydı.

Yavşaklar sizi.

Ben bildiride imzası bulunmayan hocalarıma sitem etmeye devam ediyorum, çünkü bir grup protesto hakkını kullanmaya "yeltenen" genci gördüğü zaman üzerlerine biber gazı sıkan, ses bombası atan zihniyeti kınamak gerektiğini düşünüyorum. Benim insanlıktan anladığım bu.



"Faşizme Karşı Direnmiş Üniversite Gençliğinden Bir Öğrenci" imzasıyla başbakana mektup ileten ve akabinde (tabi ki) gözaltına alınan öğrencinin mektubu için buraya,
ODTÜ'nün kendi açıklama yazısı için buraya
Boğaziçi'nin bildirisi için buraya,
Yukarıda saydığım üniversitelerin bildirisi için buraya,
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi'nin konumu için resimdeki kırmızı halkaya
Vaktiniz ve badem bıyık göresiniz varsa bir de şuraya bakınız, ilim yayma zart zurt derken oradan alır yürürsünüz.

Çiçeği burnunda Boğaziçili'lerden ricamdır.

 "...Girişte malum yurt standı, güney meydanın en ortasında en büyük çadır onların. Sadece bununla kalmıyor ayrıca Saadet Partisi'nin, ayrıca bedava kuran dağıtan bir stand, ayrıca Boğaziçi Yöneticiler Vakfı (http://www.byv.org.tr/) altında bir stand ve ayrıca bir tane daha açmışlardı yan yana ve çinmlere halı atmış amcalar teyzeler taşra pikniği yapıyorlardı. bir de şuranın ilanları vardı orada burada,  http://www.hamilikokulu.org/hamilik_okulu_nedir.html"


Eskiden Etik Kulübü gibi isimler altında organize olmaya çalışıp, tüm yıl sadece Çağrı filmini göstermek ve Kutlu doğum haftasında oraya buraya afiş asmak gibi aktivitelerde bulunabilen birtakım yobazların geldiği yer: Önkayıtta, kulüplerle birlikte stand açan bir "milli görüş" partisi.

Yeni öğrenciler, bunların eskiden de böyle olduğunu sanmayın. Yakında, okulda Starbucks açıldığı için menemen isyanlarına girişen öğrencileri, cumhurbaşkanını yuhalayanları, BTS'yi sprey boyayla hunharca ve çıkmayacak şekilde boyayanları göreceksiniz. Onlara, neden sadece bazı şeylere karşı çıktıklarını ve bazılarına göz yumduklarını sorabilirsiniz. Onlara "KİMİN İÇİN ÖZGÜRLÜK, SADECE BELLİ BİR KISIM İÇİN Mİ?" diye de sorabilirsiniz. Aldığınız yanıtla tatmin olursanız, rica ediyorum bana da haber veriniz.


Fotoğraf: Zeynep Nil Suner
04 Eylül 2012, Boğaziçi Üniversitesi

sosyalli(n)k

Birkaç kez bu partilere takılan bir arkadaşa, bu SociaLink partileri nasıl oluyor, diye sordum Bursa yolunda araba kullanırken. Ukala olabilirim ama gitmediğim veya herhangi bir duyu organıma temas etmemiş şeyler hakkında ahkam kesmeyi sevmediğimden, en azından güvendiğim birinin fikrini alayım istedim.

"Yea" dedi arkadaş, "işte biz arkadaşlarla takılalım diye gittik öyle, güzel ortam, Boğaziçililer filan, bildiğimiz partiler gibi... Ama giriyorsun mekana, bir sürü göz sana çevriliyor, uzun zamandır da görmemişler ya, bu kimdi filan... Bir de okuldayken yüzüne bakmayan insanlar da oluyor aralarında, ilginç yani. Etrafını çevreliyor birileri, nerede çalışıyorsun ne yapıyorsun'lardan gelir tahmini filan yürütülüyor, olay belli."

"Yani kızlar erkeklerin gelirine, erkekler kızların giderine bakıyor işte." diye tamamladı Kaan.

