
(...) Madame de Pompadour (December 29, 1721 – April 15, 1764), born Jeanne-Antoinette Poisson, was a well-known French courtesan and mistress to King Louis XV.

Kendime tamamen haksızlık etmeyi göze alarak, bu dizilerin gereksiz uzayışlarını benim sigara sarma süreme benzetiyorum. Tamam, sürekli yaptığım bir şey de değil belki ama ilk tütünü sarışımın üstünden bayağı zaman geçti sanki be? Acemi şansıyla şahane bir ilk yaşadığımdan bu yana, du bakiym, Beşiktaş'ta olduğumuza göre o zaman... Bir dakika, Beşiktaş mı? Üstünden takriben 3 yıl ve (toplamda) beş ev geçmiş. Vay anasını sayın seyirciler, değiştirdiğimiz ev sayısı, yıl sayısından fazla ve sadece iki kişiden bahsediyoruz. Bu kadar zaman (ve ev) geçmesine rağmen de, hala yeterince hızlı sigara sarabildiğimi söyleyemem.
Şu aralar şahane bir metafor denizinde bilinmeyen yerlere sürükleniyoruz, gibi geliyor mu size de bazen? Bir blogcu olarak bunu benim söylemem saçma belki, çünkü ben de bir yerinden dahilim bu güruha. Ama özellikle bu trendy tumblr'cılar, her yerde gördüklerini birbirleriyle paylaşmaktan ve içine aslında kendilerinden hiçbir şey katmadan sözde-kişisel bir alan yaratmaktan çok zevk alıyorlar gibi. Çok acayip fotoğraflar ve çok süpersonik şarkılarla dolu her taraf, siz yetişebiliyor musunuz bu hıza? Peki üstünde hiçbir şey yazmayan bu paylaşımlardan, kişiyle ilgili bir fikir edinebiliyor musunuz? Paylaşıma hayır, demiyorum, haşa! İçinde paylaşım yapılan her site, kişisel blog değildir diyorum.
Normal insanlığımızla arada bir de olsa yüzleşelim: Annemiz kahvaltı sofrasını bize zorla toplattıktan sonra kaçtığımız odada bilgisayar başına oturup dün dinlediğimiz ve paylaşmayı bugüne bıraktığımız şarkının linkini twitter'a atınca, veya yarı gölgeli çekilmiş bir sarı vosvos minibüsünü başlıksız/yorumsuz tumblr'ımıza koyunca çok acayip bir karakter kazanmıyoruz. Aynı, 150 lira bayıldığımız Converse'in bizi daha hızlı koşturmadığı gibi.

bir kiyafetin ilkelligi simgledigi soylenip uzerine yasaklanip yerine baska bir sapka konulmasi, ne kadar dogal gelirse size o kadar dogal.. oyle kendiliginden bir kultur birligi…
Madem söz hakkı bende, bir alıntı yapayım bari de boş kalmasın:
Zaman zaman basiretimin bağlandığı doğrudur. İşte böyle zamanlarda bir başkası, çoğunlukla da tanımadığım bir başkası benim yerime, biraz da kendinden katarak sözcüklere döküyor bir şeyleri.
Başkasının naçizane düşünceleri, benim o anlarımın tümü oluveriyor. Naçizane birkaç satır, düşünmekten yorulan, çok yorulan beynimin tümü.
Buyrun:
insanlara çabuk güvendiğimi, her şeyi çabuk unuttuğumu hiçbir zaman inkar etmedim. bi günden uzun sürmedi hiç kırgınlıklarım. çünkü biri bi hata yaptığında, hemencecik genelleme yapmadım. geçirdiğimiz iyi zamanların ağırlığı, hataların ağırlığından kat kat fazlaydı benim için ve önemli olan buydu. çünkü her arkadaş farklıydı. rahattım o yüzden. birilerinden bir şey saklamaya ihtiyaç duymadım. ortadaydı her şeyim. zaten ben rol yapmayı hiç beceremedim. pişmanlık hissedilebilir belki yazdıklarımdan, doğrudur da. çünkü hep söylediğim gibi, ismimin belirttiği gibi, safım. herkesin kendim gibi olduğunu düşünecek kadar saf.
ama anladım ki, asıl mesele, arkadaşlık’ın ne olduğu konusunda anlaşabildiğin birini bulabilmek.