... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

mutsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hüzünlü Gana


Şimdi size bilmediğiniz ve/veya fotoğraflardan filan her şey süper göründüğü için tahmin etmediğiniz bir şeylerden bahsedeyim: Gana mutsuz bir ülke. Herkes şarkılar söylüyor, dans ediyor, içiyor, eğleniyor; görünürde herkes neşeli ama yüzlerine bakınca anlıyorsunuz mutsuz olduklarını. Çünkü herkes sevgisiz. Hapis. Ama bu kez yabancılar, beyazlar, batılılar tarafından değil, kendi kendileri tarafından tutsak edilmişler. 

Seviyorlar ama görgü, saygı, din falan filan adı altında baskılanmış saçmasapan ilişkiler yaşıyorlar. Bırak halk içinde öpüşmeyi, sevgililerinin elini tutup sokakta yürüyemiyorlar bile. Herhangi bir sevgi gösterisinde bulunamıyorlar, çünkü ayıp. Ancak yan yana yürüyebiliyorlar yolda, ya da mesela bir lokantada karşı karşıya oturabiliyorlar iki arkadaş gibi; gibi diyorum, çünkü arkadaşlar yapamıyor bunu. Kızlarla erkekler arkadaş olamıyor burada.

Abarttığımı sanıyorsunuz ama bu yazdıklarımın hepsini Gana'nın yerlilerinden dinledim ben şaşkınlık içinde. "Ama ben dışarıda kızlı erkekli gruplar gördüm?" dediğimde gülüp, "o kızlar mutlaka gruptan birileriyle birliktedir" dediler. Bunları dinledikten sonra etrafa daha dikkatli baktım, gerçekten de öyleydi. Korktum biraz, ne yalan söyleyeyim. Karşı cinslerin arkadaş olamadığı her yer biraz korkutucudur benim için; bu kendi seçimleri olmasa bile.

Öte yandan, cinsel ilişkiye başlama yaşı küçük, AIDS'in ya da cinsel yola bulaşan hastalıkların görülme oranı yüksek, seks işçilerinin sayısı inanılmaz fazla; bu kadar baskılanan bir toplumdan başka ne beklenebilirdi ki zaten?

Tüm bunları çok fazla dışarıya vurmamalarının tek sebebi unutmayı ya da bilmemeyi tercih etmeleri gibi göründü bana. Ne elde edebileceklerini ya da başkalarının nasıl yaşadığını bilmedikleri için hayatlarından memnun oldukları gibi, bu durumu da görmezden gelmeye ya da normal addetmeye alışmışlar. Bu yüzden, insanlara mutsuz yerine hüzünlü demek daha doğru olacak belki de... Suyun, elektriğin, düzgün bir yolun dahi olmadığı köylerde insanlara sordum bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını. Beş on dakika düşündüler. Ben ilk dakikada on şey sıralamıştım kafamda; onların aklına "evde tuvaletimiz ya da el yıkayacak bir yerimiz yok" demek bile gelmedi. Epeyce düşündükten sonra ancak, "telefonun çekmemesi işimi zorlaştırıyor" dedi bir sağlık çalışanı. Bu kadar. Bahsettiğim "ignorance is bliss" seviyesi bu; ve bu cehalet değil.

Böyle yaşayan insanları kolay kolay mutsuz edemezsiniz belki. Hayatlarından bizim ettiğimiz kadar sık şikayet ettiklerini duyamazsınız. Doyabildikleri ve sağlıklı oldukları sürece keyifleri yerindedir. Lakin en temel insani ihtiyaçlarını, sevgiyi, teması esirgeyerek gözlerine hüznü yerleştirebilirsiniz, işte burada yapıldığı gibi.

Çocuklar hariç, onlar olan bitenin farkında olmak için çok küçükler çünkü. Nasıl neşeli, nasıl canlar... Hiç büyümeseler keşke.




05 Ekim 2015 Kumasi, Gana

ergenlik sivilceleri

Güzel bir epigraf koysam yazının inandırıcılığı daha yüksek olurdu ama kitaplığım yanımda değil. Sonradan bulursam, dönüp eklerim.


Bugün bütün günümü önce yalnız ölmeyeceğimi düşünmeye, sonra da yalnız öleceğimi düşünmemeye çalışarak geçirdim ama başarılı olamadım. Düşünmesem de kendini hissettiriyor lanet şey. Midemden dışarı, yumruk darbeleriyle çıkmaya çalışan bu duyguyu görmezden gelmek pek mümkün olmuyor bu kadar bulantı içinde.
Genelde rol yapabiliyorum; ama bazen mutluluğunuz bana çok fazla geliyor. “Bunu görmek istemiyorum, bunu sakla, bunu gösterme, bu kişiyi takip etmeyi hepten bırak” hezeyanına yakalandığımı fark ettiğimde telefonu elimden bıraktım. Ne fayda, hepiniz oradasınız biliyorum. Kimse hatırlamıyor, kimsenin umrunda değil ama ben her gördüğümde hatırlıyorum: Sen benim en yakın arkadaşlarımdan birini aldatmıştın şekerim, ömür boyu mutluluklar dilerim. Senin yüzünden o kız iki ay kendine gelememişti, “she said yes” fotoğrafın çok hoşmuş tatlım. Hayatının yirmi beşinci aşkıyla (ya da yirmi beşinci “hayatının aşkı”yla) evlendiğin için çok mutluyum balım. En son sevgilinden ayrıldığında intihar ediyordun, öyle bir şey hiç olmamışçasına toparlandığına çok sevindim canikom.
Siz her şeyin en güzelini hak ediyorsunuz.

