... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Prolog

(Bu bir yazıyı yazmak istemenin yazı yazmasıdır.)

Bugün işe yürürken (evet yürürken) aklıma çesitli fikirler geldi, hiçbiri de bir işe yaramayacaktı ama olsundu.

Ben bu sabah yürüdüğümden daha uzun yürümek istedim ama zamanım yoktu, durup kahve almak, sigara içmek istedim ama zamanım yoktu.

Sanki uzun uzun yürüyecek bir şey olmuş gibi geliyor ama daha önce bana çok gibiler geldiği için pek aldırmıyorum (aldırsam da aldırmıyorum).

Neyse.

Dün patron gelip "arkamdan Londra'ya gelirsen bu sefer gitmem" dedi. Bana dedi. Ben ona "girdiğim her şirketten ayrılıyorsunuz" minvalinde bir şey dediğim için dedi. Hahah. "Kısmet" dedim kendisine. "Daha ne kadar yapabilirim'ini bilmediğim bir işi sürdürmek üzere ülke değiştirmeyi düşünmüyorum yea ben aslında" demedim."Ben onu dedim ama bi' sorun niye dedim... Çünkü herkes gibi teşekkür sıralamak anlamsız geliyor bana" da demedim. Çünkü bazı şeyler denmez, ben korprıt hayatta ilk bunu öğrendim.

Bazı şeyler söylenmemek için var. Bu, hayatın korprıt olmayan kısımları için de geçerli. Basitleştirerek örneklemek gerekirse; "lakin". Kim lakin der ki konuşurken? Lakin, yazılır ancak. Okuyabiliyor ama konuşamıyor olduğunuz diller gibi. Ha, ben lakin derim laf arasında. Ama siz bana bakmayın. Ben hayatta karşılığı olmayan pek çok şey yapıyorum ve bu başka bir yazının konusu, başka bir aşırı acıklı hikaye.

Neyse neyse.

Bugün işe yürürken "validasyon" dedim kendi kendime. Bir kısa film vardı, onu hatırlamaya çalıştım. Yazacağım bir yazı var, onu düşündüm. Geçenlerde bir arkadaşla konuştuğumuz insana ihtiyaç duyma-duymama konusunu başka bir tarafından düşündüm. Dergi editörü olsam şimdi dedim, ya da online içerik editörü filan, validasyon konseptli bir sayı çıkarırdım. Ama ATİKER Sıralı Otogaz Sistemleri için dergi çıkarmıyorsanız validasyon gibi sözcükler kullanmamalısınızdır. O yüzden açıp sözlüğe baktım. "Sağlamlama" imiş bu. Bence bu da olmadı ama... Neyse, bunu dergi editörü ya da online içerik editörü olan düşünecekti artık.

Ve işe yürümenin (evet yürümenin) güzelliğini düşündüm, ve arabam olmamasının özgürlüğünü.
Ve bazı yoksunlukları özlediğimi düşündüm.
Bazılarından da ölesiye nefret ettiğimi (ben ölesiye'yi öylesine kullanmam).

Bu bir şeyleri özlemenin de yazı yazması da aslında ama...
Dur dur, ben şimdilik aldırmıyorum.


(20 Aralık 2013, 1.Levent)

uçurtma haline

bizim de ne süslü uçurtmalarımız vardı,
alıp başlarını gitmediler mi?
gözümüzden bile esirgerdik
hangi birinin ipi kaldı elimizde?

(Rıfat Ilgaz)

Bir aralar mutluluktun, huzurdun, serinliktin, özgürlüktün, ışıktın kendin kadar bana da. Havalandın, havalandıkça daha çok havalandın. Yanında değildim, arkanda değildim; ipin ucundaydım artık. Kesildim, nefesten. İpin ucunda olan herkes gibi.

Ama sen uçacaktın yeter ki. Havalan, havalan, havalandıkça daha da zorlaş, daha zor olsun tutması seni (kimin tutması? önemsiz). İpini zorla, yüksel, yüksel, rüzgarı arkana alma rahatlığında, huzurunda olma hiçbir zaman, ne demiş Churchill, ona karşı durmalısın, o zaman yükseleceksin ancak! Zorla biraz daha, sen çektikçe iplerin kessin ellerini (kimin ellerini? önemsiz).

Sen özgürlüğün sembolüsün. Daha iyi bir isim olamazdı senin için. Buyruk, belki. Ama başına olacaksa. Başına buyruk, tek başına, buyruk.

