... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

taşınmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taşınmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

(çünkü paspallığım eski sevgilimi aklıma getiriyor)

Şimdi görsen bana bayılırdın eski sevgili. O kadar yorgunum ki, kendim için hiçbir şey yapmıyorum günlerdir. Kimseyi görmüyorum mesela iş çıkışı, bak, doldurmuyorum günlerimi onunla bununla. Ben aramıyorum, onlar da aramıyor, sorun yok, kafamı dinlemem gerekiyormuş demek ki. Fırtınadan önceki sessizlik olabilir bu, yakında "eee dışarı çıkmıyo muyuz ya?" diye yakasına yapışırım birilerinin.

Dün akşam mesela, neden yaptığımı bilmediğim bir mesai sonrası eve gidip, iki-üç kısa yabancı dizi bölümü sonrasında koltukta uyuyakaldım. Hiç senin yapacağın iş değil, değil mi? Sabah 05:30 civarında uyandım, dizi bitmiş, televizyon açık kalmıştı. Yeni evde, koltukta ilk sızışımı da gerçekleştirdim. Bir şey diyeyim mi, uyuyakalacağımı adım gibi biliyordum uzanırken, ama o kadar umurumda değildi ki...

Kitaplarımı hala yerleştirmedim odamdaki kitaplığa. Salondakileri ise gelişigüzel, maksat koliler boşalsın. Cıkcıkladığını duyar gibiyim, ama sen hiç gerçekten taşınmadın ki, bilemezsin maddi ve manevi yükünü taşınmanın. Ama bil, tedarikliyim, kitapları özene bezene dizerken çok uğraştığım için kolilemeden önce de fotoğraflarını çektim. Sudoku gibi yerleştireceğim hepsini şimdi. Uyuyakalmazsam tabi.

Seni en çok ilgilendiren taraf ise, paspal paspal gezmem etrafta. Kuaföre gitmem lazım mesela. Saçımı filan kestireyim diyorum, çok uzadı. Makyaj mı yapsam mesela işe gelirken, değişiklik olur? Senin hiç sevmediğin simli zımbırtılarımı bile kullanabilirim artık. Zaten senden çok, annenin görecek olmasıydı sorun. Başkalarıydı, ya bulurlarsa, ya görürlerse; ne olacaksa! O yüzden ICAMES kartın da bende duruyor ya, yakında atacağım onu da, bilesin. Sinirlendiğimden değil, ben niye saklıyorum ki soyut, somut her şeyi?

Yorgunum eski sevgili. Bıcır bıcır da konuştuğum söylenemez bu aralar, yalnız bunun için sevmeyebilirsin beni...

Audi'sini Satmayan Ev Sahibi

Bir ay bizden kira almadı diye (biz taşınırken onun üç katı kadar daha üstüne masraf yaptığımız halde) mütemadiyen ağlanan, maddi ve manevi olarak bizden çok daha kötü durumda olduğunu iddia eden eski ev sahibimizle bugün (umuyorum) son kez karşılaştık, kontratları iptal ettik, altı tane anahtarı çirkin bir halkaya takıp kendisine geri verdik. İşin ilginci, taşınana kadar her gün arayıp evi ne zaman boşaltacağımızı sorduğu halde, tam 5 gündür bizden anahtarları almaya gelmemesiydi zaten. Bugün teşrif etti herifçioğlu. Buluşmaya da Audi'siyle gelmiş utanmadan. Bari arabayı geriye bir yere park et de görmeyeyim, o zaman inanırım senin de kendi kiranı veremediğine.

(Hah, şimdi tekrar aradı, iki aylık aidatı istiyor. Bekle bakalım, belki bir ara yatırırız.)

Bizi evden çıkarma sürecinde, sağolsun, tüm boşanma sürecine de dahil ettiği ve "siz evden çıkıyorsunuz ama ben ikiyüzelliüçyüzbinliralık evimi kaybediyorum, boşanmak için karımın üstüne yapıyorum" dediği zaman dilimin ucuna kadar gelen "kim bilir ne halt yediniz de karınızın üstüne ev yapmanız gerekiyor" retorik sorusunu keşke sorsaymışım diyorum bazen.

Sanırım hala o kadar patavatsız değilim.

Ovırreytıd Kolomb Günü

Cristophe Colomb, adının inatla Türkçe, okunduğu gibi yazıldığı bir amcamız olması itibariyle ülkemiz tarihinde önemli bir yere sahiptir. Tüm frankofon "x kafadarlar" kitaplarında Fransuva'lar François diye bozulmadan yazılır ve bize kafayı yedirirken, Kristof Kolomb'u kafamıza göre değiştirmekte beis görmememiz ilginç. Şikago. Nooldu, olmadı dimi?

Neyse, konumuz Kristof'un içeriği. Çerçeve değil resim arıyoruz burda...

Kıvanç Çoktatlıtuğ'un Amerika'yı yeniden keşfetmediğini ilan ettiği bugünlerde, Kristif Kolomb'a lanet yağdırmak pek moda. Yeni tarzımız, küçükken hayran olduğumuz her şeyi yermek (kaşif mi, katil mi?) veya küçükken normal algıladığımız her şeyi acayip yüceltmek (retro kafası)

Kaşif dediğin zaten bir yer keşfettiği için kaşiftir; üstelik halihazırda içinde yaşanan bir yeri keşfetmiş adam. Lost adasını buldu sanki. 12 Ekim'de ayak basmış oraya ve bu gün bayram olarak kutlanıyormuş, adını Amerigo Vespucci'den alan Amerika'da. İronik, değil mi?

Bu hikaye için ekstra bir vatanperverlik, öfke, anlayışlılık, sevinç vesaire gösteremiyorum; olan biten, Mohaç Meydan Muharebesi'nden farklı bir saçmalık içermiyor bence. Bir yere gidersin, oraya yerleşme cüretini kendinde buluyor ve boyun eğmeyi düşünmüyorsan eskileri ya öldürür ya da onları öşür ve cizyeye bağlarsın.

Ya da bizim gibi para paşa kontratını imzalar, kiranı verir, girer oturursun evinde; her yılın aynı haftası taşınsan da bunu bir olay haline getirip kutlamazsın.

eksik bir bellatrix mi var...


Şarkıdakinin aksine, bazı yerlerden eksik kalmak istiyorum ki gökyüzü ciğerime dolmasın. Mesela bir doğumgününden eksik kalmak... Öyle bir adam var ki hayatımda, onun kırk yılda bir (ya da otuz yılda bir diyelim, gerçek olsun) kutlamaya karar verdiği bir doğumgünü, beni aşağıdaki insan türlerinin tümüyle bir araya getirebiliyor:

- Dostlar
- Tanıdıklar
- Ortaya karışık kızlar ve onlara yazmaktan başka gayesi olmayan muhabbetsiz adamlar
- Eski yavşak, yeni evli takımı
- Eski sevgili
- Eskiden sevgili olsun istediğim adam
- Eski dost (Eski dost, birbirine zıt iki anlam barındırır. Bazen ikisi iç içe geçer, birbirini de götürmez, ortada kalakalırsınız. Ben burada çirkin olan tarafa meylediyorum.)

Taşınmak, eksik kalmalar için iyi bir bahane olabiliyor.

Martini's Night In

Hamile kaldığımda vazgeçeceğim şeyler beni korkutuyor. Mesela bu akşam canım inanılmaz derecede martini çektiğinde, bunu en az 9 ay boyunca içemeyecek olmanın ne kötü olacağını düşündüm. Tabi bunun daha öncesi (hamile kalmaya çalışma halleri), daha sonrası (emzirme falan) var, ve hayatımda martiniden daha çok yer kaplayan şeyler de... Brr, ürpertici.

