... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Seçim Özel

Pazartesi günü olmasından korktuğum şeylerin kısa listesi:

1- Kadir Topbaş'ın tekrar İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi

2- Kendi aramızda geri dönülemez biçimde bölünmemiz: Herhangi bir parti veya örgüte gönül vermeyen, belki vermiş olsa dahi bu seçimde BasGeç'çi, tabir-i caizse "akışa kapılan" insanlar ile, ideolojileri uğruna bizi tekrar yıllarca AKP'ye mahkum eden, değerlerine çok bağlı insanlar

Şimdiden söyleyeyim; eğer bunlar olursa size sitemkar olmayacağıma söz vermiyorum. Ama sizi affetmeye çalışacağım. Sandıkta deviremediğimizi sokakta devirmeye çalışırken -hiçbir zaman sandıkta deviremeyeceğimizi artık anladığımız için hala direnebilirsek- görüşürüz yine.

Umarım geçen seferki kadar bir ve beraber olabiliriz o zaman.

Nerdesin aşkım?

Ne zaman canım sıkılsa, bu:



Yasak ne ayol?

Bir de şu var:

Kar, yağsın!

Kar yağsın evet, ama her yere değil.
Kar İstanbul'a yağınca güzel değil. Esentepe'de, Levent'te, Yenibosna'da güzel değil kar.

Kar, Heybeliada'ya yağınca güzel. Evin karşısında orman bembeyaz görününce güzel.

Kar, Zincirlikuyu Mezarlığı'na yağınca,
Uludağ'a yağınca,
Boğaziçi'ne yağınca güzel.


(Hani, bir ses duymuyorum?)

Kalabalık günlerin sonlarında eve gelmek bazen zor.

Yoldaydım. Kırmızı ışıkta duruyordum. Dikiz aynasına baktım ve birden, aniden, Londra'da olmak istedim. Evde yalnız olmaya gitmek yerine Covent Garden'da oturan arkadaşlarımın yanına gitmek istedim. Ertesi gün iş olmasın, ama bir sonraki gün üfleye püfleye de olsa, gideceğim bir işim olsun istedim. İşim evime yakın olsun, ama ben yine de yürümek yerine kafamda özene bezene seçtiğim kaskımla ve postacı tarzı çantamla Vespa'ma binerek gideyim istedim.

Geçen yılın Ekim ayında İngiltere'de kaldığım bir haftanın 3 gecesini ve 4 gününü Londra'da geçirdim sadece. Kaldığımız Earls Court'ta, bir eczane/marketin önünde arkadaşlarımı beklerken gözüm çiçek alan insanlara takılmıştı. İnsanlar çiçek alıyordu. İnsanlar çiçek alırken ben, bu yaşayamam dediğim şehirle ilgili karar vermeden önce orada çiçek alacak kadar zaman geçirmem gerektiğini düşünüyordum. Kendime çiçek alacak kadar. O tezgahın fotoğrafını çekmem de bundandır ve o yazı bile niyetlendiğim gibi başladığı yerde değil, İstanbul'da bitmiştir anlam olarak.

Aslında, herhangi bir şehirde yaşayamayacağımı düşünmemin tek sebebi oranın İstanbul olmamasıydı. Hala öyle. Hala, Bozcaada'dan ayrılırken bana "burada yaşanır mı bellatrix?" diyen dostuma "evet!" diye karşılık veremiyorum coşku içinde ve onun yerine "yok ya, İstanbul abi" çıkıyor ağzımdan. İstanbul'dan uzaklaşacak feribotlara hiçbir zaman bu kadar büyük bir hüzünle binmememe rağmen. Bu yaman çelişki, bir sürü şeyini kafama oturtamadığım ama yine de reddetmediğim bir inanç meselesi daha. Üstüne kafa yormak hiçbir işe yaramadığından, kabullenmek ve kurcalamamak gerekiyor belki de.

Ben Londra'ya gidişimden çok sonra ve bu yazıyı yazışımdan epey önce, Taksim'de sokak arasına küçük tahta taburelerden atmış kalabalık bir yerde bir arkadaşımla Türk kahvesi içiyordum. Fincanların üzerinde yabancı bir isim yazıyordu, çünkü mekanın adı yabancıydı. Adı, içi, dekoru, her şeyi yabancıydı; kahvesi ve tahta tabureleri hariç. Tam Yılmaz Erdoğan'ın "dandik bir evin önüne yaptığı uyduruk bir kameriyeye yöresel bir sarmaşık dolayarak"* şehirlilerin şirin pansiyon beklentisini sömüren köylü tabiri gibi... Biz de şehrin ortasında rahatsız tahta taburelerde oturmaktan ve makine kahvesi içmekten rahatsız olmayan iki kişiydik.

Arkadaşım ciddi ciddi gitmekten, ciddi ciddi bahsediyordu. Bu kararlar ne kolay veriliyordu, şaşırdım. İnsanların başka bir şehre taşınma kararını enine boyuna düşünerek vermediklerine, düşünmüş olsalar zaten o kararı vermeyeceklerine inanıyordum. Oysa her şey mantıklıydı. Bir kişiyi bir şehre bağlayan biri yoksa, orada kalmak için inat etmenin de bir yararı yoktu. Katılmadığım şey, "bağlamak" konseptiydi. Arkadaşlarla bağlanılıyordu şehre en çok, arkadaşlar evlenince, manita yapınca, işe güce boğulunca; arkadaşlar incelince şehir kopuyordu. Bana "senin de yarın öbür gün erkek arkadaşın olsa seninle de görüşemeyeceğiz bellatrix" dedi arkadaşım. Tüm argümanlarım çöpe gitti. Önce kızdım. Böyle miydi yani, bu muydu, ben bu muydum, ben kendimi yanlış mı anlatmıştım, durduk yere birkaç yıl öncesine mi dönecektik yarın öbür gün, soru işareti, ünlem. Sonra kalbim kırıldı. Böyle miydi yani, bu muydu, ben bu muydum, ben kendimi yanlış mı anlatmıştım, durduk yere birkaç yıl öncesine mi dönecektik yarın öbür gün, üç nokta.

