... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yazmaya devam ediyorum, lütfen müstehcen bulunuz.

Üniversitenin bilmem kaçıncı yılında bir arkadaşım, önceki gün yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Bizim bölümde az sayıda olan ağır tesettürlü tayfadan bir arkadaş, bizimkini iftara davet etmiş. Çağırdığı yer de bir ev mi, yurt mu, bir grup insanın finanse ettiği, belli amaçları ve hadis saatleri olan bir yer. Bizimki herkesle görüşen, herkesle arkadaş oluveren biridir (sadece onun cağrılmasından belli değil mi zaten?) tamam deyip kalkıp gitmiş. İftar sonrası oturması sırasında, bölüm arkadaşımız kalkmış, içeriki odadan bizimkine hediye paketiyle kaplı bir şey getirmiş. Beklenmedik bir hediye! Bizimki şaşırmış biraz, "ne gerek vardı" demiş, "peki nedir bu?"

_ Dünyanın en çok okunan kitabı.
_ Aa, Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi mi?!

Arkadaşımın bir daha o iftarlara çağrılmadığını söylesem, herhalde şaşırmazsınız.

Geçenlerde Mehmet Ali Ilıcak karakterinin, Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine Kur'an-ı Kerim imzalayıp verdiğini söylemesi üzerine (haber şurada.) yukarıdaki olay geldi aklıma. Genetik gibi, evrimi besmele edinmiş bir bölümde ne yaptıklarını pek bilemediğim bu arkadaşlar, kutsal kitaplarını yakınlarına hediye ederken imzalama cüretini herhalde göstermemişlerdir. Tabi onların yaptıklarını yapmanın sünnet olduğunu, onlara dokunmanın bile ibadet olduğunu söyleyen bir takipçi kitlesi yok arkalarında. O yüzden unutmamışlar eşit olduklarını, diğer kullarla.

Benim kafası karışmış milletimin ahlaksız muhafazakarları var haddinden uzun süredir başımızda.

///

Blogların ilk yazılarını hem yazmanın, hem okumanın ne sıkıcı olabileceğini konuşmuştuk Özgür'le bir ara. Doğru, benimki de öyledir. "İlk yazı" niyetiyle yazmışımdır. Pat diye girmeyelim demişimdir.

Ahmet Mümtaz Taylan kadar maharetli de olmamışımdır (şu okuyacağınız, en çok sevdiğim ilk yazılardan biridir mutlaka, metus göndermişti sağolsun):
 
Arayı açtığımın farkındayım. Bir sürü sebebi var, sebepleri hala geçerli. Zannedilmesin ki bu arada hiç yazmadım, hiç kızmadım, kırılmadım, yaşadığımı (ve dolayısıyla yazmam gerektiğini - bunlar o kadar ilintili ki!) hissettiğim hiçbir an olmadı... Ama ikinci kez aynı şeyi yapacak, bir ilk yazı kastıracak değilim.

Peki, neden şimdi?

Dün lütfen ve mecburen son davası görülen Ergenekon'da ifade özgürlüğünün aldığı ağırlaştırılmış darbeler üzerine bugün bir kez daha, eminim son olmayacak bir haber düştü gazeteye ve Twitter'a.
Yargıtay, 'Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' adlı Fransızca kitabı müstehcen buldu.  
Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz hakkında, Guillaume Apollinaire’nin ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ adlı kitabını yayımladığı ve çevirdiği için ‘müstehcenlik’ suçundan dava açıldı. 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/yargitay_fransizca_kitabi_mustehcen_buldu-1145084

Ben Sel Yayıncılık'ın başında olsam bu kadarla kalmazdım:



Bu daha önce hiç olmadı değil, oldu. Fareler ve İnsanlar'a da oldu, Şeker Portakalı'na da, Ölüm Pornosu'na da... Peki ne oldu? Okumadığım varsa aralarında, gidip inadına okudum.

İşte şimdi de inadına yazıyorum. "Evden dışarı çok çıktığı, arkadaşlarında kaldığı..." gibi tecavüzcü savunmalarına, kızın rakı içerken çekilmiş fotoğrafını yayınlayıp yaşadıklarını hak ettiğini ima eden rezil İ. Melih'e göre tecavüzü misliyle hak ettiğimi bilerek, 13 yaşındaki kıza tecavüz eden 26 adamın tek başına Mustafa Balbay kadar ceza almadığı bir ülkede yaşadığımın; bir caminin fermanla değil parayla inşa edildiğini söylediğimde zebanilere yem olacağımı iddia eden manyakların, küfrettiğim zaman beni linç edecek kadar sinirlenen çünkü bunu sadece kendine hak gören zavallı adamların varlığının farkında olarak yazıyorum. 

Yazacağım.

31 Mayıs 2013'ü de yazacağım; insanın Amsterdam'da bir parkta yatarken alabildiğine güzel kafasından geçenleri de, iyi günleri, kötü günleri, üzüldüklerimi, sevindiklerimi... Hepsinin birilerince tü kaka olduğunu bilerek/olacağını umarak, eğer bunlar terbiyesizlikse, alasını yaparak yazacağım. Hala özgürken, hala özgürlüğümüz için o ya da bu şekilde savaşırken yazacağım; "başka türlüsü güç".

