... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

yaşlanmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşlanmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

hep bi çöpü karıştırmaca


Daha 17 yaşında Teoman, 19 yaşında da Nev zor gelirdi insana...

Ben "27'sine birkaç ay kalmış, hala yaşı sorulunca 26" isimli şarkıyı arıyorum.

"30 oldum be anne" derken gözü doluyormuş insanın.
Yalnızlıktan filan da değilmiş bu.
-gerçi öyle olsa ne olurmuş da...
değilmiş bu sefer-

forever young

çok saçma olurdu çünkü
forever young dövmesi yaptırmak
kendini sıklıkla yaşlı hissederken.

Topuklu.

Belki de topuklu ayakkabılarla yoldan yürümeyip inatla deniz kenarından ofise gitmek gerekiyordur yine. Topuklara yazık etmek gerekiyordur. Hani topuk takılır eder de, bacak dizden kırılıp omuz üstünden topuğa bakılır ya -bir şey olmuş mu endişeli bakışıdır o. Dizini kendine doğru çekip bakmazsın, erkek çocuk gibi ya da sadece çocuk gibidir o çünkü. Kadın olmak lazımdır.

Hiç anlamadım o arnavut kaldırımlarından şikayet edenleri, çünkü hep topuksuzdum ben eskiden. Şimdi biraz anlıyorum, bu anlayış da biraz canımı sıkıyor ama plus kart alıp CIP salonu kullanıyor olmak kadar değil.

Birazcık anlıyorum işte.

"Oha, 26 yaşındayım lan ben."

gece yazarı

Bazı geceler sigaraya başlamak gerekir, başlanmaz. Babaanne ölür -ki öldü-, anne ölür -tık, tık, tık; Allah muhafaza- bir şey olur, bir arkadaş sigara uzatır, alırsınız, hop, varan bir.

Şimdi ben bu sigara içilmeyen odada sigara içmek istiyorum; her şey olup, hiçbir şey olmadan (olmayan) bu günde.

Cioran, ”Her yazarın yazdıklarına bakıldığında, düşüncelerinin gündüz düşünceleri mi, yoksa gece düşünceleri mi olduğunun anlaşılabileceğine inanıyorum.” diyor. Kendisi kuşkusuz bir Gece Yazarı idi. Hem de en koyusundan. Bizden de Vüs’at O. Bener’i saymak gerek.

Beckett ise hiç gündüze varmayan, upuzun bir gecenin kendisi gibi. Şöyle bir yüzüne bakmak yeterli sanki.

(Gece Yazarları, Nesimi Yetik)

http://www.afilifilintalar.com/gece-yazarlari-gunduz-yazarlari

Ben Vüs'at O. Bener'den iki sayfa okuyup "noluyo lan?" deyip kapattım kitabı bu gece (olumlu bir "lan"dı bu). Gece diyorum, çünkü dışarısı kapkaranlıktı. İlla ki cam kenarı alırım ben uçaklarda; koridor sevmem, ortaysa tam cehennem.

Dışarı baktım, sanki yeterince uzun süre bakarsam bir şey görebilecekmişim gibi, kara görünecekmiş gibi... (Bak, kara görünmesi ve tünelin ucunda ışık görünmesi. Işık beyaz. Kara, siyahla sesteş. İkisi aynı şey oysa ki.) Yeterince uzun bakarsam dışarı, ben bugün -kafam rahat- şirketten 4'te çıkıp, 19:20 uçağından önce bir çay içecek fırsatı bulacakmışım, o zaman bir gece önceden Adana'ya gelmek, Onurlu'nun el classico davetini geri çevirmek falan (futbolla alakam yoktur -olmadığı için davet ediliyorum inatla- ama olsun) bana o kadar koymayacakmış, ben gelip otelde bir rahat nefes alıp, özellikle yaparım diye getirdiğim kendime dair angaryalara zaman bulacakmışım gibi olacaktı, zaman dönüp bu kez benim işime yarayacaktı. Ama heyhat, ben tam iki saat on dakikada, boş yolda 20 dakikada gittiğim yolu gidemedim ve ben, uçağı kaçırdım, bir sonraki uçağa bindim, saat 23:53, otele girip duşumu alıp ağlayacak zamanı ancak bulabildim.

