... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

sex and the city etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sex and the city etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Your girl is lovely, Hubbell.”

-->

Carrie, Mr. Big ile bir kumsal partisinde karşılaştığında adamın yanında 26-27 yaşlarında olduğunu iddia ettiği (sonradan 25 olduğunu öğrendiğimiz) bir kadın vardır. Yani kız Mr. Big’den epeyce, kendisinden de 6-7 yaş küçüktür. Eski sevgilisinin yanında başka birini görmekten ziyade, bu kadar genç birini görmek otuzlu yaşlar bunalımında olan ve halihazırda yirmili-otuzlu yaşlarındaki kadınlar arasındaki farkları inceleyen Carrie’ye hiç iyi gelmez. Bölümün öyküsü iyi kurgulanmış, Carrie’nin genel dengesizliğine de cuk oturmuştur.

Biz izleyenler Carrie’nin tepkisine şaşırmayız, çünkü zaten onun hiçbir şeyi ve kimseyi atlatmadığını biliriz. Geriye dönüp bakmaktan değil, direkt geriye dönmekten bahsediyorum; acaba bir şey mi kaçırdım düşüncesiyle dönüp dönüp kendisini aynı adamlarla bulmasından ve aslında bir arpa boyu yol gitmemesinden...

Samantha’yı canlandıran karakter Kim Cattrall, verdiği röportajlarından birinde “Sevindiğim bir şey varsa, Samantha Jones olmamamdır... Üzüldüğüm şey de Samantha Jones olmamamdır.” gibi bir laf etmiş.

Yukarıdaki sahneyi izlerken “ben iyi ki Carrie değilim” demiştim, period.

///

Tabi kafam karıştı. Bayağı şaşırdım. Herşeyinnormalolduğunubirbirimizesürekligösterelim programı kapsamında bana haberi verme görevini üstlenen arkadaşımdan bunu beklemediğim için, gereğinden çok şaşırmış oldum.

Düşününce mantıklı geliyor; şekillendirilebilecek, “ben böyle yaptım o yüzden biliyorum ve benimki doğru, ben yapmadıysam da zaten gerek yoktur”ları seve seve kabullenecek bir insan evladı... Bu kötü bir şey değil illa, sadece bir yaş ve duruş meselesi.  

Yazıya başlığı da attım ama kız düz saçlı mı değil mi, onu bile bilmiyorum. Benim saçlarım da kıvırcık değil zaten, bir vakitler öyle olsa da. Eminim iyi biridir. Güzel olduğunu zaten biliyoruz. Ve de minyon. Hem, kızın bana tercih edilmiş olduğunu söyleyemem aradan geçen 98934801 yıldan sonra. Hatta üzüldüğümü bile söyleyemem.

E peki ben bunları neden yazıyorum?

Çünkü, sevgili cumhurbaşkanımızın tivitlediği üzere: “İnsan hayret ediyor.” 

///

92 ha? 
(müstehzi gülümsemeler)

salt water taffy

Sex and the City'de var, bilmemkaçıncı izleyişimde Friends'te de karşıma çıktı sonunda. Gavur dizilerinin büyük gizemi, kafaları karıştıran, merak uyandıran büyük soru işareti şu:

Salt water taffy nedir amk ya?

Nasıl göründüğünü biliyorum, tadını, ne menem bir şey olduğunu merak ediyorum.
Bunu denemeden ölmiycem.

bilgisayarımı bulursanız...

Günün birinde bilgisayarımı yatağımın üstünde bulursanız ve ben ortalıkta yoksam,
sevdiğim adamla birlikte Paris'e yerleştiğim sonucunu çıkarmayınız bundan.
Öldüğümü çıkarınız.

(ya da bir ihtimal, Tereddüt'e gitmişimdir yine)

Vera Wang gelinlik: 1 sonuç

Moda Kulvar'a Vera Wang'in 2012 gelinlik koleksiyonu ile ilgili bir şeyler yazarken fark ettim ki (bu arada evet cümlenin buraya kadarı bile çok acayip geldi okurken, buradan itibaren fazla sıkılmayın diye uzatmayacağım) şimdiye kadar gördüğüm en güzel gelinliklerden biri, şu aşağıdaki:

kafadaki kuş ise öte anlamsızlıkta


Yok, gelinliğinin nasıl olacağını hayal eden kızlardan değildim; aslına bakarsanız hala en ufak bir fikrim yok.