Yılbaşından beri mıh gibi aklımda tutuyorum bu çok güldüğüm cümleyi. Benim için, inatla davet edilmeme rağmen muhtemelen hiçbirine gitmeyeceğim Boğaziçili çiftleştirme partilerinin esası, Kaan'ın bu cümlesidir.

Boğaziçi'nin çok ekmeğini yiyenler

Sıkıntılı bir akşamdı yaşadığımız. Belki yaşadığım demeliydim, çünkü yine karı kızın konuşulduğu, ana teması sperm olan bu akşam, yanımdaki pek sevdiğim adamlar için sıradan bir akşamdı. Masamıza sonradan gelen adam, önceki gece bohemliğin doruk noktasındaki bir İstanbul semtindeki bir sanat galerisinin, maksadı sanattan ziyade bolca içip dağıtmak olan açılış partisinde uzunca zamandır yazdığı bir kızla işleri ilerletmiş, onun evine gitme şerefine erişmişti. İlginç bir laf etti bunu anlattıktan sonra:

_ Biz Boğaziçi'nin çok ekmeğini yedik be abi.

Bu laf iki açıdan ilginçti, çünkü karşımda oturan diğer adam daha biraz önce kendisine (güya) yanlışlıkla mesaj atan birine konuşmanın bir yerinde "seni Boğaziçi'nden bir arkadaşım sandım" demiş ve bir (güya) yanlışı doğruya çevirmişti. Böylece, akıllı ve en azından boş gezenin boş kalfası bir serseri olmayan adam imajını perçinlemiş, birkaç gün sonra sabahın erken saatlerinde o kızın evinden çıkarken görülmesini garantilemişti.

Bu laf şu açıdan da ilginçti: Tek taraflıydı. BÜMED'in şimdilerde pek moda olan SociaLink'lerinde (benim deyimimle Boğaziçili çiftleştirme partilerinde) boy gösterip kendilerine uygun koca arayan hatunları saymazsak, Boğaziçi'nin ekmeğini yiyenler hep erkekler oluyordu. Bir kere, mezun olduktan sonra büyük bir serbestiyle öğrenci/çıtır kızlara yazıp rağbet görenler onlardı. Kızların okulu elemiş, onur belgelerini duvara asmış halleriyle kendilerinden 4-5 yaş küçük oğlanlara yazdığına sık rastlanmazdı. Hem sonra, erkeğin daha fazla kazanmasının, daha iyi şartlarda yaşamasının, çok daha kolayca ailesinin yanından ayrılmasının modern geçinenlerce bile gayet normal karşılandığı bir ortamda, kızın tekini herhangi bir korprıt şirketin bordrosu veya laf arasına sıkıştırılan üç beş İngilizce kelimeyle tavlamak mümkündü.

(Siz böyle kızlar isterdiniz.)


Daha da ilginç ve benim gibi dişilerce trajik olan da, Boğaziçili olmanın hemcinslerim için değil bir avantaj, aksine bir handikap olmasıydı.

Erkek Boğaziçili değilken kız Boğaziçili mi? DAAT! "Bu kız beni donunda sallar, uğraşamam abi yea" diyen erkeğe denk geldiniz, geçiniz. Boğaziçili olmak kızı iş hayatında bir adım öne mi geçirdi? Tehlike sinyalleri: Türkiye'nin en iyi liselerinden birinde (kendini en iyi lise olarak rahatlıkla addetmiş olanda) okumuş, en iyi üniversitesinin en zorlu bölümlerinden birini bitirmiş, 600 sayfa bitirme projesinden kafasını kaldırır kaldırmaz aynı üniversitede paralı bir yüksek lisans yapmış ama henüz işe başlayan sevgilisiyle aşağı yukarı aynı maaşı alıyorsa erkek, bu durumdan rahatsız olduğunu neden kızın işe başladığı gün sevgilisinin yüzüne vurmasın ki, değil mi? DAAT! Geçiniz. Kız, mazallah, erkekten daha mı çok kazanıyor, daha güzel bir semtte, daha güzel bir evde mi oturuyor, daha mı çok para harcayabiliyor: DAAT! DAAT! DAAAAAT!

Geçiniz.

Çocukluk yıllarımızda kafamıza kazınan "sen seçen kişisin" lafının bir hurafeden ibaret olduğu ileride anlaşılır. Kız seçen kişi filan değildir, üstelik seçilmiş de olmayabilir.