Şimdi, beğenmeyen varsa siktirsin gitsin, benim blogumu sevmeyince terk etmek, ülkeyi terk etmekten kolaydır. Kimseyi tavlamak ya da değiştirmek umrumda değil. Kalanların, yazdıklarımı okumalarından bağımsız olarak benim gibi düşünenlerin ne kadar kalabalık olduğunu gördükten sonra, umudu kaybetmek de yok. Sadece ben varım, buradayım, nokta.

Yarın 30 Kasım.

"bunu okuyan şunu da okur" zımbırtısı sayesinde bugün bir yazıma denk geldim, unutmuştum bunu...

"Seneye Nisan'la Kasım arasında biriyle tanışacakmışım", bir falcı bunu demiş bana. Muhtemelen içimden "ohooo" demişimdir.

Yarın 30 Kasım. KUTLU OLSUN!

dünyanın en nafile "şerefe"si



"Başlayan ve biten bütün arkadaşlıklar şerefine" içerse insan, yalnız içiyor.

Karşıdakinin ruhu duymuyor, haberi olmuyor.




Şu linkte, güzel bir şiir ve iyi bir niyet var:

http://kultursokellasi.blogspot.com/2012/02/iste-renk.html

après elle

Yorum yapacağım diye lafa girip blog yazısı yazmasam, ben ben olmaktan çıkardım.

Kaybolmasın diye koyuyorum buraya önce yazıyı sonra da yorumumu; zira bazen yorum yazıdan daha acayip yerlere gidiyor. Çok hoş bir şey bu.

Bir de, ben chat yapmayı sevmediğimden (evet sevmiyorum aslında. acayip bi durum olmalı chat yapmam için. ne ilginç, değil mi?) yaran chat muhabbetlerimi kopyalama ihtimalim pek yok şuraya.

Eh, daha fazla uzatmayayım. Gülş dövme yaptırdı ve olaylar gelişti...

(...) Madame de Pompadour (December 29, 1721 – April 15, 1764), born Jeanne-Antoinette Poisson, was a well-known French courtesan and mistress to King Louis XV.

Après nous, le déluge.

* After us, the deluge. I care not what happens when I am dead and gone.

bu sevgili madame de pompadour (isim de daha manidar olamazmış) xv. louis'nin metresi ve bu sözü benden sonra olacaklar zerre skimde değil anlamında kullanıyor.

ama aslında xv. louis modifiye ederek, après nous değil de après moi derken onun kast ettiği ise, benden sonra ortalık bir hayli karışacak, monarşi gidiyor, devrimin ayak sesleri, "bugün günlerden devrim" tarzı bir şeyler.

benim için ise ikisinin tam ortasında anlam, benden sonra bir şeyler değişsin, değişmeli, bir fark yaratmalıyım ama yaratmazsam da çok da mesele değil.



Madem ki Ermenisin...

"Bu dava önemli bir dava. Türkiye'de hukukun karşısında herkesin eşit olduğunu, sadece kendi vatandaşlarına değil, Türkiye aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini kabul etmiş bir ülke olarak, yabancılara, yabancı şirketlere karşı da eşit muamele yapan bir ülke. Ama bu davanın çok ayrı bir özelliği var. Gayrimüslim bir vatandaşımızla ilgili bir dava olduğu için ayrı bir hassasiyet tabii ki söz konusuydu. O bakımdan her türlü titizliği göstermek, herhangi bir şekilde vatandaşlarımız arasında bir yanlış kanaatlerin oluşmasına fırsat vermemek bizim görevimizdir."

Abdullah Gül


"ermeni", nötr bir kelime, ona herhangi bir yakınlık ya da uzaklık duyamam.
(...)
"hepimiz hrantız, hepimiz ermeniyiz" demişiz. ermeniyiz, çünkü ermenilerin maruz kaldığı bunca şiddeti, kıyımı, haksızlığı görüyoruz, onların yanında duruyoruz, onlara yapacağınız şeyi bize de yapın diyoruz. hrantız, çünkü hrant dink bizim de sesimizdi, onun beraber yaşama kararlığına sahip çıkıyoruz, ona atılan kuşunları bize de atın diyoruz.
(...)
hrant dink'i, ezilen kimliği, ideolojisi ve meselesinin güncelliği sebebiyle daha çok umursadığım doğrudur, ama bu diğer siyasi cinayetleri umursamadığım anlamına gelmez, elimden gelen her türlü desteği o mücadele için de veririm.

Mehmet Kentel
blog.


Ermeni benim için de nötr bir kelime. Bir cinayet de, ağırlaştırıcı kimlikler olmadan da yeterince kötü. O yüzden "hepimiz Ermeniyiz" demek kafama yatmıyordu, hala da yatmıyor.

Cumhurbaşkanı'nın açıklaması, öncelikle yanlış. Çeşitli gazetelerde nüanslarla aksettirilen açıklamanın bir yerinde geçen "yabancı uyruklu" ne demek? "Türk ırkı" hipotezinin bir yansıması mı bu da?

