///
Hiç kimse, özellikle de bir yazarsa (yazar olmasına rağmen değil, dikkat!) birinden bir post-it notuyla ayrılmamalıdır. Sevdiği ve seviştiği kişinin yüzüne bakacak yüzü olmalı insanın.
Son taşınmamızdan birkaç gün önce, apartmanın kapısına doğru giden ufak yokuştan çıkarken yerde bir şey dikkatimi çekti. Bir iskambil kağıdı. Kupa ası.

Bir mekana giren kadına erkeklerden çok kadınlar bakar. "Benden güzel mi?" "Kalçası benimkinden küçük mü?" "Sevgilisi benimkinden yakışıklı mı?"
İstiklal'de yürürken sokağın ortasında durdurup öpmek istemeyeceğim biriyle beraber olma fikri bana anlaşılmaz geliyor.
Filmde görülmesi gereken tek şey vardı: Liza Minnelli. Konuk oyuncu olarak, kendisini oynuyordu ve all the single ladies'i söyleyen hatunun o yaşta Beyoncé'ye taş çıkarır sesi, fiziği hatta daha ince bacakları ile daha düzgün fiziği; dansı, enerjisi beni benden aldı. Zaten severdim ama bir kez daha hayran kaldım Liza'ya, ve böylece ilk filmin Auld Lang Syne'ından sonra bu filmden de hangi şarkıyı dinleyeceğim belli oldu.
Bir de eski sevgiliyi öptüğü için eve dönünce elmasla karşılanmak da ilginçmiş. Olayın gelişimi böyle olmadı tabi ki ama sonucu bu :) Hey allaam.
Ziyadesiyle ortalama bir seri için bile beklentileri karşılamayan bir filmdi sonuç itibariyle. Biz, kalan üç gazi yani Aslı, Kler ve ben de çıkıp kendimizi açık havada, daha sonra seçkin marketlerde bulabilmeyi umduğum bir şişe roze şarap ile teselli etmek zorunda kaldık, naapalım...
İşte sonra gece oldu falan filan, bu östrojen dolu saatlerden başka östrojen dolu saatlere atlama adına oraları geçiyorum. Firuze.
Bugün bayağı zamandır etmediğim kadar uzun süre kız muhabbeti ettim evimde oturup Türk kahvesi eşliğinde ve çok iyi geldi kendimden hiiiç bahsetmeyip sevgililerden, eski sevgililerden, dedikodulardan filan konuşmak; başkaları için haftasonu kaçamakları planlamak sanki dünyadaki tüm dert buymuşçasına... Falıma bakıldı uzunca bir zamandan sonra ilk kez. Mesela bana birinin üstünden ulaşmaya çalışan biri varmış, kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Tam kollarımı açıp tamam artık, özgürüm ben diye kendimi bırakacakken biri beni tut!masaymış düşüyormuşum. Anladığımız kadarıyla benim de gönüllü olduğum bir tutma bu, hayır olsun. Bir de bir adam varmış, benim saçını okşadığım öyle hiçbir şey yapmadan duran bir adam, ama ben onu bırakmıyor ve üzmeyi hiç istemiyormuşum. "Kardeşindir belki" dedi Sinem. "Değildir" dedim. Şaşırmadı.
Az da görüşsek, beni cankulağıyla dinlemiş olması ve benim dert edindiğim şeyleri yeri geldiğinde hatırlamasıdır Sinem'i benim için vazgeçilmez yapan.
Ha, bir de dilek tuttum falın sonunda, hızlı ve kalabalık bir onay çıktı dileğime, olacakmış; oysa ki kalabalık olmayacak tek şeyi dilemiştim.
Böyle.
Gerçekten ama gerçekten kötü olduğu elli metreden belli olan bir film izleyesim geldi ve hazır bu akşam lafı geçmişken ve yalnızken, bari Romantik Komedi'yi seyredeyim dedim. Bu kadarını tahmin etmemiştim, aman yarabbi!
