... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

aidiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aidiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

iki kapılı sinema kulübünde / metronom usulü gündüz gece

 
tanıştırayım, hipster somon.


Bu akşamki  Metronomy / Two Door Cinema Club konserleri için Küçükçiftlik Parkı'na doluşan neredeyse herkesin "allahım burada ne kadar çok hipster var"vari tivitler atmasıyla, aslında uzunca zamandır yazasım olan bu konuda, bu kez gündemdışı kalmadan iki laf edeyim dedim.

Herkesin herkese hipster dediği bir ortamda herhangi bir sıradışılıktan bahsedilemeyeceği için hipsterlık müessesesini bir elitist olgudan ziyade aşağılanası, dalga geçilesi bir sıfat olarak görmeye başladığımızı sanıyorum; bu konuda herhalde hemfikiriz. Böyle bir müessese olamaz, her kemik gözlüklüyü hipster mı sanalım gibi iddialarım yok; çünkü her akımın bir başlangıcı veya kollara ayrıldığı anlar vardır. Eskiden pop müzik diye dinlediğimiz birçok şeye şimdi "indie" filan denmesi ve hatta sanki o zaman indie diye bir müzik türünden haberdarmışızcasına "tehey gibi eskinin indie'leri, her gidi fleetwood mac" denmesi gibi. Dolayısıyla, hipster diye bir kavramın oluştuğunu ve yakında son düğmesine kadar iliklenen gömlek, vans ayakkabı ve büyük ev ablukada klişelerinden kurtulup düzgün bir çerçeveye oturacağını düşünebiliriz.

Lakin; şu aşağılama olayı oldukça ilginç ve "hipsterlar camiası olarak hepimiz buradayız" demek yerine "hipsterlar sarmış dört bir yanımı" derken o kafada ne tilkiler (veya ne somonlar) dönüyor, merak ediyorum. Kendini, değişik olayım derken alabildiğine sıradan olduğunu fark eden ve bu yüzden özellikle aidiyetçi söylemlerde bulunmayan bu camiadan ayrı tutarak bu görüşü körüklemek mi niyet?

Örneğin biri çıkıp da "ay Küçükçiftlik de aynı Brooklyn olmuş" dediğinde o insan hakkında farklı mı düşünmem bekleniyor? :)

Çember genişlesin, çerçeve belirlensin iyi hoş da, bir takıntım da belli birkaç müzik grubunu takip ediyor veya o bile değil, soundcloud veya hypemachine'e dadandığı için ordan buradan değişik müziklerle karşı karşıya gelip sürekli onlardan bahsediyor diye kişinin kendini pek şekilli sanması... Bu akşamki konserler buna güzel örnek oldu: Metronomy dinliyorum diye ve sırf bu yüzden gevreyen kimse varsa, pekala gidip CV'sinin hobiler kısmına müzik dinlemek de yazabilir, bence sakıncası yok.

Sonuç itibariyle, benim bu akım, tür ya da modanın şu anki haliyle ve bu geçiş dönemindeki kafa karışıklığı ile ilgili görüşüm, şundan ibaret:



Bir de rica edeceğim, şu kafayla hippiliği bir ayıralım; hayat görüşleri oldukça ayrı olan bu iki tarzı birbirine karıştırmaya hiç gerek yok.

(Yazıyı da Helvetica ile yazdım, hadi yine iyisiniz lan hipstırlar, #kips)

ben anlamıyor politika, anlamıyor hümanizm

Ben anlamıyor politika, anlamıyor hümanizm.

Anlat bana, ülkede herkes yanyana yaşasın diyen, bir cinayet üstüne sokaklara dökülen (iyi ki de dökülen) adam; üniversite benim alanım, gavur kahveci defolsun gitsin diye haftalardır işgal propagandası yapan adam, nasıl oluyor da bunca hınç dolu oluyor başka insanlara?

Biri hepten Ermeni iken iyi ama başkası bir günlüğüne general olunca kötü mü, kaka mı, "gerizekalı" mı?

Anlat, Deniz Gezmiş'in Bülent Ersoy'a gazoz ısmarlamasının ardında magazinden, reklamdan öte bir şey aramanın mantığını; "içmeye hakkı var mıdır" diye sormanın niyetini anlat.