Bunu düşünüyorum. Haksızlık edip etmediğini. Uğruna bilmeden, istemeden, bence değil ama karşımdaki insanın fikrince haksızlık ettiğim arkadaşlarımın, sevgililerimin benim kırdığım kalplere değip değmediğini düşünüyorum. Yine olsa ben yine aynı davranırdım, yine o petekte o birayı içer, yine dışarıda kalırdım, yine burnumun dikine gider, yine "bana ne, bu kez sen gel" der ve o gelmeyince kızardım, biliyorum, biliyorum. Ama şunu da biliyorum: Bu benim için hep böyle olacak. Uğruna heder olduğum insanların kafalarında "gözden çıkarılabilir" diye etiketlenebileceğim. Bu insanlar bana "sana ihtiyacım var" demeyecek doğru veya dolaylı yoldan, hep "istersen gel işte neyse, ben haber verdim" ses tonuyla yetiniyor olacağım ve başkalarının etiketleri ne olursa olsun o tonla yetinmediklerini de duyacak, benim daha fazlasını isteme hakkım olup olmadığını da bilemeyeceğim... Ama ben hep bu olacağım, kendimden kurtul(a)mayacağım. Benim kalbim kırılıyorsa kendi kendime kırılıyor aslında.

Arkadaşım kendisi için haklı. Peki beni buraya bağlayan ne var? (Hani, bir ses duymuyorum?)

Bu akşam dikiz aynama bakar ve Londra'ya gitmek isterken fark ettim: Ben, İstanbul'da da kendime hiç çiçek almıyorum ki...


(11 Eylül 2011, hep İstanbul)
* Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar, Yılmaz Erdoğan

city of night


Başka türlü ifade etmeye çalışmanın boş olduğu şekilde.

Korkuyorum da bazen.
Ya o biri, seni benim
(sevdiğim) kadar sevmezse?
Peki ya seni ben(i sevdiğin)den çok severse?

***

İstanbul, gecenin şehri ve bu bir votka reklamı değil. Olsa olsa, pink martini.



Etiler - Bebek bir ki

Karşı taraflarda aile saadetleri

başlığa gel. ikindi vakitlerinde akşam sefaları, sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları taaarzı.

Bugün teyzeler şerefine boş günü dışarıda geçirme günüydü. Geceye bağlamayı ben de planlamamıştım ama fena da olmadı hani.

Teyzemle eniştemin, onlarla aralarında -bildiğin- 10ardan 20 yaş olan sözde akran iki arkadaşıyla beraberdik. Birbirine hala "sevgilim" diye hitap edip, fotoğraf çekerken adamın kolunu karısının omzuna attığı bir çift. Sevimlilerdi, kadın tam bir Türk, adam da tam bir Anthony Hopkins'ti, en bi ince dudaklısından, en bi William Parrish'inden. Enbi orkestrası.

Birbirini en son evlerde telefon olmayan bir dönemde gören çiftlerin buluşmasının, gerçekten havadan sudan konuşma döneminde Zeyyat'ı andım. Zeyyat, benim ihtiyar delikanlı büyükdayım, henüz yazmadığım kitabımın fahri sahibi yani (evet, henüz yazmadığım kitabı birilerine adadım ve o sayfayı yazdım da), 78 yaşında aniden ölmeden önce her anını dolu dolu değil ama her anını gençlerle geçirme derdinde bir adamdı. Ablası olan babaannem beraber daha fazla zaman geçirmedikleri için her sitem ettiğinde "çünkü gençlerle zaman geçirmek bana kendimi genç hissettiriyor" dediğini hiç duymadıysam 17 kez duymuşumdur. Bugün de karşı tarafın sırasını bilmediğim sahil semtlerinden birinde denize karşı otururken (Kuleli'nin az ilerisiydi işte...) bir an, o koca adamın gençlerle beraber olma derdinin onda biri benim aklıma geleydi burda ne işim var idi, diye düşünüyordum.

Bu arada karşı taraf benim için her zaman karşı taraf olarak kalacak bir semtler silsilesinden ibarettir ve kesinlikle İstanbul'daymışım hissi yaşamam orada. Orada kalabilir, Boğaz boş kalsın istemem ama uzaktan severim, uzaktan bakmayı tercih ederim oraya. Murathan Mungan gibi (Murathan Mungan mıydı o?) bi halim de yoktur hani, hiç sevmediği Kız Kulesi'nin görünmediği tek yer olduğu için sürekli oraya giden cinsten. Veya bir Guy de Maupassant olamam ben, sevdiğim yerde olmayı severim, platonik takılmayı değil.

Ne diyorduk, yanlarında çıtır çerez gibi göründüğüm insanlarla bir tam gün geçirme kafası... Bir gerçeği unutmuşum: Eski arkadaşlar tarafından içilen üç çay, normal insanlara 3 kadeh rakının gösterdiği etkiyi gösterir ve o son çay içildiğinde girilen muhabbet bağından çıkış yoktur. Bu arada, ayfon bağımlısı dostlardan beter bir şey varsa o da telefonlarıyla fotoğraf çekme bağımlısı yaşlılardır abicim. Aman yarabbi. Verin şu telefonu yeaa diyelerim gelir. Çünkü onların uzuuun uzun ekrana bakarak sanki mavi kabloyu kesiyorlarmışçasına bir tuşa bastıkları sürede arkadaşlar foursquare'de üç yer değiştirip bir de Meet Joe Black'te Anthony Hopkins'in oynadığı karakterin adına bakarlardı IMDB'den.