Birincisi ve saplamalarımın önden koşanı bittabi Sinem Kobal'a: Kendisini Bingo reklamından daha uzun metrajlı bir şeyde izlemek zorunda kalmak tam bir eziyet. Bence evde oturup komodininde her zaman bulundurduğu elmasını filan yesin.
Burcu Kara için söylenecek tek sözcük: Hayır.
Cemal Hünal ıssızsa ıssızlığını bilsin. O adamdan o baston yutmuşlukla anca plak koleksiyoncusu olur, reklamcı olmaz. Olmamış nitekim.
Müzikler ayrıca rezalet, insan neden aynı dört kelimenin tekrarlanıp durduğu (ki ikisi filmin adı zaten) jenerik müziğini yapıştırır ki bulduğu her boş kareye?
Sonracıma... Hayır, Ezel izlemiyorum; hayır, Sedef Avcı orada da kendi sesiyle oynuyorsa o diziye nasıl tahammül ediliyor bilemiyorum.
Film tam bir klişe topuydu: The Notebook, Sex and the City ve biraz daha Sex and the City; tabi onun dahi yandan yemişi. Taklit yapacaksanız bari adam gibi yapın, "Aşk Bilmecesi" ne, o nasıl bir kitap kapağı pozu, 5 günlük iş-aşk hayalkırıklığından o kadar kitap mı çıkar amk, Erdi midir ne karın ağrısıysa o ne kadar başarısız bir Stanford taklididir, peki burda o dörtlüden bir tek Charlotte olmamasına rağmen tüm kızlar neden küçük birer Charlotte gibi davranıyor...
Bu filmin neden Türkiye'de çekilemeyeceğinden, veya benzer bir film çekildiğinde de neden yine aynı tepkileri vereceğimizden konuşalım biraz. Zira bu oyunculukla ilgili bir durum değil. Birincisi, önce kadının aldattığını göstererek arkadan gelecek erkek aldatmalarına zemin hazırlama kafasındayız. Yani daha onun derdindeyiz, bıraktım ilişkiyi. Aldatılan kadın mutlak surette nalet, hırslı ve işkolik olmak zorunda, onu da belirtelim. İkincisi, her ne kadar ilk geceden yatmış olsa da adamla, bizim filmlerde kız hep "aşık canım" olmak durumunda, kaçarı yok. Kız aşık yani o yüzden yattı da, adam şerefsiz, aramadı sormadı. Bak sen. Halbuki "sevgilin var mı senin bakiym hı?" demek yerine küvette saç teli olmamasına dayanarak adamın bekar olduğuna kanaat getirmişti kız (salaklık parayla değil ya). Üçüncüsü, bizde kızların aramaması gibi bir opsiyon olamaz. Yani kız aşıktır, adamla beraber olmuştur, adamın performansı illa ki şahanedir de kızınkinden kimse bahsetmez. Şöyle bir replik bir Türk filminde yer alamaz "abi iyi kız hoş kız da... yok be abi. Aramicam ben bu kızı." veya "istedim yattım ama tık yok, ı-ıh. Neyse yolun başından döndüğümüz iyi oldu." Aaa? Motora bak!
Ee, nooldu bizim Sex and the City? Aynen çöpe!
Of, bildiğin içim sıkıldı kızlardan, kız triplerinden, -kimden akıl aldılarsa- tişört üstüne ceket giydirince adamların ilah olduğunun zannedilmesinden, tek olayı çözülmüş papyonlarıyla bir mekana girmek olan fanfinfon adamlardan, gösteriş abidesi hayatları içinde "sorunlu" gençlikten, aşkın yalanlar üstüne kurulmuş olmasından, adam bekletmenin ve bir şey anlatmamanın marifet sayılmasından, filme başlarkenki tek umudum Engin Altan Düzyatan'ın gözümdeki doktor karizmasını yerle yeksan etmesinden (bunun için bir daha yazıklar olsun lan!) ve daha bir sürü şeyden acayip tiksindim. Öfkelenerek arındım resmen ve hile ile!
Bi tane gerçek an varsa koca filmde, o da kızın adamın tişörtünü yerden alıp, kokusunu içine çektiği andır.