Dini inanç ile uyruğu ne zaman ayırabileceğiz acaba birbirinden?

Onu geçiyorum, cumhurbaşkanı'nın açıklaması, şimdiye kadar yapılan tüm "karara bizim de canımız sıkıldı" mahiyetindeki samimiyetsiz açıklamalarının içinde belki de en kötüsü... ama, ne yazık ki, üzülerek söylemek zorundayım, bu yüzden halk daha hassas; değil hiçbir insan, hiçbir gazeteci cinayetinde verilmeyen tepkiler veriliyor. Çok doğru tepkiler olsa da bunlar, bir insanın sırf Ermeni diye milliyetçi duygular öne sürülerek canice öldürülmesine geçmiş acılar, haksızlıklar öne sürülerek "daha çok" karşı durmak tutarlı değil ve cumhurbaşkanının bu çok yanlış açıklamasını destekler nitelikte.

Meselenin güncelliği sebebiyle şu an gündemde oluşuna ise söyleyecek şeyim elbette yok, normaldir, doğrudur.

ankara isyeeaaanı

"ankara'da hayat kim ne derse desin güzel. hem de çok güzel. alternatifimizin çok olmayışı belki de ortamı güzel yapan. ya da her birimizin birbirimizle sözleşmesek bile karşılaşma şansımız. ama ankara çok kıroo yaaaeee diyenler aslında apaçinin önde gideni.onlara isyeeaaan diyorum."



"Ankara kıro değil ama sıkıcı. Gerçi bu aralar, enerjim hiçbir şey yapmaya yetmezken, acaba Ankaralı olsaydım da elimden gelmeyen nedenlerle pek bir şey yapamayıp kafa rahatlığıyla evimde mi otursaydım diye düşünmüyor değilim.

Bence yorgun ve üzgün insanlar Ankara'ya taşınmalı."
b.

because the night belongs to lovers


Erce görmüş, aklına ben gelmişim.
Sağolsun, canım benim.

cebimizde taşlarla

Benim direkt bir yazıyı alıp buraya koymuşluğum vardır, ama kendi yazma sıklığımla karşılaştırıldığında nadir olur bu.

"insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz."

Ne güzel bağlıyor insanlar bir şeyleri birbirine, imreniyorum. Karıştırmak illa ki menemen yapmak demek değil ya...

Ve tabi ki yazının bir şarkısı var, yazar düşündü mü, yoksa ben mi şeyediyorum, bilmiyorum (önemli mi ki?)


CEBİMİZDE TAŞLARLA..

üniversitenin ilk senesi (1940’lar) solcu olduğunu iddia eden bir grupla tanışmıştım. insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz. ben de bu sebeple onlarla sıkı fıkı oldum. durmadan cepten arıyorlardı. o zamanlar avea yoktu (1950’ler) ve benim hattım aria’ydı. aria’nın ise karşı yönden 5 dk aranınca 5 dk kazanın kampanyası vardı. bunlar beni o kadar çok arıyordu ki kontör almama gerek kalmıyordu. onların hattı türksel’di. çünkü bunlar solcu grup, hatları da elbette türk malı türksel olacak. kapitalizme olan karşı duruşlarını türksel kullanarak dosta düşmana duyurmaktaydılar. filiz diye sarışın bir kız vardı. sanırım çömezleri kandırma kurulu başkanıydı kendisi. yem olarak kendini kullanıyordu. beni sıklıkla arayan da filizdi. ama artık o kadar sıkmaya başlamıştı ki açmıyordum telefonları. neyseki bunların konuşlandığı fakülte başka bizimkisi başkaydı da okulda çok sık karşılaşmıyorduk. bazen sırf ben ve birkaç arkadaşım için uğruyorlardı ama. sonra bir 10 kasım’da ankara yürüyüşü düzenledi bunlar. orçunla biz katıldık sırf macera olsun diye. o zamanlar marlboro yoktu (1960’lar) ben de l&m içiyordum. kızın teki 2001 içiyordu. artık sen de yerli bir marka içersin diye dokundurdu bana çok rahatsız oldum. ayakkabılarımı saklıyordum bunlardan markası gözükmesin diye. tam bir nazi kampı. anıtkabire bağıra çağıra yürüdük. akp’nin iktidarının ilk yılları aynı zamanda (1970’ler). ama sanırım başbakan daha abdullah gül. meğer bu yürüyüş sadece bizim derneğin değil, 70 küsür üniversitenin atatürkçü derneklerinin ortak katılımıyla gerçekleştirilen devasa bir mitingmiş. ertesi gün gazetelerde hep manşetti. bir de sebebini şu an hatırlamadığım (30 yıl geçmiş tabi) bir şekilde kendi üniversitemizin değil boğaziçi’nin himayesinde slogan attık biz. 2 ana slogan vardı: ordu göreve! ile ordu millet elele idi. sonra aydın bir cumhuriyet kadını bana yolda ordu göreve ne demek yahu darbe mi istiyorsunuz diye sormuştu. benim olaylardan çok haberim yokama elimde pankart bağırıyorum. biran ne diyeceğimi bilemedim ve “ama milletle elele..” dedim ve hızla uzaklaştım ordan. vakit gazetesiydi sanırım, bu gençleri asmalı diye bir manşet atmıştı, altında bizim fotoğrafımız. benim yüzüm belli değil ama orçun sanki bu mitingi düzenleyen ulu önder kıvamında bir portre çizmişti resmen. yaklaşık birkaç hafta ulan şimdi bizi asıyorlarmış diye ince bir korku hissetmiştik hep içimizde. gerçi benim yüzüm görünmüyo olm ispatlayamazlar diye ben daha rahat gibiydim. ha bir de bahsetmeyi unuttum bizim otobüste deprem zamanları tvye çıkan bodyci ve uzun beyaz saçlı bir bilimadamı var o da yer alıyordu. saçları o kadar dökülüyordu ki kırçıllı olduğunu sandığımız montunun aslında siyah olduğunu neden sonra öğrendik. ben bu olaydan sonra türksel kullanan, sarışın, yerli malı kullanmayanı korkutan, solcu ama darbeci, atatürkçü olduğunu iddia eden grubun telefonlarını bir daha açmadım. filizle birkaç kez okulda karşılaştık. yolumu değiştirdim hep. onu en son 1984’ün kışı gördüm.