Hava, su ve teknoloji çılgınlığı esnasında okuduğum takribi 100 sayfayı da sayarsak bayağı karlı bir buluşma oldu benim adıma; hem basbayağı eğlenceliydi bir müddet. Doktoru yazdığı için sigara içtiğini ve göğüs rahatsızlıkları için en iyi ilacın, bardağa konup su eklendiğinde beyazlaşan bir sıvı olduğunu iddia eden Anthony (mecbur, yapıştı karakter) oldukça eğlenceli bir adamdı. Hayatı boyunca göbek yapmak istediği ama hiç "o amca"lar kadar ağır görünemediği için şikayet eden, saçı dökülüp ağır görünmediği için ayrıca şikayet eden, mütemadiyen eski Zeki Alasya - Metin Akpınar kabarelerinden alıntı espriler yapan bu adamla ömrün, tereyağından kıl çeker gibi geçeceğine kanaat getirdim ve teyzemin, ikinci baharını bu adamla yaşayan arkadaşı adına çok sevindim. İki büklüm olup kah kah güldüm anlattıklarına. Adam tam bizim kafadaydı; karaciğeri iflas eden doktor arkadaşına "bira iç oğlum, içmiyorsun da ondan oluyor; bak sigara içmezsen de kanser olursun" diyen bir Anthony.

Bu arada Zeyyat sadece Türk kahvesi yanında, o da çok nadir olmak üzere sigara içen bir adamdı ve akciğer kanseri teşhisi konduktan 6 ay sonra ölüvermesi tam da bu amcanın ağzına layık bir örnek olacaktı.

Yine kararttık enseyi dimi, yok yok, valla diil. Hem ben bugün oyuncak müzesine gittim; günüm ne kadar kötü, ne kadar umutsuz olabilir ki? Onu ayrıca, kalitesiz fotoğrafları ve çağrıştırdıklarıyla yazacağım.

Evim evim, paf paf, yaz yaz.


(05 Şubat 2011, İstanbul İstanbul ama "karşı taraf" hep)

sütten çıkan şehir

Aşağıdaki fotoğraf İstanbul'un en yüksek binası Sapphire'den, 236 metreden, 11 Aralık 2010 Cumartesi sabah çekilmiş...

En öndeki bina Tekfen Tower,
sonra Kanyon, Metrocity, Tat Towers
ve Çamlıca tepesi.



Teşekkürler Okay!

.

cCc turgutreyiz cCc

"Bodrum'a da gittik beraber" diye bir başlık atsam mı dedim... Sonra, saçını uzatıp sarıya boyayınca tekrar -kendi deyimiyle- bakkal müziği yapmaya başlayan Hande Yener'i onurlandırmamaya karar verdim. Kütüphanenin önünde Erce'nin bana Romeo'yu dinlettiği zamanı hatırlıyorum da...
Bu yıl tam bir hayalkırıklığı oldun Hande Yener. Bravo.

Yol çalışması, Çine yolu bilmemne derken takriben 14 saatte Turgutreis'e vardık. Araba kullanmayı seviyorum, yalnız da değildim üstelik; ama yine de çok yorucuymuş saatlerce direksiyon başında olmak. Özellikle de gece, karşıdan gelen şerefsizlerin hepsi uzunlarını yakmışken, insanın gözü bilgisayar başında olduğundan bile daha çok yoruluyormuş. İnsan oturunca anlar ya yorulduğunu, ben de geçici evimize varınca anladım. Ve uzun zamandır ilk kez yorgunluktan sızdım.

Kaan'ın kız arkadaşı Cihan karşıladı bizi, kafasında orada geçireceğimiz hafta için bir sürü programla... Eve yerleştik, uyuduk, kalktık, dolapta alkolden başka bir şeyler olsun diye alışveriş yaptık, sonra ben denize gidemedim; akşam oldu, Turgutreis Marina'yı gördük, nargile içtik, ertesi gün aşağı yukarı aynı geçti, sonraki gün de, gece de... Ta ki Gürcan alkol bağlarını kullanıp bize Marina Yat Kulübü'nde bir yer ayarlayana kadar: Garo Mafyan ve Neco'nun da içinde olduğu İstanbul Gelişim Orkestrası'nı dinlemeye gittik.

Açıkçası gidene kadar, önceki gece dolu olduğu için gidemediğimiz Fatih Erkoç için hayıflanıyordum ama böyle bir şey olamaz. Daha önce söylemiş olmalıyım, benim dinlediğim güzel müzik bende o şarkıyı çalma veya söyleme isteği uyandırandır. Grup o kadar iyi, enerjisi o kadar yüksek bir grup ki; daha ağızlarını açtıklarında insanın sabaha kadar şarkı söyleyesi geliyor.

Benim belli bir tipim yoktur; uzun boylu olsun, esmer olsun, mavi gözlü olsun falan demem. Başka şeylerden etkilenirim, mesela gülümsemeden biraz, duygulanıp ağlamadan (ama öyle sulu zırtlak değil), bir kelimeden, bir yazıdan veya aslında, tutkuyla yapılan herhangi bir şeyden. Bir de şarkı söyleyişten. Yoksa Fırat Tanış'a da bakakalmazdım Yani'yi söylerken.

İlk kez cep telefonumdan feysbuka girdim, ilk yazdığım şey "İstanbul Gelişim Orkestrası'ndaki mavi gömlekli çocuğu istiyorum" oldu.

Güldencaz hakkında minicik bir şey yazdım, sahibi beni bulup yazıya yorum yaptı ya (inandım evet, çünkü blogumu okuyan kimsenin pek tanınmamış bir müzisyenmiş gibi yapıp beni işleteceğini sanmıyorum), mavi gömlekli çocuk hoplaya zıplaya Gimme Hope Jo'anna söylerken bunu düşündüm. Yazının kudretini. Sonra, ismini cismini yazsam karşıma çıkar mı, sahne arkasına gitsem tanışabilir miyim, diye düşündüm ciddi ciddi. Sevgilisi var mıdır diye merak ettim; varsa ve o an onu izliyorsa kendini ne kadar gururlu/kıskanç/şanslı hissediyordur, onu düşündüm. Kendime güveniyordum, çok güzel iki kokteyl kanımda dolaşıyordu, ayağımda bir süre sonra üstünde duramayacağım topuklular vardı ve topuklu ayakkabı hiçbir zaman hafife alınacak bir şey değildir.