Gerçekten sevindiklerim de var, olmaz mı? Mesela bir arkadaşım var. İlkokulun ilk gününde, ilk ders öncesinde tanışmıştık. İkimiz de birbirimizi ayrı bir önemseriz bu yüzden. Anadolu Lisesi sınavlarına beraber çalışmışlığımız vardır, o solak olduğu için doğru yaptığı soruların yanına attığı “tick”lerin ters olmasını garipsediğim gibi saçma detaylar hatırlıyorum. Annelerimiz salonda oturup bizi çalışıyor zannederken fayansın üstünde kolonyalı pamuk yakıp neredeyse mobilyaları ateşe vermişliğimiz filan da vardır; benim gibi akıllı uslu biri için epey çılgın hikayeler sizin anlayacağınız... Yine beraber çalıştığımız bir gün, banyonun aynasında yüzüne krem sürerken görmüştüm onu, ergenlik sivilceleriyle başı derde girmeye başlamıştı daha o zamandan. “Bende hiç çıkmadı” demiştim. “Büyüyünce çıkar” dedi. Kalbim kırıldı. Kalbimin ne kadar kırıldığını o an anlamadım.
Farklı okullara gittiğimiz için koptuktan ve yıllarca görüşmedikten sonra Facebook sayesinde tekrar bir araya geldik bu arkadaşımla. Görüştük arada bir, daha çok uzaktan haberleştik, geçenlerde bir gün “burada olacak mısın Ekim’de?” dedi. Orada olmayacaktım Ekim’de. Üzüldü. Gerçekten üzüldüğüne inanıyorum. Ben de üzüldüm aslında biraz, orada olsaydım evlendiğini görmek isterdim. Aile ya da komşuluk ilişkileri gerektirdiği için değil, aynı sırada isteyerek yan yana oturduğumuz için edindiğim ilk arkadaşımdı ne de olsa. Ama ben biraz da üzülmedim. Kendimi o banyodaymış gibi hissettim çünkü yine. Kalbim öyle bir kırılmış ki şu an bile o anı, o banyo aynasındaki yansımasına bakışımı gözümün önüne getirebiliyorum ve aynı şeyi hissediyorum.
Benim neredeyse hiç ergenlik sivilcem çıkmadı. Bunun için üzülecek değilim tabi ki, ne iyi etmişler de çıkmamışlar. Ama ergenlik sivilcesi çıkaran herkes gitti. Herkes büyüdü, ben kaldım. Bu kadar çekilmezmişim demek ki. Bu kadar lanet bir insanmışım. Ukala, kibirli, sıkıcıymışım. Benimle beraber olmayı bırak, bir çay kahve filan içmeye bile değmezmiş. Çirkinmişim belki, bilmiyorum. “Patates”mişim. Gerizekalıymışım. Cahilmişim. Kötüymüşüm. 
Ya da tam tersi? “Onun için fazla entelektüel”mişim. Öbüründen çok daha kendimi geliştirmişmişim. Diğerinin yaptığı müzik bana uzaylı istilası gibi geldiği için o iş herhalde olmazmış. Belki iyi bir işim varmış, fazla kazanıyormuşum. Evim de ne güzelmiş. Bağımsızmışım da, kimseye ihtiyaç duymuyormuşum. Erkekler benden korkuyormuş.
Bunlar illa ki kendim için düşündüğüm şeyler değil. Fikir yürütüyorum; çünkü ortada bir derdin olması gerektiğine inanıyorum. Yani birisi bana çıkıp “seni aramadım çünkü evde ot içip 31 çekiyordum” diyebiliyorsa, onun ne kadar saçmasapan biri olduğundan bağımsız olarak, bende de bunu dedirten bir şey olmalı. Bir şey olmalı, olduğuna emin oldum yıllar içinde; ama ne olduğunu bulamadım. Sordum da etrafa, kayda değer bir şey söylemediler. Psikologlar böyle şeyleri düşünseler de söylemezler zaten. Beklemiyorum bunu. Rakı masasında, en sevdiklerin söylemedikten sonra...
Ha, o sevdiklerime de sinir oluyorum. Ne o öyle sanki benim bilmediğim bir şey biliyormuş gibi bir gülümsemeyle “o işler hiç belli olmaz” demeler falan? Tsss, sometimes. Bunu diyen herkes şu an evli, nişanlı yahut içinde mutlu olduğu bir ilişkiye sahip. Aynı kişilerin, yalnız oldukları zaman hiç böyle laflar etmediklerini bilmesem, belki azıcık güvenirdim. Ama biliyorum. Üç beş ay yalnız kalınca dünyanın en istenmemiş insanıymış gibi davrandıklarına şahit olacak kadar zaman geçirdim hepsiyle. Hepsinin hayatından seksen tane insan geçti benim yalnız olduğum asır içinde; evlendiler, boşandılar ve tekrar evlendiler hatta; ve tüm bu süre içinde, biriyle birlikteyken en mutlu olmak gibi, yalnızken en mutsuz olmak da onların tekelindeydi. Çünkü birinden ayrılmak hiç kimseden ayrılmamaktan daha büyük bir mutsuzluğa hak tanıyordu. Yani, kaç yıl kaç ay kaç gün olduğunu hatırlamıyor gibi yapmayı artık daha uygun bulduğum yalnızlığımla bile, mutsuz olmaya hakkım yoktu aslında. Ne konuşuyordum yani? Ne anlatıyordum, yeni bir şey mi vardı?

Hiç.
Velhasıl, kendini değersizleştirdiğini zannederek büyüdüğümüz herkes şahane birer insan evladı oldu birilerinin gözünde. Bana da şişe çevirmece oynarken “en büyük korkun nedir?” diye sorduklarında hiç sektirmeden “bir daha sevilmemek” demek kaldı. Dünyanın hangi ülkesinde olursam olayım hem de. Her gün, her dışarı çıkışım, tanıştığım ve ilgimi çeken her yeni kişi bu fikre atılan bir cila. Sivilcem de yok zaten, pürüzsüzüm vallahi. Pırıl pırıl parlıyorum artık yalnızlıktan.
Işıkları kapatabilirsiniz.

"Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam."

Afrika'ya gelmeden önce, daha önce gelen onlarca kişiyle konuştum. Kimisi birtakım eğrilerden bahsetti: Şimdi şu noktadasın, vardığında modun düşecek çünkü "aman, nereye geldim!" diyeceksin, sonra yükselip zirve yapacak, sonra dönüşte yine düşecek, vb... Sayısalcı kafası. Kimi, dönüşte ülkesini ne denli garipsediğinden bahsetti, kimi ofise tekrar alışmanın sıkıntısından... Velhasıl, hepsi "zor" dedi. Hatta "gittiğim ilk iki hafta sürekli ağladım" dedi biri. Ne kadar abartıyor, diye düşünmüştüm duyunca. Hala da öyle düşünüyorum. Ağlamak zayıflık belirtisi olduğundan değil ama, gelir gelmez ağlamaya başlayacaksan "hiç mi heyecan duymadın?" demezler mi adama? Zorla mı gönderdiler, bu ne biçim gönüllülük?