Ben biliyor musunuz, ben var ya, ağlamıyorum bile. Sadece geriliyorum, sıkılıyorum, bir mengene sıkıyor içimi ve ühühü diye bir ses çıkarıyorum, gözümden yaş damlamıyor benim.

Bak, ne anlatacağım şimdi, çok ilginç değil, uyarayım önceden...

"Oha, 26 yaşındayım lan ben."

Oha, 26 yaşındayım gerçekten. Bunu sesli söyleyince daha gerçek oldu sanki. 26. Yirmi altı.

Küçükken, 24 yaşında evleneceğimi kurmuştum kafamda. Öyle bir yaş belirlenir ya, kızlar bilir... 26 yaşında da belki doğracaktım, belki biraz daha bekleyecektim, bilmiyordum henüz.

Friends'teki Rachel misali, "yaptığım planlardan ne kadar da uzağım" diye ağlanmayacağım. (Planlar değişir zamanla. Hem şimdi düşünüyorum da, 24 yaşında evlenmek de ne demekmiş zaten?) 26 yaşında insan 26 yaşında olduğunu fark ettiğinde, ben nereye gidiyorum, ne yapmaya çalışıyorum (bir şey yapmaya çalışıyor muyum?), bir yere uzak mıyım, en yakın kıyıya tutunmalı mıyım, neden bazı ilişkiler içinde ergen gibi boğuluyorum diye sorguluyor kendini. Bu sorulardan bazılarının yanıtları yok. Bu sorulardan bazıları yanıtlarını başkalarında buluyor; insan bazen kendini başkalarına anlatırken anlıyor, ya da konumlandırıyor diyelim hadi, pazarlamacı ağzı olsun.

Ben kendimi mutsuzlukta konumlandırdım, bu hisle özdeşleştirdim ve buna gittikçe daha çok inandım. Artık insanlar bana "yorgun görünüyorsun" demeye başladı yorgun olmadığım nadir günlerde bile. İnsanlar, hem de beni çok iyi tanımayan insanlar bana "sende bir şey var, hmm, enerjin düşük senin!" demeye başladı, ki doğrudur. Biliyorum. İş beni çok yoruyor. İnsanlar beni çok yoruyor. Bir şekilde insan sevmeyen insanlar beni çok yoruyor, sürekli bir şey öğretmeye veya bir şey sınamaya çalışan insanlar da öyle.

Belki ben artık kimseden bir şey öğrenmek, kendimi geliştirmek filan istemiyorum; daha doğrusu bu dert ile çıkmak istemiyorum yola. Öğrenecek bir şeyim olmadığından değil, haşa! Ben sakince gezinirken de bir şey görür, duyar, yapar ve öğrenirim illa ki; sadece kendi halime bırakılayım istiyorum.

Ve 26 yaşımda yanımda basitçe biri olsun istiyorum. Basit biri mi, değil belki, ama basitçe yanımda olan biri. Ne lazım, bunun için ne lazım? Ketum mu olucaz bundan sonra? Olalım. "O" hep ön planda, birinci sırada, orta yerde olacak, hiçbir şey "o"nun kadar önemli olmayacak mı? Olmasın, sikerler afedersiniz. Güçsüz gibi mi davranacağız? Bilmem, birine ihtiyacım olduğu hissini verecek kadar güçsüz olabilirim herhalde. Her an sevişecekmiş gibi bakımlı filan mı olacağız? Onun için bu kadar yoğun ve yorgun olmamalı, ama peki. Hayatımızda vazgeçilemeyen başka kimse olmayacak mı? Zor değil; karşılığını alacaksak.

Şimdiye kadar öbür türlü sevdik, olmadı. Kaybetmeyelim diye başka türlü sevdik, baktık o da olmamış. Ee?