Elbette, yırtık bir insan olmadığım için, çocuğu Cihan'la makul bir yüzdede bölüşmek dışında hiçbir şey yapmadım.

Gecenin bi yarısına kadar shake shake shake signora diye hoplayıp zıpladıktan sonra, bu enerjide olduğumuz başka bir gece olmayacağından korkarak ve açıkçası, Bodrum'a bir daha inmeye üşeneceğimiz için Fink'e gittik. Hande'nin bodrumu, Demet'in evlimutluçocuklusu, Serdar'ın poşeti derken, birkaç saat önce ne kadar iyi müzik depoladıysak hepsini tükettik. Kendimize toks yaptık diyebilir miyiz? Detoks oluyorsa toks da oluyordur sanırım.

Kızlar olarak arabaya kadar zor gittikten sonra (sadece topuklar yüzünden!) Kırçiçeği'nde işkembemizi içtik, saat 6'ya yaklaşır ve ortalık pembeleşirken Turgutreis sessizliğine geri döndük.

Sonraki günler ve geceler de sakin geçti, akabinde araba kullanmak zorunda olmayacağımız bir uzaklıkta, denizden 10 cm ötede rakı-balık yaptık, üstüne sufle ve güveçte helva kaşıkladık, sonra ben tabi ki dizime kadar denize girdim dayanamayıp, bizimkileri de peşimden sürükledim, sonra da sivrisinekler elverdiğince şezlonglarda uyuyakaldık.

Elimdeki rakı değil artık, Türk kahvesi...


Sonracıma, Gümüşlük'e gittik. Takıcılar çarşısı, restoranlar, kafeler falan tamam da, ah bir amca vardı en çok o etkiledi beni: Muhtemelen hemen oradaki evde oturan amcam şezlongu denize kadar çekmiş, yanındaki ufak masasına rakısını koymuş kitap okuyordu Gümüşlük sessizliğinde. Ufuk çizgilerini çok sevmem ya ben, işte içine ay batıyorsa çok güzelmiş ufuğa bakmak. Yakamoz güneşle olmaz ne de olsa.


Oturduğumuz restoranda, hesabı ödeyip kalkan her masanın ardından masadaki fanusta duran tüm begonvilleri ve gül yapraklarını, ortalarındaki mumlarla birlikte denize döküyorlardı. Bir ayin gibi aynı. Nilüfer gibi denizin üstünde süzülen mumları izledik, ay batana kadar bekleyen masalardan biri olarak...

Fotoğraf çekmeye çok meraklıyım ya anı biriktirme babında, sonradan dönüp bakmak üzere yani... İşte Gümüşlük'te, 3 megapipili makinemle uğraşırken, elimde kralı olsa gözümün gördüğünü çekemeyeceğimi düşündüm. Hiçbir zaman tam olarak olduğu gibi kopyalayamayacağım için fotoğrafçılığa çok inancım yok sanırım benim. Hatırladığım kadarı bana yetmek zorunda; o yüzden başka birinin bakıp olmamış diye sileceği fotoğraflar çekip, o manzaraları kendime hatırlatıyorum. Bir sürü böyle karem oldu, özellikle Gümüşlük'te.

Gümüşlük bir yana (orası bir akşamüstünü geceye bağlayarak görülmeli)... Eskiden Bodrum out, Çeşme in derlerdi magazin programlarında, Çağla Şıkel'in yanı sıra en popüler yaz konusuydu bu. Bakardım e hepsi aynı, hepsinde insanlar beachlerde hoplayıp zıplıyor ve mümkünse denize girmiyor (hey allahım!), ikisini birbirinden ayıran ne ki, neyi tercih edeceğiz, derdim. Bodrum'a da, Çeşme'ye de geçen yıl ilk, bu yıl ikinci kez gittim ve tercihim açık ara Çeşme. Neden olduğunu da, Bodrum'u çok seven bir arkadaşın sunduğu nedenle anladım: "Bodrum tatil yerlerinin İstanbul'u abi, her şey var." Ah be. İstanbul'u İstanbul'da sevecek, buraya döndüğünde köprüden geçerken o zakkum kokmayan havasını dahi içine çekiyor olacaksın; İzmir'le karşılaştırmayacaksın çünkü -İzmirliler alınmasın ama- ne haddine zaten, ancak ondan sonra bir yeri İstanbul'a benzeteceksin. Her şey varmış... Tatil bu, tatil! Kitap, müzik, şezlong, hasır, güneş, karpuz, hamak, yeni biçilmiş çim, yaz yağmuru. Başka neye ihtiyacın var ki, İstanbul'u arıyorsun tatilde?

Büyükada'yı da tam bu yüzden sevmem. Kahve Dünyası'nda oturmaya gideceksem neden Fındıklı'dan öteye gidiyorum ki?

Madem Çeşme-Bodrum karşılaştırması yaptık, söylemeden olmaz: Alaçatı'nın denizi Bodrum'un herhangi bir yerine, Paparazzi de Fink'e on basar! Yakında Paparazzi Kafası adlı playlistimle yollarda fink atacağım - Bodrumlular alınmasın ama :) -

(17-24 Temmuz 2010, Bodrum Turgutreis)


Bu arada, mavi gömlekli çocuğun Mert Ekren olduğunu öğrendim. Mert Ekren ismi kendisine bir şey ifade etmeyen benim gibi insanlara söyleyecek bir çift lafım var. Daha doğrusu, bir çift dizem:

Alo orda mısın, hatta mısın?
Bir başına rahatta mısın?