Paper covers rock.

Hiç kimse, özellikle de bir yazarsa (yazar olmasına rağmen değil, dikkat!) birinden bir post-it notuyla ayrılmamalıdır. Sevdiği ve seviştiği kişinin yüzüne bakacak yüzü olmalı insanın.

Eğer bu ayrılık gerçekleşirse, yazar olan diğeri bir hikayenin en sağlam esprilerinden birine imza atabilir.

Carrie'nin Berger ile ilişkisinden elde ettiği yegane fayda, bence bu repliktir: "Paper covers rock."


http://www.youtube.com/watch?v=vPhCvyb5jeQ

kupa ası

_ What's that?
_ lt's stupid... l collect playing cards. They're all over the city.
_ Really? l never noticed.
_ You will now. That's how it works. l'm hoping to get a full deck. lnsert the obvious joke here. l didn't have a two of hearts.
_ lt's a good day.
_ Yes, it is.
(SATC, S05E05)

Son taşınmamızdan birkaç gün önce, apartmanın kapısına doğru giden ufak yokuştan çıkarken yerde bir şey dikkatimi çekti. Bir iskambil kağıdı. Kupa ası.

Gerçekten de dikkatini çekiyormuş insanın, biri söylediği zaman.


















Olmaları gereken iki yerden birindeler.
Sen ne dersin Elizabeth?

charlotte'sal

ben burberry'sine kusmamaya çalışan charlotte şu an, dirseklerim masada, ellerimi alnıma dayamış "where is he?!" diyorum. retorik. ironik.

gözünüzün önüne geldi mi o sahne?

"I've been dating since I was fifteen. I am exhausted."

yoruldum. yoruldum ama. dün tanıdığımız adamlar eyvallah, bu ne düşündü, ne dedi, beğendi mi, sevdi mi, küçük heyecanlar bunlar hatta, eyvallah, kabul.

ya yüz yıldır tanıdığımız adamlarla... 98934801 kere "ne oldu şimdi ben hiçbir şey anlamadım?" olmuyor. dalga mı geçiyorsunuz benimle? salak mıyım, kolay mıyım, yalan mıyım, anlamıyorum. sonra "adam güzel bakıyor" diyor biri (bi takla).

sonra eee?
adam bakmıyor ki be?
bakmıyor bile.

ben hiçbir şey anlamadım.

Herkesle Konuşmak


"Konuşacak kimsen olmadığında herkesle konuşursun" demiş cizenbayan.

İstemediğin insanlarla da konuşursun. Normalde o sıklıkla aramasan kimsenin ruhunun duymayacağı adamları arayışın da normaldışı karşılanmaz, Çok boşluyorsun sanılır. Abur cubura abanmak gibi.

Yazarsın. Monoloğunu bile bloğa yazarsın (ne kadar çok kişiyle konuşursan o kadar iyi).

İşte kimseyle konuşamadığında tam da böyle olur.

***

İkinci cin-martinimin ortasındayım. Bunu yapmak aklımda uzun zamandır vardı. Parmaklarımın klavyede nasıl yarıştığına hayret ederek yazıyorum çünkü demin aniden sarhoş olduğumu fark ettim. Sarhoşum lan!

Niye hayret ediyorsun bellatrix, sarhoşken portakal suyu bile sıkarsın sen, sabaha da içersin, ayık kafa... Uuu eskiden beri bir metafor deniziymişim, en koyusundan. Veya sarkazm denizi. İkisi de olur.

***

Bir gün çiçek getirdiğin evden ertesi gün kızdan ayrılarak (hem de post-it'le ayrılarak, "I'm sorry I can't. Don't hate me_") çıkamazsın lan. Pembe karanfil bile getirmiş olsan yapamazsın bunu -ki karanfil çiçeklerin en çingenesidir.

