... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

yılbaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yılbaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2020

2020'ye çok güzel girdim. Yüksek, keyifli. Şehrin sakin bir yerinde, uzandığım yerden gece ışıklarını izlerken ve elim başka bir insanın kolunda; insan sıcaklığını, uykusunda derin derin nefes alıp verirken kaslarının hafifçe titreştiğini hissederken uykuya daldım.

Bumble'dan karı çağırıp, onlar hevesli diye istemeye istemeye berbat bir partiye gitmek zorunda hissetmediğime çok, çok, çok memnunum (italik ifadeler bana ait değil ama bana ufak bir zafer duygusu veriyorlar, yalan yok). Bir süredir bunları yapmıyor, daha önemlisi yapmak zorunda hissetmiyorum. Bu 2019'a ve yaşadığım 34 yıla karşı ilk büyük kazanımımdı: Kendimi kurcalamaktan vazgeçtim. Daha az başarılı, daha az sevilen, daha güzel, daha zayıf, daha güçsüz bir kadın olamam. Malzeme bu.

Bu vazgeçişten ötürü hissettiğim huzur, ağaçlıktan. Hani o klipteki koca ağaç var ya. Ben oyum işte, kendimi rahat hissettiğim bir yer bulup orada duruyorum. Yaşsız, fark edilmemesi imkansız. Azametine hayranlık duyulan. Gidersiniz; gider dolaşır, istediğiniz kadar yorulup gelirsiniz yine gölgeye, ben buradayım. Benim keyfim durduğum yerde yerinde en çok. Bize yakıştığında karar kıldığımız bir kapasitede, üstünde tartışmaksızın anlaşıp, görüşmeye devam ederiz. Lafı çevirirsiniz...

"_ Kardeşim Şule!
_ Efendim?
_ Kardeşim Saffet!"
...duymamış gibi yaparım. Çok da iyi yaparım "mış gibi'yi, en az 10 yıllık tecrübem var.

Sanki yanımda akşam sikeceğiniz kızdan hiç bahsetmemişsinizcesine, bana bir antitez sunarsınız...
"_ O adamların hisleriyle ilgili sen bi sonuca vardın ama"
...gülümserim. Yanımda akşam sikeceğiniz kızdan bahsetmiş olduğunuzu yüzünüze vurmam asla. Gerek yok ki. Eşşek kadar insanlarız. Bu yıl 35 yaşım bitiyor benim, ikimizi toplasanız bir yaşam beklentisi ediyor. Artık anlıyorum. 

Tabii ki arkadaşız, iyi arkadaşız hem de. Gizli anlamlar yok, demek istemeler yok, karışık sinyaller yok, kafa karışıklıkları yok. Size yalnızlığımdan söz edebilir, dert yanabilirim çünkü gizemli olmayı umursamıyorum. Size kendimle ilgili gerçek fikrimi söyleyebilirim çünkü beni nasıl gördüğünüz önemli değil. Bunların hepsini yazabilir ve okurken ne düşüneceğinizi -belki ilk kez bu derece- umursamayabilirim çünkü arkadaşız. Üzerinde konuşmaya gerek olmadan, bize yakıştığında karar kıldık arkadaşlığın. Konuşmadan anlaştık, çünkü ağaçlar gerçekten gerekmedikçe konuşmaz. 

Sahiden daha iyiyim artık. 2019 kötü başladı, çok iyi bitti. 2020 daha iyi olacak.

Bu da yeni yılda yazmayı yeniden artırma isteğime dair ilk adımım olsun.

01.01.2020 İstanbul

no resolutions and no surprises

Saat 16:48

Oturup tüm Aralık'ların son yazılarını ve Ocak'ların ilk yazılarını okudum, 2009'da blogu açtığımdan bu yana buraya karaladığım.

(Günlüklerimi de hala saklarım ben. Bazılarını okuyorum etrafı düzenlerken filan elime geçtikçe. Bazılarınınsa kapaklarını dahi açmıyorum. Üniversite biterken yazılan yıllık yazılarıma da hiç, ama hiç bakmadım mezun olduğumdan beri. Benim için çok önemli olanları, içimde kocaman bir ışık veya kocaman bir boşluk bırakanları zaten biliyorum ezbere.)

