... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

eski kafalılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski kafalılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Adam kızdan hoşlanır..."

Üzülerek fark ettim şu uçakta, uyku arası sersemliğinde...

Son yıllarda tanıdığım erkekler arasında benimle aynı şeylere, aynı gerizekalı naiflikle inanan tek adam eski sevgilimdi. Sonra çok benzer olduğumuzu sandığım birçok adam tanıdım; birini sevdim, birkaçından da gerçekten hoşlandım ama onlar zamanın gerektirdiği kurnazlıkla kayıp gidebildiler hep; karşımda, yazımda, sesimde durdukları gibi durmadılar, hiçbiri.

Pişmanlık değil de, bunu fark etmek üzücü be.

Yani mesela, olanca hüznüyle şunu söylemeyecek bir daha kimse:
"Adam kızdan hoşlanır, kızın da ondan hoşlandığını sanır..."
 

Sadece eski sevgilim, yazışmalarımızın nereye gittiğini bilen, her şeyi şuurla ve isteyerek yapandı, belki benden bile çok. (Hatta belki ben ondan öğrenmişimdir ayağımı yere basmayı? Öyleyse, iyi etmemişim.)

Onun "canım"ı canımdı; demiyorsa da olsundu, demek ki söylemek istemiyordu. Gerçekte ortada olmayan bir şey beklemiyor; bekleneni veriyor, beklediğini alıyordu karşılığında. Ters köşeye yatırmıyor, bulanık bırakmıyordu. Siyahla beyaz vardı çünkü, gri yoktu lugatında.

Şimdi düşünüyorum da...

Çok adil ve çok hakkaniyetliymişiz.

(12 Mayıs 2012, Londra semaları)


the ball is over

Bizim demirlerimiz de demirdi, biz de aynı saate bakıp "geç kaldım!" diyorduk belki.

Biz görünürde daha yakındık birbirimize (o yüzden birbirimizi daha çok yakabiliyorduk da - ve işte o yüzden "görünürde" diyorum ya).


Biliyor musunuz, ben insanların artık dans etmeye gitmemesine çok ama çok üzülüyorum.


İkinci öğretim Hayat Bilgisi: Yakın Çevremiz

Saat 22:49'du ve benim canım, evde kahve ve süt olmasına rağmen Starbucks'a gidip orada biraz oturmak, çikolatalı müsli zımbırtısı yemek, geleni geçeni seyrederek kitap okumak ve müzik dinlemek istedi. Cumartesiydi, çok kalabalık olabilirdi, ben eve gelince giydiği pijamaları acil durumlar dışında çıkarıp kot giymeyi seven biri değildim ama oldu işte yine de: Dışarı çıktım. Ailemden ayrı yaşamak için ettiğim kavgaların üstünden 2 yıl geçti ama ben hala, bu saatlerde dışarı çıktığımda kendimi çok şanslı hissediyorum. Dışarı çıkabildiğim için. Kahvemi dışarıda içme ve kimseye bir şey söylememe özgürlüğüm olduğu için. Düşündüm: Saat 22.49'da dışarı çıkıp kahve içme ihtiyacının mantığını açıklayabilsen aileye, onların yanından taşınmak istemene çok da şaşırmazlardı.

(Bu arada fark ettim de, gerçekten de tam 2 yıl olmuş ben evden ayrılalı: 2 yıl önce yarın, yani 18 Aralık 2009 günü taşınmıştım Fulya'daki evime. Hatırlıyorum, çünkü uzun zamandır beklediğimiz Avatar da o gün gelmişti ve deli sikmiş gibi taşındığım günün gecesinde, saat 01:00'de, sinemaya gitmiştim. Hey gidi günler.)