Şimdi izlediğim bölüm biterken bunu düşündüm. İkinci kez SATC altıncı sezonu bitirmek üzereyim, bu da demektir ki kitabı altı çizerek okuma safhasına geçmişim. Yani, içinden kendime bir şeyler çıkarma safhası. Cümleler üstünde düşünme safhası, çünkü inkar edemediğimiz bir şey, Carrie Brahshaw'un bir yaratıcı yazar olduğudur.

(Safhayla sahaf arasındaki ilişkiyi düşün bellatrix. Daha sonra, sağlam kafayla.)

Ben olsam galiba, bu dizideki durumda dahi, alır o vazoyu önce suyunu tuvalete boşaltır, sonra da çiçekleri çöpe atar, çöp torbasını da bağlayıp kapıya koyardım. Yani vazoya elimi çarpmazdım hırsla ve çiçekler tüm daireye (bizim için tüm salona, şöyle CD'likten pencereye kadar) saçılmazdı.

Yapacağım en aykırı şey o bağladığım çöp torbasını akşam 8'den önce, mesela gündüz vakti saat 3'te filan kapının önüne koymuş olmak olurdu.

Çünkü ben hep böyle aykırılıksız yaşadım ve galiba, hep aykırılıksız sevdim. Hep de aykırılıksız adamlar aşık oldu bana.

***

On the Radio dinlerken ağlamaya başladım bugün, badambadambam! Kapüşonumu indirdim, yağmur yağıyordu, bekledim yağmur yeterince açılmadıkları için gözyaşlarımı sindiremeyen gözlerimi ıslatsın, bu neydi şimdi, şubat sonunda november rain. twice. coz the dj was asleep.

Yanına gittim annem ve akranlarının, benim yaşımda olmak için hayatından birçok şeyi -yıllar hariç- feda edecek musikişinas insanların yanına. Ah, Türk sanat müziğini çok sevmiyor muyum!

"Mutsuzuz çünkü biz" dedim annemin akranı bir kadına muhabbetin bir yerinde. Çünkü bu zamanın çocuğu olmak için üstüme, üstümüze yüklenen yük büyüktü. Biz hep mutlu olmalıydık annemin akranlarına göre. Oysa işler hiç öyle değildi, her şey çok karışıktı.

Mutsuzluğumuzu anlamak yüzümüzü görmek değildir.

Bırakın bizi orta yaşlılar, belki biz de üzgün bir jenerasyonuzdur, kek gibi kararlı olmayı, bir işe yaramayı başaramamışızdır, birtakım somut yönlerden işe yarıyoruzdur ama heyhat! On the Radio gibi bir şarkıyı dinlerken bile ağlıyoruzdur!

***

Neden anlatmıyorsun bunları, diyen olursa...
E ama kızmaya gerek yok.

Kimseye söylemedim ki ben bunları.
(Bu benim savunmamdır.)


(26 Şubat 2011, Nişantaşı)

On the Radio için tıkla.
Görsel için tıkla.

Arada kaldıysanız SATC'ye bakınız.


"In publishing you need two things: A tough hide and a dry Martini."

(Sex and the City, S04E17 A 'Vogue' Idea)

Bazı şeylerin cevaplarının, şaka gibi tesadüflerle de olsa Sex and the City'de, bazılarının alkolde, bazılarının da ikisinde birden olması ilginç. İyi bir ilginç ama bu, gülümsetiyor insanı.



défauts

Bir mekana giren kadına erkeklerden çok kadınlar bakar. "Benden güzel mi?" "Kalçası benimkinden küçük mü?" "Sevgilisi benimkinden yakışıklı mı?"

Kadınların kendilerini üstün hissettikleri durumların çoğu kendileriyle ilgilidir. Bunu her kadın kabul eder. Biraz daha eleştiri kabul eden kadınlar aynı zamanda, kendilerini üstün hissettikleri bazı anların, başka bir kadının tam da o üstün olunan yönden süründüğü bir an olduğunu da kabul edecektir.

Başkalarının felaketlerinin milletçe hoşumuza gidip, ağlak yerli dizilerimizin reytingini yükselttiği yetmiyormuş gibi; biz kadınlar kümesi de başka kadınların bizden çirkin, aptal, kötü yanlarını görünce kendimizi iyi hissediyoruz.