http://oky.tumblr.com/post/15082511869

Bu, güzel bir aşk tanımıdır.

Ve bu tanım, bana ait değildir.

"Kalan her şeyi tek hamlede eşit miktarda ikiye bölmek... Tuhaf. Seviniyorum."

http://jayneandherway.blogspot.com/2011/10/iteration-18.html?zx=1e74796ffd4fc584

#gerillakutuphanesi

Bu aralar ilgili çeken bir hareket var; adı Gerilla Kütüphanesi. Bundan bahsetmeden önce bir girizgah yapayım...

http://basucumuzdakitap.blogspot.com/ (Başucumuzdaki Tap değil de, Başucumuzda Kitap) adresinde mevzilenen birtakım arkadaşlar var. Üniversite Türkçe derslerinde incelenen kitaplar gibi ama daha iyilerini okuyup, ortaokul Türkçe derslerinde ödev olarak yazılan kitap özetleri gibi ama daha iyilerini yazıyorlar. Kitap okumaya başlamadan önce hakkında hiçbir şey bilmek istemeyenlerden değilseniz eğer, ya da okuduğunuz bir kitap hakkında başkalarının ne düşündüğünü merak ediyorsanız, takip edebilirsiniz kendilerini.

Gerilla Kütüphanesi de, bu arkadaşların cin fikri. Şurdan ayrıntılarını okuyabileceğiniz hareketin birkaç amacı var ve hepsi kendilerinin şu cümlesinde özetleniyor: "Madem ki kitap okumak entel dantel işi sayılıyor, insanlara kitabı sevme ve okutma imkanı verilmiyor, kitaplar en az 20 TL’ye satılıyor, o zaman biz de bundan sonra beleş kitap okumaya başlıyoruz!"

Herhangi bir kitapçıya oturup, herhangi bir kitabı okumaya başlayın, hatta fotoğrafınızı gönderin, biz de gelelim ve beraber okuyalım diyorlar bir de! (Bu son söylediğim, İstanbul'da ikamet edenler için geçerli elbette:))

Bunları yazmama neden olan şey ise, DoDo'nun paylaştığı aşağıdaki fotoğraf. Kitabın adıyla, duruşuyla, sehpanın gölgesi ve mekanın ışığıyla bile hatta, gerilla konseptine o kadar uygun bir fotoğraf ki, bayıldım! Counter oynayasım bile geldi, ama ancak biraz kitap okuduktan sonra... :)

the reader

...
bense, bir sabah kalkıp google reader'a tıkladığımda, takip ettiğim blogun adı kalın harflerle görünürse gözüme, mutlu olurum. o parantezin içindeki sayı ne kadar büyükse o kadar sevinirim. onlarca blog için geçerli değil bu, bir elin parmaklarını geçmez sayıları.

benim gibi yazar olunmasın belki, ama bazı insanlar için benim olduğum gibi okur olunsun. yazan insan için çok büyük bir mutluluk bu.

Türk halkı atarlı yazı sever arkadaş!

Herhangi bir yazımın Twitter'dan verilen link veya görsellerin adları vasıtasıyla bulunma sıklığı, yani Reader'dan takip edenler hariç tıklanma ve (umuyorum) okunma sıklığı 25-30 filan. Ortalama bir yazımdan bahsediyorum.

O yüzden iki günde 1033 (bin otuz üç) kez tıklanmış bir yazı gördüğümde biraz şaşırmamı ve bu istatistiklerin akut aritmisini paylaşma ihtiyacı hissetmemi garip karşılamazsınız sanıyorum.

Bu yazının ve bu durumun anafikri şudur: Türk halkı atarlı yazı sever arkadaş!



Yazı şurada:

4 haftadır sarma yemedim, ey gerizekalı kadınlar!
http://bellatrixbegins.blogspot.com/2011/09/4-haftadr-sarma-yemedim-ey-gerizekal.html

(Aha, 1034 oldu.)