Seni tanımıyorum ama, bunu yaptığıma değsen iyi olur fasulye.

Oh.
Fashion's Night Out for you @ Nişantaşı, @Bağdat caddesi, @İstinyePark
Benim içinse Martini's Night In @Levent, belki de son kez.

Yeni evimizi tuttuk.

Twirl Murphy, twirl!

Tüm Metrocity'de elektrik kesildiğinde ve jeneratör de devreden çıktığında, yani Starbucks geçici olarak etkisiz hale geldiğinde, yapılmış son kahve benim elimdeydi. Feribota giren son araba olmak gibiydi, Bozcaada'dan dönerken saat 15:03'te Eceabat iskelesine varıp "kalktı mı, kalktı mı?" dediğimizde "sizi bekliyor" dedikleri feribota girer girmez hareket etmiştik ya hani... Sanki özellikle 3 dakika rötar yapmış gibiydi, biz arayıp "abi yoldayız, feribotu tutun" demişiz gibi...

Ya da, son üç aydır hesabımdan otomatik olarak çekilmeye devam ettiğini tesadüfen fark ettiğim eski şirket hattı faturalarının geri yatırılacak olması gibi. Yıkadığım kotun cebinden yüzlerce lira döküldü bildiğin.

Tersine Murphy.

Onun dışında da bir gariplik, bir heyecansızlık. Boşvermişlik. Yorgunluk. Uyuyakalmaya çalışma hali. Uyusam da yine yorgunluk.

Yarın yeni evimizi tutacağız. Ev güzel gibi. Tekrar ev taşımak istemiyoruz ama, mecburuz servis penceremizi bırakmaya. Duvardaki güzelim sticker'ımızı da. Ev sahibinin Almanya'dan oğlu geliyormuş gibi düşünün. Ama evi de oğlunun üzerine yapıyormuş ve bunun için de bir kuzene bir bana ezikleniyormuş gibi düşünün. Hah. Yatırmayacağız işte kiranı adam, boşuna bekleme.

Ev sahiplerinden hazzetmiyorum. Ev alırken bir miktar çirkeflik de geliyor gibi tapuyla beraber, acil durumlarda kullanılmak üzere. En sağduyulu görünen ev sahibi bile, 12 yıl oturduğun evden çıktıktan günler sonra arayıp "ama siz bu eve çok çivi çakmışsınız?" diyebiliyor. Anneme dedi. Ya naapacaktık yarraam, 12 yıl oturmuşuz biz o evde; istersen depozitodan kes, çivi başına 10 lira iyi mi?

Ev taşıyacak olmanın, ne bileyim, bilinmezliğin yorgunluğu diğerlerini su yüzüne çıkardı sanki. Elimde bir spor çantası, bir bilgisayar çantası, omuz çantam, bir torba, altı şişe şarap içeren bir kutu ve dört tane de bireysel şarap varken ertesigünişolanbirgeceyarısı, kapıda anahtarımı bulmaya çalışma anı nasıl beni dokunsalar ağlayacak hale getiriyorsa öyle işte. O an çok büyük bir yalnızlıktır, bilen bilir.

Aslında sadece eve dönmek istiyor ama kendimi illa ki başka yerlerde buluyorum. Başkaları için bir şeyler yaparken. Aslında kapatıp panjurları, kendimden başka bir şey düşünesim yok ama biliyorum öyle yaparsam da kafayı yiyeceğimi. Yalnız kalmak istemiyorum ama konuşasım da yok. Bak, konuşmuyorum şimdi. Canım istemiyor, ne anlatacağım? Sanki somut bir sıkıntı gerekiyor anlatmak için, gerisi boşa can sıkıntısı, gibi değil mi? İnsan yorgunlukları benimki, ciddi bir şey değil, ilaçla 7 gün, ilaçsız bir hafta. İyisi mi ben konuşmayayım da insanlar anlasınlar ve hatta yanıt versinler, eğer o insanlar varsa.

Oysa çok heyecanlı olmam lazımdı başıma açtığım yeni mecralarla. Şu an fıldır fıldır dolaşıp yeni karpuzlarıma koltuk arıyor olmam lazımdı. İstemiyorum ama. Gün içinde aklıma gelenlerin başına oturmak geçmiyor içimden geceleri. Ben fıldıracağıma Murphy fıldırıyor; antin kuntin şeyler için bana kendimi çok ayrıcalıklı hissettirip sonra veriyor aduuketi. Kahve ne Murphy, ağzıma bi parmak kahve çalmak ne, allahaşkına! Ucuz numaralar bunlar.

Belki de düşündüğüm kadar dayanıklı değilimdir. Belki de sınırım bu.

Belki de profesyonel yardım almanın zamanı gelmiştir.

(Hani, bir ses duymuyorum?)

Kalabalık günlerin sonlarında eve gelmek bazen zor.

Yoldaydım. Kırmızı ışıkta duruyordum. Dikiz aynasına baktım ve birden, aniden, Londra'da olmak istedim. Evde yalnız olmaya gitmek yerine Covent Garden'da oturan arkadaşlarımın yanına gitmek istedim. Ertesi gün iş olmasın, ama bir sonraki gün üfleye püfleye de olsa, gideceğim bir işim olsun istedim. İşim evime yakın olsun, ama ben yine de yürümek yerine kafamda özene bezene seçtiğim kaskımla ve postacı tarzı çantamla Vespa'ma binerek gideyim istedim.

Geçen yılın Ekim ayında İngiltere'de kaldığım bir haftanın 3 gecesini ve 4 gününü Londra'da geçirdim sadece. Kaldığımız Earls Court'ta, bir eczane/marketin önünde arkadaşlarımı beklerken gözüm çiçek alan insanlara takılmıştı. İnsanlar çiçek alıyordu. İnsanlar çiçek alırken ben, bu yaşayamam dediğim şehirle ilgili karar vermeden önce orada çiçek alacak kadar zaman geçirmem gerektiğini düşünüyordum. Kendime çiçek alacak kadar. O tezgahın fotoğrafını çekmem de bundandır ve o yazı bile niyetlendiğim gibi başladığı yerde değil, İstanbul'da bitmiştir anlam olarak.

Aslında, herhangi bir şehirde yaşayamayacağımı düşünmemin tek sebebi oranın İstanbul olmamasıydı. Hala öyle. Hala, Bozcaada'dan ayrılırken bana "burada yaşanır mı bellatrix?" diyen dostuma "evet!" diye karşılık veremiyorum coşku içinde ve onun yerine "yok ya, İstanbul abi" çıkıyor ağzımdan. İstanbul'dan uzaklaşacak feribotlara hiçbir zaman bu kadar büyük bir hüzünle binmememe rağmen. Bu yaman çelişki, bir sürü şeyini kafama oturtamadığım ama yine de reddetmediğim bir inanç meselesi daha. Üstüne kafa yormak hiçbir işe yaramadığından, kabullenmek ve kurcalamamak gerekiyor belki de.