Açıkçası ben, aşağıdaki gibi bir durumla karşılaştığımda kendimi erkeklerden de iyi hissediyorum :)

Game over. I had to accept that in life, some women are simply better.
No amount of shoes, or lack of pastry or making of pies will change that.

I will never be the woman with the perfect hair,
who can wear white and not spill on it. And chair committees, and write thank you notes. And I can't feel bad about that.

"Sorry I couldn't be their. "
T-H-E-I-R.
But I could feel good about this.
"Miranda, it's good she got married. The woman's an idiot."


(Sex and the City, S03E03, Attack of the Five Foot Ten Woman)
Görsel: http://community.livejournal.com/inspireplease/53206.html

Aşk, değildir.

_ You won't introduce me to your friends. You bring me back to that restaurant where men take women they don't want to be seen with. You won't come out and meet my friends. You have me in a niche. Certain events. Certain restaurants. Certain people. Like I'm only a particular fragment of the kind of person you think you should be dating.

_ But I've only gotten to know a particular fragment...
although I'm beginning to know more.

_ No. This is not me. This is me reacting to your perception of me.

_ Well... I think Fung Wa's is the best Chinese food in the city, so that's why we went there. And, the guy we met in the street, and I couldn't remember his name, which possibly means I have Alzheimer's, so that's what that was about. And this afternoon, I had courtside tickets to the Knicks... and that's all, folks.

(Sex and the City, S01E06 Secret Sex)

İstiklal'de yürürken sokağın ortasında durdurup öpmek istemeyeceğim biriyle beraber olma fikri bana anlaşılmaz geliyor.

Benimki iddia
lı bir iddia olabilir ama, yok... Bunu yapmayacağım. Günün birinde "Bir insanın vermesi gereken en önemli kararlardan biri, hatta belki de en önemlisi, karşısındaki insana razı olma veya olmama kararıdır." demiştim. Hala da öyle düşünüyor ve hissediyorum.

Hayatımın hiçbir boşluğunu doldurma iddiasında olamayan, içine girdiği her küçük kaygan deliği yeni ve büyük bir dünya sanan biriyle dakikalarımı geçiremem. Aşık olmak ve aşıksam, bunu herkese ve her şeye söylemek isterim. Saçmasapan gülmek ve konuşmak, en abuk zamanlarda sesini duymak ve hep orada olmasını istemek hakkım olsun isterim. Uyuduğu vakit uykuyu kıskanmak, dışarı verdiğim dumanı onu düşünerek seyretmek isterim. Bundan gerisi, farklısı, gizlisi benim için sebepsizdir. Hevessiz bir şeydir. Aşk, değildir. Kıskanacağım şeyler arasında değildir.

Buna razı olmayacağımı bilmekle mutluyum.


(Ocak 2011, İstanbul)


İlham için teşekkürler esasdepresif ve zehirli_elma.

Ye Dua Et Sev Evlen Çocuk Doğur Öl

"Ye Dua Et Evlen" diye bir kitap gördüm yeni çıkanlar arasında, bildiniz mi, "Ye Dua Et Sev"in devamıymış.

Sex and the City'yi yerden yere vuran ama bunu seven kitle var ya; işte onları pek samimiyetsiz buluyorum, yalan değil. Bir hayat tarzıysa kakalanmaya çalışılan, e iki taraf da yapıyor bunu (ayrıca bunu Apple da yapıyor ama hepiniz iPod kullanıyorsunuz yine de, yalan mı?) Bir tanesi Javier Bardem'e, Ferrarisini Satan Bilge kafalarına, kişisel gelişim/otokontrol şekillerine oynuyor; diğeri kadınsal ilişki triplerine.

Hangisi daha samimi allaseniz?

Ye Dua Et Sev'in konusunu okuyup fragmanını izledim. Filme gitmedim (anneyi götüreyim diyordum ama kardeşten ağır veto yiyince kaldı). Film nasıldı diye sordum giden bir arkadaşıma, "valla bilmiyorum ama o kadar çok şarap içtiler ki bizim de canımız istedi" diye cevap verdi. Özeti bu yani. Başrolde "Acılı bir boşanmanın ardından toparlanmak için İtalya'ya, Hindistan'a, oradan da Bali'ye giden bir kadın..." Allah herkese böyle boşanma nasip etsin. Sonracıma efendim bilmemkimle çıkmaya başlamış da mürit olmuş, o manastırda bu manastırda kalmış, kendini veya hayatın anlamını keşfetmiş, mutluluğun resmini çizmiş ya da artık her neyse... Ee, bize söyledin mi ne keşfettiğini? Yok. Ah, bayılıyorum bu konusuz konulara!