#LFMM

Birkaç gün önce başladığım How I Met Your Mother 6. sezon, bu akşam itibariyle bitti. "(Ortasında uyuyakaldığım filmler hariç) hiçbir şeyi yarıda bırakamama" adlı takıntımın sonucu olarak, her yıl bir yere varmayan dizileri izlerken Kıbrıs adası kadar zamanı denize döktüğümün farkındayım. Bu farkındalık beni ne yazık ki şu noktadan öteye götüremiyor: "Napayım, ben böyleyim." Evet. Hatalarımdan ders almıyorum.

Lost'un 6. sezonunu izleyişim ile HIMYM'ın 6. sezonunu izleyişimin ardındaki prensip de, izlerken içinde bulunduğum hisler de aynı. Tek fark şu: HIMYM hala bitmedi. Sürüyor, süregeliyor fakat bir arpa boyu yol gitmiyor dizi.

Kendime tamamen haksızlık etmeyi göze alarak, bu dizilerin gereksiz uzayışlarını benim sigara sarma süreme benzetiyorum. Tamam, sürekli yaptığım bir şey de değil belki ama ilk tütünü sarışımın üstünden bayağı zaman geçti sanki be? Acemi şansıyla şahane bir ilk yaşadığımdan bu yana, du bakiym, Beşiktaş'ta olduğumuza göre o zaman... Bir dakika, Beşiktaş mı? Üstünden takriben 3 yıl ve (toplamda) beş ev geçmiş. Vay anasını sayın seyirciler, değiştirdiğimiz ev sayısı, yıl sayısından fazla ve sadece iki kişiden bahsediyoruz. Bu kadar zaman (ve ev) geçmesine rağmen de, hala yeterince hızlı sigara sarabildiğimi söyleyemem.

Ve şimdi, kendime tamamen haksızlık etmeyi göze alarak, bu sigara sarma süremin gereksiz uzayışını, blog macerama benzetiyorum. Bu sürekli yaptığım bir şey, üstelik 2. yılım çok yakında dolmak üzere ama bu süreye göre izleğen sayım az sanki be? Herhangi bir reyting kaygısı gözetmeden yazdığıma göre o zaman... Demek ki kendimi bıraktığımda yazdıklarım, okunmadığında bir şey kaybedilecek şeyler değil. Tam da bununla ilgili bir şey okudum bugün, du bakiym, hah bak kopyalıyorum aşağıya:

"Ne kitapları ne de yazarları aşağılamak değil niyetim, bir insanın oturup yazması basit bir şey değildir, bir kitabın oluşması az emek değildir. İyi ama, neden? Neden yazılmış bu kitap? İşin içinden çıkamıyorum. Böyle bir araba kitap var. Neden yazdınız bu kitapları diye sormak isterdim, her kitabın her yazarına, tek tek. Öylesi kitaplarla para kazanılmaz, ego tatmin edilmez, sanat icra edilmez, okuyucuya ulaşılamaz. Olsa olsa kişi, “ben bir kitap yazdım” diye kendini avutur. Bunu kabul edebilirim. Salt yazmış olmak bile kişiyi çoğu zaman rahatlatır, ama kişiyi bir yazar yapmaz. Çok başka bir şey arıyorum ben. Dünya üstü belki, ama hiç değil aslında. 1940 yılında basılmış bir kitabı alın elinize bir göz gezdirin. İşte kitap, odur. Bu datayı işleyerek devam etmelisiniz. Falan filan."
Herkes için -ama önce kendiniz için- yetersizseniz, yetersizsiniz.

Keyfimi bozduğum yok, vallahi. Bu yetersizlik hali şu an bana keyifli geliyor. Güçleniyorum gibi sanki. Tek rakibim kendimim, falan. Hem ayrıca, şu an hayat pembe. Şeker pembesi. Hafif mor. (Fil mi o?)

#LFMM efendim, yani "learn from my mistakes".
Ama neyse ki, sigaralarım hep aynı.


(08 Eylül 2011, İstanbul)

Kakalanan yaşam stillerini sizler için toparladık.

KADIN- Sevdin sen o kitabı, hı?

ADAM- Nereden anladın?

KADIN- Altı aydır berabersiniz... "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git..."
Yani bir yol hazırlığı da bu kadar mı uzun sürer, hayret!

ADAM- Ben yavaş da olsa okuyorum, sen okumayı yazmayı unutmak üzeresin.

KADIN- Yani "Sevme Sanatı"nı bitirmedim diye soktun bu lafı değil mi?
Ben sevmeyi Eric Forum'dan öğrenmek istemiyorum belki.

ADAM- Erich Fromm.

KADIN- Her neyse...
ADAM- Tabii sen bunu tuhaf kadın dergilerinden öğrenmeyi tercih edersin.
Elin Amerika'sında yapılan manasız anketlerin Türkçe'ye çevrilmiş halleriyle çizersin rotanı... "Bakalım sevgiliniz ne kadar Angut" ya da "Diyelim ki o akşam çok sevişesiniz var ama sevgiliniz beyzbol maçına gitmek istiyor ne yaparsınız?" a) Kafasına beyzbol sopasıyla vururum. b) "Tamam ben de gelirim ama devre arasında sevişirsek" dersiniz.

(Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar, Yılmaz Erdoğan)

Bu "Yaşam Stili Kakalayan Anketler" diyaloğu bana hep Apple'ı hatırlatır. Ne kadar teknolojik açıdan şukusunu verip önünde eğilsek de, kabul edelim ki hiçbir ayfon bağımlısı, hiçbir ayped müdavimi hayatında ısırılmış bir elmanın bu kadar önemli olacağını aklına getirmemiştir (yaradılışçılar hariç).

Geçenlerde metus'la "inovasyon deyince akla gelen Apple"ı konuşurken "karizma" sözcüğü cümle içinde kullanıldı. Ben bu tip karizmayı, kakalanmaya çalışılan tarz olarak görüyorum. Bir kere eli verdin mi, kolunu kaptırıyorsun elmaya; çünkü genelgeçerliğin zıttı Apple. Her şeyi oradan alıyorsun (çoğunlukla, mecburen - başka bir şey kullanma opsiyonun olmadığı için), ardından yüzlerce çeşit aksesuar geliyor... Örneğin, hiç koşuya çıkmayan biri olarak kendini eBay'de kola aypod takma bandı alırken görebilirsin. Hayatında burçlara ve uğurlu renklere inanmayan biri olmana rağmen, aypodunun rengi, ayfonunun kılıfındaki desen tarzını yansıtsın diye, hatta sana tarz yaratsın diye uğraşıyor bulabilirsin kendini. Dahası, bu tarz meselesi mekbuukun sorunsuz çalışmasından veya herhangi bir yazılım artısından çok daha önemli olabilir. Ve şu an olan da aynen bu.

The Best Page In The Universe www.maddox.xmission.com'u yıllar önce keşfetmiş ve çok gülmüştüm. Benim hiç olmayı tercih etmeyeceğim bu küstah aşağılayıcı haller çok komik olabiliyor (yıllarca Zaga'yı da bu yüzden izlediğimizi kabul edelim lütfen!) Giderek sıklığı azalan yazılarını hala açar okurum ara ara, geçenlerde "The iPhone is a piece of shit, and so is your face." başlıklı yazı da aklıma çok önceleri okuduğum "One thing PC users can do that Mac users can't..."i getirdi. Maddox'un yanıtı aşağıda (ben yazmadım efendim yazıyı, çemkirmeyiniz):

Şu aralar şahane bir metafor denizinde bilinmeyen yerlere sürükleniyoruz, gibi geliyor mu size de bazen? Bir blogcu olarak bunu benim söylemem saçma belki, çünkü ben de bir yerinden dahilim bu güruha. Ama özellikle bu trendy tumblr'cılar, her yerde gördüklerini birbirleriyle paylaşmaktan ve içine aslında kendilerinden hiçbir şey katmadan sözde-kişisel bir alan yaratmaktan çok zevk alıyorlar gibi. Çok acayip fotoğraflar ve çok süpersonik şarkılarla dolu her taraf, siz yetişebiliyor musunuz bu hıza? Peki üstünde hiçbir şey yazmayan bu paylaşımlardan, kişiyle ilgili bir fikir edinebiliyor musunuz? Paylaşıma hayır, demiyorum, haşa! İçinde paylaşım yapılan her site, kişisel blog değildir diyorum.

Umutçuğum da benim gibi düşünüyor:

Normal insanlığımızla arada bir de olsa yüzleşelim: Annemiz kahvaltı sofrasını bize zorla toplattıktan sonra kaçtığımız odada bilgisayar başına oturup dün dinlediğimiz ve paylaşmayı bugüne bıraktığımız şarkının linkini twitter'a atınca, veya yarı gölgeli çekilmiş bir sarı vosvos minibüsünü başlıksız/yorumsuz tumblr'ımıza koyunca çok acayip bir karakter kazanmıyoruz. Aynı, 150 lira bayıldığımız Converse'in bizi daha hızlı koşturmadığı gibi.

Ha, benim de 3 tane Converse'im var.


Yaklaşık 75 kişi bu yazı ile Maddox hayranı oldu (yaklaşık 75 kişi de düşmanı).

Uykusuz Yaz'a isyanımdır.

indeed.


Uykusuz, şimdiye dek tüm sayılarını sektirmeden aldığım (iki sayısını olağan taşınmalar esnasında kaybetmişim sanırım yalnız), ciltletip eniştemin gençliğinde arşivlediği Gırgır'lar gibi bir şeyini oluşturmayı ve onu "bunu satsana çok para eder bu yea" diyenlere inat satmamayı hedeflediğim bir dergidir. Bir Penguen okuru olarak peşinden gideceğim üç adamın ayrılıp kendi dergisini çıkarması, benim de çark etmeme yetmişti: Ersin Karabulut, Yiğit Özgür ve Umut Sarıkaya. Sonradan tanıştığım birçok insan ki saymakla bitmez, takıntımın altını çizdiler sadece ki ben her perşembe, bilemedin cuma (Antep'e, Trabzon'a filan geç geliyor ya dergi) gazeteciye koşayım, dergiyi almak için yolumu filan değiştireyim deyu.