Artık her şeyden sıkılıyorum, herkesten çoğu kez. Artık kimsenin, en aylak adamın bile hani, dönüp "ama ben hiçbir şey okumuyorum" diye kendini savunmak zorunda hissettiği şekilde ("ama ben kimseye söylemedim der gibi - aynı mı?) takip edilmiyorum, gerçekte de, yazıda da, artık o ihtiyaç yok, çünkü gerek yok. Çok acı. Bitmiş(im), görüyorum; yenileneceğimi biliyorum ama ne zaman? "Geçici olarak servis dışıdır." yazıp üstüme, basıp gitmek istiyorum.

Bir gün düzelecek mi diye sordum camın dışındaki karanlığa, içim bana "ühühü" dedi. İçim hala toparlayamadı kendini. Hala bi salaklık var, ne kadar kızsa da. Oysa bu kadar kızdıktan sonra geri dönüş yok ki. Rahat yok bana. Kendimi de affetmiyorum, her şeyin üstünün kalınca çizildiği o meşum tarihin hem öncesinde hem de sonrasında kendimi bunca paraladığım için. Bir gün canını çok fena yakacağım, belki ancak öyle alırım hırsımı. Sadece bunun için bile kitap yazabilirim. Yazarım ki dayanamasın sevgili arkadaşım, başkalarının gözünde gördüğü kendine. Çünkü kendine dayanamıyor o.

Ben de kendime dayanamıyorum, hala aynı şeylerden bahsettiğim için. Tüh bana be.

Sezo'nun bir lafı vardı: "Bundan sonra hayatıma yeni gireceklere eyvallah, ama zaten orada olanlardan, kalan kalmıştır zaten" gibi bir şey. Şimdi düşünüyorum da, o da 26 yaşındaydı bu lafı ederken ve tesadüf bu ya, ben şimdi anlıyorum bu lafı tam anlamıyla.

Hayatıma yeni gireceklere eyvallah, başım üstüne. Hayatımda olanlar da hep benimle; çünkü bundan sonra kimseyi daha çok kaybedemem.

Oldukları kadar kayıptır veya kazanılmıştır herkes ve hep hak ettikleri kadar.


(26 Nisan 2011 İstanbul - 28 Nisan 2011 Adana)

Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın...

Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın...

Türk musikisine frak giydiren adam, Münir Nurettin Selçuk (1900 - 1981)


Annemle, ölümünün 30. yılında Münir Nurettin Selçuk'u Anma Gecesi'ne gittik Cemal Reşit Rey'e. Bir sürü yaşlı başlı, sarı boyalı fönlü saçları ve fırfırlı yakalı ceketleri olan teyze ve ceket ceplerinde kumaş mendiller taşıyan amcanın ortasında, salondaki yaş ortalamasını oldukça düşürerek oturdum ve onları doğal ortamlarında gözlemledim. Bu doğal ortamda arkaplanda bir tenni tenni tennenni teneneeey sesi duyuluyordu her daim, derinden. Bir yaşlı arkadaş grubunun karşılaşması ile ağzımın yüzümün yamulmasına mani de olamadım. Hemen yanıbaşımızda bir diyalog aynen şöyle gelişti:

_ Hanfendiciğim nasılsınız?
_ İyiyim, siz nasılsınız? Bu konserler olmasa görüşemiyoruz Mehmet Bey.
_ Evet, evet... Neyse ki Facebook'ta buluşuyoruz hah-hah-hah...
(Gülüşmeler)

Lan!? Biz bu sosyal medya denen şeyi pek genç işi zannederken, annemizi babamızı geçtim, dedemiz olacak insanlar feysbuktan yazışıyor birbiriyle, belki de Rakı Sofrası uygulamasından yanardönerli meyve tabağı gönderiyorlar, falan :) Bana sorarsanız olacak iş değil ve her ne kadar sansüre karşı olsam da "açmayın dedeler" arkadaşım yaa, yaşlıların birbirini sanaldan dürttüğü düşüncesi hiç hoşuma gitmiyor.