Boğaziçili kızların -eğer varsa- tek avantajı, birilerinin gözüne batabileceklerini, sırf bu sebeple bile olsa seçilmeyebileceklerini daha çabuk anlayabiliyor olmalarıdır. Hem, evet, bazı şeyleri hemcinslerinin çoğundan daha çabuk anlayabiliyor oldukları, hem de bununla daha sık yüzleşmeleri gerektiği için.

the ball is over

Bizim demirlerimiz de demirdi, biz de aynı saate bakıp "geç kaldım!" diyorduk belki.

Biz görünürde daha yakındık birbirimize (o yüzden birbirimizi daha çok yakabiliyorduk da - ve işte o yüzden "görünürde" diyorum ya).


Biliyor musunuz, ben insanların artık dans etmeye gitmemesine çok ama çok üzülüyorum.


Kar, yağsın!

Kar yağsın evet, ama her yere değil.
Kar İstanbul'a yağınca güzel değil. Esentepe'de, Levent'te, Yenibosna'da güzel değil kar.

Kar, Heybeliada'ya yağınca güzel. Evin karşısında orman bembeyaz görününce güzel.

Kar, Zincirlikuyu Mezarlığı'na yağınca,
Uludağ'a yağınca,
Boğaziçi'ne yağınca güzel.


O malum şemsiye açılmış!

Sevgili üniversitem Boğaziçi'nde bir fotoğraf yarışması başlamış. Şimdiye kadarki kütüphaneli, Burn'lü, jelibonlu, "mütemadiyen açık bilgisayarda House izliyorum" konseptli fotoğraflardan sonra, şu aşağıdaki bana oldukça yaratıcı geldi. Yaratıcı, ve gerçekçi. Zira, o malum ve meş'um şemsiyenin zaman zaman açıldığı oluyordu.

Üniversitemin öğrencilerden oluşan bir Sosyal Medya Ekibi kurmasını da bu yarışma ve aşağıda linkini verdiğim haber vasıtasıyla öğrenip, ayrıca takdir ettim.

Hep büyük düşün Boğaziçi!

Starbucks @ Boğaziçi University

Bizim okula Dunkin' Donuts açılıyorken vaktiyle, ne olay olmuştu allahım! O kuzey kampüsün çirkin binalarının, sürekli tavaf edilen ve şimdi gitsem fizik laboratuvarını yine bulamayacağım KaBe'sinin, içi güzel dışı çirkin kütüphanesinin orta yerine kondurulmuştu bir Dunkin' Donuts standı. Dükkan değildi, içine iki kişinin sığabileceği bir standdı olsa olsa.

Olay çıkmıştı. Biz arada kütüphaneden çıkıp donut yiyen emperyalist piçlerdik. Kantinde Nestlé gofret vardı, ona para vermek günah değildi tatlı su sosyalistliğinin raconunda.

Sonra birileri dedi ki "Sosyete Kantin'in yerine Burger King açılacak." Hemen toplanıldı, çimlerin üstü el ilanlarıyla doldu, camlar çerçeveler indi aşağı. Burger King açılmadı, bu yüzden midir, bilmiyorum ama sanmam. Onun yerine ne idüğü belirsiz tavuk parçaları satılıyor aynı yerde.

Bu değneğin "salak mısınız yea" diyen ucundaydım ben, ben de başka bir laciverttim sonuçta. Hala da öyleyim. Neye karşı savaştığımı bilmeden savaşmadım hiç. Bu savaşın beni, bizi kutsala ulaştırmak şöyle dursun, keyifle geçmesi gereken iki satırlık ömrümüzden yediğinin farkındaydım. En önemlisi de, şirket protesto etmek adına Saatli Bina'nın o güzelim duvarlarını rezil edip sonra da o sayıp sövdüğüm şirketlerin kapısında yatmadım iş için. O şirketlerde çalıştım, o şirketlerde çalışabileceğimi her zaman bilerek büyüdüm çünkü. Değişmedim.