Benim gibi sadık olamayanlar için 13 sayılık ciltler çıkması, özel sayısı, poster sayısı şusu busu işin ticari tarafı elbette. Keza, yine ticari bir girişim gibi görünen Uykusuz Yaz'ın aylardır reklamı yapılıyor derginin içinde. Bunlar normal. Şu yaz sayısı için ne muhabbet döndü twitter'da kaç gündür... Umut Sarıkaya'nın sayıda yer almayışı bir yana, PuCCa şahsiyetinin varlığı diğer yana (neyse ki ergenlik kokan bir basın açıklaması ile sadece yaz sayısında var olduğunu ilan etti, rahatladık). Bu durumu bile ticari kaygılarla açıkladım kendi kendime ve tabi ki bugün gidip dergiyi aldım. Neredeyse hepsi bittikten sonra PuCCa'yı da okumaya niyetlendim. Bilen bilir, bir şeyin hakkında atıp tutmak için (özellikle de kötü bir şey söyleyeceksem) önce hakkında fikrim olmasını isterim. Politika için, spor için, başarısız yazım örnekleri için; her şey için bu geçerlidir.

Bir kere, beraber tatile çıkacak kadar -güya- birbirine yakın olan kızların aklından birbirleriyle ilgili zerre kadar iyi bir şey geçmeyişi, o anlatılan kız çekişmeleri, kötü niyetler, rezalet! Elimde dergi, zaten büyük bir zaman kaybı içinde boşluğa düşüyorum, bir de dişi olarak aşağılanıyorum. Böyle bir kompleks içinde sürüklenmek olamaz; bunlar itiraf değil, düpedüz kendine hakaret. Anlatılan şey eğer PuCCa'nın kendisi ise, ev arkadaşı için çok üzülürüm, çünkü kızı tanıyorum, yazık, bu kadar boş biri de değildir kesinlikle.

Neyse, ama bana bu yazıyı yazdıran o değil. Esefle kınayıp mention'larca küfür etmedim Uykusuz'a ve PuCCa'ya ama bugün yazıyı okumaya çalışırken bir şeye çok sinirlendim: Aylarca reklamı yapılan, hazırlanan, içinde örneğin Ersin'in mükemmel bir yeraltı öyküsünün olduğu bir dergiye, sekiz bin küsür kişinin takip ettiği blogundan bir yazı beğenip koymak ne büyük saygısızlık?! "Bu hafta hastaydım, eskilerden koydum" der gibi ama içinde ilk kez yer aldığın bir dergide, okurların hoşgörülü olup olmayacağını bilmeden daha!

Yazı da şu (dergideki yazının yarısı gibi bir şey oluyor aynı zamanda):

http://passiflora-rapunzel.blogspot.com/2010/11/yeni-cagn-kadn-korkusu.html

Yazacak zamanın mı, malzemen mi yok, demezler mi adama? O zaman neden girişiyorsun bu işe?

Peki Uykusuz'un dergiye emek veren diğer üyelerine ne demeli? Bir tane aklı başında adamın çıkıp "abi biz bu kıza üç sayfa verdik şimdi tamam da, tanımayız etmeyiz, blogunu da okumayız, bi bakalım iki cümleyi alıp şurdan aratalım bakalım çıkacak mı" demeyişi, bir PuCCa hayranı bulup orda burda, okutmayışı şu yazıyı... Ben ki toplamda 10 kadar yazısını okumuşumdur kendisinin, benim gözüme çarptıysa kim bilir daha kaç kişi fark etmiştir...

"Yazık lan" dedim, Uykusuz'un normal sayılarında görüşmek üzere yaz sayısına veda ettim ve başka bir dergi aldım elime.

21 yorumun denetlenmesi gerekiyor.


En mutlu olduğum anlardan birkaçı, şüphesiz, Jane Jones'un blog eritişine denk gelip güne 21 yorumla başlamak ve birilerinin, mesela asluuu'nun, Sinan'ın bir cümlemi alıp yazışı bir yerlere, feysbuka filan, öyle link falan bile vermeden yazıya hem de... Sadece bir cümle veya birkaç kelime. O sözcükleri ben dizdiğim için sevdiklerini bilmek, alelade boncuklardan oluşan bir tasarım kolyenin çok değerli olması gibi.

Bundan vazgeçilemez.

Ye kürküm ye

sunday- market day series.. photo shot in istanbul, a fez stand near the grand bazaar..

bir kiyafetin ilkelligi simgledigi soylenip uzerine yasaklanip yerine baska bir sapka konulmasi, ne kadar dogal gelirse size o kadar dogal.. oyle kendiliginden bir kultur birligi…

(Osman'ın mekanından: A caveman's view of an orange world.)

***


"Küçük Prens'in geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğu konusunda yabana atılamıyacak kanıtlarım var. Bu gezegeni bir zamanlar teleskopla bir kez gören biri olmuş: 1909'da bir Türk gökbilimcisi.