Bu yurtsuz kalbine, uçurtma haline, sana da yazıklar olsun.
(Ama sen uç yeter ki.)

görsel, bir arkadaşımdan, bizzat kendisi.

bi gün bi çılgınlık edip

içinde martı olmayan ama ortak noktası ancak martı olabilecek öyküleri bilir misiniz?
(fotoğraf: April)


Uçakla İstanbul'a inerken, tam da tekerlekler yere değdiği için uyandığım anlarda bir anons yapılır: "Yurtiçi ve yurtdışına aktarmalı uçacak yolcularımız için kapı numaraları; Londra 202, Bakü 206, Cidde 302, Frankfurt 304..." Bazen gidip valeye ödeme yapmak, trafiğe bakmak ve baksam da bakmasam da orada olacak olan trafiğe girmek yerine uçaktan inip dış hatlar terminaline gitmek ve "ben gitmek istiyorum" demek geliyor içimden.

Bundan daha olası olanı; her sabah Ortaköy'deki çaycı/okeyci/gözlemecilerin önünden geçerken oradaki hanutçulara yüz vermek. Hiçbir noktalama işareti olmayan bir paragrafı tekrarlar gibi "buyrun terasımız var çay kahve sıcak sahlep gözleme tost..." diyen o adamları duymazdan gelmek veya "işe gidiyoruz" deyip susturmak yerine, "ha? peki." deyip gidip oturmak ve denize karşı sabah çayı içmek istiyorum, kitabımı okumak istiyorum, sonra da oradan kalkıp Beşiktaş'a yürümek ve sonra da, eve dönüp uyumak istiyorum.

İsyan isyan.

Narlıdere'de martı sesleri

Her gün yarım kilo veren adam var askerde, biliyor muydunuz bunu?

Sezai bunu bize, benimkine benzer cep defterine nöbetlerini not edip, Türkiye haritasında 71 plakalı şehri karalarken söyledi (şafak sayan saati yoktu onun, elle sayıyordu böyle). Kendisinin dört kilo vermiş olması fena değildi bu hesaba göre. İnsan yakardı yahu, zaten doğru düzgün yemek çıkmıyordu, çıkan da çoğunlukla yenmiyordu, bir de spor aktiviteleri vardı düzenli - öyle koşma, sürünme falan değil ha! Aerobik hareketler örneğin. Duş alırken şpagat açmak gibi, ortaya basmamak için. Ne olur, ne olmaz. Kalorifere kayan, kayarken de yakalanıp komutanına "istediğim yerde mastürbasyon yaparım, siz hiç yapmadınız mı komtanım?" diyen adam girmiş olabilir duşa çünkü senden önce ve orada neler olduğunu bir o, bir de Allah bilir.

"Kalorifere kayanlar" da bir dizi adı olabilirdi pekala.

Bir de irade gösterileri vardı mesela; bir kürsüde, elinde mermisiz bir tüfeği tutarak, kol gergin (tüfeğin bir ucu yere dayalı, hadi gene iyisin) durmak dümdüz, bel ağrısına birebir. Üzücü olan, 3 bomboş gün etmesi bu geçirdiği nafile zamanın. 3 tam gün. Neyse ki kitap okuyacak çok zamanı oluyordu. "Babalar bana bir koli kitap göndermiş" dedi bana bakarak. Çok kıskandım. Ben mektup bile gönderemiyordum oysa, istemiyordu ulaşmaz diye. Ama gelmiş işte koli (bir de bana bakarak söylüyor...)

Bizim oraya gidip, hakkı olduğu halde -PKK ateşkesi kestiği için- iptal edilen çarşı izni yüzünden oturmamız Narlıdere'de, donarak icabında (İzmir'de de donuluyor) sabah 10 - akşam 5 oturmamız bana mı, yoksa Sezo'ya mı daha iyi geldi bilmiyorum ama tam kadro oradaydık. Kızları saymazsak 2006 yönkuru, uzun zamandır bir masanın başında bunca uzun oturmamış olmalıydı. Veya mENSO olarak (zaten kızları saymıyorduk). 100 liraya kantinini kapatabileceğimiz bir yerde, inanılmaz zengindik. Yüz tane çay, iki yüz tane kahve filan içtik sanırım. Kafamızı kaldırdık, martılar vardı tepemizde. Martılar özgürlük çığırıyordu, pek ironikti Narlıdere. Sigaralar yakıldı art arda, "ulan aynı anda ikiden fazla sigara yakılmayacak demedik mi" diye kara masa geyiği bile yaptık arada. Sanki Sezo her zamanki gibi üstünden düşeyazan bir kapri ve parmak arası terlikleriyle, elinde sigara gelmişti de demirlerden, toplantıya başlıyorduk.

martı hiç yasak dinler mi be abi...