Geçenlerde dostum Cem Yapar "okulda Starbucks açılmış" dedi. Şaşırdım, "neden duymadık?" dedim. "Bilmem, berberin yerine açılacakmış işte" dedi. Kaç yıllık berberin!!?! "Berber içeri alınacakmış" dedi sonra, oh, neyse.

Okula bu aralar pek gitmedim; 1. Erkek Yurdu'nun yeni, Study'nin bitmiş halini görmedim henüz. Merak ediyorum, ama üzülüyorum da; statükocuyum ya hani, değişmeseydi be o kulüp odası filan... Berberi merak etmem de ondan ya zaten. Neyse, konu o değil. Benim okula gidip gitmemem etkilemezdi böyle zamanın büyük haberlerini duymamı eskiden. A-aa... Boğaziçi Üniversitesi'ne Starbucks açılmış ve kimse bundan bahsetmemiş; kimse olay çıkarmamış, önünde oturmamış, feysbukta bunun için kampanya yapmamış, öyle mi?

"Vay be Cem" dedim, "Nerde o eski tatlı su sosyalistleri..."

Gülünecek bir şey vardı, güldük.



Konuyla ilgili ayrıntılı dalga için buraya:
Mekan bilgileri için şuraya.

Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

Van / Kazan

Kalkıp gidecek halim yoktu. Ne yapsam, neresinden tutsam bilemedim. Gölcük'teki ikinci depremde göçük altından -neyse ki- çıkarılan kuzenimi düşündüm, Van'da tanıdığım kimse olmadığı için sevindim, sevindiğim için kendime kızdım...

Kafam, kalbim, içim dışım kazan gibi oldu iki gündür.


///

Onur Air feysbuk sayfasına her layk başına 50 kuruş yardım yapacağını açıklamış, onyüzbinmilyon kişi tepki gösterince de geri çekmiş, ama şu yazıyla:

"Amacı, şehitlerimizin ailelerine ve Van depremzedelerimize yapılacak yardımlara sosyal medyada dikkat çekmek olan kampanyamız bunu anlayamayan bazı takipçilerimiz nedeniyle sona erdirilmiştir. Sizler adına gerçekleştirdiğimiz 110.000 TL'lik yardım makbuzlarımızın ilki ektedir, diğeri de gün içerisinde yayınlanacaktır.

Sağduyu sahibi takipçilerimize iletmek isteriz ki sosyal medya dışında ayrıca nakdi bağış yapılması, bölgeye ücretsiz uçak tahsis edilmesi ve çalışanlarımızın toplu yardımları gibi diğer katkılarımız sürmektedir ve sürmeye devam edecektir.

Yanlış anlamalar için, yanlış anlamayan takipçilerimizden özür dileriz."

Siktir git Onur Air, sen kimsin sağduyudan bahsedecek, bana aptal diyecek?

///

"Tüm yardım kampanyaları birbirine girdi, bi özet geçin lan piçler!" derken BÜMED'den mail geldi. Aferin. Seviyorum okulumu.

///

Yardım mesajından ÖTV, mesaj ücreti alan; bağışlardan havale ücreti kesen bankalar, insafsızsınız, insan değilsiniz. Bu kararları veren adamlar o paraların içinde boğulurlar umarım. Can-ı gönülden diliyorum bunu.

///


Benim güzel okulumun Müzik Kulübü toparlanıp bir konser düzenliyor, hemen bu perşembe. Onlara daha büyük aferin, hem kulüpçülüğü hem de insanlığı yaşattıkları için!

http://www.facebook.com/#!/event.php?eid=282550671765540&notif_t=event_invite

///

Polaris, TeknoSA, Philips Türkiye, Borusan, Koçtaş, Pegasus, AKUT, Kızılay ve kim bilir daha kimler... Size kocaman bir artı.

///

Geri çevrilen dış yardımlar, engellenen tırlar, "hırsızlar var yardım göndermeyin"ciler, "hepsi belasını buldu"cu reziller, siyaseti maskaralığa, yardımı siyasete dökenler arasında benim dikkatimi bi Bahçeli'nin açıklaması çekti.