Ermeni olduğu için öldürülmeye karşı çıkarken, Ermeni olduğu için savunursak insanları ve sadece bu yüzden savunursak, mesela Uğur Mumcu'yu, Abdi İpekçi'yi hiç mi hiç umursamazsak, oluyor mu, racon bu mu? Peki, bu ayrımcılık değil mi?

Aidiyete karşı çıkarken en ait sen olmayasın aslında?
Değilsen de, bunu anlat bana.
Ben anlamıyor.

İkinci öğretim Hayat Bilgisi: Yakın Çevremiz

Saat 22:49'du ve benim canım, evde kahve ve süt olmasına rağmen Starbucks'a gidip orada biraz oturmak, çikolatalı müsli zımbırtısı yemek, geleni geçeni seyrederek kitap okumak ve müzik dinlemek istedi. Cumartesiydi, çok kalabalık olabilirdi, ben eve gelince giydiği pijamaları acil durumlar dışında çıkarıp kot giymeyi seven biri değildim ama oldu işte yine de: Dışarı çıktım. Ailemden ayrı yaşamak için ettiğim kavgaların üstünden 2 yıl geçti ama ben hala, bu saatlerde dışarı çıktığımda kendimi çok şanslı hissediyorum. Dışarı çıkabildiğim için. Kahvemi dışarıda içme ve kimseye bir şey söylememe özgürlüğüm olduğu için. Düşündüm: Saat 22.49'da dışarı çıkıp kahve içme ihtiyacının mantığını açıklayabilsen aileye, onların yanından taşınmak istemene çok da şaşırmazlardı.

(Bu arada fark ettim de, gerçekten de tam 2 yıl olmuş ben evden ayrılalı: 2 yıl önce yarın, yani 18 Aralık 2009 günü taşınmıştım Fulya'daki evime. Hatırlıyorum, çünkü uzun zamandır beklediğimiz Avatar da o gün gelmişti ve deli sikmiş gibi taşındığım günün gecesinde, saat 01:00'de, sinemaya gitmiştim. Hey gidi günler.)

Bizim eve en yakın Starbucks, iPod'un her daim dolaşık kulaklığını çözüp kafaya göre bir müzik ayarlama süresinden daha kısa zamanda gidilen bir yerdedir. Ellerimi cebime sokup yürüdüm ben de. Hava o kadar rüzgarlıydı ki, uçuşan saçlarımdan önümü görmüyordum; üstelik saç uçlarım yüzüme yüzüme batıyordu düşmanca. Böyle böyle Starbucks'ın önüne kadar gidip kapalı kepenklerine (Murphy, naber canım?) birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürümeye devam ettim. Caddenin sonuna kadar gelince, yakınlarda başka bir yer olmadığını ve benim de kahveyi bu saatte araba kullanacak kadar istemediğimi düşünerek eve döndüm. Ben kalabalık olur derken, Starbucks bu saatte müşterisizlikten kapanıyordu. Evet, ben insanları hiç tanımıyordum.

Yolda bir yerden portakal suyu aldım (züğürt tesellisi kabilinden). Portakal suyu sıkılırken, duvarlara baktım. Dükkan sahibinin Türk bayrağı önünde cumhurbaşkanı ile çekilmiş bir fotoğrafı çerçeveliydi duvarda. Dükkan sahibi, biraz önce gördüğüm "bayanın siparişini aldık mı?" esnafı değil miydi, hani ayağında eskimiş beyaz spor ayakkabılar ve üstünde gereğinden bol bir pantolonla lekeli bir kazak olan? Peki bu Gül'ün yanındaki janti hali neyin nesiydi? Daha da önemlisi, bir zincirin tek halkası olan küçük bir tostçunun sahibi bir adam, oval ofise nasıl girmişti? Bilemedim. Portakal suyumu alıp çıktım dükkandan.

Eve doğru yürürken açık olan tek tekel bayiye (bayiine? bayisine? bilemedim.) uğrayıp Burçak aldım. Adam bu saatte gelen olsa olsa hayvan gibi çikolata alır diye düşünmüş olabilir ama napalım. Hem benim junkie gibi bi tipim mi var? (Olmuşluğu vakidir ama en azından bu gece yoktu.)