Bana dediler ki, çok zor oluyor bazen uzakta olmak.

Açıkçası, uzakta olduğum için, burada yapayalnız olduğum için ağlamak isterdim. Onun yerine, memleketin haline ağlıyorum oturup. Yazık. Bizde sözün bittiği yer hiç bitmez ama, söyleyecek bir şey gelmiyor aklıma artık. İçimden de gelmiyor. Bugün bittiler galiba.

Yaşar Kemal'in 1962'de yazdığı bir yazıyı okudum birkaç saat önce. Ben "iyi olacak" diyemedim ama, en azından ağlamayı bıraktım okuyunca. Size de iyi gelir illa, hele de benden çok umut taşıyorsanız geleceğimiz hakkında...

Ben kendim, bu şehirden gittim de, yine de yeterince hayal kuracak yer bırakmadı bu nüfus cüzdanı bana.
 
10-11 Eylül 2015
Kumasi, Gana
///


Siz ne derseniz deyin, ben bıktım. Nah burama geldi. Neredeyse öfkeden, çaresizlikten boğulacağım. Kendimi kandırmaya çalışıyorum. İyi olacak, iyi olacak! Başkalarını da kendimle birlikte kandırmaya yöneltiyorum belki, iyi olacak, iyi olacak. Ne zaman? Çok yakın mı? Ya da bin yıl sonra mı? İşte onun orası belli değil. Ben sadece iyi olacak, diyorum. İyi olacak diyorum ya, siz ona bakın! On yıl, on iki yıl orman yazısı yaz… Git şu koskoca Anadolunun ormanlarını adım adım dolaş, yıkılmışlığını, yakılmışlığını gör, yurdun çöl olmaya doğru gittiğini gör, on iki yıl durmadan ha yaz, de yaz. Hiçbir ses çıkmasın. Sen yazdıkça onlar ormanı yok etsinler. Sonra, daha iyi olacak, iyi olacak. Halkın mağarada yaşıyor, aç, perişan, üstelik de sömürülüyor. Yıllar yılı bunu da yaz. Toprak reformu de, ağalar de, toprak ölüyor de… Hiç mi hiç ses gelmesin. Dünya sağır olsun… Sonra sen gene durmadan bağırtını sürdür. Buna can mı dayanır. Bu memleketin canına okuyan yobaz yasakları… Hiçbir yeni düşüncenin bu yurda girmesini istemiyor. Aman bu yasaklar gereksizdir, işe yaramaz, bizi öldürüyor. Siz bu vatanı sevmez misiniz, siz bu toprakların çocukları değil misiniz? Kim anlar, kim dinler… Kabile düzeniyle devlet idare edilir mi? Türkmen kabileleri çok uzakta kaldı. Etmeyin eylemeyin… Bizim atalarımız, diyorlar da bir şey demiyorlar. Var olsunlar, sağ olsun sizin şanlı atalarınız. Onlar iyimişler, hasmışlar ya, bu çağda sökmezler… Adam anlamıyor, ya da anlamak işine gelmiyor, elinde ok yayla, yalın kılıçla Altaylara gidip atalara karışacağı üstüne destanlar düzüyor. Arkadaş, ok, yay, yalın kılıç atalarının zamanında kaldı. Şimdi atom var. Atalarının devrinin düşüncesi, atalarının kılıcıyla birlikte, kodu da gitti. Şimdi atom çağıdır. Ataların çağında elde kılıç gider, Altaylarda teke tek dövüşürsün… Dövüşmenin, adam öldürmenin kutsallığını da yayarsın. Şimdi adam öldürmek kutsaldır dersen, senden iğrenirler. Harbetmek güzeldir dersen seni kınarlar, yabanıl derler, kan içici derler. Savunma kutsal, ama saldırma değil. Atom çağının getirdiği barıştır, sevgidir. Başka çare de yok… Anlamazlar, anlatamazsın… Bunlar insan soyunun ahmakları… İyi olacak, iyi olacak…

Bu yazar hep aynı şeyler tutturmuş… Sınırlı yazar… Ben de bıktım. Vallahi bıktım bu konulardan. Ama neyleyim ki göz görmüyor, gönül katlanmıyor. Bir zaman geliyor kendime söz veriyorum, bir daha böyle acılı konuları yazma, şöyle güzel sevinçli konuları yaz, bu memlekette hiç güzel şey yok mu? Var, var, var… Kendimi inandırmaya çalışıyorum. Bakın bizim memlekette güzel düşünen insanlar da… Buradaki, başı deri külahlı, keçe külahlı, eli oklu, ayağı çarıklı Turancı züppelerinin karşısında canını dişine takmış dövüşen, aklı söyleyen, çağımızın gerçeklerini söyleyen güzel insanlar da var. Onları övmeli… Gerçekten övülmeye değer insanlar…

Hep Anadolu’da kötülük görür, on yıldır bu yazar. Çirkinlik görür. Düşün bakalım aslanım, güzel bir yanı yok mu? Kilimi güzel, türküleri güzel, halayları güzel, kültürü güzel halkın… Bunlarla uğraşan kim, bunları kültürden sayan kim? Hepsi bir bir Köy Enstitüleri’nde canlanıyordu. O çirkin adamlar, o Kara Cephe, Karalar Cephesi, yerle bir etti en güzel şeyimizi…

Bakın Erciyes dağı çok güzel… Dümdüz bir bozkırın ortasından, bıçak gibi bir göğe doğru ağar. Ovanın, dünyanın pırıltılı aklığında…

Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince… Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden… Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık… Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana… Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine… İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini… Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur.