Ben Londra'ya gidişimden çok sonra ve bu yazıyı yazışımdan epey önce, Taksim'de sokak arasına küçük tahta taburelerden atmış kalabalık bir yerde bir arkadaşımla Türk kahvesi içiyordum. Fincanların üzerinde yabancı bir isim yazıyordu, çünkü mekanın adı yabancıydı. Adı, içi, dekoru, her şeyi yabancıydı; kahvesi ve tahta tabureleri hariç. Tam Yılmaz Erdoğan'ın "dandik bir evin önüne yaptığı uyduruk bir kameriyeye yöresel bir sarmaşık dolayarak"* şehirlilerin şirin pansiyon beklentisini sömüren köylü tabiri gibi... Biz de şehrin ortasında rahatsız tahta taburelerde oturmaktan ve makine kahvesi içmekten rahatsız olmayan iki kişiydik.

Arkadaşım ciddi ciddi gitmekten, ciddi ciddi bahsediyordu. Bu kararlar ne kolay veriliyordu, şaşırdım. İnsanların başka bir şehre taşınma kararını enine boyuna düşünerek vermediklerine, düşünmüş olsalar zaten o kararı vermeyeceklerine inanıyordum. Oysa her şey mantıklıydı. Bir kişiyi bir şehre bağlayan biri yoksa, orada kalmak için inat etmenin de bir yararı yoktu. Katılmadığım şey, "bağlamak" konseptiydi. Arkadaşlarla bağlanılıyordu şehre en çok, arkadaşlar evlenince, manita yapınca, işe güce boğulunca; arkadaşlar incelince şehir kopuyordu. Bana "senin de yarın öbür gün erkek arkadaşın olsa seninle de görüşemeyeceğiz bellatrix" dedi arkadaşım. Tüm argümanlarım çöpe gitti. Önce kızdım. Böyle miydi yani, bu muydu, ben bu muydum, ben kendimi yanlış mı anlatmıştım, durduk yere birkaç yıl öncesine mi dönecektik yarın öbür gün, soru işareti, ünlem. Sonra kalbim kırıldı. Böyle miydi yani, bu muydu, ben bu muydum, ben kendimi yanlış mı anlatmıştım, durduk yere birkaç yıl öncesine mi dönecektik yarın öbür gün, üç nokta.

Bunu düşünüyorum. Haksızlık edip etmediğini. Uğruna bilmeden, istemeden, bence değil ama karşımdaki insanın fikrince haksızlık ettiğim arkadaşlarımın, sevgililerimin benim kırdığım kalplere değip değmediğini düşünüyorum. Yine olsa ben yine aynı davranırdım, yine o petekte o birayı içer, yine dışarıda kalırdım, yine burnumun dikine gider, yine "bana ne, bu kez sen gel" der ve o gelmeyince kızardım, biliyorum, biliyorum. Ama şunu da biliyorum: Bu benim için hep böyle olacak. Uğruna heder olduğum insanların kafalarında "gözden çıkarılabilir" diye etiketlenebileceğim. Bu insanlar bana "sana ihtiyacım var" demeyecek doğru veya dolaylı yoldan, hep "istersen gel işte neyse, ben haber verdim" ses tonuyla yetiniyor olacağım ve başkalarının etiketleri ne olursa olsun o tonla yetinmediklerini de duyacak, benim daha fazlasını isteme hakkım olup olmadığını da bilemeyeceğim... Ama ben hep bu olacağım, kendimden kurtul(a)mayacağım. Benim kalbim kırılıyorsa kendi kendime kırılıyor aslında.

Arkadaşım kendisi için haklı. Peki beni buraya bağlayan ne var? (Hani, bir ses duymuyorum?)

Bu akşam dikiz aynama bakar ve Londra'ya gitmek isterken fark ettim: Ben, İstanbul'da da kendime hiç çiçek almıyorum ki...


(11 Eylül 2011, hep İstanbul)
* Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar, Yılmaz Erdoğan

çağırdık biz, çağırdık...

Hayatımda her şey ne kadar da iyi gidiyor derken ben tam, birden tersine döndü rüzgar.

Yarı-profesyonelce yapmaya başlayacağım yazma işleri dalgalandı. Ben ne zaman ki dergiyi aldım, adamlar konsept değişikliği istediler. Tabi ki ne istediklerini bilmeden sadece istedikleri için (kötü niyetli ajansların elinde müşteriler bir cinayet -ya da cinnet- aracına dönüşebilirler) öyle askıda kaldı o muhabbet bir süre. Asıl işi, hatta kendi işi bu olup da, ikinci iş olarak yapan ben kadar ciddiye almadığında insanlar bir şeyleri, sinirleniyorum. Elinden ayfonu düşürmeyen adamlar bana "mailime yanıt vermedikleri için mahçup" oluyorlar. Az kapasaydın fruit ninja'yı, verirdin belki mi diyeyim, ne diyeyim? Ne dersem diyeceğim ama yarın çözeceğim bunu.

Kuzenin yeni eve çıkan bir arkadaşına uğramış, mutlu mesut oradan ayrılırken "biz çok iyiyiz ya, artık ya evlensek ya da ölsek çıkarız bu evden" dediğimiz evimizin kapısına dayanıp ev sahibi, telefon bile etmeden üstelik, taşınmamızı istiyor ertesi gün. Kuzenin beş yılda beşinci, benim iki yılda üçüncü evim olacak bu. Aramalara başladık ama acelemiz yok, biraz da kendimizi düşüneceğiz bu kez. Yeter bu evsahiplerinin kazandığı.

Bir şeyler oldu ve darmadağın oldum birkaç haftadır. İsyankar, heyecanlı, yorgun, şüpheci. İçinde uyuyamadığım o yataktan kalkarken içimdeki korku, bugünün geleceğiydi çünkü "o kadar çok insan kaybettim ki, tahammülüm yok artık", aynı dediğim gibi. Önemli olan yarışmak değil, kazanmak ve elimde tutmak onu, o her neyse. O her neyse, görmezden geliyor gibi yapmaya çalışarak yengeç adımlarıyla uzaklaşamam ben. Halledeceğim, yine delikanlı gibi kelleyi koltuğa alan ben olsam da halledeceğim. Biliyorum kendimi. Yoksa kendi yatağım bile içinde uyuyamadığım bir yer olup çıkacak.

Ben içinde nasıl davranacağımı bilmediğim ilişilerden tiksindikçe, onlar üstüme üstüme geliyor sanki.

Ve eski sevgili: Hayatımda artık bir doğumgününden diğerine bir telefon kadar yer alan ama yine de durumlar üstündeki dolaylı etkisinin büyüklüğüne şaşırıp sinirlendiğim adam. O kadar çok çağırdık ki herhalde bu birkaç haftadır, orda burda çektiği fotoğrafları sergiliyor instagram vasıtasıyla. Feysbuka zorla sokmuş olmasam, inanacağım sosyalmedyasever haline. Çağa ayak uydurdu falan bildiğin. Ne güzel değil mi sürekli karşıma çıkması, eminim ne enstantanelerle dolu bir börekçi veya ay-çok-şeker bir kahve fincanı sebebiyle belirmesi adının karşımda? Gerçekten... Bugün bir gündüşü gördüm, eski sevgiliyi yarın, bir yere gitmeye kadar verdiğim halde göreceğimi belki. İçimden bir ses "yalnız olmayacak" dedi. Olabilir. Ama kıskançlık hissettim bu durumun düşüncesiyle bile. Onu değil, yalnız olmayışını kıskanırım.

Özetle, neymiş, fazla iyi demeyecekmişsin hayatına. Çağırmayacamışsın kötüyü. Bilemediğin cevaplar rüzgarda bile değil bazen.

Rüzgar ters...