Bizim eve en yakın Starbucks, iPod'un her daim dolaşık kulaklığını çözüp kafaya göre bir müzik ayarlama süresinden daha kısa zamanda gidilen bir yerdedir. Ellerimi cebime sokup yürüdüm ben de. Hava o kadar rüzgarlıydı ki, uçuşan saçlarımdan önümü görmüyordum; üstelik saç uçlarım yüzüme yüzüme batıyordu düşmanca. Böyle böyle Starbucks'ın önüne kadar gidip kapalı kepenklerine (Murphy, naber canım?) birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürümeye devam ettim. Caddenin sonuna kadar gelince, yakınlarda başka bir yer olmadığını ve benim de kahveyi bu saatte araba kullanacak kadar istemediğimi düşünerek eve döndüm. Ben kalabalık olur derken, Starbucks bu saatte müşterisizlikten kapanıyordu. Evet, ben insanları hiç tanımıyordum.

Yolda bir yerden portakal suyu aldım (züğürt tesellisi kabilinden). Portakal suyu sıkılırken, duvarlara baktım. Dükkan sahibinin Türk bayrağı önünde cumhurbaşkanı ile çekilmiş bir fotoğrafı çerçeveliydi duvarda. Dükkan sahibi, biraz önce gördüğüm "bayanın siparişini aldık mı?" esnafı değil miydi, hani ayağında eskimiş beyaz spor ayakkabılar ve üstünde gereğinden bol bir pantolonla lekeli bir kazak olan? Peki bu Gül'ün yanındaki janti hali neyin nesiydi? Daha da önemlisi, bir zincirin tek halkası olan küçük bir tostçunun sahibi bir adam, oval ofise nasıl girmişti? Bilemedim. Portakal suyumu alıp çıktım dükkandan.

Eve doğru yürürken açık olan tek tekel bayiye (bayiine? bayisine? bilemedim.) uğrayıp Burçak aldım. Adam bu saatte gelen olsa olsa hayvan gibi çikolata alır diye düşünmüş olabilir ama napalım. Hem benim junkie gibi bi tipim mi var? (Olmuşluğu vakidir ama en azından bu gece yoktu.)

Tekel bayinin yanında, bebek karyolaları ve battaniyeleri ve oyuncakları satan, ilk kez orada olduğunu fark ettiğim dükkana da birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürüdüm eve geri. İnsanlar Starbucks'a gitmiyor ama kıyıda köşede kalmış tekel bayilerin kıyısındaki köşesindeki dükkanlardan bebeklerine alışveriş yapıyordu. Nasıl bir semtti burası böyle?

Portakal suyunu poşetin üstünden dik tutmaya çalışarak yürürken, komşu apartmanlardan birinin duvarı önüne konmuş sandalye gözüme çarptı. Yazlık evlerin -eğer şanslılarsa- kapılarının önündki bahçelere atılan tahta yemek takımının açılabilir tahta sandalyelerinden... Niye ordaydı ki? Tüm gün yorulan İspark adamları için miydi?

Gün oluyordu, gece oluyordu, rüzgar esiyor ve yağmur çiseliyordu ama oradaydı sandalye.

Kafamda deli sorular, dedim ve güldüm (kendi) kendime: Serdar Ortaç'tan kendime pay çıkardığım bir hayatım vardı. Yanımda olan insanlar için kendimi hep şanslı hissederdim ama giderek daha az şanslı hissediyordum. Noluyordu? Eskiden "bir zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdin?" sorusuna verilebilecek yanıtım yokken, şimdi vardı: Ait olduğum yere gitmek istiyordum. Eskiden bir yanıtım olmayışına üzülürken, şimdi yanıtsız kaldığım günlere geri dönmek istediğimi fark ettim. A-aa, aslında bir zaman makinesi olsa ben, zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdim sorusuna hiçbir yere gitmek istemiyorum yanıtı verdiğim günlere gitmek istermişim!?

Eve geldim, içeri girdim, pijamamı -geri- giydim ve mutfaktan pipet aldım. Portakal suyu içeceksem, bunu hakkıyla yapmalıydım.


(17 Aralık 2011, Gayrettepe)

Noel Baba'ya mektup

kafa nereye biz oraya temalı fotoğraf şurdan

Sevgili Noel Baba,

Ben çocuk değilim, bana çocuksun diyen adamların kendilerinin çocuk olduğunu düşünerek söylüyorum bunu. Çocuk olmadığım gibi, birkaç ay sonra Interrail'e indirimli gitme hakkımı kaybedeceğim, o kadar büyüdüm yani. Ama yine de sana mektup yazmak istedim. Çocukken yazmadıklarıma say.