Ben böyle şeyler düşünürken konser başladı. Türk Sanat Müziği'ni çok seven biri olmama rağmen benim için biraz fazla klasik ve ağırdı program. Birçok şarkıyı da bilmiyordum açıkçası. Ya da şöyle diyebiliriz, "dönülmez akşamın ufkundayız" gibi çok bariz şarkılar ile, bir sürü Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal Beyatlı şiirini biliyordum. Bildiğim neredeyse her şiirin bir güfte olduğunu şimdiye dek fark etmemişim yalnızca (böyle şeyler sadece eski Ajda ve Hümeyra şarkılarında olur sanırdım, "sessiz gemi" kafası).

Arka sıramdaki dedeler grubundan biri bas-bariton sesiyle ve defaatle arkama dönüp tehditkar bakışlar atmama rağmen, sektirmeden tüm şarkılara eşlik etmeseydi çok daha güzel olacaktı elbette. Biri ayar verdi nitekim sonunda "beyefendi rica ederim mırıldanmayın, konsere kendimi veremiyorum." Eh, gerçekten öyle, Iron Maiden konseri değil ki bu, sesini duyurmak için çırpınasın? Lakin gördük ki, yaşlılarda da var "ben bu şarkıyı da biliyorum"u herkese gösterme ihtiyacı...

Solist Münip Utandı (ki bence adamcağızın ismi, sanat müziği yorumlamak dışında başka herhangi bir meslek icra etmeye müsait değil), kızı konuk sanatçı Merve Utandı ile sahnede gerçekten "döktürdü". Yorumlar çok güzeldi, sesler dupduruydu, plak dinler gibi dinledim tüm konseri. İster istemez, aklımdan şu düşünce geçti: Müziğin canlıları ve duygu durumlarını ne denli etkileyebildiği aşikarken, daha çok Türk Sanat Müziği dinleyen bir nesil olsak daha mutlu, daha kibar, daha sakin mi olurduk acaba?

(13 Nisan 2011, İstanbul)

"old as the Wendy in the story"

El Orfanato'yu izledik bu gece kuzenle. DVD kapağı The Others kılıklı gerilim filmlerine zerre saygısı olmayan biriyimdir normalde. Şimdiye kadar izlediğim tırto filmler yüzünden hep; beklenti o kadar düştü ki artık "uyumiym yeter" gibi bir alçakgönüllülük seviyesine eriştim gerilim filmleri konusunda.

Ama bu sefer öyle olmadı, filmi bu kulvar içinde beğendim. Hollywood tarzı "haunting" kafası filmlerde pek olmayan şekilde neyin neden ve nasıl olduğu gayet netti. Saçmalayıp oradan buradan insanların karşısına iskeletler fırlattırmadan, kamerayı (bir sahne hariç) gereğinden fazla sallayarak asabiyet yaratmadan, efendi gibi rahatsız olduk çıktık.

Peter Pan'a da göndermeler vardı filmde. Mesela şunu öğrendik: Wendy'yi Neverland'e götürmemişler, çünkü çok yaşlıymış. Ben de onu düşündüm. Ben gidebilmek için deli gibi kastırsam da, şimdi gelseler beni de götürmezler Neverland'e dimi.

Yaşlandık be oğlum.

Karşı taraflarda aile saadetleri

başlığa gel. ikindi vakitlerinde akşam sefaları, sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları taaarzı.

Bugün teyzeler şerefine boş günü dışarıda geçirme günüydü. Geceye bağlamayı ben de planlamamıştım ama fena da olmadı hani.

Teyzemle eniştemin, onlarla aralarında -bildiğin- 10ardan 20 yaş olan sözde akran iki arkadaşıyla beraberdik. Birbirine hala "sevgilim" diye hitap edip, fotoğraf çekerken adamın kolunu karısının omzuna attığı bir çift. Sevimlilerdi, kadın tam bir Türk, adam da tam bir Anthony Hopkins'ti, en bi ince dudaklısından, en bi William Parrish'inden. Enbi orkestrası.