La bohème



Annemlerin evinde kitap karıştırıyorduk geçenlerde. Bana ve başkalarına verilecek kitapları ayırıyorduk daha doğrusu, annemler 12 yıldır oturdukları evden taşınmak üzere ani bir karar verdiler zira. Neyse, kitaplar salona yayıldı, ben kendi piramidimi yaptıktan sonra kalan az miktarda, alabildiğine eski kitaba daldık.

Büyükdayım Zeyyat Selimoğlu'nun yazdığı kitaplar tabi ki bir yana; ama çevirdiği onlarca kitabı da adı, yazarı, konusu hiç ilgimi çekmemesine rağmen veremedim. Olsun, okurum yea dedim. Dürüst olalım, okumam belki hiç ama insanın eli gitmiyor vermeye. Çevirmenin kitabın ne denli önemli bir parçası olduğunu Küçük Prens'in Cemal Süreya çevirisini okumuş ve şimdiki -belki iyi ama, ruhsuz- çeviriyle de karşılaşmış olanlar bilirler.

Sonracıma, bir de imzalı kitaplar var tabi; yazarları veya çevirmenleri tarafından Zeyyat'ın ismine imzalanmış kitaplar, onlar da verilemedi. Tutup Türkan Şoray'ın sinemamızdaki yeri ile ilgili bir kitap okumayacak olmam, Atilla Dorsay'ın sevgilerle imzaladığı kitabı elden çıkaracağım anlamna gelmez, dimi? Bir de okuyacağım kitaplar var ki onlar çok çok eğlendirecek beni, çünkü Zeyyat'ın okuma alışkanlıkları aynı benim gibi: Umberto Eco'nun Gülün Adı eserini, çevirmeninin Zeyyat'a imzalayıp verdiği kopyadan okumuştum. Daha ilk sayfasında "Türkçesi: bilmemkim" yazan yerin üstüne Zeyyat kurşun kalemle "hangi dilden?" yazarak başlamıştı kitabı incelemeye. O zamanlar yazıda smiley kullanmak (neyse ki) moda olmadığından koymamıştı eminim. Tam yerine rast gelirdi zira.

İnceler-okurluğumu ve yüksek derecede siksik kabiliyetimi Zeyyat'tan aldığımı söyleyebiliriz sanırım.

Sonracıma, babaannemin kuzeninin kızının kocası, muvazzaf asker, rahmetli Sermet Bey'in kitapları, yine başka bir akrabanın bir mahlasla yazdığı şiir kitapları falan filan derken, imzası uğruna hiçbir kitabı elden çıkaramaz olduk. Ben bu kitapları da ayrıca bir yığın yaparken, kuzenimin "eeeyh ama, bu Kurnaz Tilki de Goethe imzalı çıkarsa bırakıyorum bu işi ben!" diye çemkirmesiyle kendimize geldik azıcık.

Bana ait olmayan bir bohemlik var benim ailede. El vermişler, ucundan kıyısından olmuşum ben de sanki ama tam da değil gibi. Ne bileyim, ben daha standart yaşıyorum, daha standart zevklerim var onların hayatlarına nazaran. Sürekli bir "adada ev yapan büyükbüyükbaba" hikayesiyle büyüdük biz. Bizim şimdi oturduğumuz bölümünde evin, hizmetçiler filan kalıyormuş, öyle bir durum. Üst katta pinpon masaları (-ları!), altta kimin çaldığı belli olmayan kocaman bir kuyruklu piyano, bahçede Orhan Pamuk, Zeyyat'la çay içmeye gelir, babaannem bahar aylarında Dame de Sion ile ada arasında mekik dokur, diğer büyükdayım adanın kızlarıyla sandal sefalarında, nikel-kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar...

Yumurtanın fırçalanmayan tarafını görmediğiniz sürece, lüküs hayat oh ne rahat!

Bu bohemlikten ben bir ya da belki birden fazla hikaye çıkaracağım elbette, sadece ne zaman olacağını bilmiyorum. Öngöremiyorum. Baktığım her yerde ya benim, ya da bana anlatılanların anısı var, biliyorum ve ağır geliyor bana onları yazmaya çalışmak, sadece kısa kısa notlar alıyorum belki veya bisiklete binmeyi öğrenişimin öyküsü gibi kısacık, lazım olduğunda oturup bir geceyarısı salak gibi, yazıyorum, çünkü hediye o ve ertesi güne yetişmesi gerekiyor, falan filan... Peh. Neyse.

Sanırım alıp başımı adaya gittiğimde ve kimsesiz, babam ya da amcamlar filan da orada olmadan, kendimle ve sütunlarla kaldığımda, olacak belki.

Şimdiyse keyif aldığım bohemlik, birkaç saat çalışmak zorunda olduğum bir pazar günü işten çıkıp, kuzeni alıp Balkon nargileye gitmek ve sakin, sessiz, dergim ve kitabımla oturmak, en sevdiğim şeylerden biri olan bol dumanlı nargilemin yavaş yavaş üflediğim dumanından kitabı görememek... Elimde, üstünde "editörlük zor sanat/zanaat" yazan bir Notos olması, bu illete tutulmuş ve profesyonelce tutunmuş adamların yazdıklarını okumak ("...Bunun bir hastalık olduğunu ve benim de bu hastalığı (artık kimden geçtiyse) kapmış olduğumu, sokakta huzurla yürüyemez hale gelince anladım ilkin - tabelalarda tashih, ilanlarda Türkçe ve mantık hataları otomatik olarak batmaya başlayınca, "persenk" yerine "pelesenk" diyenlere istemdışı bir şekilde vurma arzusu duyar olunca yani."*) sonra da bir demet enginarla haşırneşir olmak, çünkü Fatma Tülin'in yazdığı Alis'in Not Defteri tam böyle bir kafadayken okumalıktır.

Ve hepsinin sonunda, bilmek: "Hayatımda olduğum yerden farklı bir yerde olabilir, farklı bir şey de yapabilirdim." Yapabilirim. Sadece, yemiyor, çünkü ben o büyükbüyükbabadan çok uzakta bir memur çocuğuyum, kafam öyle çalışmıyor benim. Bohemliğin huzurunda kendimi kaybedişim, nargile dumanı gibi dağılıyor. Yoğun ama akıcı.

Non je ne me souviens plus
Le nom du pal perdu

Ben şimdi bunları neden yazdım durduk yere... Tüm bunları bana yazdıran, herhalde, dostum Cem Yapar'ın kızarmış gözlerini açabildiği kadar açarak bana sorduğu şu soru oldu:

_ Sen şimdi bugün, Amerikan bilmemnesi derneğinin, annenin katıldığı musiki cemiyetinin konserine gittin ve Ali Fuat Cebesoy'un 90 yaşındaki kızı Ayşe Cebesoy'la mı tanıştın yani?
_ Evet.
_ Hayata bak be!...


(Nisan~Mayıs 2011, İstanbul)

* Cem Akaş, Notos 2011/02

haMal

Taşındık. Taşınma sözcüğünün benim lugatımdaki karşılığı "eşyaları bir yere atma ve orada yatma" olarak belirlendi. Sabah da kıyafet rulolarımın içinden çıkan ilk 3 şeyi giyip çıktım evden.

Bundan sonrası bir şikayet mektubu tadında, sonra benim için ilginç ama insanlığın pöh diyeceği bir şeyler olacak. Öfke kusmamı okumak istemeyen varsa konuyla ilgili karikatürden sonrasına bakabilir. Böyle de düşünceli bir yazarım, değerim bilinsin.