Sevmiyorum arkadaş, kişisel gelişimli, kendini bulmalı kitapları sevmiyorum. Reikinin beni şimdiye kadar inanmadığım şeylere inandıracağına, pozitif düşünceyi kuantum kitapları hatmederek hayatıma sokacağıma inanmıyorum. Metal bıçakla marul kestiğimizde vitamininin kaybolacağına inanırım bir tek ben. Gerisi fasafiso.

Asıl şaşırdığım konuysa bu kitap çok okundu diye hemen evlilik kafalı bir devam kitabı yazmak. Ya, bırakın kadın hayatını yaşasın lan?! Neden hemen everiyoruz bi önceki boşanmanın acısı geçsin diye dünyayı gezen kadını?

Vallahi içim sıkılıyor. Bence siz bunu bırakıp Tibet'te Yedi Yıl'ı izleyin. İyidir.

(03 Kasım 2010, İstanbul)

Sex and the City's

spoiler verme niyetinde değilim ama olur olur...

Yakınlarda tüm sezonlarını ard arda izlediğim ve hatta ilk filmini de aradan çıkardığım Sex and the City'nin ikincisine gidelim dedik dün, Aslı, Askı, DoDo ve ben. Bana sorulacak olursa bir grup insanın beraber gerçekleştirebileceği en kalitesiz aktivite sinemaya gitmektir, o yüzden de kırk yılda bir görüştüğüm arkadaşlarımın sinema önerilerini elimin tersiyle iter, sinemaya da mütemadiyen yalnız giderim (sonra da dayanamayıp kendi kendime konuşurum). Amma velakin dünkü aktivitenin arkasından gelecek olan "bir yerlerde bir şeyler içme" teklifi cazip geldi, iyi de oldu.

Film, Romantik Komedi kötü bir Sex and the City taklidi olmuş dediğime beni pişman edercesine kötüydü. Ne diziyi izlemem sebebimiz olan muhabbetlerden iz vardı filmde, ne "I couldn't help but wonder"la başlayan Carrie sorgulamaları, ne de "the city", yani New York. Biz bile, sinema fasilitesinden yararlandığımız City's'de daha şehirde hissetmişizdir eminim.

İtiraf etmem gerekir ki filmdeki vay anasını nidalarıyla karşılanan Abu Dabi (a.k.a. yeni Orta Doğu, veya Dubai'nin halefi) de beni ekstradan sinir etti, mecburen kaldığım otellerde kırmızı halılar ve kokteyl bardaklarıyla karşılanmak, çekçekli ufak çantamı bile mutlaka birinin taşıması veya benim yerime asansörün düğmesine basması gibiydi aynı; benim burada ne işim var lan?! sinyalleri kafamda, ben buraya ait değilim, bana penceresi kısıtlanmadan açılabilen bir oda ve kahvaltıda çay verin, kahve yanında portakal suyu içmesem de olur, Yalan Rüzgarı mıyım ben?

Dört tane kadına aynı yerden aynı yere gitmeleri için dört ayrı araba tahsis edilmesi beni kurguda dahi sinirlendiriyor, çölde topuklu ayakkabıyla dolaşılması ve halden şikayet edilmesi de öyle. Peçeli kadınlar, artık bayatlamış "aslında bu kadınların ağızlarını değil seslerini duymak istemiyorlar, aslında dünyanın her yerinde böyle ki, ah bu erkekler" saptamaları, muhafazakarların bizim kızları hor görmeleri... Kesinlikle komik değildi.

