... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haberiniz yok ölüyorum.

Yok, ölmüyorum. Sadece hastayım, soğuk algınlığı, nezle gibi küçük bir şeyin insanı bu denli rahatsız etmesi şaşırtıcı. O kadar çok hapşırdım ki sonunda eve erken gönderildim, bugün de kalkıp işe gideceğim saatte gözüm akıyordu. Tek gözüm önüme akıyordu, artık ne kadar inanırsanız.

İnsanların muhabbetine daha çok hastayım ama. Mesela ben olsam "o kadar gezersen hasta olursun tabi hıh" diyeceksem bir insana, geçmiş olsun filan da demem. Hiçbir şey demem. Sonuçta müstehak olduğunu düşünüyorsam da zaten hastadır, napalımdır yani iyileşsindir, zaten kızaran burnunu biraz daha sinirle silmesine gerek yoktur.

Ya da öğrendikten sonra "peki" deyip geçmek yerine bir geçmiş olsun derim, yarım ağızla da olsa. (Yalandan da olsaaaa, ne güzel geçmiş olsun dedin bugüüüün, banaaa) Aslında karşımdakiyle pek de ilgilenmediğimi, tek derdimin ertesi güne yapmaya çalıştığım program olduğunu belli etmem. Hatta ben ilgilenmiş gibi bile yaparım da, herkesten bunu beklemiyorum elbette.

Hepsi gerçek hikayeden alıntıdır. Çünkü yirmi yedi yaşındaysanız ve birçok arkadaşınız varsa, hayat bazen bayağı zor olabiliyor. Hasta ve çemkirme potansiyeli yüksek bir haldeyseniz, normalden daha da zor.


Bir Poliklinik Efsanesi

"mağrur"

SAHNE: Hınca hınç dolu bir poliklinik, beyaz önlüklü doktorlar ve beyaz Ceyo terlikli hemşireler oradan oraya koşturmakta, hastalarda bir telaş, bir sıra kavgası; "ben önce geldim", "yav ben kantine kadar gittiydim", "benim işim çok kısa"lar havalarda uçuşuyor.

Yeni düzenlemelerle 5 dakikada bir hastayla işini bitirmek zorunda olan doktorların, angarya işlerini pasladıkları asistanları sürekli bir hasta ismi bağırıyor mübaşir gibi. Herkes tüm tetkiklerini, MR'larını, röntgen sonuçlarını ve daha neleri varsa hazır etmek zorunda; zaman yok, hiç zaman yok...

"Fatma Aslan!"

Bir kadın giriyor içeri, yaşlıca, başörtüsünü çenesinin altından bağlamış, doktora gelecek diye özenip Polaris terliklerini giymiş... İki dakika geçiyor geçmiyor; mübaşir asistan fırlıyor dışarı elinde tetkik sonuçlarıyla, kızgın:

"Bu hastanın scan'i nerde?!"

Önce çıt çıkmıyor kimseden. E kadın yalnız gelmedi ya oraya canım? Tekrar soruyor asistan:

"Fatma Aslan'ın scan'i nerde?"

Kapının önünde yaşlı bir adam huzursuzca kıpırdanıyor, eliyle kasketini düzeltiyor, önünü ilikleyerek kalkıyor ayağa, hafif ama mağrur bir sesle:

"Burdayım doktor bey."


(Anonimdir, şehir efsanesidir, kişi uydurmadır...)
fotoğraf: buro. ismi ben verdim.

Vertigo

Ve bellatrix, sık sık yaşadığı baş dönmesi şikayeti ile şirket doktoruna gider...


Gittiğim gideceğim şirket doktorudur işte. Alt katta olmasa kalkıp oraya da gitmezdim ama, dün artık oturduğum yerde bile devrilmek üzereydim. Aniden saplanan baş ağrıları olur ya, onlar gibi bir baş dönmesi çarpıyor beni bu aralar. Gidiyor, yine geliyor, daha uzun süreli geliyor.

Adana'dan döndüğümde oldu ilk. O kadar yorgun ve uykusuzdum ki; 13:40 uçağıyla İstanbul'a dönüp, o saatte işten çıkabilip de dışarılarda trafik yaratanlara küfrederek 16:30'da eve varabildiğimde başım dört dönüyordu. Yattım uyudum iki saat, kalktığımda geçmişti. Sonra tekrar oldu, bilgisayara bakarken (zaten hep bilgisayara çok bakmaktan oluyor, evet anne). Kitap okurken. Yürürken. İşin garibi, otururken.

Hep dediğim de çok değil, toplasan 3-4 defa olmuştur, ama bir hafta içinde olması "sık sık" klasmanına girmesine neden oluyor sanırım.

Neyse, tansiyon 12/8, şeker normal. Alacağımız aksiyonlar şöyle: Bundan böyle baş dönmesi günlüğü tutacakmışım (baş dönmesi blogu mu tutsam acaba? ehehe...), takip edecekmişiz bunu, gerekirse -tahtaya vur- içinde nöroloji ve KBB bulunduran bir yere şöyle bi görünecekmişim.

Bunları anlattım ya, şimdi siz de tomografi falan demeyin bana.
Yoktur öyle bir şey.
Yoktur lan...

Şefk..

Bugün kafam hiç yerinde değildi. Tuzla'dan geldik sabah İstanbul'a. Kız kıza bir gece geçirelim, değişiklik olsun demiştik ofistekilerle (kız kıza olmak değil değişiklik, bunun için Tuzla'ya kadar ne zahmet etmek). Bu sayfiye yerinde arkadaşın IKEA katalogundan fırlama koltuk örtüleri ve perdelerle dolu, süper ötesi manzaralı evinde açık bir pencerenin önünde uyudum dün gece. Açık ve tülsüz bir pencere önünde. Kafamda yıldızlar ve yapraklar vardı. Hatta üşüyüp pencereyi kapattım bile gece. Bu hissi seviyoruz.