Çok mutlu olduğum zamanlar varmış evet ama en önemlisi, mutluluğun nasıl bir şey olduğunu hatırladığım ve ona ulaşmaya çalışıp zaman zaman ulaşamadığım için mutsuz olduğum zamanlar varmış. Şu an kıvrıldığım koltuk köşesinde bunları yazarken veya az önce uzandığım başka bir koltuğun üzerindeki, nereden geldiği belli olmayan ufak beyaz tüy topağına dikkatle bakarken hatırlamıyorum, hatırlamıyordum bunu. Başka birçok şeyi hatırlamadığım gibi.

İnsan yeterince unuttuğu her şeyden kuşku duyuyor sonradan. Belki bu yüzden yazmak lazımdır. Ben mesela, hiç yazmamış olsaydım 2004 Mayıs'ında, ICAMES 2004'ün civcivli zamanlarından birinde, önceki gece muhtemelen -yine- hayvan gibi içmiş ve birkaç saat kulüpteki rahatsız ve gereğinden sıcak deri koltukta veya kara masanın üzerinde uyuklamış ama yine de sabah 8.30'daki ders için Hisarüstü'nden Taksim'e teşrif etmiş halimle Fransız Kültür'ün tuvaletinde kendime gelmeye çalışırken, yüzüme su çarpıp aynaya baktığımda inanılmaz, ama inanılmaz mutlu hissettiğimi, acaba geçenlerde bana "En son ne zaman mutlu oldun?" diyen insana "2004'te" diyebilir miydim? Aklıma gelen ilk cevap bu olabilir miydi?

(Elbette daha sonra da mutlu hissettim kendimi ama bunlar o anki kadar pürüzsüz, lekesiz, başdöndürücü değildi.)

Fotoğrafları çekiyorum çünkü onları gördüm, oralara gittim, o şeyler bana bir şey hissettirdi/düşündürdü. Anları yazıyorum çünkü bir şeyleri hiç geri gelmeyeceklermiş... yok yok, bir daha hiç olmayacaklarmışçasına unuttuğumda elimde en azından bir kanıt olsun istiyorum. "Ben mutlu olmuştum." Mutluluk nasıl bir şeydi? Bilmem, ama mutluydum. Aşk nasıl bir şeydi? Bilmem, ama aşıktım. Sorarsanız verecek bir cevabım var. Yazıyorum çünkü.

Saat 17:06

Özenle ve teker teker hayır dediğim tüm yılbaşı davetleri havanın kararmasını bekliyor olmalı. Çünkü bugün erkenden buluşulmaz. Bugün hazırlık yapılır. Bugün kırmızı don giyilir ve bu don mutlaka bize şans getirir. Bugün kuaförler fazla mesai yapar, trafik olur, taksi olmaz ve geç kalınır. Bugün birinin bir yere geç kalması çok kritiktir. Bugün birinin bir yere geç kalmasını kendinden başka kimse umursamaz. Bugün çok eğlenilir. Bugün acayip içilir. Bugünün gecesinin sabahında çok geç kalkılır.

Bu gün, 14 Şubat'tan daha elim ve daha vahim bir klişedir.

Elbette davetlere hayır dememin bir klişeyi beslememek gibi asil bir amacı yok. Yılbaşlarını severim, omuzlarına yılın yükünü yüklemekten genelde kaçınsam da. Yılbaşı ağacı filan; bu yıl süslemek aklıma gelmese ve süslendikten sonra da bir kere bile ışıklarını yakmamış olsam da, güzeldir. 14 Şubat'ları da severim zaten ben. Kalpler, balonlar, balonlu kalpler falan. Güzeldir. Kırmızıdır. Kırmızıyı severim. Tüm bunlar bana şu an bir şey ifade etmiyor sadece. Her yıl bu güne yüklediğim anlam ya da her neyse, azalıyor. Bu azalmanın, günün umurunda olduğunu pek sanmıyorum. İhmal edilebilirdir kazancı, bunca insan arasında... Ziyaret ettiğim kiliselerde mum yakarken, doğum günü pastamın mumunu üflerken, Kadir Gecesi'nde -eğer içimden gelirse- dua ederken veya tekneyle köprünün altından geçerken artık tutmadığım dileklerin de gerçekleşmesini gönülden dilediğimiz diğer dilekler üzerinde herhangi bir rahatlama yarattığından şüpheliyim zaten. (Herkes bugün tüm sevdiklerinin tüm sevdikleriyle beraber olmasını ve kendileri başta olmak üzere tüm sevdiklerinin diledikleri her şeyin olmasını istiyor... Bruce Almighty'yi izlemiş miydiniz? Tamam.)