Filmde görülmesi gereken tek şey vardı: Liza Minnelli. Konuk oyuncu olarak, kendisini oynuyordu ve all the single ladies'i söyleyen hatunun o yaşta Beyoncé'ye taş çıkarır sesi, fiziği hatta daha ince bacakları ile daha düzgün fiziği; dansı, enerjisi beni benden aldı. Zaten severdim ama bir kez daha hayran kaldım Liza'ya, ve böylece ilk filmin Auld Lang Syne'ından sonra bu filmden de hangi şarkıyı dinleyeceğim belli oldu.

Bir de eski sevgiliyi öptüğü için eve dönünce elmasla karşılanmak da ilginçmiş. Olayın gelişimi böyle olmadı tabi ki ama sonucu bu :) Hey allaam.

Ziyadesiyle ortalama bir seri için bile beklentileri karşılamayan bir filmdi sonuç itibariyle. Biz, kalan üç gazi yani Aslı, Kler ve ben de çıkıp kendimizi açık havada, daha sonra seçkin marketlerde bulabilmeyi umduğum bir şişe roze şarap ile teselli etmek zorunda kaldık, naapalım...

İşte sonra gece oldu falan filan, bu östrojen dolu saatlerden başka östrojen dolu saatlere atlama adına oraları geçiyorum. Firuze.

Bugün bayağı zamandır etmediğim kadar uzun süre kız muhabbeti ettim evimde oturup Türk kahvesi eşliğinde ve çok iyi geldi kendimden hiiiç bahsetmeyip sevgililerden, eski sevgililerden, dedikodulardan filan konuşmak; başkaları için haftasonu kaçamakları planlamak sanki dünyadaki tüm dert buymuşçasına... Falıma bakıldı uzunca bir zamandan sonra ilk kez. Mesela bana birinin üstünden ulaşmaya çalışan biri varmış, kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Tam kollarımı açıp tamam artık, özgürüm ben diye kendimi bırakacakken biri beni tut!masaymış düşüyormuşum. Anladığımız kadarıyla benim de gönüllü olduğum bir tutma bu, hayır olsun. Bir de bir adam varmış, benim saçını okşadığım öyle hiçbir şey yapmadan duran bir adam, ama ben onu bırakmıyor ve üzmeyi hiç istemiyormuşum. "Kardeşindir belki" dedi Sinem. "Değildir" dedim. Şaşırmadı.

Az da görüşsek, beni cankulağıyla dinlemiş olması ve benim dert edindiğim şeyleri yeri geldiğinde hatırlamasıdır Sinem'i benim için vazgeçilmez yapan.

Ha, bir de dilek tuttum falın sonunda, hızlı ve kalabalık bir onay çıktı dileğime, olacakmış; oysa ki kalabalık olmayacak tek şeyi dilemiştim.

Böyle.

Romantik Komedi'yi izlemeyin.


hiçbir önemi yok aslında ama yine de: spoiler içerir

Gerçekten ama gerçekten kötü olduğu elli metreden belli olan bir film izleyesim geldi ve hazır bu akşam lafı geçmişken ve yalnızken, bari Romantik Komedi'yi seyredeyim dedim. Bu kadarını tahmin etmemiştim, aman yarabbi!

Birincisi ve saplamalarımın önden koşanı bittabi Sinem Kobal'a: Kendisini Bingo reklamından daha uzun metrajlı bir şeyde izlemek zorunda kalmak tam bir eziyet. Bence evde oturup komodininde her zaman bulundurduğu elmasını filan yesin.

Burcu Kara için söylenecek tek sözcük: Hayır.

Cemal Hünal ıssızsa ıssızlığını bilsin. O adamdan o baston yutmuşlukla anca plak koleksiyoncusu olur, reklamcı olmaz. Olmamış nitekim.

Müzikler ayrıca rezalet, insan neden aynı dört kelimenin tekrarlanıp durduğu (ki ikisi filmin adı zaten) jenerik müziğini yapıştırır ki bulduğu her boş kareye?

Sonracıma... Hayır, Ezel izlemiyorum; hayır, Sedef Avcı orada da kendi sesiyle oynuyorsa o diziye nasıl tahammül ediliyor bilemiyorum.