Bu konuda hazırladığı raporu Uluslararası Gökbilimciler Kurultayına sunmuş. Ama başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte.

Bereket versin, Asteroid B-612'nin onurunu kurtarmak için bir dediği dedik Türk önderi tutmuş bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı gökbilimci bu kez çok şık giysiler içinde kurultaya gelmiş. Tabii bütün üyeler görüşüne katılmışlar."

Dikkat! Sosyal Medya Canavarı çıkabilir.

Spam savaşında yıllardır benimle omuz omuza çarpışan kardeşime gelsin...



Annemin bilgisayar kullanmayışı (daha doğrusu, kendisi başına oturmayı göze alamayışı ve bizim de yıllardır ona bilgisayar öğretmekten bir şekilde sıyrılmış olmamız) birçok arkadaşımın yaşadığı "ya annem de feysbukta, o yüzden ilişkimi yazmıyorum / fotoğraf eklemiyorum" tarzı otosansürleri yaşamamamı sağladı. Limitli profilimde sadece, ayıp olmasın diye listeye ekleme taleplerini kabul ettiğim müdürlerim falan var o yüzden. Bu kadarı güzel.

Lakin annemin sanal alemde aktif olmayışı, bir dolu spam mailden kaçmamı sağlamıyor çünkü bunun eniştesi var, annenin arkadaşları var falan; üstelik hepsi, gönderdiklerini anneme de aktarmamızı bekliyor. Annemle telefonda konuşan arkadaşı "geçen gün gönderdiğim yazımı çocuklar sana okuttu mu?" diyebiliyor örneğin (geriye dönük sorgulanma ihtimalleri yüzünden mailleri direkt silemiyoruz yani) veya bir akraba çıkıp "kola içmiyorsunuz değil mi, fare varmış onun içinde" diye durduk yere midemizi kaldırabiliyor (tabi ki içiyoruz ulan da diyemiyoruz, akraba olduğu için).

Velhasıl, kendimizi spam mailden koruyamadığımız gibi, anneyi de koruyamıyoruz. Sıfır internetli bir filtre uyguluyoruz -ki 22 Ağustos bile böylesini görmemiştir-, yine olmuyor, yine olmuyor yahu!

ThoughtCatalog'da bugün, günün anlam ve önemine binaen eklenmiş bir video-yazı gördüm: Spam Your Mom For Mother's Day. Anneye bir lafım yok ama bu yazıdan aldığım ve yukarıda izlediğiniz videoyu geri kalan arkadaş ve akraba sürüsüne adıyorum. İnterneti geç yaşında bulmuş ve o buldumcukluğu gönlünce yaşayan tüm sosyal medya canavarı orta yaşlılara selam eder; KFC, kola, Santorini, en iyi 100 NG fotoğrafı ve komşufırın dolu günler dilerim.

Yorumu sil.

Biraz önce bloga yapılan yorumlardan birini yayınlamadan sildim. Bu sildiğim ikinci yorum (ilki, benim yazıda adını alenen geçirmediğim biriyle ilgili ismini vererek yorum yapan birinin yazdığıydı). Sildim, çünkü Adsız birini ciddiye alamayacağım. Diğer masum Adsız'lara haksızlık olurdu hem.

Silsem de, sonuçta yorumu gördüm. Yerine ulaştı yani, merak buyrulmasın.

Madem söz hakkı bende, bir alıntı yapayım bari de boş kalmasın:

"I've never wished a man dead, but I have read some obituaries with great pleasure."

(Clarence Darrow)

Dilerim ki, ölüm ilanı verenin olmasın Adsız.

naçizane: Arkadaşlık

Güzel bir şey okudum bugün.

Zaman zaman basiretimin bağlandığı doğrudur. İşte böyle zamanlarda bir başkası, çoğunlukla da tanımadığım bir başkası benim yerime, biraz da kendinden katarak sözcüklere döküyor bir şeyleri.

Başkasının naçizane düşünceleri, benim o anlarımın tümü oluveriyor. Naçizane birkaç satır, düşünmekten yorulan, çok yorulan beynimin tümü.

Buyrun:

insanlara çabuk güvendiğimi, her şeyi çabuk unuttuğumu hiçbir zaman inkar etmedim. bi günden uzun sürmedi hiç kırgınlıklarım. çünkü biri bi hata yaptığında, hemencecik genelleme yapmadım. geçirdiğimiz iyi zamanların ağırlığı, hataların ağırlığından kat kat fazlaydı benim için ve önemli olan buydu. çünkü her arkadaş farklıydı. rahattım o yüzden. birilerinden bir şey saklamaya ihtiyaç duymadım. ortadaydı her şeyim. zaten ben rol yapmayı hiç beceremedim. pişmanlık hissedilebilir belki yazdıklarımdan, doğrudur da. çünkü hep söylediğim gibi, ismimin belirttiği gibi, safım. herkesin kendim gibi olduğunu düşünecek kadar saf.

ama anladım ki, asıl mesele, arkadaşlık’ın ne olduğu konusunda anlaşabildiğin birini bulabilmek.

(Buradan alıntıdır.)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!