Dolayısıyla bir yeni yıl dileğim veya yeni yılda mutlaka yapacağım dediğim bir şey, bir "resolution" yok. Bu yazı hariç, bugüne dair yaptığım bir şey de yok. Böyle olmasını, tüm davetlere özenle ve teker teker hayır diyerek, ben sağladım, ben, Yaşar Usta! (Bu espriyi kendimden çok sizin için yaptım. Ölmeyin diye.) Yeni olan bir şey yok bu yılda. Kutlanacak bir şey yok. Gülecek yeni bir neden / Yine gülecek bir neden yok. Kadeh kaldırmayı, konuşma yapmayı, hatta diyeti bozup içki içmeyi bile gerektiren bir neden, bir kişi, bir nefes, hiçbir şey yok. Bana kalırsa 2011 daha yeni bitiyor zaten. Sonraki yılların hesabına henüz geçemedim.

(Ben size yine de İYİ YILLAAAAR ^___^ dileyeceğim bana saat tam 12'de mesaj atacak olan arkadaşlar, merak etmeyiniz.)

Saat 17:34

Velhasıl...
Yılı böyle kapatmış olmanın bir önemi yok çünkü dedim ya, bu yazı dışında yılbaşının veya yıl sonunun veya bu günün bir önemi yok. Evde yalnız oturduğum herhangi bir gün. Az sonra kuru fasülye ve pilavımı yiyecek, portakalımı sıkacak ve bir film seyredeceğim. Belki önce biraz kitap okurum. Hem yarın da tatil. Vallahi mis gibi.

Dedim ya, severim aslında yılbaşını. Biliyorum sevdiğimi.
Yazmışım çünkü.


(31 Aralık 2013, İstanbul)

utlu illar

biz fenciler bunu single cells olarak okusak veya biz bir grup insana yeni yil bir yenilik vaad etmese, bu gun bir
heyecan vesilesi olmasa ve hepsinden onemlisi, zaten viski sevmesek de...

iyi reklamin hakkini vermek gerek.



mutlu yillar herkese.

Geçen yılda geçen yılı yaşadınız mı?

lay down in the green grass...


Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?

Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?

Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?

Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?

Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?

Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?

Ve siz onu hiç kokladınız mı?

Yaz gecelerinde ne kadar çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?

Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?

Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?

Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?

Çimlere uzandığınız oldu mu?

Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?

Hiç taş kaydırdınız mı bu yıl?

Kaç kez kuşlara yem attınız?

Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?

Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?

Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?

Kaç kez mektup aldınız bu yıl?

Eski bir dostunuzu aradınız mı bu yıl?

Kimseyle barıştınız mı bu yıl?

Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?

İyi bir yılın, bunlar gibi bir çok küçük şeylere bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?

Yeni yılda düşünün..

Yayılın çimenlerin üzerine… Acele edin..

Er ya da geç… Çimenler yayılacak üzerinize…


Jacques PREVERT

2011 bi gelsene, bişey deniycem.

2011 tamam defol git şimdi.

2012, gel canım...

Noel Baba'ya mektup

kafa nereye biz oraya temalı fotoğraf şurdan

Sevgili Noel Baba,

Ben çocuk değilim, bana çocuksun diyen adamların kendilerinin çocuk olduğunu düşünerek söylüyorum bunu. Çocuk olmadığım gibi, birkaç ay sonra Interrail'e indirimli gitme hakkımı kaybedeceğim, o kadar büyüdüm yani. Ama yine de sana mektup yazmak istedim. Çocukken yazmadıklarıma say.

Bu yıl kuzenle ağaç almayı düşünüyoruz. IKEA'dan filan, çakma yılbaşı ağacı. Çok küçükken, çok küçük bir ağacımız vardı annemlerin evinde ama bir şekilde, hiç istediğim gibi olmadı o ağaç. Şimdi keyfimizce süsleyebiliriz kocaman bir ağacı. Hem de sadece 49,99 liraya.

Ağacı boşuna almıyoruz Noel babacım. Şöminemiz veya bacamız yok ama kapımız sana her zaman açık, bekleriz. Yalnız elin boş gelmezsen, çok seviniriz. Ben son birkaç yıldır uslu bir çocuk olduğumu düşünüyor ve senden biraz büyük bir hediye istiyorum: Lütfen bana bir Akım Kapasitörü getir. Çünkü ben gideceğim. Git geldi bana; git geldi mi, gitmez.