Tekel bayinin yanında, bebek karyolaları ve battaniyeleri ve oyuncakları satan, ilk kez orada olduğunu fark ettiğim dükkana da birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürüdüm eve geri. İnsanlar Starbucks'a gitmiyor ama kıyıda köşede kalmış tekel bayilerin kıyısındaki köşesindeki dükkanlardan bebeklerine alışveriş yapıyordu. Nasıl bir semtti burası böyle?

Portakal suyunu poşetin üstünden dik tutmaya çalışarak yürürken, komşu apartmanlardan birinin duvarı önüne konmuş sandalye gözüme çarptı. Yazlık evlerin -eğer şanslılarsa- kapılarının önündki bahçelere atılan tahta yemek takımının açılabilir tahta sandalyelerinden... Niye ordaydı ki? Tüm gün yorulan İspark adamları için miydi?

Gün oluyordu, gece oluyordu, rüzgar esiyor ve yağmur çiseliyordu ama oradaydı sandalye.

Kafamda deli sorular, dedim ve güldüm (kendi) kendime: Serdar Ortaç'tan kendime pay çıkardığım bir hayatım vardı. Yanımda olan insanlar için kendimi hep şanslı hissederdim ama giderek daha az şanslı hissediyordum. Noluyordu? Eskiden "bir zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdin?" sorusuna verilebilecek yanıtım yokken, şimdi vardı: Ait olduğum yere gitmek istiyordum. Eskiden bir yanıtım olmayışına üzülürken, şimdi yanıtsız kaldığım günlere geri dönmek istediğimi fark ettim. A-aa, aslında bir zaman makinesi olsa ben, zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdim sorusuna hiçbir yere gitmek istemiyorum yanıtı verdiğim günlere gitmek istermişim!?

Eve geldim, içeri girdim, pijamamı -geri- giydim ve mutfaktan pipet aldım. Portakal suyu içeceksem, bunu hakkıyla yapmalıydım.


(17 Aralık 2011, Gayrettepe)

Bozcaada: Serim

Hayatımda iki tane ada var.

Biri şehre 1 saat uzaklıkta, Marmara'da. Orada evim var; babam, akrabalarım, anılarım var. Oraya hükmedebilirim aslında, istesem yapabilirim bunu. Değiştirebilirim bile. Ben oraya bu yaz iki kez gittim.

Diğer ada uzak, en az 6 saat. Tee Ege'de. İki feribota biniliyor giderken. Orayla herhangi bir bağım yok, çocukluğum orada geçmedi, orada hiç bisiklete binmedim, evim barkım yok, tanıdığım kimse yaşamıyor orada. Üstelik suyu da daha tuzlu. Ben oraya da bu yaz iki kez gittim.

Aidiyet hissi anlaşılabilir veya tartışılabilir bir şey değil. Yirmi yıldır tanıdığının değil de, üç yıldır tanıdığın kişinin canından can olması gibi aynı, açıklaması yok. Gel gör ki, ilkinin etiketi Ada iken, ikincisininki Bozcaada.

Bu yaz ikinci ve kısa Bozcaada gezimiz kalabalık olacaktı. Kalabalık dediğim yine 8-9 kişi; biz ne zaman kulüp tayfasıyla bir yere gitmeye karar verip 2 kişi kalmışızdır ki zaten? Yok öyle bir dünya. Yerlerimizi ayırttık, akşamları gideceğimiz lokantalara bile gitmeden rezervasyon yaptırdık, yine düştük yollara, yollara, yollara.

Yola düşmeden önceki gün üç şey aldım. Kumsalda heba olsa çok üzülmeyeceğim bir çerez kitap olarak, D&R'da bulduğum Carrie Günlükleri, ama İnkılap Kitabevi'nden (içimde markete inat bir bakkal dostu yattığı doğrudur), aldıklarımın ilkiydi. Arkadaşlarımın muştaya benzettiği kalpli yüzük, ikinci. İnsanı darmadağın etme kapasitesi bakımından benim yüzüğümdeki üç kalp de muştayla çok net kapışır. Son olarak, sezon sonu bikinim. Leopar hiç tarzım değildir aslında, kendime de inanamayarak yaptım bunu, çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu taam mı.

Bozcaada'ya gider iken aldı da beni bir kokoşluk... Aşağıdaki fotoğraf altın varaklıdır, aman diyeyim gözlere dikkat.

