... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

vazgeçmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vazgeçmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

knock knock joke


Bir vakitler neredeyse tüm yazılarımın etrafında döndüğü bir dostum vardı. Çok kırılıyordum ona, öfkeleniyordum; o umursamadıkça daha çok öfkeleniyordum, böyle bir takıntı haliydi adeta... En iyi arkadaşım olmasını istediğim, üstelik de bana en iyi arkadaşı olduğumu söyleyen birinin beni itip durmasına verdiğim anlamsız tepkilerdi o yazılar. Tepkilerim anlamsızdı ama yazılar için bunu söyleyemem. Güzel şeyler yazdım arada. Hala bazı benzetmelerimin tam anlamıyla onda karşılık bulduğunu düşünüyorum, "teneke adam" örneğin.

Bir gün gelip bu kızgınlığımın geçeceğini, ama bunun işlerin yoluna girdiği anlamına gelmeyeceğini de biliyordum. Ona da söylemişimdir bunu hatta. Söylemiş, hatta bu durumu kapanacak bir kapıya benzetmiş olmalıyım; çünkü bana şöyle bir yanıt verdiğini hatırlıyorum: "Omuz atar  kırarım o kapıyı, girerim içeri." 

Bir bakışın bile her şeyi anlatmaya yettiğini ve çalan şarkıların bir anlama geldiğini düşünen bir insan için, böyle büyük laflara inanmak, onlara dayanarak ayakta kalmak o kadar kolay ki. Yok olan, hem de ben bitiyorum diye bağıra çağıra yok olan bir dostluğu canlı tutmaya çabalamak... Nafile, ama kolay.

Neredeyse üç ay oldu, hiç konuşmadık. Hiç. Vedama gelmedi. Gelmesi ya da gelmemesi artık çok önemli olduğundan değil de, ertesi hafta gideceğimi bildiği halde gelmedi; sırf o haftasonunu ülkede geçirecek olan arkadaşımız ve tüm arkadaşları, arkadaşlarının sevgilileri de dahil herkes, herkes orada olduğu halde gelmedi. "Niye yok lan bu adam?" dendi (ben demedim), telefon edildi kendisine (ben etmedim), "ben onu zaten hep görüyorum" dedi gelmeyişinin açıklaması olarak (bunu bana söylemediler, kendim duydum). Biliyorum, ilgilendiği hiçbir şey yoktu orada. Birine sevgi göstermesi için arkasına saklanması gereken hiçbir şeyi vaat etmiyordu veda organizasyonum. Ama yine de bu denli bir açıksözlülük beklemiyordum.

Ülkedeki son haftam ışık hızıyla, üstelik bir mesai ve bir İzmir ziyaretini de içine katarak geçip gitti, son aile ziyareti, son şu, son bu, sonra da ben gittim. Bu arada bir kez aradı, ben İzmir'deyken. "İzmir'deyim" dedim. Bir kez de mesaj attı, saatler sonra gördüğüm, tek kelimelik bir şey. 

Tık, 
Tık. 

Kapıyı çaldı. Hemen cevap vermedim, endişelenmedi. Kapıyı kırmak şöyle dursun, zile bile basmadı. Arkasını döndü, gitti. Bir daha hiç konuşmadık, üç ay oldu neredeyse. Bundan sonra da özellikle konuşacağımızı sanmıyorum. Orada burada karşılaşınca kibar kibar naber'leşiriz. O bana Afrika maceralarımı sorar, ben ona altı ayı üç cümlede özetlerim, o kadarı da ona yeter. Muhtemelen kalabalıklarda karşılaşmışızdır zaten, kalabalıklar arasında kaynar gideriz.

Aradan bunca zaman geçtikten sonra o telefonu açmanın daha zor olduğuna (aramamasının nedeninin bu olduğuna) inanmak isteyen minicik bir parçam varsa da hala, bir şeyleri ayakta tutmaya yetmiyor. Bittiyse bitmiştir, dostluklar biter. O yazıları yazarken ölmediysem, şimdi hiç ölmem.

Ama gülmüyorum bu duruma, çünkü yazık. "Knock knock joke"lar komik olmuyor gerçekten de.