Biraz hayalkırıklığına uğramadım desem, yalan olmaz. Ama yine de... :}

Büyük Ayı

4. Geleneksel.

Haziran'da düzenlenen bu tekne akşamlarından birine gittim, birinden haberim olmadı, birinde bir arkadaşımla bozuktum ve "ya o ya ben" durumlarında mutlak surette seçilmeyecek olan insandım da ondan sanıyorum, haberim olmadı. Dördüncüye kısmetmiş.

4 rakamını oldum olası sevmişimdir.

***

Boğaz'ı çok seviyorum. Karşı kıyısı, karşı kıyıdaki ışıkları görünen yerleri çok sevdiğim için herhalde. Sanki hepimizin çocukluğu Orange County'de geçmişçesine rahatça sorulan "Okyanus mu seversiniz, yoksa göl mü?" tarzı kişilik envanteri sorularına hep "göl" diye cevap veririm, sonuç da hep "demek ki güvenlik arayışında bir bireysiniz" çıkar. Ne alakası var, halbuki ben karşı kıyıya bakmayı seviyorum sadece. Ufuk çizgisi beni derin düşüncelere itmiyor.

Karadeniz'i de deniz olarak çok sevmekle beraber, Amasra'yı neden İstanbul'a değişmediğimin yanıtıdır bu.

"David olsa ne atardı" CDsi çalarken arka planda, uzun uzun baktım etrafa tekneden; havaya baktım, yalılara, Ortaköy'e (iki gün sonra eve dönecektik!), köprülere ki özellikle altından geçerken dilek tutayım diye, kaçırmadım, köprü altından geçene kadar 40 kere söyleyebileceğim bir şey tuttum. Hem köprü altından geçiyorum, hem de yeteri kadar tekrarlıyorum; benim ufak sayısalcı beynim garantilemiş olmalı gerçekleşeceğini. Unuttum, in vivo izole lab ortamıyla aynı sonucu vermez ki çoğunlukla. Görmezden geldim; ben yeterince okumadım ki, alt tarafı lisans diplomam var benim.

Fotoğraf için Özgür'e teşekkürler.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişti? Biz büyüdük ve kirlendi dünya, benim artık tekneye 'tabi ki' gelmeyecek bir sevgilim yok, aynı şirketteyim ama daha çok kazanıyorum, ilk o teknede gördüğüm Ali Can'ın neden bu tekneye gelmediğini soracak kadar değişmiş ilişkilerim, o zaman hiç tanımadığım Sam'in bana "gel bak sensiz olmaz" diyeceği kadar da... O teknede hayattaki duruşları hakkında net fikirlere sahip olduğum kızlar vardı, bu teknede yoktu. Kız yoktu değil, artık net fikirlerim yok. Biz büyüdük ve flulaştı dünya ("siyah ya da beyaz vardır, gri yoktur" diyenlere inat; grinin bile tonları vardır oysa).

Hiç "ben de ben de" diye tutturan biri olmadım, tutturmamanın zararını gördüysem de fark etmedim ama benim aldığım bir övgü oldu hep, özellikle etrafındaki şımarık veletlerden bezen annemden: Hep çok ağırbaşlıydım. Bunun bana yan etkisi, ısrarcı olamamak oldu. Karşı taraf bilirdir, ne yapayımdır. Bir yerde olmak istediğimde bir söylüyor, iki söylüyor ve aradığım tepkiyi alamıyorsam, beklediğim sözler bunlar değilse, bırakıyorum. Kırılanı sonra kendim yapıştırıyorum, birileri elinden geldiği kadar yardım ediyor veya öyle kalıyor işte, giderek daha küçük parçalara bölünüyor. Yeterince küçük parçalara bölündüğünde, hiç romantik bir teşbih olmayacak ama, artık acıtmıyor ve böbrek taşı gibi atılıyor, haksız mıyım?

Şimdi benim hissiyatım, Daltonlar'ın eğe ile hapishane demirlerini kesmeye çalışması veya kaşıkla tünel kazmaları gibi... Veya, hani karşındaki insana saldırmaya çalışırsın delicesine de o senin alnına elini dayayıp tutar ya, istediğin kadar uğraş vuramazsın ya, çizgifilmlerde çok olur bu... Öyle gibi/değil gibi; belki değil, ama ben öyle hissediyorum ve ne diyecektik artık?

"Demek ki böyle."

Burası benim evim değilmiş meğersem.

***

Erce'yi aldık yoldan. Yoldan dediğim, ikinci köprüyü de geçtikten sonra, yani benim "Allah'ın Dağı" sınırlarıma düşen bir yerde Aija diye bir mekandan aldık Erce'yi, sırf onun için bir teknenin düğün alanına yanaşması muhtemelen oradaki insanların hayatları boyunca yapmadıkları ve kendi başlarına da gelmemiş ve gelmeyecek bir olaydı.

"Ödül almayı mı vermeyi mi tercih edersiniz?" diye sorar Erce, vaktiyle yakışıklı bir ünlüye ödül vermiş olduğunun altını çizerek :) Hep "almayı" derim, yine alan taraf olmak daha çok keyif verdi bana. Hobareeey diye alkış ve tezahüratlarımız arasında Erce'nin de utanmış gibi bize şşşt! yapması çok komikti, oysa ki bunu da uzun süre hatırlayacağını biliyorum.

Takı töreninin ortasındaki gelin de uzaktan bir selam çaktı bize. Tanımıyorum ama, mutlu olsunlar bir ömür boyu.

***

Tekneden birkaç saat önce Askı kanjimle eve giderken İstanbul Genetik Grubu denen bir yerin önünden geçtik. "Aa biz" dedik, "işte biz dördümüz, genetik grubu dediğin, bu kadar işte". Ne acayip, eskisi gibi görüşemiyoruz diye Aslı'ya çemkirmemiz sıklıkla. Oysa ki teknede otururken -bittabi fotoğraftaki sırayla- içime dolan huzur ve mutluluk yerini kalktıktan çok kısa sürede başka bir hisse bırakıyor. İçimde üzgün ama üzgün olmanın dışında kötü bir his var bizimle ilgili. 40 yıl sonra görücez, umarım haksız çıkarım.