Film tam bir klişe topuydu: The Notebook, Sex and the City ve biraz daha Sex and the City; tabi onun dahi yandan yemişi. Taklit yapacaksanız bari adam gibi yapın, "Aşk Bilmecesi" ne, o nasıl bir kitap kapağı pozu, 5 günlük iş-aşk hayalkırıklığından o kadar kitap mı çıkar amk, Erdi midir ne karın ağrısıysa o ne kadar başarısız bir Stanford taklididir, peki burda o dörtlüden bir tek Charlotte olmamasına rağmen tüm kızlar neden küçük birer Charlotte gibi davranıyor...

Bu filmin neden Türkiye'de çekilemeyeceğinden, veya benzer bir film çekildiğinde de neden yine aynı tepkileri vereceğimizden konuşalım biraz. Zira bu oyunculukla ilgili bir durum değil. Birincisi, önce kadının aldattığını göstererek arkadan gelecek erkek aldatmalarına zemin hazırlama kafasındayız. Yani daha onun derdindeyiz, bıraktım ilişkiyi. Aldatılan kadın mutlak surette nalet, hırslı ve işkolik olmak zorunda, onu da belirtelim. İkincisi, her ne kadar ilk geceden yatmış olsa da adamla, bizim filmlerde kız hep "aşık canım" olmak durumunda, kaçarı yok. Kız aşık yani o yüzden yattı da, adam şerefsiz, aramadı sormadı. Bak sen. Halbuki "sevgilin var mı senin bakiym hı?" demek yerine küvette saç teli olmamasına dayanarak adamın bekar olduğuna kanaat getirmişti kız (salaklık parayla değil ya). Üçüncüsü, bizde kızların aramaması gibi bir opsiyon olamaz. Yani kız aşıktır, adamla beraber olmuştur, adamın performansı illa ki şahanedir de kızınkinden kimse bahsetmez. Şöyle bir replik bir Türk filminde yer alamaz "abi iyi kız hoş kız da... yok be abi. Aramicam ben bu kızı." veya "istedim yattım ama tık yok, ı-ıh. Neyse yolun başından döndüğümüz iyi oldu." Aaa? Motora bak!

Ee, nooldu bizim Sex and the City? Aynen çöpe!

Of, bildiğin içim sıkıldı kızlardan, kız triplerinden, -kimden akıl aldılarsa- tişört üstüne ceket giydirince adamların ilah olduğunun zannedilmesinden, tek olayı çözülmüş papyonlarıyla bir mekana girmek olan fanfinfon adamlardan, gösteriş abidesi hayatları içinde "sorunlu" gençlikten, aşkın yalanlar üstüne kurulmuş olmasından, adam bekletmenin ve bir şey anlatmamanın marifet sayılmasından, filme başlarkenki tek umudum Engin Altan Düzyatan'ın gözümdeki doktor karizmasını yerle yeksan etmesinden (bunun için bir daha yazıklar olsun lan!) ve daha bir sürü şeyden acayip tiksindim. Öfkelenerek arındım resmen ve hile ile!

Bi tane gerçek an varsa koca filmde, o da kızın adamın tişörtünü yerden alıp, kokusunu içine çektiği andır.

(Ben olsam bu dörtlüye eşleri değiştirtir, filmin ortasında seyirciyi coştururdum. Sevgili Ketche, seni tanımam bilmem ama bundan sonraki kötü filmin için ahanda bir tavsiye. Hayrını gör, hadi eyvallah!)

Faking fabulosity

(birkaç saat önce, tek başına gidilemeyecek bir edirne'den bahsetmişken üstüne izlediğim şey - belki de gitmek lazımdır?)

As for me, after I was recycled...
I decided instead of running away from the idea of a life alone, I'd better sit down and take that fear to lunch.
-Waiting for someone?
-No, it's just me. Thanks.

So, I sat there and had a glass of wine...alone. No books, no man, no friends, no armor...
No faking.

(Sex and The City 204, They shoot single people, don't they?)

(bkz. sevgiliyle uyumak)

- That was...
- Totally awesome.

I was hooked. Gone.

Who cares about age, crossword puzzles,

the cab money I'd left on the table?

This felt so good, I'd do anything to keep this high.


And just when I thought I couldn't get any higher...
he spooned me.

(Sex and the City, Valley of the Twenty-Something Guys)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!