Bozcaada'dan dönerken de üç şey aldım, ya da üç çeşit şey diyelim: Gönlümce gezdiğim kitabevinden bir sürü kitap, kitap ayraçları yine -tabi ki- ve kırmızı şarap, roze şarap, şarap likörü... Geçen sefer ve bu sefer aldığım ufak tefek hediyelerden bahsetmiyorum, onlar sürpriz oldu veya olsun.

(Yeni Yılla Gelen Kedi'yi alırken aklıma sen geldin Vladimir (ister istemez; bıyık ve kedi - anahtar kelimeler!) okuyunca haberdar edeceğimdir.)

Bu elbette bir girizgahtı sevgili izleğenler, asıl yazı yarısı yenmiş tedirgin sazan gibi tamamlanmayı bekliyor. Bir diğer deyişle, fotoğraf makinesi sahibi arkadaşların keyfini bekliyoruz hep beraber. Ağı serdik, haydi rasgele!

Ne, kaza mı? Hemen geliyorum.

Bilmiyorum yabancı dizilerde oluyor da benim gözüme sadece yerli dizilerde mi batıyor ama; hani bi telefonda konuşma şekli var ya, örneğin:

_ Ne, kaza mı? Hemen geliyorum.

Nereye geliyorsun amk, sordun mu ki hangi hastane diye? Fitil oluyorum.

Bir de son sözü, saçmasapan bir şey de olsa söyleyip Küçük Sırlar edasında telefonu kapatmak var:

_ Ben halledeceğim. *çat*

Ulan tamam bi baybay, hadi görüşürüz, öptüm, kib, aeo filan diyeydin yabani herif.

Aslında yok yabancı dizilerde bu, Friends'ten örnekleyeceğim çünkü en hesapsızca girilen yolgeçen hanı evler oradaydı, yine de eve giren adam merhaba der, naber der, günaydın der, derdi bir şey işte.

Cool'luk mu yani bunu dememek? Kendi adıma, insani olduğunu öğrenegeldiğim davranışlardan şüphelenmiyorum. Hesapsızlık, teklifsizlik dediğimiz nane bir evden kapıyı çekip çıkmayı gerektirmez, bu olduğunda da ben iiiiiyh! nidasıyla yeri tekmelemezsem ve/veya bunu anlatmazsam, sonradan içime gereksiz bir sinir çörekleneceğini pekala biliyorum, öğrendim bunu zaman içinde. İşte bunları anlatabilecek biri de yok çevremde, o yüzden yazıyorum. Yazdıklarım da sanki ders oluyor, etiket dersi vermeye çalışıyormuşum gibi. Bu ne cüret! Bu ne umur!

Hiç öyle bir derdim yok.

Ben böyleyim abi, benim yetiştirilişim böyle, uzun süre bi kafese filan kapatılmadığım sürece, iyice yabani olmadıkça ben, böyle olmaya devam edeceğim.

Hadi görüşürüz, aa kapat kapıyı hadi sizin asansör yavaş geliyor, bekleme...

(28 Aralık 2010, İstanbul)
***

Bir eve geldiğinde karşılanmamak, giderken uğurlanmamak veya o evde olmadığında aranmamak o eve aidiyeti mi anlatır?

Kişi bu kadar şanslı göründüğü bu duruma üzülse, haklı mıdır?

(30 Ekim 2010, İstanbul)

Hoşçakal / Merhaba

Birkaç gece önce, ortada hiçbir şey yokken anladım insanların bir bardağı nasıl sıkarak kırdıklarını. O derece hırslandıklarını. Elimdeki mika bardak kırılacaktı neredeyse.

1 yıl dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına döndüğüme kızdım, kendime kızdım. Aslı'yla paylaştım öfkemi, iyi geldi.

Bir adamı "oluruna bakmadığı için" suçlamaya; ona 'yaşlısın sen artık, liseli çocuklar gibi olağanüstü bir şey beklemeye hakkın yok' demeye hakkım var mı? Kendimi onun hak ettiği olduğuna inandırmaya? Kibir bir canavar gibi bekliyor pusuda!

Benim, hayatımın 25te 1ini bir adamla ve boşa harcadığım için kendime kızmaya hakkım var mı?