***
Taşınmanın en zor kısmı toplanmak, ev boyamak, taksici gibi İstanbul'da dört dönüp abonelik değişimine koşturmak filan değil; insanla uğraşmak. Daha doğrusu kendisine insan denen, hatta bir de "nakliyatçı" denen adamlarla muhattap olmak. Müteahhitlerin ve sigortacıların başını çektiği "şerefsizliğe meyilli meslekler" listeme tepeden giriş yaptı nakliyatçılar. Bunlara nakliyatçı denebilirse tabi; çünkü aslında hamal olan bir grup insan, bir uyanık emmoğlu gidip bir tabela yaptırınca oluyor sana firma.

Yemin ediyorum, insandan tiksindim. Hümanist olmak mümkün değil bu memlekette.

Benim bildiğim taşınma biçimi, sabah erkenden kalkıp önceden toplanmış ve kolilenmiş eşyaları kamyona yüklemek ve yeni eve gidip o günü etraf yerleştirmekle geçirmektir. Aslında bu işin eğlenceli bir tarafı da vardır; yani eğlenceli bir yorgunluktur taşınmak. Titiz diye nitelendirilebilecek bir insan olmamama rağmen, bir şeyi bir yere ilk kez, muhtemelen bir daha kesinlikle ulaşamayacağı bir düzende yerleştirmeyi severim.

Bir yaşımıza daha girelim, o kadar çalışan eden insanlarız diye, azıcık elimiz para gördü diye de olabilir; bir firmayla anlaştık bu sefer. Dedik ki "Bakın, biz kişisel eşyalarımızı topladık, yalnız kolimiz bitti. Mutfağı filan aynen bıraktık, sorun olur mu?" "Yok efendim bizim arkadaşlar gelir sarar toplar, şu, bu". İyi, peki.

Bir kere adamlar cumartesi gününden, pazar günü 1'de geleceklerini söylediler; her şeyin yetişeceği garantisiyle. Oradan anlamalıydık bir sıkıntı olduğunu; öğle üzeri ev mi taşınır alleseniz... Pazar günü 3'te evimize girdiklerinde ellerinde ne taşıma, ne sarma malzemesi, ne de alet çantası vardı. Olabildiğince sakin kalmaya çalıştık, olmadı tabi. Adamlar geldikten sonra geceye kadar, çünkü taşınmamız bu kadar sürdü, deli danalar gibi koşturduk, ağzımıza bir şey koymadan (ben sabah taşımak istemediğim bir rulo pastayı yemiştim, yalanım yok). Neyse ki Özgür el verdi de... Bu arada benim Özgür'le gelecek ikinci bir arabayı dalgınlıkla hesaba kattığımı itiraf etmem lazım, oysa ki perşembe vedalaşmıştık kendisiyle.

Telefonda muhattap olduğumuz hıyarağasının "ama böyle yaparsanız ben sizinle bir daha iş yapmam" tehdidine rağmen yevmiyelerinin dörtte birini kesip yolladık adamları. Çok da fifi. Sanki biz onunla çalışacakmışız bir daha, gibi.


Bu işin ilginçliği neresinde derseniz, tıpasında efendim. Ben bi Samantha Jones değilim ama kamyonun şöförü olan adam, gözümüzün önündeki sinir perdesi kalktığında basbayağı sevimliydi. Kamyonun başında sinir krizi geçiren kuzen bir posteri paramparça edince (bkz. Behlül'ün Eiffel Kulesi posteri; ama benim kuzende önceden vardı!) adam dayanamayıp bize taş baskı, böyle anlamadığım bir teknikle yapılmış bir resim göndermek istedi. Ne alaka, dedik; meğer adam ressammış. Hem de doktoralısından. Sanat psikolojisi üstüne tez yazan adam, sabah sunum verip akşam da abisinin ortağı olduğu nakliye firmasında milletin ağız kokusunu çekiyor. "Bu ülkede sanatla uğraşılmaz, alan yok" dedi adam. "Bu ülkede bilimle de uğraşılmıyor, ne kadar ortak yönümüz var" dedim ben de :)

Israr üstüne kartımı verdim adama. Sözünü tutacak mı, göreceğiz.

Böyle de garip bir dünya bu. Bir gün baştan ayağa kriz durumundasınız, sonraki gün düşünecek başka bir şeyiniz oluyor.

Ha, bu akşam yine astar, boya ve ben evdeyiz efendim, bekleriz.


(11 Ekim 2010, İstanbul)

Taşınma değil, toplanma


Toplanmam lazım.

Ayakkabılar, çantalar, odadaki ve banyodaki ıvır zıvırlar toplandı. Daha her yer dandini ama. O kadar yorgunum ki.

***

Artık gerçekten burama kadar geldi, hissediyorum. İnsan fiziksel olarak bıkar mı yersizlikten. Yurtsuzluktan. Her an "gidecek gibi" olmaktan.

Koltuğun ucunda oturan misafir gibiyim. Elimi de sürmüyorum bir şeye, misafirim ya. Gittim gidicem, zengin kalkışı.

İnsan bıkar abi.

***

Bir arkadaşım Norveç'e yerleşiyormuş. Gitmeden görmeyeceğim bile. Görsem ne olacak ki?

O değil de, gitmek istiyorum, demesinin üstünden ne kadar zaman geçti?

Bayılıyorum insanları tutan hiçbir şey olmamasına. Beni de tutan hiçbir şey yok. Benim tutunduğum şeyler var. Hiçbir zaman bırakamadığım gibi, yine bırakamıyorum. Ne güven.

Ne güven, bana!

***

Yarın pembe ve winnie the pooh'lu çocuk odama astar çekeceğim. Bembeyaz. 12 saatte kuruyormuş. Sonra da uçuk gri. Roma grisi, veya ona benzer bir şey. Tertemiz.

Yok, bu yazı taşınmayla ilgili değil artık.

***

O kadar yorgunum ve bu yorgunluğumun hiçbir şeyle o kadar ilgisi yok ki.

Toplanmam lazım.

yine hareket vakti / yine mi bamya



Ramazan'ın ortasında bir gece, saat 11'e doğru evde sigara biterse çıkar bir tekel bayi ararım, gider taksi durağına sorarım, beyefendi beyefendi yanıtlarlar. Şöyle yokuş yukarı yürür, hem hava almış olurum, hem de rengarenk bir işhanının önünden geçmiş...

Gece 1'de Kahve Dünyası'ndan yukarı çıkarken görebilirsiniz beni veya sabaha karşı 4'te arabamı nöbet kulesinin oraya park edip eve giderim, sokakta kimsecikler olmaz.

Burası Akaretler-di.

Yine kötü bir yere gitmiyoruz ama yine gidiyoruz, ne pis işmiş bu taşınma işi. Yine bamya, yine IKEA yolları görünür bize.

Yeni evimiz güzel, bu sefer daha bir aile evi. Aile çıkıyor içinden zaten. Mutfağından salona servis penceresi var, kapalı balkonu, koccaman bir antresi, gömme dolapları filan var. Ayrıca, evde hiç "iş" yok. Benim (olacak) odanın pembe duvarlarındaki çizgifilm karakterlerini boyayla sıvadık mı, ev bize hazır. Annem her ne kadar "sen çocuksundur biraz, boşver öyle kalsın" dese de yarı şaka, yok artık!

Bu eve kazık çakmayı planlıyorum, 3 yılda 4 ev değiştiren kuzenim de öyle. Şimdiden söyleyelim, sonra külahları değişmeyelim.