Sivil rüya göremeyen arkadaşımızı da, kendimizi de döndürdük 5 yıl öncesine, işte böyle.

Askerlik acayip bir kafa. Yazdım daha önce hakkında. Asker beklemişliğim de vardır, çok sıkıntılı olmasa da uzun döneminden şöyle... Ve istemiyordum bunları bir daha yaşamak, neden istemediğimi de tekrar hatırladım bu haftasonu. Çok üzülüyorum. Oradan çıkınca, o adama sımsıkı sarılıp da onu içeride bırakıp çıkınca içime çöreklenen hüznü tarife imkan yok. Her istediğimde arayamıyorum, göremiyorum onu ben. İstanbul'dayken de belki bir ay görmediğim olurdu ama aynı şey değil işte! Aynı Sezai'nin dediği gibi... O İstanbul'u çok özlemiş, bir şey yapmasa da, yapabileceğini bilerek evine gidip televizyon izlemeyi özlemiş. İnsan özlüyor. İnsan Sezo'yu karşısına oturtup "ben değersizmişim be Sezo" demeyi özlüyor mesela, özlüyormuş.

Güzel şeyler de olmadı değil. Yine inanılmaz güldük, Sezo bize koğuşta sürekli taşak muhabbetler döndüğünü anlattı, konuşurken amınakoyim dememeye özellikle dikkat etti, ilginç bilgilerle donattı bizi. Örneğin "poşet" deniyormuş acemilere, vaktiyle birileri postallarına galoş gibi poşet geçirdiği için içeri girerken... Ya da sancağı (hani şu başında nöbet tuttukları sancağı) alıp genelkurmaya götüreni terhis ediyorlarmış geyiği dönüyormuş hala... Böyle şehir efsanesi gibi şeyler işte.

Bir de benim efsanem var! Narlıdere'de benden "Şuşu" diye bahseden bir adam varmış, Sezo'ya demiş ki "denizci Can de, o anlar." Anladım tabi de, AmCan dese daha bi anlardım. Adamın soyadını bile bilmiyormuşum meğer, benim için ne garip! Onu görme fırsatım olmadı ama Sezai'ye sıkı sıkı tembihledim selamımı iletmesini.

Bir de komik bir olay geldi başımıza. İki kelimeyi bir araya getirmekten aciz bir başçavuş dikildi başımıza otururken, "aile misiniz?" dedi, arkadaşız dedik, "evli misiniz?" dedi, hayır dedik, bana "kaç yaşındasın" dedi, 25 dedim ve adam bana iş buyurdu: "Şu yan masada oturanlar var ya, onlara bak şimdi ama çift gibi, sevgili gibi değil de iki kardeş gibi bak. Biri oğlun, biri kızın olsun mesela. Bak onlara." dedi. Baktım, sözlü veya nişanlılardı herhalde, onlar da merakla bana bakıyorlardı, başçavuşun kendilerinden bahsettiğini anladıkları için... "Ee, bakıp ne yapacağım?" dedim. "Bak işte gözünün önünden kaybolmasınlar" dedi. İşe bak lan, nöbet sapladı herif bana ayaküstü! Sonra döndü gitti. Hiç anlam veremedik, hala da veremiyoruz ama mantık mı arıyorsun zaten, mantıksızlık o favorileri o kadar kısa kesmekte başlıyor, konuşurken iki kelimeyi bir araya getiremeyen başçavuşların emirleriyle devam ediyor, yayılıyor, yayılıyor ve kapsıyor hayatının 6 veya 12 ayını işte böyle...

Kışla dediğin bir disko bir kantin, bir er gazinosu yani televizyonlu kantin, bir de tuvaletinde her bir aynanın yanında suyun önemiyle ilgili özlü sözler yazan bir yer işte, o kadar. "Tarladaki başaklar, kundaktaki bebekler büyümek için suya ihtiyaç duyuyor, gereksiz harcama."

Kundaktaki bebekler büyümek için babalarına da ihtiyaç duyuyor icabında, e o zaman sen de fazla harcama TSK...

girl, rebelled

"The only way to deal with an unfree world is to become so absolutely free that your very existence is an act of rebellion."