Bu yıl kuzenle ağaç almayı düşünüyoruz. IKEA'dan filan, çakma yılbaşı ağacı. Çok küçükken, çok küçük bir ağacımız vardı annemlerin evinde ama bir şekilde, hiç istediğim gibi olmadı o ağaç. Şimdi keyfimizce süsleyebiliriz kocaman bir ağacı. Hem de sadece 49,99 liraya.

Ağacı boşuna almıyoruz Noel babacım. Şöminemiz veya bacamız yok ama kapımız sana her zaman açık, bekleriz. Yalnız elin boş gelmezsen, çok seviniriz. Ben son birkaç yıldır uslu bir çocuk olduğumu düşünüyor ve senden biraz büyük bir hediye istiyorum: Lütfen bana bir Akım Kapasitörü getir. Çünkü ben gideceğim. Git geldi bana; git geldi mi, gitmez.

Daha önce de söyledim; ben yanlışım, uygunsuzum buraya. Anlıyorum, ama bu kadar yanlış bir zamanda doğmak benim tercihim değildi ki. Kafamın eskiliğinin yadırganmayacağı bir yere, şimdiki normallerin hala azıcık daha anormal olduğu bir yere dönmek istiyorum. Bana bu imkanı yarat; senden şimdiye kadar hiçbir şey istememişliğimi göz önüne alarak, iyi halimin şukunu vererek yarat. Söz, bir daha bir şey istemeyeceğim senden.

Gerekirse kağıda yazıp Vecihe'nin iki yıl önce aldığı hediye çorabına da koyarım, bir yere asarım bu isteğimi, hiç sorun değil.

Hadi baba be...

Sevgiler,
b.

eski (sevgili) kafası


Hep birinci olmanın insanın üstünde yarattığı baskı vardır; ya da ekseriyetle iyi notlar alırsanız aileniz alışır ve hep öylesini bekler ya... Çıtayı yükseltmişsinizdir.

Bir ilişkide ilerledikçe çıta yükselir ister istemez; siz umrunuzda değilmiş gibi davranırsınız (belki de gerçekten umrunuzda değildir) ama başkaları sizin ilişkinize bakıp bir şey beklerler. "Ee çıkıyor musunuz?" "Ee evleniyor musunuz?" "Ee çocuk ne zaman?"

Bi bırak arkadaş ya.

İki insanın beraber olmak istemesinde veya sadece takılmak istemesinde bence bir yanlış yok. Buna yanlış diyenlerin çoğu da bu tarzı benimseyemeyecekleri için yanlış kabul etme yolunu seçenler aslında. Ben de bir insan için "takılırız yea" diyemeyeceğim muhtemelen hayatım boyunca ama tamam canım, napalım ben buysam, başkaları da böyle yaşayacak diye bir kaide yok. "Friends with benefits"e de inanmam, inanmadığımı da söylerim (ya ilişki biter sonunda, ya da arkadaşlık) ama bu demek değil ki kimse arkadaşıyla yatmasın, yassakh kardeşim!

(Ha, bu da ayrıca demek değil ki sadece takıldığınız adamı, kaşar addedilmemek için sevgili kılıfına soktuğunuzda bunu yiyorum... Yok canım!)

Yüzyıllardır süren ilişkiler bittiğinde ister istemez bir "bunlar artık barışırsa kesin evlenir" hissi oluyor. Belki barışmak istemiyor adamlar o anlamda. Belki zaten barışıklar ama kimsenin gözü üzerlerinde olmadan durmak istiyorlar bir müddet; belki sonunda hiç bir şey olmayacak ama belki sarılıp uyumak istiyorlar, ne bileyim... Alışmışlığın hiçbir değeri yok mu?