Eksper Eksper, gel oğlum!

Tanıştırayım, küf.

Birtakım eksperler evimizi ziyaret edip duruyor bu aralar; şerefsiz piçler her seferinde bazı şeyleri yeni görüyormuş gibi şaşırma rolü yapmayı başarıyorlar. "Aaa, burayı görmüştük ama şu yoktu geçen geldiğimizde." Yok ya?! Neyse ki kuzen de en az benim kadar hazırcevap da, hiçbir şeyin altında kalmıyoruz: "Öyle mi, e o zaman rutubet düşündüğümüzden de hızlı ilerliyor demektir."

Yeri gelmişken, şerefsizlerin cirit attığı meslekleri sıralarken müteahhitlerle sigortacılar arasında her daim kalmışımdır. Müteahhitlerle işim olmadı şimdiye kadar ama, bir sigorta poliçesiyle karşılaştığımda bildiğin korkuyorum; ne kadar soru sorarsam sorayım hep bir şeyleri eksik bırakacaklarmış gibi geliyor - ve bırakıyorlar da! Neyi kapsam dışında bıraktıklarını hiçbir zaman bilemiyorsunuz, ve her poliçenin zayıf karnını aramak çok zor.

Neyse efendim, sonuç itibariyle pek sevdiğimiz evimizde malesef bir rutubet sorunuyla karşı karşıyayız. Evin rutubet kokması falan değil problem ki gidip iki tane nem emici alıp kurtulalım... Temmuz ayında hayvan gibi yağmur yağdı ve ev temelden su aldı. O zamandan beri bizim evde dağlar pencereye dik uzanıyor veya şöyle diyelim; yerde bir karış yüksekliğinde bir şişkinlik var. Salonumuzda anakonda besliyoruz ve buna fil yutmuş bir boğa yılanı diyemeyecek kadar büyüdük sanırım.

Ev sahibimiz kafa bir adam aslında; ve yakın zamanda iflas ettiği (daha doğrusu kendisine inanılmaz bir borç takılarak istifa edildiği) için halihazırda satmaya çalıştığı evin bu hale gelmesi onun da hiç işine gelmiyor. Ev sigortalı olduğu için de eksperler gelsin, neyin ne kadarını karşılayacaklarına baksınlar, ona göre cebinden para çıksın istiyor. Biz ise, evin düzeltileceğini (gerçek anlamda düzelmekten bahsediyorum tabi) ve izolasyon yapılacağını kabul etsek bile, bir inşaat alanında bir süre yaşamayı kabul edecek miyiz, bunun için ne kadar bekleyeceğiz yoksa hemen defolup gitmeli miyiz gibi sorulara cevap vermeye çalışırken bir yandan da ev bakıyoruz işte, ki bu da tamamen başka bir hikaye.

İyi bir ev bulmak çok zor; çok fazla kriterimiz olmasa da rutubetsiz olması, odalarından birinin çocuk odası olmaması, mümkünse kombili olması falan filan derken, buraya taşınmadan önce Beşiktaş'ta baktığımız leş evleri düşününce bu iş gözümüzde büyüyor. Bir de ev sahibi var tabi, o da önemli. Bununla ilgili de bir anımız var, bir keresinde biriyle tanıştık ve emin olun, Beşiktaş'ta baktığımız tüm o leş evlerden daha leş bir kadındı: Günay Yeter D..... (evet, adını unutamıyoruz; soyadını da yazmama gerek yok).

Şair Nigar sokağın Beşiktaş çarşıya yakın tarafında bir evdi gideceğimiz yer. Sahibinden.com'daki ilanda verilen telefonu çevirdik, bir kadın açtı telefonu "eveet?" diyerek.
_ Merhaba hanfendi, biz sahibinden.com'daki ilanınız için aramıştık, evi görmek istiyoruz mümkünse...
_ Emlakçı mısınız?
"Manyak mısınız?" derdik ütopik bir evrende olsak, insanın soracağı ilk şey bu mu olur lan?
_ Hayır hanfendi, müsaitseniz bugün görebilir miyiz evi?
_ Buyrun gelin, temizlik yapıyorum zaten.

Kadın bize telefondaki kadar ters davranırsa eyh be deyip çıkacağımıza karar vererek, kalktık evi görmeye gittik. Kapıyı çaldık, kafasına yemeni bağlamış kısa boylu tıknaz bir kadın açtı kapıyı, ağzının kenarındaki sigarası dudağına yapışmışçasına konuşurken bile orada duran asık suratlı bir tip. "Eveet?" dedi telefondaki ses tonuyla; "Günay Yeter hanım, değil mi?" dedik, sigarasını titreterek evet dedi, "hiç Günay Yeter gibi görünmüyorum, dimi?" Kuzen "bilmiyoruz, hiç Günay Yeter görmedik" diye cevap verdi, kadın sanırım duymadı. Buyurup girmemizi buyurdu ama temizlik yaptığı için galoşlarımızı giydirmeyi ihmal etmeden... İçeri girdik, salonda başka biri daha vardı temizlik yapan; fena bir eve benzemiyordu, dolaplar molaplar, parkeler diye konuşurken GYD "pardon, siz kimsiniz?" dedi. İsimlerimizi söyleyip kuzeniz, dedik. "Siz kendiniz için mi bakıyorsunuz eve?" diye sordu panikle; "aaa ben bu evi aileye vericem!"

Haydaa, dedik, emlakçı olup olmadığımızı sorana kadar bunu sorsaydınız ya telefonda? Bakın biz öğrenci değiliz, o bakımdan endişeniz olmasın, ikimiz de çalışıyoruz... Yok, kadın tutturdu bir kere, bundan sonrasına bakmamıza gerek yokmuş, evi verse de yarın öbür gün kaçıp gitsek, bizi nerden bulacakmış... Bu kadından kaçılacağına ihtimal veriyorum tabi; "Anne babaları yakalayabiliyor musunuz?" diye sorduk ister istemez. Sonra, evi aileye verme ısrarından vazgeçip ille anne-babalarımızla kontrat yapmakta ısrar etti. Biz yetişkiniz yahu, dedik; anne-babalarımızı mı çağıracağız her iş için buraya?

Tamam hayatım, ben size bu evi vermiyorum şekerim, demeye başladı kadın sonra; en sevmediğim şeylerden biri gereğinden yılışık insandır. Normalde şu kadına bir tokat atıp rahatlayabilecekken, sinirim kadının kafasını duvara sürtme raddesine geldi; hadi gidiyoruz dedim kuzene. Daha giderken laflar hazırlamıştık kadına ne olur ne olmaz diye, benim sinirden söyleyemediğimi kuzen söyledi: "Sizin gibi evsahibini, Allah düşmanımın başına vermesin!"

Demem o ki, ev sahibi de ev kadar önemli. Ev kadar... Peki biz iyi bir ev sahibini ve iyi bir evi hak etmiyor muyuz? Askı'nın isyan edişi gibi, ne yapmamız gerek acaba şöyle rahat kafayla bir evde olabildiğince, yıllarca oturmak için, yerleşmek, o eve göre eşya almak, bir sürü çivi çakmak için; zamanında fatura, kira ödemek veya arada bir lavabo açmak hariç bir sorumluluğumuz olmaması için ne yapmamız gerek? Daha çok çalışmamız mı; böyle, evde oturacak zaman bulamayacak kadar çok çalışmamız mı? Ev duasına çıkmamız mı?