Şu koskocaman şehrin sokaklarında dolaşanların yüzlerine bakın… Yüz mü bunlar! Sararmış, uzamış… Gülmeyi unutmuş… Bu yüzler sevinci unutmuş. Sevmeyi unutmuş. Şöyle yürek dolusu, can dolusu, kucak dolusu sevmeyi unutmuş. Ağız dolusu öpmeyi unutmuş bunlar. Şöyle sağlıklı, kütür kütür öpmeyi unutmuşlar. Gözleri kırgın, yılgın, paslı… Kuşkulu, korkulu, düşmanca… Ben bu şehirden korkuyorum, bu şehirde hasta oluyorum, deliriyorum… İçimden her şeyi bırakıp kaçmak geliyor. Kirlenmiş, bitlenmiş, çamur içinde bir şehir. Dedikodu hastalığında, merhametsiz, sevgisiz, kazıkçı… Bu şehir karaborsacıların şehri… Bire bin kazananların, lüksün şehri… Ve bu şehrin dört bir yanını çamur deryası içindeki çerden çöpten gecekondulu, yüz binlerce insanın yaşadığı umutsuz insanların mahalleleri çevirmiş. Ağzını açmış, bir ejderha gibi duruyor.

Ben güzellikten söz açmayı istemez miyim. Ben karnı tok, sıklı peklikten söz açmayı istemez miyim… Ben insanların önüne güzel sözcüklerle, güzel bir dünya açmayı öylesine bir isterim ki, can atarım…

Sonra ben yazar olarak, capcanlı bir güneş altında sevişenlerden de söz açmayı isterim. İki genç, daha çiçeği burnunda. Kol kola yumulmuşlar… Bunu yazmayı nasıl, nasıl isterim… Ve bir yazar bunu ne güzel anlatır. Böyle şeyleri çok anlatmışlar, diyeceksiniz. Ama sağlıklı bir dünyada, bu sevginin anlatacak çok yeni, pırıl pırıl yönü de bulunur.

Ben kendim, bu şehirden gidemem. Bütün mümkünüm çarelerim kesilmiş. Ama böylesi bir dünyada da sevinemem. Hayal kurarım hayal. Işıklı, sevinçli, çiçekli, kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseden korkmadığı, kuşkulanmadığı, kimsenin kimseye düşmanca bakmadığı bir dünyanın hayalini kurarım. Kimsenin kimseye diş gıcırdatmadığı bir dünya… Gönlü gani bir adam sayarım kendimi. Bu kadarı bile bana yeter, bu kadarı bile beni mutlu eder.

Bir söz vardır. Derler ki, insanoğlu arsız bir yaratıktır. Gerçekten de arsız. Bu açlık yanı başımızda dururken, bu yoksulluğu, bu perişanlığı, bu kiri görürken gene de seviniyor, coşuyoruz. Size bir şey söyleyim mi, insanoğlu bütün bunların arasında bile güzel. Ya durumu bu olmasa… Kim bilir dünyayı ne cennete çevirir insanlar!

Bana şöyle küçücük bir dünya… Hiç olmazsa her isteyenin aşkla şevkle onuru kırılmadan çalışacağı bir dünya verin. Böyle bir dünyamız yok mu? Öyleyse susun. Öyleyse kimseye karamsar demeyin. Bütün bu karanlıktan size umut ışığı göstermeye gene de savaşırım. Siz de beni kınamayın, karalamayın.

Bakın bakın, ne geldi kalemimin ucuna… Ne geldi de durdu gözümün önünde? Bir gündü. Sıcak bir yaz günüydü. Diyarbakırın Kulp ilçesinin Şıkevtan köyündeyim. Şıkevt, mağara anlamına gelir. Bütün köyün evleri mağaralarda. Kayaya oturmuş kovuklarda. Halim Yıldız on tane çıplak, çırılçıplak çocuğunu elinden tutmuş, beşini bir yanına, beşini de bir yanına almış bana göstermeye getirdi.
“Ben Halim Yıldız, on çırılçıplak çocuğun babası… Ömründe gömlek yüzü görmemiş… ”

Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam. Kırarım bu kalemi. Dileyen okur, dilemeyen okumaz.

Yaşar Kemal
21 Şubat 1962

Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne: Seçme Yazılar, sayfa 41-45. Yapı Kredi Yayınları 2014

no resolutions and no surprises

Saat 16:48

Oturup tüm Aralık'ların son yazılarını ve Ocak'ların ilk yazılarını okudum, 2009'da blogu açtığımdan bu yana buraya karaladığım.

(Günlüklerimi de hala saklarım ben. Bazılarını okuyorum etrafı düzenlerken filan elime geçtikçe. Bazılarınınsa kapaklarını dahi açmıyorum. Üniversite biterken yazılan yıllık yazılarıma da hiç, ama hiç bakmadım mezun olduğumdan beri. Benim için çok önemli olanları, içimde kocaman bir ışık veya kocaman bir boşluk bırakanları zaten biliyorum ezbere.)

Çok mutlu olduğum zamanlar varmış evet ama en önemlisi, mutluluğun nasıl bir şey olduğunu hatırladığım ve ona ulaşmaya çalışıp zaman zaman ulaşamadığım için mutsuz olduğum zamanlar varmış. Şu an kıvrıldığım koltuk köşesinde bunları yazarken veya az önce uzandığım başka bir koltuğun üzerindeki, nereden geldiği belli olmayan ufak beyaz tüy topağına dikkatle bakarken hatırlamıyorum, hatırlamıyordum bunu. Başka birçok şeyi hatırlamadığım gibi.

İnsan yeterince unuttuğu her şeyden kuşku duyuyor sonradan. Belki bu yüzden yazmak lazımdır. Ben mesela, hiç yazmamış olsaydım 2004 Mayıs'ında, ICAMES 2004'ün civcivli zamanlarından birinde, önceki gece muhtemelen -yine- hayvan gibi içmiş ve birkaç saat kulüpteki rahatsız ve gereğinden sıcak deri koltukta veya kara masanın üzerinde uyuklamış ama yine de sabah 8.30'daki ders için Hisarüstü'nden Taksim'e teşrif etmiş halimle Fransız Kültür'ün tuvaletinde kendime gelmeye çalışırken, yüzüme su çarpıp aynaya baktığımda inanılmaz, ama inanılmaz mutlu hissettiğimi, acaba geçenlerde bana "En son ne zaman mutlu oldun?" diyen insana "2004'te" diyebilir miydim? Aklıma gelen ilk cevap bu olabilir miydi?