***

Dün Çeşme'den Geyikli'ye giderken bir şarkı mırıldandım kendi kendime; Your heart is not open, so I must go... The spell has been broken, I loved you so. Öyle bir şeyler işte, dedim; vazgeçtim, insan gibi davranmaktan da vazgeçtim, o hastayken endişelenmekten de, geçmiş olsun veya günaydın veya mutlu yıllar demekten de, konuşurken yüzüne bakmaktan da... Herkese gösterdiğim insaniyeti göstermekten de vazgeçtim.

Ve rahatladım. Mutlandım.

Freedom comes when you learn to let go

***

Şairin dediği gibi her şey birdenbire oldu sonra; arka arkaya geldi dinginleşmeler...

Tüm aidiyet hislerinin peşinden koşup yorulmak gerekmediğini...
Bir adamı bir kadından kıskanmanın saçma olduğunu...
Sadece benim iyileştirebileceğimi, yardım edebileceğimi; bir valizi taşıyabilen veya bir küreği çekebilen tek kişi olmak gibi bazen, sadece benim 'tutup kaldırabileceğimi'...
Dahil olmanın bir @ işaretine bakmadığını...
Kimsenin bana boşuna dostum demediğini...
Sonunda aranacak olanın, konuşabilenin, güldürebilenin, mutlu edenin, şukela olanın veya bir bakışı anlayanın ben olduğumu ve bunu herkesle yapabilme kudretimin bana bahşedilmiş bir armağan olduğunu...

Fark ettim ve böyle biri olduğum için şükrettim.

Tek bir dala tutunup kırılmasından ömür boyu korkacağıma, bir evim olsun ve çalacak birçok kapım, kapımı çalan birçok insan olsun istedim hep. Bu, şimdi oldu.

Ah, ne huzurluyum!

Beceriksizlik Senfonisi

Kendisine hiç "eline sağlık" denmediği halde yemeğinin beğenildiğini bilmesi beklenen ev hanımı gibi... Ben demedim mi ben inanmam buna, diye?

Ben de yapamıyorum, ben de gösteremiyorum ama sadece gerçekten istemediğimde.

Yoksa, insanın içindeki ufacık sevgi kırıntısı bile çıkar ortaya.

***

Yazma konusunda kendimden şüpheye düştüğüm bir noktadayım. Sevgili Moris geçenlerde bana blogumda adının geçmediğinden serzenirken, bir de eleştiri yaptı: Eski tarzım yokmuş, bazen çok vague yazıyormuşum, neyden, kimden bahsettiğim hiç anlaşılmıyormuş. Aslıko itiraz etti: E heralde, zaten anlaşılmasın diye öyle yazıyor. Aslında öyle değil, anlaşılmasın diye yazsam anlaşılmaz gerçekten, oysa bence her şey ayan beyan ortada. Ama üstüne alınması gerekenler okumuyor, okumuyordur, okuyorsa da okumuyordur, o başka.

Her şeyi herkesin anlamasını bekleyemem, herkes de anlamayı bekleyemez. Beni tanımanız gerek. Beni tanımıyorsunuz. Tanısanız da tanımıyorsunuz, o başka.

Moris'cim, buralarda adını daha çok geçirmeme vesile olacak muhabbetlerin başlangıcında gittin sanki yaban ellere. Ama illa ki olur (eğer yazmaya devam edersem), sen merak etme.

***

Şüphelenmeden edemedim bir an. Ne, yerine ulaşıyor, ne kadarı; aslında yepyeni birilerinin okumasını isterken... Kafamda o kadar çok şey var ki, birine anlattığımda artık yazmaya bile değmeyecek şeyler, bugün onu düşündüm, konuşsam yazmayacağım, dimi? Bugün evimi neredeyse su bastığını hakkıyla anlatacak olsam mesela elim telefona gittiğinde arayacağım insana, o zaman neden yazayım? Geçen gün oturdum öykü yazdım, güzel ya da değil ama kolay mı, değil. İlham gelmesi değil kolay olmayan; saatlerce yalnız araba sürün, gelir size de. Yazarken ellerim titredi, yazana kadar karın ağrısı çektim ki sanki dünyalar okuyacaktı, sanki ben birine evlenme teklif etmek veya "ben başkasını seviyorum" demek üzereydim, sanki hiç sormak istemediğim bir şey soracak ve duymak istemediğim bir cevap duyacaktım, sanki bir kafa değil bir kalp kıracaktım, sanki... Lafı toplayamıyorum bile.