Yolda kendi kendimeyken, kendi kendime "her gün bu yol çekilir mi?" dedim. Cevabım müspet değildi. Hayır, servisle neyse; uyursun, muhabbet edersin, müzik dinlersin, müzik dinlerken uyursun... Ama arabada uyuma lüksün yok. Ben denedim, uyuyacak olmanın vicdan azabı beni uyutmadı. İronik, ama olmadı yani.

Tuzla hakkında ne yazı yazacak bilgim, ne de tecrübem var; siz iyisi mi metus'un yazısını okuyun. Sadece şunu diyebilirim, ne kadar güzel olursa olsun evin, İstanbul'a elini uzatsan tutamayacağın mesafede olmak güzel değil.

Sonra efendim, öğlen gideceğim Dünya Göz H. (H burada Erce kanjimin anlayacağı anlamda kullanılmıştır; siz 'hastane' diyebilirsiniz) herkesin cebinde nakit 2500 TL taşıdığı düşüncesiyle olsa gerek, önceden uyarmadığı halde parayı görmeden doktoru ameliyathaneye sokmadı. Pek tabi, Tuzla'dan Etiler'e gittim. Kardeşi gördüm, iki kat aşağı indim, hesabın slipi makinadan çıkarken daha, ameliyathaneye sokulmuştu kardeşim. Sonra eve gittim, pasaportumu aldım zira acilen İngiltere vizesine başvurmam gerekiyordu; şunun gibi akıl dolu sorulara yanıt verdikten ve 165 lirayı daha bayıldıktan sonra randevumu aldım. İngiltere olayı bayağı şahane oldu; bu konuda daha kafam yerindeyken kafa ütülemek istiyorum.

Sonra tüm gün keşke elimde şöyle zerre dikkat gerektirmeyen bir şey olsa dedim, saçmasapan bir part-time işi, çeviri filan, imha... Yoktu. Ben dikkatimi toplayamadım bütün gün. Hiçbir şey yapmak istemedim, yorgundum, huzursuzdum, yerimde oturamıyordum.

Bu ameliyat işi beni düşündüğümden çok etkiledi; kardeşim olduğu için ben de ameliyat olmuş mu sayıldım, gözden oldum olası korkmuşumdur ondan mı, bilmiyorum. Olmadı, bugün tam mala bağladım. Bir değişiklik yaparak şefkat istedim açıkça (şefkat istemek değil değişiklik, bunun için "şefkat istiyorum" demek açık ve net).

Sonra aradan birkaç saat geçti, çıkma vakti yaklaştı. Herkes çok yorgundu, ilaççımız da öyle; tam benim yapmak istediğim gibi bir iş yaparak tabir-i caizse pösteki saymıştı tüm gün. Canı sıkkındı, telefonu açtı, en sevimli sesiyle "şefkat istiyorum" dedi.

Gülümsedim. Müstehzi bir ifade takınmamaya çalıştım.

Ah bu ben kendimi nerelere vursam. Tos'a vurdum kendimi (ironik, ama oldu yani), elektriğimi aldı kedi. Onun yanında bile fazla duramadım. Benim mallığım.

Herkesin hayatında bi kedi olsun bence.

Temsili resim (Tos çok daha güzel)

(25 Ağustos 2010, of ki ne of - İstanbul)

bellatrix'in hastalık hali

Hastayım! Paket paket mendil bitirecek ve insanları bana çok yaşa demekten bıktıracak kadar hastayım, burnum palyaço gibi oldu ki bu kırmızılığı kapatmaya bile uğraşmadan geldim Adana'ya. İki saat tek delikli uyuduktan sonra uçakta (su içmem lazımdı!) oturdum ayılma kahvemi içiyorum beklerken, henüz beni tanıdığım kimse görmedi, görünce ne olacak bakalım.

Bu halimizle bir de onkoloji servisine gidecez ya, ona yanıyorum. Neyse belki çivi çiviyi söker?

Dün akşam (gece hatta) işten çok biçimsiz bir saatte çıkıp eve geldiğimde aramadım ama elim gitti telefona sendromu yaşadım. Kuzene bi kere söyledim bunu, arayacak kimsem olmayışına şaşırdı. Sanki kendisi bir şey olduğunda çok farklı insanları ararmış gibi (tabi onun ihtiyacı yok böyle bir şey yapmaya). Dün tatile gidecek yandaş bulamadım yanıma onca arkadaşım içinden bir tane, ona da şaşırdı mesela. İnsanlar bana (ve izin almaya) hazır asker sanki.

Ama dün inanılmaz nazlanmak istedim birilerine. Anneme falan değil ama, öyle çok telaşlanıp atlayıp gelip, bi de yarın burada değil misin diye, sanki benim elimdeymiş gibi, beni darlayacak birine değil. Sadece bana yazıklanacak birine. Biri beni arayıp hasta olduğumu fark etsin, ben gelme diyeyim o gene de gelsin, ben ona gelme demedim mi diye kızayım; çorba filan yapsın bana, ben de canım istemediği için içmeyeyim istedim :)

Evde üstüme sıçrayan yağ damlasına, televizyonda bir şey olmayışına, giydiğim yanlış terliğe, suyun zamanında ısınmayışına ve grooveshark'ın bir türlü açılmayışına teker teker küfrettim; aslında en son toplayıp tek kendime küfrettim sanıyorum. Şahane küfrederim ben kendime. Kafama, daha doğrusu. Size ne yahu, alan razı satan razı.

5 saniyede bir unutsam ya hasta olduğumu? :)

Geçmiş olsun mu bana?

(17 Haziran 2010, Adana)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!