15 Eylül 2015
Kumasi, Gana

hafıza-i bellatrix, nisyan ile uyuşuktur.

dün anlatırken de saçma geldi, şu an da inanılmaz saçma geliyor bir şeylere, bir kimselere çok fazla üzülmek.

ben, her şeyi hatırlayan bellatrix, şu an kendime çok şaşırıyorum. artık hiç hatırlamıyorum bazı eski dostlarıma neden bozulduğumu, ne zaman değersiz, her an unutulabilir, ihtiyaç duyulmayan biri gibi hissetmeye başladığımı hatırlamıyorum. bunu ne zaman umursamamaya başladığımı da. sanıyorum umursamamaya başlamam, artık aramamaya, sormamaya başladığımda gerçekleşebildi ancak.

şimdi yazılarıma geri dönüp baktığımda ne hüzünlüymüşün diye hatırlayabildiğim şeyler bunlar. aramız bozuk mu? değil. olmasına gerek yok. çünkü ben olay çıkarmıyorum. kendimi harap etmiyor, karşımdakini sorgulamıyorum. her şeyi ben yapıyordum, şimdi de hiçbir şey yapmıyorum. böylece düzelttim, yoluna soktum bir şeyleri.

hafıza-i bellatrix nisyan ile uyuşmuş durumda. bir de, ortalama yakınlıklarla.
ortalama yakınlıkları kaybetti diye de şoka girmez kimse.

iste(me), ara(ma), (me)sela

"Siz neyi arıyorsunuz?"
"Bilmem... Neyi aramadığımı biliyorum ben."

Hayatım boyunca neyi istemediğimi bildim.

Bir tipim yok, "bu hiç benim tipim değil" hiç olmadı, sarışınları hiç sevmediğimi zannettiğim bir dönemde sarışın, kahverengi gözlü bir Çerkez'e (o Çerkes der ve doğrusunun bu olduğunu iddia ederdi) kaptırdım kalbimi.

En sevdiğim bir yemek yok, ama sevmediklerimi bir çırpıda sayarım.

En sevdiğim bir janr yok, dayanamadığım müzikler var.
En sevdiğim yazar yok, yazardan saymadıklarım var. İyi bir yazıda ne olması gerektiğini listeleyemem, ama bir yazıya kötü derim, neden öyle düşündüğümü de o yazıya bakarak söylerim. Şiire de. Şarkıya. Televizyon programına. Gazeteciye, köşe yazarına, siyasetçiye.

Tüm bunlar... Aslında o kadar müşkülpesent olmadığımı göstermez mi?
Yoksa tam tersi mi? İstemediğim, sevmediğim, beğenmediğim ama insanların bayıldığı, değer verdiği çok şey, çok düşünce, çok tarz var. Bazen bunlara sığmaya (evet, sığmaya) çalışıyorum ama olmuyor. Üstümde durmuyor, bir gün iki gün belki, sonra dağılıyor, dağılıyorum, daha kötü oluyor.

O zaman boşvermeli. Çünkü artık uğraşmak istemediğimi de biliyorum.

Çay

Çay:

Fa çāy چاى 1. yapraklarından içecek yapılan bir bitki, camellia sinensis, 2. bu bitkiden yapılan içecek (= Rus çay a.a. ) ~ Çin ça' 茶 a.a.

Çin kökenli olan bitki 17. yy ortalarına doğru Batı Avrupa ve Rusya'da tanındı. Asya ve Doğu Avrupa dillerinde Gwangdong lehçesinden alınan ça' biçimi yaygınken, Batı Avrupa dillerinde aynı sözcüğün Xiamen lehçesinden Holandalı tüccarlar vasıtasıyla alınan tê biçimi benimsenmiştir. Türkçe sözcük doğrudan Portekizlilerden, veya Portekiz vasıtasıyla ulaştığı Hindistan'dan Farsça yoluyla alınmış olabilir.

Türkçe sözcük ilk kez Damadzade Ahmed Efendi'nin 1731 tarihli Çay Risalesi'nde yaygın kullanım buldu.

Kaynak. 

Türkiye'de Çay:

"Anadolu'da çay içme alışkanlığı başlangıcının 17.yy.'a kadar gittiği bilinmektedir. (...) Şu anda, toplanan yaş yaprağın %65'i Çaykur'a ait 45 yaş çay fabrikasında işlenirken, özel sektöre ait olan ve sayılarının 300'ün üstünde olduğu tahmin edilen irili ufaklı yaş çay fabrikaları ile toplam yaş yaprağın %35'i işlenmektedir. Mevcut üretimle iç talep tamamen karşılandığı gibi ihracat da yapılmaktadır."


"gel de aşkımdan köpek ol sürün demedik amk yani. ama işte eğlenirdik, sohbet ederdik, belki bir şeyler içerdik. ne var fena mı olurdu?"