(Elbette daha sonra da mutlu hissettim kendimi ama bunlar o anki kadar pürüzsüz, lekesiz, başdöndürücü değildi.)

Fotoğrafları çekiyorum çünkü onları gördüm, oralara gittim, o şeyler bana bir şey hissettirdi/düşündürdü. Anları yazıyorum çünkü bir şeyleri hiç geri gelmeyeceklermiş... yok yok, bir daha hiç olmayacaklarmışçasına unuttuğumda elimde en azından bir kanıt olsun istiyorum. "Ben mutlu olmuştum." Mutluluk nasıl bir şeydi? Bilmem, ama mutluydum. Aşk nasıl bir şeydi? Bilmem, ama aşıktım. Sorarsanız verecek bir cevabım var. Yazıyorum çünkü.

Saat 17:06

Özenle ve teker teker hayır dediğim tüm yılbaşı davetleri havanın kararmasını bekliyor olmalı. Çünkü bugün erkenden buluşulmaz. Bugün hazırlık yapılır. Bugün kırmızı don giyilir ve bu don mutlaka bize şans getirir. Bugün kuaförler fazla mesai yapar, trafik olur, taksi olmaz ve geç kalınır. Bugün birinin bir yere geç kalması çok kritiktir. Bugün birinin bir yere geç kalmasını kendinden başka kimse umursamaz. Bugün çok eğlenilir. Bugün acayip içilir. Bugünün gecesinin sabahında çok geç kalkılır.

Bu gün, 14 Şubat'tan daha elim ve daha vahim bir klişedir.

Elbette davetlere hayır dememin bir klişeyi beslememek gibi asil bir amacı yok. Yılbaşlarını severim, omuzlarına yılın yükünü yüklemekten genelde kaçınsam da. Yılbaşı ağacı filan; bu yıl süslemek aklıma gelmese ve süslendikten sonra da bir kere bile ışıklarını yakmamış olsam da, güzeldir. 14 Şubat'ları da severim zaten ben. Kalpler, balonlar, balonlu kalpler falan. Güzeldir. Kırmızıdır. Kırmızıyı severim. Tüm bunlar bana şu an bir şey ifade etmiyor sadece. Her yıl bu güne yüklediğim anlam ya da her neyse, azalıyor. Bu azalmanın, günün umurunda olduğunu pek sanmıyorum. İhmal edilebilirdir kazancı, bunca insan arasında... Ziyaret ettiğim kiliselerde mum yakarken, doğum günü pastamın mumunu üflerken, Kadir Gecesi'nde -eğer içimden gelirse- dua ederken veya tekneyle köprünün altından geçerken artık tutmadığım dileklerin de gerçekleşmesini gönülden dilediğimiz diğer dilekler üzerinde herhangi bir rahatlama yarattığından şüpheliyim zaten. (Herkes bugün tüm sevdiklerinin tüm sevdikleriyle beraber olmasını ve kendileri başta olmak üzere tüm sevdiklerinin diledikleri her şeyin olmasını istiyor... Bruce Almighty'yi izlemiş miydiniz? Tamam.)

Dolayısıyla bir yeni yıl dileğim veya yeni yılda mutlaka yapacağım dediğim bir şey, bir "resolution" yok. Bu yazı hariç, bugüne dair yaptığım bir şey de yok. Böyle olmasını, tüm davetlere özenle ve teker teker hayır diyerek, ben sağladım, ben, Yaşar Usta! (Bu espriyi kendimden çok sizin için yaptım. Ölmeyin diye.) Yeni olan bir şey yok bu yılda. Kutlanacak bir şey yok. Gülecek yeni bir neden / Yine gülecek bir neden yok. Kadeh kaldırmayı, konuşma yapmayı, hatta diyeti bozup içki içmeyi bile gerektiren bir neden, bir kişi, bir nefes, hiçbir şey yok. Bana kalırsa 2011 daha yeni bitiyor zaten. Sonraki yılların hesabına henüz geçemedim.

(Ben size yine de İYİ YILLAAAAR ^___^ dileyeceğim bana saat tam 12'de mesaj atacak olan arkadaşlar, merak etmeyiniz.)

Saat 17:34

Velhasıl...
Yılı böyle kapatmış olmanın bir önemi yok çünkü dedim ya, bu yazı dışında yılbaşının veya yıl sonunun veya bu günün bir önemi yok. Evde yalnız oturduğum herhangi bir gün. Az sonra kuru fasülye ve pilavımı yiyecek, portakalımı sıkacak ve bir film seyredeceğim. Belki önce biraz kitap okurum. Hem yarın da tatil. Vallahi mis gibi.

Dedim ya, severim aslında yılbaşını. Biliyorum sevdiğimi.
Yazmışım çünkü.


(31 Aralık 2013, İstanbul)

Seni daha az görebilmek için yavrum.



Bugün;

Adının sonundaki ünlem işaretini kaldırdım. Artık sen de rehberimdeki, mesafeli olduğum veya hakkında özel bir şey düşünmediğim, sık bulunan binlerce ad ve sık bulunan binlerce soyaddan ikisinin önemsiz bir kombinasyonundan oluşan birisin. Sıradansın. Sıradanlaştırdım seni.

Seni takip etmeyi bıraktım. En azından bir mecrada. Gerisi de gelir.

Ana sayfama düşüp durmanı engelledim ben bugün. Bana ne senin ne okuduğundan, ne sevdiğinden.

Mesaj zincirlerimizi sildim. (Tamam, henüz silmedim ama bunu sırf söylediğim için silebilmek için söylüyorum. Dediğimi yaparım çünkü ben.) Böylece beni toplam kaç saat umursamadığını takip edecek hiçbir veri kalmıyor elimde, acaba başka kimleri hangi saatlerde umursamış olabileceğini de.

Aldım blogunu, bakmadığım bir yere kaldırdım. Zaten onlar senin yazdıkların değil, sadece beğendiklerin. Yazamadığından değil, öylesi kolay geldiğinden. Fotoğraf çekemediğinden değil, öylesi kolay geldiğinden. Öylesi daha çok övgü aldırdığından. Öylesinin makbul olduğunu sandığından.