İki arkadaşı birbirine yapmaya çalışırken en az birine söylemek o işi olağanlıktan çıkarıp berbat eder, olacağı varsa da olmaz ya... Eski sevgilileri de tekrar beraber görünce gözleri faltaşı gibi açıp "aaa!" demek onları pek geriyor bana kalırsa. Bıraktıkları olurdan sapıyor aralarındaki ilişki her neyse. Zaten neden o kadar şaşırıldığını da anlamış değilim. Artık her şey normal demiştim bir seferinde, istesek de istemesek de normal her şey ve herkesin altlı üstlü ve iç içe olması ve bunu anlatmaya bile değer bulmaması normalken, neden bir tek eski sevgililerin arasında olup bitene şaşırıyoruz ki? Yenilere şaşıralım.

Bu kadar karmaşık değiliz aslında; iki tarafın da ben bunu yine görmek istiyorum veya şu an içimden elini tutmak geldi demesinin sağlam bir dayanağı olmadığı için (o günler geride kaldığı için) birbirini yeniden sevgili hanesine yazan adamlar olmak zorunda değiliz sanki. Kafamız böyle çalışmıyor bizim ve zaten bunların hiçbiri kafayla çözülecek şeyler değil.

"Yani şimdi siz çıkıyor musunuz, çıkmıyor musunuz?"

Adam kendisi de bilmiyor abi; zorlama sen de.


Yayınlamadan önce birkaç kez düşündüğüm bir yazıdır. Eski kafalılığıma pek uymuyor sanki. Lakin anlamak, hak vermek demek değil ya.

Bir de şu var ki çok önemli; "Yani şimdi siz çıkıyor musunuz, çıkmıyor musunuz?" deme hakkını bulmak kendinde.


(25 Ocak 2011, İstanbul)

wicked game

Hiçbir zaman ilgilenmeyeceğim, hatta dönüp bakmayacağım adamların benimle ilgilenmeyişlerine bozulma, hatta o bile değil, bahane uydurma tuzağına düşüyorum yine.

"Mazeret" diye arasam çıkar da şimdi enerjim yok, böyle bir şey demiş olmalıyım daha önce... Mazereti yok işte, sadece yeterince hızlı yüzleşemiyorum benimle ben olduğum için ilgilenilmediği gerçeğiyle. Bir de tüm adam gibi adamlara, sadece çok güzel / sıfır beden / sarışın-esmer gibi belli bir model kız peşinde koşmayı yakıştıramıyorum da ondan olacak. Tamam çok dinledim bu muhabbetleri ortam çocuklarından, ama herkesin bu kadar boş olduğunu sanmıyorum.

Ukalalığım, insanları iyi tahlil ettiğimi iddia edecek kadar abartılı değildir ya, yine de kendimi yanına yakıştırdığım insanlar konusunda fikr-i sabit olduğumdan uzuuuun sürüyor atlatmam her şeyi; her hoşlantıyı diyebiliriz Tülin'in tabiriyle (bkz. Tülin ile Caner). E hemen "sıradaki!" diyemediğim için de bir yerde "neden olmuyor?"lara girişiyorum, halbuki biliyorum ki neden olmadığına isyan edecek kadar çok adayım olmadı henüz.

Halbuki işler böyle yürüyor şimdi. Herkesin "arkadaşının arkadaşı" birtakım tipler giriyor hayatına, herkes ilk bakışta mimlediği birkaç tipe mavi boncuk dağıtıyor, sonra bakıyor ki kiminle muhabbet etme fırsatı doğduysa, kim daha kafaysa, kim kendisine boncuğu iade ediyorsa ona yöneliyor, feys'ten ekleme nanesi, twitter'da takip etme nanesi, bir AVM'de kahve nanesi, oluyor mu tamam, olmuyor mu, sıradaki!

Sonra eve gidip diğer alternatifi feys'ten eklerken arkada "her şeyi yak" çalıp eşlik ediyor; hatun da ne yazmış beh diye şaşırıyor millet. Hadi be?!

***

İçimde biri varken kafamı kurcaladığında biri, kendimi aldatan kadın addediyorum. Böyle bir şey var mı? Eski kafalılığım bana eski, yaşlı hissettiriyor.

***
Uyanamıyorum, uyanabilecek gibi de durmuyorum. Uykumda konuşmama da alışın, rica ediyorum.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!