Birbirini en son evlerde telefon olmayan bir dönemde gören çiftlerin buluşmasının, gerçekten havadan sudan konuşma döneminde Zeyyat'ı andım. Zeyyat, benim ihtiyar delikanlı büyükdayım, henüz yazmadığım kitabımın fahri sahibi yani (evet, henüz yazmadığım kitabı birilerine adadım ve o sayfayı yazdım da), 78 yaşında aniden ölmeden önce her anını dolu dolu değil ama her anını gençlerle geçirme derdinde bir adamdı. Ablası olan babaannem beraber daha fazla zaman geçirmedikleri için her sitem ettiğinde "çünkü gençlerle zaman geçirmek bana kendimi genç hissettiriyor" dediğini hiç duymadıysam 17 kez duymuşumdur. Bugün de karşı tarafın sırasını bilmediğim sahil semtlerinden birinde denize karşı otururken (Kuleli'nin az ilerisiydi işte...) bir an, o koca adamın gençlerle beraber olma derdinin onda biri benim aklıma geleydi burda ne işim var idi, diye düşünüyordum.

Bu arada karşı taraf benim için her zaman karşı taraf olarak kalacak bir semtler silsilesinden ibarettir ve kesinlikle İstanbul'daymışım hissi yaşamam orada. Orada kalabilir, Boğaz boş kalsın istemem ama uzaktan severim, uzaktan bakmayı tercih ederim oraya. Murathan Mungan gibi (Murathan Mungan mıydı o?) bi halim de yoktur hani, hiç sevmediği Kız Kulesi'nin görünmediği tek yer olduğu için sürekli oraya giden cinsten. Veya bir Guy de Maupassant olamam ben, sevdiğim yerde olmayı severim, platonik takılmayı değil.

Ne diyorduk, yanlarında çıtır çerez gibi göründüğüm insanlarla bir tam gün geçirme kafası... Bir gerçeği unutmuşum: Eski arkadaşlar tarafından içilen üç çay, normal insanlara 3 kadeh rakının gösterdiği etkiyi gösterir ve o son çay içildiğinde girilen muhabbet bağından çıkış yoktur. Bu arada, ayfon bağımlısı dostlardan beter bir şey varsa o da telefonlarıyla fotoğraf çekme bağımlısı yaşlılardır abicim. Aman yarabbi. Verin şu telefonu yeaa diyelerim gelir. Çünkü onların uzuuun uzun ekrana bakarak sanki mavi kabloyu kesiyorlarmışçasına bir tuşa bastıkları sürede arkadaşlar foursquare'de üç yer değiştirip bir de Meet Joe Black'te Anthony Hopkins'in oynadığı karakterin adına bakarlardı IMDB'den.

Hava, su ve teknoloji çılgınlığı esnasında okuduğum takribi 100 sayfayı da sayarsak bayağı karlı bir buluşma oldu benim adıma; hem basbayağı eğlenceliydi bir müddet. Doktoru yazdığı için sigara içtiğini ve göğüs rahatsızlıkları için en iyi ilacın, bardağa konup su eklendiğinde beyazlaşan bir sıvı olduğunu iddia eden Anthony (mecbur, yapıştı karakter) oldukça eğlenceli bir adamdı. Hayatı boyunca göbek yapmak istediği ama hiç "o amca"lar kadar ağır görünemediği için şikayet eden, saçı dökülüp ağır görünmediği için ayrıca şikayet eden, mütemadiyen eski Zeki Alasya - Metin Akpınar kabarelerinden alıntı espriler yapan bu adamla ömrün, tereyağından kıl çeker gibi geçeceğine kanaat getirdim ve teyzemin, ikinci baharını bu adamla yaşayan arkadaşı adına çok sevindim. İki büklüm olup kah kah güldüm anlattıklarına. Adam tam bizim kafadaydı; karaciğeri iflas eden doktor arkadaşına "bira iç oğlum, içmiyorsun da ondan oluyor; bak sigara içmezsen de kanser olursun" diyen bir Anthony.