Ben bugün bana seni hatırlatan ve sırf bu yüzden yazık ettiğim güzelim bir şarkıyı dinleme dürtüme karşı çıktım.

Ben bugün Twitter'ı bıraktım; çünkü insanların yüzde yetmişi su ise yüzde otuzu yalan ve ben insanların gözlerine bakmadan yalanı anlayamıyorum.

Ben bugün de kendimi sadece fikri sorulmak veya bir şey istenmek için aranan; yoksa hiç özlenmeyen, görülmek, görüşülmek istenmeyen, umursanmayan, arzulanmayan biri gibi hissettim.
Ama düne göre daha az.
Demek ki doğru yoldayım.



(Telefonumda hiç mesaj kalmadı. Dediğimi yaparım çünkü ben.)

böyle olduğumda mı gelir bahar?

Oturduğum yerde aniden gözlerim dolunca ne yapacağımı bilemeyip "27 yıldır olmayan alerjim mi çıktı benim acaba ya" diye yüksek perdeden konuşarak gözleri kurulamaya girişmekten,

(Evet, 27 demeye alıştırıyorum kendimi.)

Hiçbir zaman istediğim yanıtları alamamaktan,

Kesip atılmaktan ama kestirip atamamaktan; kendimi kısıtlamaktan, kendime işkence etmekten,

Kalkıp gitmeye üşenmekten,

Sadece rüyamda kavga edebilmekten, sadece rüyamda insanların utanmasından, üzülmesinden, yüzlerinin kızarmasından,

Gecenin bir vakti evden çıkıp maç izlemekten, o da yoksa ntv spor izlemekten, yoksa futbol muhabbeti yapmaktan, yoksa muhabbet etmemekten; son tahlilde sıkılıp başka şeylerle ilgilenince teknolojinin, telefonun, şunun bunun kulu kölesi olmakla itham edilmekten,

Her gün aynılıktan, boşluktan, zevksizlikten, arabasını otoparkın yarısını kaplayacak şekilde park eden insanlardan, cıvcıvlı müzikten, işimden gücümden, CIP salonlarından, sabah 5'te çalan alarmdan, arabadan aşağı sigara kutusu atan şöförden, taksicilerden ve tekrar başlayan Akasya Durağı'ndan, polislerden ve hala devam eden Arka Sokaklar'dan, aynı gün bir diziyi ikinci kez izlemekten, herkes uyuduğunda uyanık olmaktan, bahardan, bir anlamı olmayan erguvandan, KYK'nın geri ödemesinden, otomatik ödeme talimatlarından...

(bitmiyor)

Ben birkaç istisna hariç her şeyden ve herkesten
NEFRET EDİYORUM.


Öğrenemedim, hala öğrenemedim sabah nerelerde güzel uyanılacağını.
O yüzden kucaklanmıyor bu bahar belki de.


(Kendi kendine tokat attığın görülmemiş şey değildir bellatrix. Ağlama diyorum sana.)

ayfonun beni mutsuz ettiği ilk günün kayıtları

Ben ne zaman çok üzülüyorum biliyor musunuz... Birileri benim baktığım şeye bakıp benim gördüğümü görmediğinde. Bu illa ben haklıyım demek değil, inatçılık değil, vallahi değil. Çaba göstersinler istiyorum. Mesela ben o taraftan bakmaya çalışıyorum. Anlamaya çalışıyorum hep, nedir dert, sıkıntı ne, nerede tıkanıp kalıyoruz, aklından çıkmayan ne var, üff, kim var, kim o, nasıl biri, neden hala orada?

O taraftan bana bakıyorum, hıh, ben kendi gördüğümü kaç kez beğendim ki beğeneceğim başkasının gözünden baktığımda kendimi?

İşte o zaman daha bir sevmiyorum beni ve sonuçta, biri ne kadar mutlu olabileceğimizi göremiyor diye ben kendimden nefret ederken buluyorum kendimi.

Aşık ol(mak) istiyorum halbuki. Birini sevebilmek istiyorum, o bile değil be, sevme ihtimalimin olmasını istiyorum. Benim ihtimalim o, birinin değil, peki o ne karışıyor?

(Gödekoğlu "bu kadar zor olmamalı ya..." mı demişti?)

Biliyorum konumuz bu değil. Konumuz hiçbir zaman bu olmadı. Hiç olmadı. Hiç oraya gelmedik biz. Hiç oraya gelmeyeceğiz de. Bir süre sonra ben bunu umursamayacağım bile. Zaten giderek daha az umursuyorum. Bana ne be. Yok yok daha değil. Ama bana ne, olacak.

Zaman, zaman. Bana biraz daha zaman. Dedim ya, hiçbir şey söylerken hiçbir şey hissetmediğim günler gelecek günün birinde. O yazıp yazıp kaydettiğim şeylerin hepsi, böyle başına oturup yazıp bi sinirle, bi itkiyle, hızla nefes alıp verirken yazıp son anda yayınlamaktan vazgeçtiğim ne varsa, duygusuzca temize çekilebilecek o zaman.

Şimdi o kadar duygudan eksilmemişken, redd-i aşkı yazıverdim şu an, şu dakikada ve aynı anda aklıma gelen bunları yazarken. Bir onu, bir bunu. Bir sonraki yazı da o olacak. 14 Ekim 2011, Gayrettepe demişim altına onun da, yarın öbür gün bir şey olur diye bırakmışım, hoşuma gitmemiş, o kadar üzgün görünmek istememişim, üzgün ve umutsuz. Matrix hesabı, Kayahan hesabı: Asırlardır yalnızım demese yine yalnız kalır mıydı?

Yazmadığımda bir şey olacak sanıyorum.

E aptalsam ben demek ki?

sonunu sonra-

baktığınız her şey size yazılacak bir hikaye çağrıştırıyorsa
ve siz buna rağmen atalet içinde yüzüyorsanız,
bitmişsiniz demektir.



bir şey var, kayıp, bulamıyorum onu. o yazmamı engelleyen, oraya buraya fotoğraf, çizim, alıntı, görsel kaydederken aklımda olan her şeyin uçup gitmesine sebep olan şey, zamansızlık değil sadece. sadece dikkat dağınıklığı değil. sadece kendimi daha değişik, daha güzel bir şeyler yazmak zorunda hissedip oraya buraya çiziktirdiğim ve sonunu sonra getiririm diye bıraktığım notlar değil, plansızlık değil - belki hiçbiri, belki de hepsi birden.

sonunu sonra getiremiyorum, çünkü o sonra hiç gelmiyor.

mutsuzum aslında da kitaplarıma abanarak, yazmayışımın acısını çıkarıyorum sanki. sanki onlar varmış gibi klavyeyle, kağıtla aramda.