Beceriksizsin kızım. O kadar işte.

***

O kadar negatifim ki her şeye karşı, bilerek ama istemeden negatifim, artık içimden akşamlarımı doldurmak bile gelmiyor, işten çıkamıyorum, eve gitmek istiyorum hemen. Kimseyi görmeyeyim, kimse beni aramasın istiyorum; ya da herkes beni arasın ama ben hiç açmayıp hiç de geri dönmeyeyim istiyorum. Uykuda geçen zamana acıdığım halde hep uyumak istiyorum. Kafama bir şey, biri, birileri üşüşmesin istiyorum.

Bir keresinde boğulduğumu görmüştüm rüyamda, kendimi boğulurken izledim uzaktan, çok az kalmıştı yüzeye ulaşmama ama boğuldum işte. Kendimi izlerken bile kalbim sıkışmıştı, ciğerlerine su dolması böyle bir his olsa gerekti. Nefes alamadım, uyandım. Gördüğüm en kötü rüyaydı. Şimdi, gördüğüm en kötü rüyanın içinde gibiyim.

***

"Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum." demiş Can Yücel. Nerden geldiyse şimdi...
(Cem'e teşekkürler)

Bir aidiyet hissi peşinde, hazır asker gibi her yere koşan olmuşum. Herkes kendini düşünürken herkesi düşünecek olan benmişim gibi -paydos zili çalalı çok oldu oysa-... Bensiz olmayacağından emin olamaz olmuşum. Bu söylendiğinde -öylesine bile olsa,- dünyaların sahibi olmuşum.

İşe yaradığımı hissetmeden, kendim için yaşayamaz olmuşum. Kendim için yazamaz, kendim için raftan bardak alamaz, kendim için boşveremez olmuşum. Başkaları için kendimi boşverir ama kendim için başkalarını boşveremez olmuşum!

Bana gelen, konuşan, sarılan, beni seven bunları benim için yapsın diye inat edemez olmuşum.

***

Dün Pay it Forward'ı izledim, Kevin Spacey "Words are all I have" gibi bir şey diyordu. Elisa "come and speak to me" diyordu. Nouvelle Vague "give me the words that tell me everything" diyordu. Mylene Farmer "les mots sont nos vies" diyordu. Sezen Aksu "bazıları gece bulur, bazıları gündüz" diyordu. Natasha St Pierre "j'ai pas toujours les mots qu'il faut" diyordu. Şebnem Ferah "kelimeler yetse daha neler neler buldum" diyordu. Jaymay, "I'm winning you with words because I have no other way" diyordu.

Bense, hiçbir şeyim yok diyorum.

Bu kadar mutsuz olmak bana reva mı, bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Kaos

Bir arkadaşın uzun bir izin dönüşü attığı bir e-mailin içinde bana bir teşekkür geçmemesi, düşündürdü beni (Ben ve üç-beş kişi dışında kalmışız özel teşekkürlerin, bu kadarına diyeceğim yok; teşekkürü hak etmek için bir şey yapmamışızdır.)

Düşündüm ki biz, mesela bu dört kişi, bir kümeyiz departman içinde. Belki de tek ortak noktamız bu, şu evrende.

Evrensel kümenin ne kadar minik minik kümeleri var birbiriyle her yönde kesişen: Tam bir kaos!

İzinden dönüp teşekkür edilmeyenler,
40 numara ayakkabı giyen kızlar,
Gözlüksüz erkekler,
Kanserliler,
Kara kedi sevenler,
Noel Baba'ya inanmayanlar,
Çocuklar,
Çocuk olduğunu düşünenler
Çocuk olduğunu zannedenler...
...

On yüz bin milyon kümeye aidiz her birimiz.
Yine de bir şeylere ait olmak için uğraşıyoruz.
İnsan ne acayip varlık yahu...

(2 Eylül 2009, Hacettepe-Ankara)


Bugün, bir GS-FB derbisi günü Özgür'le konuştuğumuz 'taraftar kafası' üzerine hatırladım bunu. Evet, mantıklı veya doğru veya gerçek veya külliyen kolpa; aidiyet bizim için çok önemli; siyasi de, spori de, dini de veya sadece insani de olsa. Harıl harıl birilerine veya bir şeylere ait olmak insanların tüm çabası.

(25 Ekim 2009, İstanbul)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!