Tamam öyleyse, allaam sen önce Askı'ya, sonra da bize dışarıdan daha nemli olmayan güzel birer ev buldur yareppim amin.
Vec'e de kendine göre bir kutucuk ev bu arada lütfen, teşekkürler :)
(21 Ağustos 2010, hala Akaretler)

Office Is Where The Heart Is

Friends'te taşınma kolilerinden kale yapıp içine giren Chandler ve Joey gibi hissediyorum kendimi. Çocuklar gibi şenim lan! Daha deli gibi toplanacak şeyim var; boru değil, yaklaşık onar koli yapıyoruz kişi başı (söz uçar, yazı kalır; yalnız o kalanlar yükte ağır oluyor bizim meslekte).

Hayatın normal akışına dönmesine iki gün kaldı. Bugün ilk defa plazadan içeri girerken hafiften sekerek yürüdüm bilinçsizce.

(Allaam bi gün iş değiştirecek olursam lütfen ofisi plazada olmasın, amin.)

Çarşamba günü sevgili Koç burçlarının kahvaltısı için Ortaköy'deydik, yeni ofisi de gezdik. "Karanlık burası da böyle işte..."lere "olsun en azından cam açılıyor" diye, "forklift gürültüsü var burda sürekli"lere "olsun kulaklık takarız, zaten hep müzik çalıyoruz ki" diye cevap verdim. En son ne zaman bu kadar iyimser olduğumu hatırlamıyorum :)

Belgin'le karşılaştım -ki kendisi bana vaktiyle hiç beklemediğim bir anda iltifat etmiş güzeller güzeli bir kadındır-, "tanıyamadım, yine çok hoşsun" dedi. Güldüm. "Pazartesi geliyoruz" dedim, sevindi, gerçekten ("eve dönüyorsunuz"). Bir insanın gerçekten sevindiğini ve sizin adınıza sevindiğini görmek; sizle birebir bir işi olmasa dahi hayatlarına renk kattığınızı hissetmek güzel, bunun dile getirilmesi paha biçilemez.

Bir sürü insan gördüm kahvaltıda, sonra Pelin'i gördüm, Levent'i gördüm ("o kadar ısrar ettiniz, bi yemeğe gelemeden siz geri geliyorsunuz"), Osman'ı gördüm ("konfetileri hazırladık, bekliyoruz")... Başka bir şey söylendi mi? Yok, bu kadar.

Ofise döndüm; Onurlu aradı, onunla da bir miktar eve dönüş, biraz da oee geyiği yaptık; evet bilgisayara ve excele gömülmüş, normalin aksine suskun hayatında işteki tek arkadaşı bendim ve geri dönüyordum. Gerçi nispeten o tayfanın izin verdiği kadarıyla filan görüşmemiz sözkonusuydu ama olsundu.

Bugün son gün, hiç özlemeyeceğim bu ofisten elimde yine aynı renkli kalem, sürahi, decision maker (o olmazsa olmaz), kurutulmuş begonvillerle dolu vazom ve bilimum kıvırzıvır dolu kutuyla çıkacak; indirdiğim şalteri kaldırıp ışıl ışıl başlayacağım pazartesi gününe. Evet.

07.12.2009 - 07.06.2010

GERİ DÖNÜYORUZ SONUNDA!

Günü gününe 6 ay sonra geri dönüyor oluşumuz da, tam benlik bir tesadüf.

Kuş uçuşu 1400m

Kuş uçuşu 1400m uzaklaşmış olabilirim ama fersah fersah uzağım. Ve uzak da kalmaya çalışıyorum, kendi akıl sağlığım bana alarm veriyor, ilgilenme!, ilgilenme! diye atıyor beynim.

Ben kalbimden çok, beynimi dinleyegelmişimdir.

***

Umurumda olmadığını şaşırarak fark ediyorum. Herkesin çok büyük sandığı dertlere bakıp benimkilerin büyüklüğünü hesaplamak yerine sadece bir günümü bağlıyor, başka da bir şey yapmıyorum.

Kalan zamanda kendimi düşünüyorum, Zonguldak'taki madencileri düşünüyorum, Kılıçdaroğlu'nu düşünüyorum; Ermeni meselesi diyorum kendime, İran, petrol vesaire. Daha önemsiz, daha önemli şeyler var diyor, gelen mesaja yanıt vermeyip dizimi izlemeye devam ediyorum.

Çünkü kendi akıl sağlığım bana alarm veriyor.

***

Bir yerden sonra, bana ne? Ben yetiştirildim, büyüdüm, bitti. İşim var, evim var; kendime, başkalarına ait birtakım sorumluluklarım, sorumluluk almaktan kaçmadığım için ordan burdan topladığım sorumluluklarım var; sevdiklerim ve sevmediklerim var. Kimseyi değiştirmeye ölesiye çalışmıyorum, kimse de beni değiştirmeye ölesiye çalışmasın istiyorum. Ancak değiştirebilirsem beraber mutlu olacağım insanları görmüyorum zorunda kalmadıkça; çünkü olası büyük bir mutluluğu avucumdaki küçük mutluluğa tercih etmemeyi öğrendim.

***

İnsan değiştiremeyeceği varlığı sevemiyorsa şayet, dünyanın en kutsal kavramı üzerinde biraz düşünülmesi gerekiyor.

***

Artık benimle özellikle ilgilenilmesine ihtiyacım yok maddi olarak, bir daha ÖSS de olmayacak hayatımda, benim için kimsenin -hani dikkatim dağılmasın diye- özellikle yemek yapması gerekmeyecek, bana kimsenin faturalarımı hatırlatması gerekmeyecek; öyle bir ilgi ihtiyacı içinde değilim. Öyle bir ilgi ihtiyacı içinde değilim.

***

En azından kapımı kapadığımda duyduğum tek ses -eğer şanslıysam- bir kuş, bir martı sesi oluyor.

İşte o zaman yaşamayı seviyorum.

Ve hiçbir kısa mesaj bana bunu unutturamıyor.

Ev tutulması

Ev tuttuk içine giremiyoruz arkadaş!

Hayatıma yeni giren menfez, kroşe, klemens, alyen (alyen ne lan?!) gibi birçok sözcüğü yalayıp yuttuğuma göre artık bence evime tam anlamıyla taşınmayı hak ettim. Yine de her akşam evden iki parça eşya alıp annemlere gitmeye devam ediyorum. Ne oluyor yahu? Yok kombi çalışmıyor, yok kapı kapanmıyor, yok doğalgazla ilgili sorun var, klozet kapağını yanlış almışız bilmemne bilmemne.

Yeter yav.

Tek derdimin arka alana koyacağımız saksılar veya o alanı nasıl temizleyeceğimiz olmasını istiyorum artık. Koçtaş'tan sırf bu iş için aldığımız sarı lastik çizmeleri ayağıma geçirip haşır haşır temizlik yapmak istiyorum orada, sonra da tertemizlediğimiz koltuklarda oturup koca fincanımla çay içmek istiyorum. Kombinin yeri boşalsın, odamı adam gibi yerleştirebileyim artık istiyorum. Evde ayakkabıyla gezmek değil, gelenlere kaş çatıp ayakkabını çıkar, demek istiyorum :)

Her zaman böyle uyuz evsahibi olmak istemiyorum; tertemiiiiz bembeyaaaaz evime birileri gelsin istiyorum! Misafir olup gelenlere börekler açmak istiyorum (yapabilirsem).

Sadece, tüm bunlar bir an önce olsun istiyorum!