çok mutsuzum hiçbir yere varamayacak olduğumu idrak ettiğim için.

bu kadar işte.

Oh, sadness I'm your girl

aklımın bir yerinde kalan dizeler, ancak zamanı geldiğinde yer buluyor burada.

o yüzdendir, henüz yazmadığım yazıların beni eskisi kadar rahatsız etmemesi.


teşekkürler metus.



hüzün ki en çok yakışandır bize,
belki de en çok anladığımız.


Hilmi Yavuz






Başlığı ayartmamak için kendimi zor tuttum ama söylemesem olmazdı:
Sadness is my girl diyenler candır!

Temamız: Sperm


Dün akşam spor çıkışım güzel bir yemekle, iyi bir arkadaşla, uzun zamandır konuşmadığımız konuları uzun zamandır konuşmadığımız şekilde konuşmamızla başladı. Daha doğrusu o anlattı, ben dinledim. Şikayetim yoktu, çünkü bunun bir alternatifi yok bu aralar: Ben kimseyle bir şey konuşmuyorum. Kimsenin hatası değil herhalde bu, ben konuşamıyorum. Nasıl başlayacağım, ne anlatacağım, neyden rahatsızım, annem neden bana "senin gözlerin neden doldu şimdi?" diyor, babam böyle pasta yapmayı niye öğrenemedi...

Sonra başka biri (yine sevdiğim biri) geldi ve akıntı yön değiştirdi.

Kimseye gıcığım yok ama dün akşam yemeğin bir yerinde ölesiye sıkılır ve kalkmayı beklerken fark ettim ki, artık herkesin her anlattığı bir kıza, bir karıya, birinin eski sevgilisine yazan bir adama, snowbreak'teki "getting laid" ihtimallerine, dişi-erkek/gelir-gider hesaplarına, üniversite içi ve üniversiteler arası çiftleşmelere, sanal alemlerden bulunan boşalma ihtimallerine dayanıyor. (Benim için ihtimal olan şeylere bazılarının şans demesidir belki beni dehşete düşüren.) Gülünen, asla ağlanmayan, dalgası geçilen, ağızlara sakız olan her şey bana o kadar uzak ki, artık "ben buyum yea" diye kestirip atmak kendimi daha farklı, daha güçlü, daha özellikli ve özel hissettirmiyor. Kişisel Gelişim Semineri afişindeki kara koyun veya kırmızı piyon gibi ayrık duruyorum, kendimi nerelerden atsam, bilemiyorum.

Bizim hikayemiz bir halta benzemiyor. Bir hikayenin teması kısa bir şey olur. Aşk olur, sevgi olur, savaş olur. Bizim temamız "sperm". Çağımızın teması. Buzul çağının teması.

(Ben nerede yaşıyorum?)



Önemsizleşmelerden en az benim kadar rahatsızlık duyduğunu hissettiğim sevgili Erinç,
buzul çağının teması ile ilgili müthiş bir şeyler çiziktirdi, gurur duydum.

çöpe atmışım...

bugün anneme dediğim şeyin arkasındayım: "hayatımı alıp çöpe atmışım, napayım..."

napayım yani.

bu iş için geçerliydi.

kendi kendime çok söylüyorum, çok da sakin söylüyorum da, henüz dışarı sakince veremedim bu nefesi: ne zaman ki "bundan sonra ben yalnızım, tamam, belki de bundan sonra böyle olacak" derken gözlerim dolmayacak, o zaman bunu gerçekten kabullenmiş sayacağım kendimi. içimde en ufak bir sızı olmayacak o zaman. bir omuz silkmesinden ibaret olacağım.

bu da aşk için geçerliydi.

sessizsem şayet, bu durumları içselleştiriyorumdur.
merak edilmesin.

bir kalemde bil yaptığını

Tanıdığım, çok sevdiğim insanların üzülmesini kötü olsunlar, beter olsunlar diye istiyor değilim. İnsan canının bir parçasının harap olmasını ister mi?

İstemez.

Ben üzüntünün, kederin onlara "ben ne yaptım ya?" dedirteceğini, akıllarının başlarına geleceğini düşünerek istiyorum bunu ki, yeniden canımın parçası olsunlar, yeniden seveyim onları eskisi gibi. Yoksa başka insanların söyleyebileceği şeyler akıllarını başlarına getirmeyecek. Bir kalemde bilmeliler yaptıklarını, ancak kendileri.

Eğer böyle olmayacaksa, eğer değişilmiyorsa, o zaman herkes çok mutlu olabilir ve ben değersizlik kabuğuna çekilebilirim. O zaman belki inanırım işte.

-ma

ben artık mutsuzluktan çalışamıyorum bile.

Hrant'ın katili benim.

Mahkemenin verdiği karardan utanç duyuyorum. Ülkenin adalet sistemine inanmayan biri olsam da, alttan alta, insaniyet namına değilse de siyasi nedenlerle, "dışarıya sevimli görünmek" uğruna bile olsa adil bir kararı içten içe bekliyordum. Tesadüfi bir adalet çıkabilirdi. Onun yerine yine her yer festus.

Böyle devlet, örgüt başına. Örgüt yoksa, bu laf uzaya gider.

Hiçbir zaman desteklemediğim birtakım kararların arkasında, hiçbir zaman desteklemediğim birtakım partiler var. Benim "ne şeriat, ne darbe" de demişliğim var bir yolda yürürken. Bu bazılarına banal gelecek biliyorum. (Bazı söylemler diğerlerinden daha az soylu oluyor sanırım.)

Hrant'ın katili benim diye teslim olsam daha az hırpalanırdım gibi geliyor (e onlara bir şey olmuyor). Utancımı, acımı veya inançsızlığımı kendi istediğim gibi yaşayabilirdim belki o zaman. Ülkenin gidişatına dair sorumluluğumdan payıma düşeni alıp, tüm suçu sırtlamak zorunda kalmadan yırtabilirdim.