"...Bahçeli, ''Böylesi bir günde ayrımcılığı körükleyerek 'ağlama sırası onlarda' gibi lanetlenmesi gereken yaklaşımları da büyük bir densizlik ve soysuzluk olarak gördüğümüzü söylemeliyim'' dedi. "


Bu kez cidden destekledim seni be. cCc Bahçeli cCc

///

Van için Rock konseri düzenleniyor, müzisyen de müziğiyle destek olacak tabi. Bu kadar kısa zamanda bu kadar adam çıkarabildikleri için süperler! Biletix de, biletlerden komisyon bedeli almadığı için...

Orada olacağım.



https://www.facebook.com/event.php?eid=268892119822666

Azınlık (fildişi kuleden selamlar)

Bugün eve geldim, soyunup dökündüm, yemek yedim, geçen günkü DVD alışveriş çılgınlığımızın ganimeti, yüzyıllardır izlemediğim Maverick'in kalan yarısını izledim, saate baktım, 18:40'tı saat. 18:40!

Günü bilinçaltımda parçalara bölerim ben. Nasıl biyolojik saat varsa, bende de bellatrix saati var. Öğlen 12'den sonrası çabuk geçecektir, kurtuluştur - bu birinci kilometre taşı. Akşam 7, benim için akşamüstünün başlama saatidir. 9.30 gibi gece gelir, huysuzlanmmaya başlarım. Bu üçüncü kilometre taşından sonrası daha hızlı geçecek ve ben uyumamak için kendimi zorlarken gün bitiverecek diye tedirgin olurum. Saat 11'de biraz rahatlarım, çok zaman geçmiş ve hala gün bitmemiştir; demek ki hala umut vardır. Sabah 1, uyumamış olmanın vicdan azabıyla gelir. Bu beşinci kilometre taşı zor bir yerdedir, oraya ulaşmak ve o eşiği geçmek yürek ister. Gururla söyleyebilirim ki, ertesi sabah ilk kilometre taşına gelmeden gözlerimden uyku aksa, her an uyuyacak gibi olsam da bu beşinci taşın üstünden her gece bir o yana bir bu yana zıplamaktayım.

Bugün saatin henüz 7 bile olmayışının beni ne kadar mutlu ettiğini buradan anlayabilirsiniz. Hemen kalkıp giyindim o yüzden. Bir ödül olsa vereceğim, bir yıldızlı pekiyi olsa yakama takıp dolaştıracağım başarıda bir kombin yaptım az giyebildiğimkıyafetlerimden: Boğaziçi kombini (sağda)

Okula gittim, alternatif çimlerdeki çardağı boş bulup oturdum. Ah, tenha Boğaziçi'ni çok sevmiyor muyum! Bilgisayarım, notlarım ve portakal suyumla benden mutlusu yoktu. Biraz çalıştım. Kısa süre için de olsa sistematik çalışmaya ihtiyacım oluyor böyle. Dağıttım kafamı, topladım kafamı.

Sonra kalkıp güney meydandaki film gösterimine gittim dondurmamı alıp. Birkaç arkadaşa mesaj atıp tahmin ettiğim insanlardan yanıt aldım, ama gelmedi hiçbiri. "Çoğunluk" oynuyordu, canımın içi "Canavar Banavar" Bartu Küçükçağlayan'ın altın portakalı hak ettiği film. Güzeldi, son zamanlarda izlediğim filmlerden Kaybedenler Kulübü'ne tam ters köşeydi. Biraz yıldızlara baktım hazır nemlenmişken yattığım yerde, e battı balık yan gider... Sonra kalktım, mutlu kalktım yerimden, evime döndüm.

Mutlu kalktım yerimden.
Mutlu.

İhtiyacım varmış yalnızlığa ve okuluma, veya ikisine birden.

Cem Yapar'11




Bir hafta önce konuştuğumuz diploma törenini tamamen unuttuğum Cem Yapar için:
"Aga sen göremiyorsun, seni mezun etmişiz??"
Bağlantı

Boğaziçi Üniversitesi için Mezunlar Günü, yaygın kanının aksine Haziran'ın ikinci haftasonunda gerçekleşen ve konserle noktalanan çimlere yayılma aktivitesi değildir. Tabi mezun olanlar için.