O kadar sahipleniciyim ki, eğer bir erkek olsaydım eminim kız arkadaşım çok mutlu olurdu.

***

Herkesin çift olduğu veya olabileceği, sevgili veya serious other olarak değil, ikinin biri olabileceği bir teknedeydik.

"Biz lisedeyken" diye bir cümleye başladı Martı, "sizin lise neresi?" dedim, "İstanbul Erkek" dedi. Şefkat gösteresim gelen insanların çoğunluğunun aynı dört duvardan çıkmış olması beni birazcık korkutuyor. Artık dışardan görünebilir şekilde korkutuyor ki "anlat" dedi çocuk :) Valla, dedim, kendi lisemden sonra en çok İELli tanıyorum ben, eski erkek arkadaşım da İELliydi, birçok şekilde çok uğraştım bu adamlarla.

Yaşadıklarıma dayanarak yaptığım saptamalara önyargı demek doğru olmaz aslında, "yargılarımı yıkan", bilindik İEL halinden daha 'fiziksel' gruplara alışkın adamlar tanımak güzel.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişmedi? (Ya da ne "geri değişti?") İşte şu adam:

Keşke teknede olsaydı, dedim.

***

Bir ara, uyumaya karar verdik teknede aniden, hepimiz birden gözlerimizi kapadık. Böyle kararlarla değil de, kimseuyumazkenuyurkişi olduğumdan gözümü açtım aniden. Çok içmiştim ama yakaladığım bakışı unutacak kadar değil.

Hiçbir fotoğrafın, şarkının, yazının anlatamayacağı bir bakıştı yakaladığım. Hiçbir şey söylemeyen ama çok şey söyleyen, kesintisiz bir bakış. Ben insanlara uzun süre bakamam oysa ki.

Bunu yazarak anlatabildiğim gün gurur duyacağım kendimle. Daha önce değil.

(04 Haziran 2010 ~ ... ~ 18 Haziran 2010, hep İstanbul)

Not: Sinan bana kızar şimdi: Merak etme Sinancım, sen de o adamlardan birisin :)

"Bi televizyon alacam balkona... Pilazma!"

"Annene inat, ben de alacam, koyacam balkona Hatçe'ler de izlesin karşıdan."

Teyzemin sesi bu balkondan gelen. Amasra'dayım. İnsanoğlu kuş misali, çat orda çat kapı arkasında. Dün geceden sonra (anlatırım,) bana biraz zorlu gelen Mengen-Devrek-Çaycuma-Bartın yola düşüşü bu sabah, annemin planladığından mecburen biraz geç gerçekleşti (anlatınca hak vereceksin ey okur, diğerleri fosur fosur uyuyordur o saatlerde daha, eminim!)

Annemin haricinde Müslüm Gürses - Aşk Tesadüfleri Sever 2-5-9. şarkılar, Bulutsuzluk Senfoni, Güldencaz, Schéhérazade bana eşlik etti sırayla. Arabadaki "sadece CD çalabilme" imkansızlığımı henüz çözemediğimden, burdan bir yükleme yapmak zorundayım, yoksa saatlerce yalnız dönüşümde burun kıvırdığım radyoları bile arayacağım. Kısfmet.

Bu arada Gülden Gökşen'e sesleniyorum burdan: Kardeş, 4 yaşında beste yapmaya başlamış olabilirsin ama Akşam Ateşi gibi bir melodiyi nerenden çıkardın merak ediyorum; ayrıca benim ağzımla eşlik edemediğim bir hıza piyanoda nasıl ulaşıyorsun, onu daha çok merak ediyorum.
Fiyuv!

Buraya gelince, çocukluğumla ilgili dökülesim geldi ama daha değil, daha değil. 21 yıl sektirmeden buraya gelmiş olabilirim her yaz, ama çocukluk deyince Ada önde gider yine de. Buranın yeşili, kokusu ve böğürtleni de hiçbir yerde yoktur ama... Kan çekiyor ne de olsa, dört koldan Karadenizliyiz!

Tam bir Karadenizli anısı anlatayım o zaman, kahraman benim, tarih bugün. Gelirken Devrek'ten benzin aldım, fişle ilgili bi sıkıntı oldu, makine yarısını yemiş fişin falan fıstık, onu konuşurken dünyayı unutmuşum, arabaya bindim, Amasra'ya geldik, Beyza aradı "Sen Zonguldak'tan benzin mi aldın bugün?" Hah, kız psikologluktan medyumluğa geçiş yaptı herhalde, zaten ben hep derdim bu psikoloji okuyanlar da biraz terelelli olma eğilimindedirler diye... "Aldım ne olacak?" dedim, "kartını unutmuşsun" dedi. Hem de maaş hesabımın kartı. Lan! "E seni nerden bulmuşlar?" dedim. Adam bilinmeyen numaralardan bana ulaşamayınca ismimi feysbuka yazmış, ordan beraber fotoğrafım olan ve samimi göründüğüm Beyza'yı bulmuş, numarasını öğrenmiş, aramış. Bravo! Ben de adamı geri aradım, nasılsa yarın alacağım kartı geri. Bu da böyle bir hikaye oldu işte, azıcık karın ağrısı.

O değil de, deminden beri gözüm takılıyor bir şeye. Teyzemin evinde, balkon duvarında şu sağdaki peydah olmuş; Taksim'deki stencil akımı buraya da mı sirayet etti, yoksa birileri dövmeli sakız mı çiğniyor, merak konum bu şu an.

Teyze dedim de yine... Amasra'nın en sevdiğim yanı, teyzemle bitmez tükenmez kahkahalarımız. Ben ne kadar bilimselsem, teyzem de tabir-i caizse Secret'çı. Bak şimdi ne anlatıyor, efendim bu bahçedeki erik meyve vermiyormuş da, eniştemin halası Çolak Dudu bi akıl vermiş buna "kesicem yap" demiş, "al eline baltayı, bana bak kaç yıldır meyve vermiyorsun, kesicem seni de ağaca, baltayı da vur hafiften". Valla meyve vermiş ağaç o yıl ve ondan sonraki tüm yıllar!