Şimdi, hiç desteklemediğim bir tek partili iktidar döneminde, bağımlı bir yargı düzeninde, bir iş gününde Agos'un önünde olmadığım için suçlu benim (beni atın, bir denizyıldızından kurtulmuş olursunuz). Yine o geniş zamanlar isteği, yine yapamamazlık beni, bizi suçlu yapıyor. Evet, karşı çıkmalı. Lakin, karar başka türlü verilsin diye kalabalık toplanan ülkede, çıkan karara sevinilecek miydi?

Oyunu kuralına göre oynamaya karar verdik sanırım, aniden.

Ötekini kucaklarken berikini ötekileştirmek felsefesinin etrafımı sardığını ve beni çok mutsuz ettiğini hissediyorum. Faşizme, ırkçılığa, ümmetçiliğe karşı çıkarken kendi yurdumdan olmuşum, eşitliği savunurken ben daha az eşit olmuşum meğer. Bunun gelişini görebildiğimi söyleyemem. Düşüncelerim değişmedi, ama artık gerçekten kalbim sıkışıyor.

Bayağı, bildiğin korkuyorum artık.

ankara isyeeaaanı

"ankara'da hayat kim ne derse desin güzel. hem de çok güzel. alternatifimizin çok olmayışı belki de ortamı güzel yapan. ya da her birimizin birbirimizle sözleşmesek bile karşılaşma şansımız. ama ankara çok kıroo yaaaeee diyenler aslında apaçinin önde gideni.onlara isyeeaaan diyorum."



"Ankara kıro değil ama sıkıcı. Gerçi bu aralar, enerjim hiçbir şey yapmaya yetmezken, acaba Ankaralı olsaydım da elimden gelmeyen nedenlerle pek bir şey yapamayıp kafa rahatlığıyla evimde mi otursaydım diye düşünmüyor değilim.

Bence yorgun ve üzgün insanlar Ankara'ya taşınmalı."
b.

Elimi başkası ısırırsa, haber değeri olur mu?

Yazılarımın şaftı kaydı, ağırlık merkezi değişti, odak noktası yerinden oynadı.

Üzüldüğüm şeyler değişti çünkü, ya da diyelim ki ben birine alıştım, artık acıtmıyor tırtıklamadıkça. Biliyorum artık o rafa elimi uzattığımda yedek diş fırçam orada, ben oraya elimi eskisi kadar sık uzatmıyorum, tozlanıyor durduğu yerde ama orada işte. Ben madde bağımlısıyım da, maddelerimin orada durduğunu bilmek yetiyor bana. Bazen daha fazlasını istiyorum evet, ama artık başkalarından istiyorum belki de.

İnanılmaz bir karın ağrısı çekerken elini ısırmak gibi, bir kahve dükkanında otururken arkadaşıma söylediğim:

_ Artık senden daha çok üzüldüğüm biri var.

Ve onun yüzündeki anlık, belki kendisinin bile fark etmediği acımayla karışık şaşkınlık ifadesi şu aralar hayatımın özeti:

_ Gerçekten mi?

Gülümsedim.

Beni birilerinin kendisinden daha fazla üzebileceği aklına gelmezdi. Çünkü benim aklıma gelmezdi. Bizim aklımıza bir şeyler hep beraber gelir, ya da gelmez zaten.

Acımın odağı değişti, evet ama ben bu eli kendim ısırmadım. Fark bu.


l'al


içimde bir yerler hep nihavend, hep acemaşiran sızlıyor.

halbuki bir
rast gitse şöyle!

(beşyüz)pastası

Aynı geçen pazar değil evvelki pazar akşamı ne düşüneceğimi bildiğim gibi, 1 Şubat 2012'de de ne düşüneceğimi biliyorum. Yazacağım yazı bile hazır. Bu biraz rahatsız edici.

Şimdi benim "yemişim üzücülüğünü" deyip ve tipik davranışım olan kendimi kötüye hazırlama, "abi ben böyle diyorum da bak, ya yanılırsam?" tavrımı da siktir edip, müthiş öngörülü bir insan olduğuma kendimi inandırmam gerekiyor.

Rahatsız olsam da, olmasam da.

Bir gün soracaklar.

_ Bana bu kadar kötü bakıyor olamazsın.
_ İstersen sarhoş olmadığında konuşalım.
_ Sarhoş olmadığımda konuştuk.
_ Anlattın mı kimseye?
_ Anlatmadım.
_ Anlatsaydın, öyle diyordun ya? Dalgasını geçecektiniz hani?
_ ...
_ Kafanda şu şişeyi kırabilirim şu an.
_ ...

Hiçbir şey yokmuş gibi davranmak, hiçbir şey bilmeyen insanlar için ne kadar olağan.

Sen ve o. Nasıl böyle.

Anlatmadın. Anlatmadın, veya anlatamadın. Çünkü hepsi sana kızacaktı. Bir hafta öncesi için değil, bir hafta sonrası için.

Ya da kimse kızmayacak, çünkü kimse anlamayacaktı; kendini onun yerine koyamadıkları için.

Ne kadar önemsiyordu bazen başkalarını (gerçekten) ve başkalarının gözündeki kendini (bu, onun gördüğüydü)

Bir gün gelecek, soracaklar "ne oluyor?" diye. Ona gidecekler, sana gelecekler, "normal değil bu haller" diyecekler, ne oldu, ne oldu da siz böyle? Ne oldu da siz bu kadar? Ne oldu da birbirinizden?

Uzaktınız.

Soracaklar ama anlatamayacaksın.

Ya da çok iyi anlatacaksın ve hepsi yanlış anlayacak.



Hazmedemiyor. Uğruna canını feda edebileceği adamın, onun için egosunu feda edememesini hazmedemiyor.

(22 Ekim 2011 ~ 24 Kasım 2011, İstanbul

kum gibi

Dinle. Kim olduğunu unutarak dinle, söyleyenin de kim olduğunu unutarak dinle.

Çünkü müzik öyle bir şeydir.

(aşağıdan yukarı okunacak)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!