Albert Camus

Özgür Kız

Açık ilişkidesin; açık dediysek geniş mezhepli, her dakika beraber olma gereği hissetmeyen, anlayışlı, özgür cinsten. İcabında belirli günlerin ve haftaların başkalarının yanında geçer, sorun olmaz. Arkadaşlarınla sarmaş dolaşsın, bekar olsan yaptıklarını kimsenin yadırgamayacağı kadar hareket serbestin var.

Bekar olsan kimsenin yadırgamayacağı kadar...

İyi de, kafan özgür değil ki be kızım?! Yüz yıl önce olmuş bitmiş muhabbetlerin kinini tutan, sana vaktiyle yazdı diye bir adamla aynı havayı soluyamayan sensin. İkilik yaratmamak için nefesini tutmak şöyle dursun, icabında köşesine çekilip senden olmayanları tahtaya yazan da sensin.

Açıkfikirliliğine ne oldu bilmiyorum ama, o burun kıvırdığın adam senden pekala daha dürüst diyebiliriz bu durumda, dimi kızım?

...çünkü ayrılanlar hala arkadaş.

Nasıl altından kalkıyor, hiç anlamıyorum. Nasıl yaşıyor, nasıl hissediyor, nasıl bu kadar rahat?
... Ben deli gibi korkarken.

Bana uzakken iyi geliyor o. Bir kol boyu mesafe alıp öyle dursun. Hiçbir şey sormak, bilmek istemiyorum. Bilmezken iyiyim. O da konuşmasın, sormasın, sadece cevap versin. Olduğu gibi kabullensin. Beni olduğum gibi kabullensin. Ben ne benimle, ne de bensiz; böyleyim.

Ben mi o mu diye sorulmasın bana. Ben, hep ben. Başka bir yanıt veremem. Daha mutlu olamam, bu kadar mutsuzum çünkü. Her şeyi, her şeyi bıraktım; hala çok mutsuzum.


...
hiçbir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sahili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili
yalnızlık hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
...


Özgür
-lüğümüz
yoksa
yalnız
-lığımız
mıdır
?


(22 Eylül ~ 25 Ekim 2010, İstanbul)
Şiir: Attila İlhan - Ayrılık Sevdaya Dahil
Fotoğraf: Ara Güler (1965)

Hayır.

Ne komik, şimdi duyduğum bir plana "hayır" deyişim. İçim gitti, yalan değil. Bir an düşündüm ciddi ciddi. Hiçbir mazeretim geçerli değildi aslında ve dile getirdiğim hiçbir kişi de sebebim değildi.

Bazen insanın bir yerde olma nedeni, olmama nedeni de olabiliyor birdenbire.
Bir yerde olmamak da bir nevi özgürlük, olmadığı için üzülmemek de.
Dün güzel bir gündü, bugün değil ve yine de ben sınırlarını çizdiğim hislerle mutluyum, karnım ağrıyor biraz evet, istiyorum biraz evet ama mutluyum böyle. Neydi? "Gerçekten istediğimizi" yapacaktık.

Meydanı boş bırakmamak için orada olan adama figüran denir ve ben o kadar iddiasız değilim. Güçlü hissediyorum kendimi şu an. Yetkin. Mahir. Cesur.

Akşam beni tüm gücüm, yetkim, maharetim ve cesaretimle kabul eden adamlar göreceğim ve kendimi çok iyi hissedeceğim.

***

Yine araba kullanırken üşüşmesi kafama düşüncelerin, ne büyük talihsizlik. Diyorum ya, mutlaka bir ses kayıt cihazı almam lazım benim, telefonun menüsü be(y)nim kadar hızlı değil, tek tuşla başlayan bir şey lazım bana. Çünkü ben tek dokunuşla başlıyorum. Bir yerde kaset bitecek, o zaman geri sarılacak mı, sözler geri alınacak mı (alınabilir mi?) göreceğiz. Şimdilik, öfkelenmemeye çalışıyorum, gerçekten. Yüzüm kızarıyor, burama kadar geliyor bazen, kendimi sakinleştiriyorum çünkü biliyorum, -başka tür bir ilişkiydi ama başıma geldi bir kez- ben çok öfkelenirsem hiçbir zaman unutamam, affederim belki ama üstesinden gelemem, istesem de. Ne yapılırsa yapılsın benim için, inanamam, çok geçtir, çok. İstesem de.

Ve çizdim hislerimin sınırlarını, üst üste gelen ne varsa gözümün önüne geldi ve bir sonuç çıkardım kendime. O anki gibi ifade edemeyeceğim ama ne istediğimi, neye ihtiyacım olduğunu anladım. Askı'nın anladığı gibi anladım kendimi.

O yüzden...
Au revoir!
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!