Çolak Dudu, Mor Ahmetler'in Pembe, Çilingir'lerin Zeliha, tümsek, çukur garı, meselaki, aanayan aana, küpgötü... Bu lakaplara bağışıklık kazanıp bir yerden sonra gülmemek beni üzüyor esasen :) Şu an bile "ahaha küpgötü" diye gülen okur güldüğü için gülüyorum, kendisine küpgötü denen şahısla bi tanışmak isterdim ne menem bir şeymiş. Bir gün tanışırsam illa ki yazarım, merak edilmesin.

Benim gibi bi insan için ağaca sallanan bu tehdide valla teyze ne diyeyim bilmem kiden ziyade bir yanıt yok sanıyorum :) Lakin hamileyken insanın bi yerine ciğer sürüldüğünde çocuğun tam orasında leke olacağı hurafesine bu kadar hoşgörülü yaklaşamıyorum. İnsanlar ciddi ciddi inanıyor yahu buna! E annenin elleri ciğere bulaşınca tamamen, çocuğun elleri de zenci eli gibi olurdu diyorum, neden olmadı diyorum, cevap yok. Töbe yareppim.

Bir akşam masası da aynı muhabbetlerle toplanıyor. Eveeet, zeytinyağlı sarmamı ve köy peynirimi yedim, çayımı içtim, uykumu uyudum, yazımı da yazdım; akşam cicilerimi giyip Bedenaltı'na çıkmaya hazırım! Hem bakalım Çekiciler çarşısına yeni neler gelmiş, eve havan alınacak hazır tahta cennetindeyken unutmamak lazım, çekirdek çitlenecek, Balkaya'dan karadutlu dondurma yenecek illa ki, mısırı pas geçiyorum bugünlük ama daha çok çay içilecek, o kesin!

Bunu da araya sokmam lazım: Sokakta oynayan ve yepisyeni arabamın fazla yakınında duran (memnun oldum, ben emekli amca) çocuklardan biri "böğrüm ağrıyor, böğrüm ağrıyor, böğrüme vurdular böğrüm ağrıyor" diye şarkı söylüyor :) Kendi içinde küreselleşen ülkeme bayılıyorum, sanki Türkiye haritasını alıp sol çeyreğinden ikiye katlamışsın, İstanbul'la Amasra'nın zaman-mekan eğrisi kırılmış gibi, çok iyi değil mi? Anlatamadım ama sen anladın beni bence, kendimce konuşmama alışmış olan okur. Aman da anlarmış beni. Yirim!

Hiçbir zaman işi gücü bırakıp böyle bir yerde yaşamak istemedim; buradaki en güzel evin manzarası, güzelliği bana İstanbul'da bir teras tadı vermedi; hisarı Amasra kalesine, Boğaziçi'ni Kaleiçi'ne, Bebek'i de Bedenaltı'na bir çırpıda tercih ederim ama uzaklaşmak da iyi oluyor bebeyim, gelip burda oturmak, nargile içmek, fotoğraf çekmek, yazmak (artık), rakı-balık yapmak şöyle dalganın geldikçe ayağına değebileceği bir masada oturup... Buraya geleceksin, bir haftasonu veya belki 3-4 gün kalıp döneceksin. Tadı damağında kalınca bir şeye benziyor burası. Yoksa 22. yılında sektirir, gelmesen özlemezsin.

Buraya ait çok güzel fotoğraflar görmek istiyorsan gugıl'la kardeş, ben geçen yılki kaçamağımdan çektiğim bi taneyi koyacağım buraya ki fotosuz kalmasın buralar. Ya da elimi korkak alıştırmayayım hadi, Amasra salatası gibi karışık bir şeyler yaptırayım ortaya. Daha da alevli dersen, belki bu akşam çekerim.





naçizane: Dönüş (Volver gibin)

Ankara'nın İstanbul'a dönüşü neyse,
Playa'yla gidip Kimata'yla dönmek de o (oh be!)

Karlar düşer / Düşer düşer ağlatır

Eğer yeterince filminiz, kolanız, portakal suyunuz varsa; sıcaksanız; ertesi gün mecburen-meeecburen bi işiniz olmayacaksa; sevdiğiniz, beraber güldüğünüz insanlarla beraberseniz ve o an olacak daha iyi bir yer düşünemiyorsanız, o zaman mahsur kalma hali tercih edilebilir, hatta iple çekilebilir bir haldir.

Ama eğer; kolunuzda çanta, sırtınızda bilgisayar, elinizde bugün mecburen giydiğiniz takıma uygun topuklu ayakkabıların olduğu poşet, ayağınızda da o takıma hiç uygun olmayan amaartıknapalım hummer botlarla işyerinden (illa ki en son) çıktığınızda bırakın saatte bir geçen toplu taşıma araçlarını, binecek taksi bile bulamayıp 45 dakika boyunca karda ve kar hala yağarken ve tabi ki düz ayak değil, İstanbulumYeditepemin bol yokuşlu sokaklarından eve yürüyecekseniz, işte bu mahsur kalma hali sizin için rezillikten başka bir şey değildir.

DONDUM ULAN!

Şimdi bana Ünzile edebiyatı yapmasın kimse. Evet ben de biliyorum "benim bu yürüdüğüm yolun üç katını birilerinin her gün okula gitmek için" teptiğini. Üzülemiyorum; ben de çalışıyorum çünkü - keyfimizden yürümüyoruz herhalde. Ayrıca, ben vergisini veren bi vatandaşım tamam mı, dostum! Ben şehirde, büyükşehirde, metropolde hatta aman-da-aman 2010 Kültür Başkenti'nde yaşıyorum, sanıyorum. Nedir bu rezalet?