(Hayatımda hiç bu kadar tutturmamıştım!)

yine gülecek bir neden :)

Bu yazının arkaplan müziği şudur:
http://www.youtube.com/watch?v=xB67guV1dGg

Yeni bir aşk, yeni bir iş değil ama, yine gülecek -hem de kocaman gülecek- bir neden! :)

Bu heyecanım geçmeden, kanıksamadan, büyüsü bozulmadan ve "bir zamanlar bizi mutlu etmiş şeyler" rafına kaldırılmadan yazmak istedim. Aslında saat 04:30, pazar sabahı. Uyumuyorum, uyuyamıyorum; uyumamak hiç bu kadar güzel olmamıştı. Üstelik inanılmaz yorgunum: İ-NA-NIL-MAZ! Taşınma işimin arasında sadece kendi isteğimle karar vererek, gözlerimin kapanması pahasına gittiğim Avatar'dan -ki bu başka bir yazının konusu- döndüm. Sadece kendi isteğimle karar veriyor olmamın bünyemi bu kadar zorlamakta etkisi olduğu aşikar; kaldı ki güzelim filmin 2-3 yerinde kendimi kaybedeyazdığım oldu. Neyse, konu bu değil.

Daha tam yerleşmedim. Dolabım, ayakkabılarım, shot bardaklarım, yaka kartlarım, kitap ayraçlarım ve kitaplarım burada değil. Yeni odamın ortasında bir koli var, içinde de yangından ilk kurtarılacaklarmış pahasına doldurduğum ıvır zıvır :) Daha çıkardığım çorabı nereye atacağımı dahi bilmiyorum; bir yer bulduğumda da çorabımın takibini kendim yapmam gerekecek artık, bunu fark ediyorum - değişik.

Hayatım, işim bir şeyleri takip etmek üzerine kurulu ama bu hiç bu kadar keyifli olmamıştı.

Beni sinema çıkışı eve bırakan dostumun gözünden tekrar gördüm sanki yeni evimi, bu saatte. Belki uykudur gözünden akan ama ben değişik bir bakış sandım; "vay be" bakışı, "artık inandım" bakışı, "çok iyi oldu senin için" bakışı, çoğunlukla şaşkınlık, belki biraz gurur... Yanlış anlamış da olabilirim tabi, ya da tüm bunları ben bakmış da olabilirim.

Şimdi yatmam gerek, başka bir evdeki kendi yatağımda, ilk defa. Ben zaten yerini yadırgayan biri olmadım hiç ama, yattığım hiçbir yeni yerde hiç bu kadar huzurlu olmamıştım.

-- ve kendi evinde takılmak da süperötesi bir duyguymuş.

(20 Aralık 2009, 04:30)

Şalter

sabah alışkın olmadığın bir trafiğe giriyorsun, arabanı hiç de güven telkin etmeyen bir yere bırakıyorsun, bina senin binan değil, döner kapılardan geçiyorsun, ziyaretçi kartını alıyorsun, elindeki renkli kalem, sürahi, decision maker (o olmazsa olmaz), kurutulmuş begonvillerle dolu vazon ve bilimum kıvırzıvır dolu kutuya şaşkın şaşkın bakan güvenlikçilerin (siz ortaköy'den mi geldiniz?) ve bir sürü takım elbiseli insanın arasından turnikelerden geçip, asansör bekliyorsun, biniyorsun, iniyorsun, başka bir şirketin adı yazan kapıya geliyorsun -halbuki sen iş değiştirmedin ki?!-, kartını okumuyor kapı ama bir de bakıyorsun ki hala şirket kartını okutmaya çalışıyormuşsun meğer; içerde koliler var, açıyorsun, dolaplar paylaşılıyor, yerleşiliyor, ama dolaplar senin dolapların değil ve yanında bi kapak yok ki panonu asabileceğin - en sevdiklerinin resmini göremiyorsun başını çevirince (neyse onu da halledersin bi şekilde); iş-güç hak getire tabi bugün ama napalım, sabah kahvesi yapıp getiriyor biri hatta sen mi yapmak istiyorsun kahveni - yok canım!, burası daha mı ferah - bence değil, bence öyle, aman ne modern, evet, ne modern falan filan, bu masa benim masam değil, bu dosyalar neden mavi değil de kırmızı, bu ilaçlar ne, bu adamlar kim... öğlen oluyor, ne, yemek kartı mı, iyi madem küçük burjuva sushico'ya gitsin o zaman (en azından kendinize bir iyilik yapın, seratonin için çikolata yemek şart değil ya?), yemekten sonra starbucks yok, merhabalar bellatrix hanım bugün nasılsınız? grande chai tea latte mi? yok, Pelin-Pınar yok, aslında ofiste kahve makinesi var ya, para harcamaya gerek de yok; neyse biraz çalışalım bari yerleştik sayılır artık, bak bir arkadaşın diyor ki bıraktığınız ofis de tatsızmış meğersem (bencilce, herkes için tatsız olmasını diliyorsun sonra kovalıyorsun bu fikri kafandan, olmasın, olmasın), üff hava kararıyor neredeyse, ofisten güneşin battığını gördüğün hiç olmamıştı ve bu değişik bir durum ama günbatımı izlemiyorsun ki, güneşin battığını görüyorsun alt tarafı ("tu sais… quand on est tellement triste on aime les couchers de soleil…") ve dürtüyor seni bir şey, yazman lazım, anlatman lazım ama burda bu şirketin de yasaklarına tabisin anlaşılan, blogspot açılmıyor!

neyse ki blogger, blogspot yasağının etrafından dolanıyor da bir çırpıda, 2-3 dakikada döküveriyorsun içindekileri ve her zamanki temkinle ctrl-a, ctrl-c ve aynen, olduğu gibi -

(07 Aralık 2009, gayrettepe)
bugün her şey ters...


düz hali, burada.

permanently Out of Office

Taşındık. Ofis olarak kabul ettiğim yerden bilinmeyen bir süre için uzaktayım artık. Kalıcı olarak ofis dışındayım, e-maillerime erişimim mevcut, sohbeti beni açan insanlara erişimim sınırlı.

Artık Mayalıyız -BOOOZAAAAAAA-. Gönülden gördüğümüz Maya takvimine göre, aldığımız her nefes bir gün sayılacak mı, göreceğiz. Züğürt tesellilerimiz "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" tarzı boş umutlarla; daha ferah bir ofisimiz olacağı, yemekhaneye mahkum olmayacağımız, öğlen sınırsız sushi yiyebileceğimiz ve iş çıkışı sinemaya gitme planları yapabileceğimiz ve benzeri somut gerçekler arasında çeşitli noktalara atış yapıyor.

Bu taşınmanın üzdüklerinden çok sevindirdikleri kafamı kurcalayıp durdu uzun süre, üff tamam artık gidin başımdan! Şimdi, gidişimize gerçekten üzülenler var, görüyorum. "Nasılsa dönersiniz"le kendi içini de ferah tutmaya çalışanlar da var, "ayyy artık öğlenleri Starbucks'lar da bitti, görüşmicek miyiz yane!"lerle insana istemeden kendini daha sıkıntılı hissettirenler de :) Ama olsun, sonuçta özleneceğini bilmek güzel, kim tarafından, kaç kişi tarafından olursa olsun.

Direnç göstermeye niyet etmedim; ama kabullendiğimi de söyleyemem. Sevmediği yerde çalışamaz insan: Office Is Where The Heart Is, kalp de şirketin geri kalanı orada olduğu sürece, Ortaköy'de.

(05 Aralık 2009)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!