   

Çay içebilirdik mesela; aslında tek istediğim çaydı. Türkiye'de ne çok bulunan, yetmezmiş gibi yurtdışından da şekillerce getirilen çay. Demlik poşeti, sallama, bergamutlu, naneli yeşilli, rezene, papatya filan değil; dümdüz lan, dümdüz bir bardak demli çay. (Bir dümdüz çay hiçbir zaman dümdüz bardakta verilmemelidir gerçi.)

Ama içemedik o çayı, içmek istemedi adam. Ben benzetmenin karşılayabileceğinden çok fazla çayı, hep yalnız içtim. Acaba kahve mi demek icap ederdi en baştan? Benzetmenin gerektirebileceği kadar kahve içebilir miydik?

Bilmiyorum. Hiç bilemeyiz. Cevabını bilme ihtimalimiz olmayışı zaten bana bunu yazdıran. Sıcak bir yaz günü, daha da sıcak olarak ama; harareti alsın diye yazılarak. Yazı, harareti alır.

Güzel bir hikayemiz olur sandımdı. Belki de olurdu. Asıl önemli olansa, bizim -ikimizin de- herhangi bir hikayeyi güzel anlatacak olmamızdı. Anlatırdık çünkü, bal gibi de okurdunuz.

Ben herhangi bir hikayeyi güzel anlatacak adamları sevdim hep. Sevmemek için bir fırsat verilmediyse bana, o zaman da çay kadar seveceğimi sandım onları. (Sevmek de ne korkutucu kelimedir bazısına, değil mi efendim, hoşlanmak diyelim biz ona, gönül kayması filan. Tamam korkma. Geçti.)

Skor tabelasına gözleri dikmiş seyirci gibi, her artan sayıda sevindim. Daha bana anlatılmadan birçok şeyi biliyordum; sinir olacağı, acayip kıskanacağı şeylerle karşılaşacağını bilerek insanı araştırmanın müthiş bir tarafı vardır: Zeytinyağlı yemekteki toz şeker veya bitter çikolatadaki acı biber gibi.

Kendim de yapmadım üstelik, ben anlattım, başkaları daha çok merak edip didikledi. Biliyorlardı, anlattığım adamlar bir süre orada (burada?) bir yerde kalacak demekti, ben daha anlatacağım, bok varmış gibi onlar da beni her gördüklerinde soracaklar, bir süre sonra o soruya cevap vermenin beni üzdüğünü fark edip tarihin tozlu sayfalarına bir adam daha gömeceklerdi ama biliyorlardı yine de, ben boşa ve boşuna bahsetmezdim kimseden. Yüzümde yok yere bir sırıtış olmazdı, zaten ben herhangi bir anda gülerken objektiflere yakalanan biri değildim. Objektiflere yakalanmadığımdan bir, herhangi bir anda gülmediğimden iki.

Dalga da geçtiler benimle pezevenkler. "Sorry bro!"ların arasında parantezli harfler, "800 olduk mu?"lar filan. Kızmadım ama. Bana zaten bildiğim şeyleri hatırlatan şeylere kızmam ben. Hem daha o zaman kabullenmemiştim çay muharebesini kaybettiğimi.
Kaybetmek de denemez ya buna.
(Bu da züğürt tesellisi.)

Yok yok, kaybedecek bir şey yok ve hiç olmadı.
Yok yok, korku da yok zaten.
Sadece karın ağrısı.


(noktası 08.07.2012'de Heybeliada'da konan eski yazı)


Vazgeçtim

_ Birinden vazgeçmek nedir anne?

_ Bir vakitler ilgili ilgisiz her haltı onunla özdeşleştirip bunu söyleme ihtiyacı hissederken, bir gün direkt olarak onunla ilgili, onu etkileyeceğini veya ilgileneceğini bildiğin şeyleri bile söylemekten kaçınmaktır yavrum.

Hakkında her şeyi duymak istiyorum diyen Nil gibi oldum bir süre. Sonuçta bir sürü gereksiz şey biliyorum, bir sürü ayrıntı; bunları bilmek, fark etmek, keşfetmek beni mutlu ederken aynı anda da ufak ufak canımı acıtıyor, çünkü Nil'in atladığı bir şey var ki her bir ayrıntıda yüzüme vurulan, Sezen Aksu daha tecrübeli olduğu için olsa gerek, bilmiştir; Müslüm Gürses de çok güzel söyler onu...

hiç tanımaz elim ellerini, bilmez yüreğim, bilmez yüreğini

Dinle.

(21 Eylül 2011 ~ 06 Şubat 2012, İstanbul)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!