"Mezunlar Günü", yani mezunların günü, Haziran sonu - Temmuz başında ardışık, lalettayin iki güne yayılan, kep töreni ve diploma töreninden oluşan bir gün öbeğidir. Günler yerine gün öbeği diye bahsetmemin nedenini mezunlar bilir: O iki günü birbirinden ayırmak neredeyse imkansızdır. Her şey iki günlüktür; aileler memleketten iki günlüğüne gelir, cüppeler iki günlük kiralanır, iki günlük uyunur :) Kombine bilet.

Mezunlar Günü'nde dünya, sürekli tekrarlayan müziği ve hoca-kulüpçü öğrenci konuşmalarını dinlerken tüyleri diken diken olan, kep atan ve illa ki başka bir kepi alıp eve giden, ertesi gün diploma alan, icabında tiksindiği hocalarla kucaklaşan, onlarca, yüzlerce fotoğraf çektiren yeni mezunlarındır. O gün öbeği, tamamen onlarındır. Onlar, dünyanın kralıdır.

Mezunlar Günü'nüz kutlu olsun.

4 yıl.

Geçenlerde, aldığım iş teklifi için ne kadar mutlu olduğumu söyleyerek oturuyordum bir teknenin sancak tarafında. Elimde rakım vardı, pek keyifliydim çünkü geceleyin Boğaz'da dolanıyor olmam yetmezmiş gibi, kutlanacak şey büyüktü. Sonra hızımı alamayıp demirlere de gittim. "Nasılsın?" diye soranlara "iyi" veya "hiiiç" yerine "yarın istifa ediyorum" diye cevap verdim. Elimde biram vardı, hala sırıtıyordum.

Sonra Tsum'la tuvalete doğru yollandık. İK'nın oradaki merdivenlerden konuşa konuşa inmeye başladık. Sonra ben kaydım ve düştüm.

BÜMED Genel Sekreteri bir BUmanzara toplantısında demişti ki "Bu okulda nasıl bir yaşanmışlık olduğunu görmek için merdivenlere bakmak yeter. TB'nin önündeki merdivenler de bir zamanlar yeniydi, düzgündü. Şimdi nasıl da aşınmış; dikkatli olmazsanız kayıp düşebilirsiniz."

Canını sevdiğimin Boğaziçi'sinin merdivenleri... Ben de düştüm. Ayaklarımı havada gördüm en son, sonra çat diye kendimi bir basamakta otururken buldum. Bana endişeyle "iyi misin?" diye soran Tsum'a "çok acıyor"dan başka bir şey diyemeyerek, bıraktım kendimi ağlamaya.

Ayağa kalktım zorla, merdivenden indik. Ben ağlamaya devam ettim. Canımın acısının çok ötesindeydim artık. "İyiyim, iyiyim ben aslında başka bir şeye ağlıyorum biliyorsun değil mi?" dedim Tsum'a. Biliyordu.

Tsum'a sarılıp o kadar çok ağladım ki. "4 yıl... 4 yıldır buradayım ben." Hüngür hüngür ağladım, içimden kocaman bir parça daha kopuyordu, kolay değildi. Rahatlamakla o kadar meşguldum ki, üzüntümü fark etmemiştim. Aynı benim için sevinmekten, üzülmeye fırsat bulamayan iş arkadaşlarım gibi. Belki alkol, belki de popomdaki sızı dönüşü olmayan yola sokmuştu beni.

Tsum beni sarmaladı "biliyorum" dedi. "Benim de aklım çıkıyor bellatrix, sen bizimle görüşmeye geldin ya... O ajansa artık senin gideceğini biliyorum, düşünsene, sen benim olduğum yerde takılıyorsun ama ben artık orada değilim... Bırakasım geliyor filmi milmi, ajansa dönsem diye düşünüyorum. Ama hayat böyle. Böyle oluyor."

Ne kadar ağladım, emin değilim. Görünen o ki, dört yılı sadece ilişkide geçirmesi gerekmiyor bir insanın, ağlamak için.

Bir ofisin ve bir sürü dostluğun 4 yılında bırakıp gitmeye de ağlıyor insan. Ne kadar mutlu olsa da.

(12~16 Mayıs 2011, İstanbul)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!