Neyse, sakin... Hadi koltuk değneğinin arkasındaki mutluluğu görelim. Bugünkü kar maceramdan hiç keyif almadım değil. Yolumun üstündeki hani böyle kenarına ip bağlayıp dilek tutulası, eşekle filan tırmanılası yokuşlardan birinde ayak değmemiş koca bir kar birikintisi bulup POF! efektiyle atladım içine. Şimdi böyle zamanlarda insan Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı neden sevdiğini anlıyor, Serendipity'yi de anıyor (orda olay buzdu ama soğuk soğuktur). Olsa da izlesek. Bu "k" biraz eğreti durdu, kim o, bi fikrim yok.

Sonracıma, birkaç dakika boyunca öyle durdum. Azcık kar attım ağzıma, karın susuzluk üzerinde hiçbir etkisi olmayışını düşündüm yine (bunu hep düşünüyorum ama hiçbir zaman eve gelince araştıracak kadar merak etmiyorum. StepSoru olsaydı bunu yazardık) ve bundan daha önemli hiçbir şey düşünmeden durdum. Durakaldım. Bir sürü kayda değer şey geçti kafamdan, hiçbiri kayıtlara geçmedi. Yanaklarımın Heidi veya Renée Zellweger gibi kıpkırmızı olduğunu bilerek, giderek ısındığımı fark ederek hiçbir şey yapmadım. Kalktım sonra, azcık ilerde yine ayak değmemiş bir alan bulup bi yıldız çizdim oraya.

Sonra, nefes nefese ve küfrederek yoluma devam ettim.

Ömrümü yedin İstanbul, ömrümü!

Şimdi Reklamlar

"Kocaman bir terası olacak; içinde gerçek ağaç ve çiçeklerin olduğu - öyle ot mot değil. Derin bir nefes aldım mı, temiz hava dolacak içime. Ziyaretçim hiç eksik olmayacak. Ben istediğim sürece dostlarımla dolup taşacak o ev; ama bir yandan da en huzurlu mekan olacak yeri geldiğinde, uzaktan gelince 'evim, güzel evim' dedirtecek."

Bellatrix hanım, monitör. İstanbul'un orta yerinden evini aldı. Şimdi seçkin (ve zaman zaman gürültüye dayanıklı) komşularını bekliyor.

[mesela...*]

* İstanbul'un orta yerinin neresinde olduğunu anlayamadığım Avrupa Konutları reklamlarından alıntıdır. (İstanbul'un orta yeri ya Nişantaşı'dır bence, ya da Sultanahmet - dünyanın orta yeri!)

İstanbul: En manasız haftasonum seninleee ♪

Ulan, diye başlanacak bir yazı geliyor: Yani ancak şöyle bir ağız dolusu “Ulan!” diyerek az da olsa anlatmaya başlayabilirim içimdekileri.

Cuma günü Ankara’ya gittim; olağan, günübirlik iş gezisi. 19:31’de havaalanından arabama bindiğimde, bazı planlarım vardı: Okula gidecek, arkadaşları görecek, üstümü değiştirip arabayı bırakacak, Taksim’e başka arkadaşların “yaşasın iş değiştirdik” partisine gidecek, ordan ya okula dönecek ya da Radyo’nun partisine gidecektim. Arkadaşlarda kalacaktım, sabah kahvaltı edilecekti; vay be ne çılgın gençliktim; işte benim yaşamak istediğim hayat böyle dolu dolu, bol insanlı, eğlenceli bir hayattı; zaten hepimiz haftasonu için yaşamıyor muyduk; ben de uzun zamandır dans etmek istiyordum oh be!’ydi…

İki buçuk saatlik trafiğin sabahın 5’inde kalkmış olmakla birleşip bana bahşettiği başağrısı ve asabiyet (daha ziyade, kırgınlık diyelim) ile 22:15’te evimin kapısından içeri girdiğimde tek düşündüğüm uyumaktı.

Cumartesi günümün üç saatini de tek bir hata yaparak girdiğim benzer bir trafikte geçirdim. Bir de ah o emniyet şeridinden gitmeme kafası yok mu… (Ama gitsem kendime daha çok sinirleneceğimi biliyorum) Yanımda en sevdiklerimden, saatlerce beraber olsam sıkılmayacağım biri vardı – ona rağmen küfrettim içimden “Hay senin İstanbul’una da, trafiğine de…”

Ve Pazar günü, işteyim. Çünkü olmuyor, haftasonu çalışmayınca yetişmiyor. Üstelik bugün bir Garipçe kahvaltısını kaçırdığımı öğrendim daha şimdi – ve kahvaltıyı kaçırmamın sebebi de dünkü trafikte telefonu açamamış olmam!

Kafayı sıyırmamak veya çeşitli uzuvlarımı yerlere vura vura ağlamamak için yapabildiğim tek şey, yazmak.

~

Okan Bayülgen, kızının adını “İstanbul” koymuş. Saplama dürtümle vermek istediğim ilk tepki, “aman ne cheesy bir isim!” demek olsa da, diyemiyorum ya, çok güzel isim çünkü, benim baktığım minicik bir kapı deliği olsa da Şehr-i İstanbul’a atfettiğim ‘dünyanın en güzeli’ sıfatını bir kız evladının taşıyacak olması, çok hoşuma gitti.

Cuma günkü trafikte bunu düşünüyordum. İstanbul beni çok üzdü o gün, ama yine de yeterince kızamadığımı düşünüyordum durup kaldığım sahil yolunda kafamı sağa çevirmişken…

Cumartesi kızdım ama, evet köprüden geçerken kızgınlığım biraz azaldı, kabul ediyorum; ama kızdım ulan yine de, ben de insanım sonuçta.

Bu haftasonumu çürüttün İstanbul; sabrımı sınıyorsan böyle devam et…

(11 Ekim 2009, Ortaköy ofis, 16:10)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!