Bu arada Zeyyat sadece Türk kahvesi yanında, o da çok nadir olmak üzere sigara içen bir adamdı ve akciğer kanseri teşhisi konduktan 6 ay sonra ölüvermesi tam da bu amcanın ağzına layık bir örnek olacaktı.

Yine kararttık enseyi dimi, yok yok, valla diil. Hem ben bugün oyuncak müzesine gittim; günüm ne kadar kötü, ne kadar umutsuz olabilir ki? Onu ayrıca, kalitesiz fotoğrafları ve çağrıştırdıklarıyla yazacağım.

Evim evim, paf paf, yaz yaz.


(05 Şubat 2011, İstanbul İstanbul ama "karşı taraf" hep)

Analog

Şu aşağıdaki ilan bana hitap ediyor sanırım ama ben sadece iPod'ları anladım. Yaşlandım mı ne, kendi jenerasyonumun teknolojisine ayak uyduramaz hale geldim.

Günün birinde telefonun ekranına çok yakından ve kısık gözlerle bakıp "bu gelen #ff'i ne yapacağım şimdi ben?" diye soracağım çocuğuma... A pardon, o gelen #ff ne, ne işe yarar, şu an bile bilmiyorum ki zaten!

Vallahi ben kartvizitliğimle, daktilomla ve yön duygusuzluğumla mutluyum ya; analog bir insan olmayı seviyorum. Dijitallik aşkı öldürmesin, Garanti de bana hediye etmeyiversin: iPod'umu kendim alırım, tek başıma kendim takarım, e yani!

Biz uyurken neler oldu?

Peter: I'm making a clean start with Lucy. She is - She is - She... What is she? She's...
Jack: I'd say that she gets under your skin as soon as you meet her. She drives you so nuts you don't know whether to hug her or, or just really armwrestle her. She would go all the way to Europe just to get a stamp in her passport. I don't know if that amounts to insanity, or just being really, really... likable.
Peter: No, that's not it.
Jack: ...
Peter: But she's gotta be really special. She's gotta be. And I can spend the rest of my life finding out why.
Jack: ...

(While You Were Sleeping'den)

Jack'in canımızın içi Bill Pullman olduğunu söylemeye gerek yok. Bana yine birkaç sahne geri aldırdı bakışlarıyla :)

Sandra Bullock bu filmde kaç yaşında ola ki? Daha doğrusu, kaç yaşında birini oynuyor olmalı? Kendisini günah keçisi seçmedim, yanlış anlaşılmasın. Kate Beckinsale Serendipity'de kaç yaşındaydı, veya Meg Ryan Sleepless in Seattle'da, ya da ne bileyim, Courtney Cox Friends'de? 30'larında mı, hepsi mi?

Yani, iç geçirerek izlediğimiz filmleri hepten çöpe atmak için önümüzde kaç yıl var, onu merak ediyorum.

Cebe sığacak kadar ufak olduğumuz zamanlarda büyük adamların büyük aşk hikayeleri gibi gelen filmlerdeki karakterlerle aynı yaşta olabileceğimi düşündüm bugün. 4-5 yaşındaki çocukları severken benim de o yaşta çocuğum olabileceğini fark etmek gibi aniden... Garip bi duyguydu.

Mesela, ya Sandra Bullock 25 yaşındaysa, izlediği filmlerin etkisiyle, ilan-ı aşk ettiği adamın gelip kapısını çalmasını içten içe istiyorsa ve o kapı hiç çalmazsa? Açılmayan kapı tokat gibi çarpmış olmaz mı yüzüne? Sandra Bullock ne zaman bunun bir film değil, gerçek hayat olduğuyla yüzleşip inancını tamamen kaybederdi, merak ettim.

Gerçekten... Kaç yılım var?
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!