Daha önce de söyledim; ben yanlışım, uygunsuzum buraya. Anlıyorum, ama bu kadar yanlış bir zamanda doğmak benim tercihim değildi ki. Kafamın eskiliğinin yadırganmayacağı bir yere, şimdiki normallerin hala azıcık daha anormal olduğu bir yere dönmek istiyorum. Bana bu imkanı yarat; senden şimdiye kadar hiçbir şey istememişliğimi göz önüne alarak, iyi halimin şukunu vererek yarat. Söz, bir daha bir şey istemeyeceğim senden.

Gerekirse kağıda yazıp Vecihe'nin iki yıl önce aldığı hediye çorabına da koyarım, bir yere asarım bu isteğimi, hiç sorun değil.

Hadi baba be...

Sevgiler,
b.

Kırmızıya inanmıyorum ama bir don var.

"Resolution #1: Uggg - will obviously lose 20 lbs. #2: Always put last night's panties in the laundry basket. Equally important: will find nice sensible boyfriend and stop forming romantic attachments to any of the following: alcoholics, workaholics, sexaholics, commitment-phobics, peeping toms, megalomaniacs, emotional fuckwits, or perverts."

(
Bridget Jones'un Günlüğü'nden)


Hiç öyle, yoldan çıkmış diye nitelendirilebilecek, hani annemin görse "lan bu ne" diyeceği adamlarla beraber olmadım. Bu iyi bir şey olsa gerek, zaten hayatta en çok eğlenenlerin serseriler olduğunu ve hızlı yaşayıp genç ölünce cesedimizin yakışıklı olacağını filan düşünmüyorum (James Dean benim tipim olmasa da bayağı yakışıklıymış, ama ölmeden de yakışıklıymış yani. Sapla samanı karıştırmayın.)

Serseri adamlara aşık olmuyorum.
Serseri adamlara aşık olmuyorum demek, bana temelde kötü gelen hiçbir insansal alışkanlığım yok demek değil. Hani çiftler vardır sürekli kavga eder, hatta sürekli ayrılıp barışırlar, yalama olmuştur ilişkileri... Ne seninle ne de sensiz diye yaşayıp giderler. Uzaktan o çiftlere bakar, genelde iki taraf da haksız olduğu için hangisi daha yakın arkadaşınızsa onun yanında durur ve ona, bazen özellikle duyamayacağı biçimde

"sana kötü geliyor o, görmüyor musun?"

dersiniz ya. Bu o kadar barizdir ve arkadaşınızın ne kadar tükeniyor olduğunu kendisinin fark edememesine şaşırır, kendine çektirdiği işkenceye onun yerine içerlersiniz ya. Gözünü açmak istersiniz ya kocaman böyle, her şeyi daha net görsün diye...

Çok yakından bakınca flulaşır her şey. İçinde olan bilemez, göremez kolay kolay.

Uzaktan bakınca ne olduğu ve ne olacağı belliydi, ama ben vaktiyle, sırf beni başka kimsenin anlamayacağını veya sevmeyeceğini düşündüğüm için birkaç ay boyunca süründürdüm bir ilişkiyi. Birkaç ay, insan hayatında uzun bir süre. "Bunu bir daha yapmayacağım" demiştim kendi kendime, "artık biliyorum, artık daha eminim kendimden, değerimden, başkasına verebileceğim değerden" demiştim. "Artık kızmak istemeyecek, kızmaktan yorulacak kadar kızmayacağım kimseye, o boşvermişlik seviyesine hiç gelmeyeceğim" diye karar vermiştim kendimce.

Bir yıl bitti. İlişki anlamında başından sonuna yalnız olduğum, her anlamda giderek daha yalnızlaştığım bir tam yıl, bugün bitti ve ben yalnızlaşışlarıma gülümseyerek kapımı açmaktan hala vazgeçmediğimi fark ettim. Bir yıl, insan hayatında uzun bir süre.



2009 benim yılımdı, demiştim. Birçok açıdan öyleydi. 2010 ise, mükemmel bir havada uzun uzun kahvaltı edip Bebek’te çay içerek başlamasına rağmen, kötüleşti, giderek kötüleşti ve beni kendisine laflar hazırlamak zorunda bıraktı. Hiçbir duygumun muhattabını bulmadığını hissettim yıl boyu. Yazılar boyu konuşmuşum, artık yıl bittiğine göre ölenin arkasından konuşmak doğru olmaz desturuyla susuyorum.

***

30 Aralık’ta, kalkmam gereken saatten 2 saat önce zank diye uyandım. Normalde aşırı mesane basıncı hariç top atılsa uyanmayan biri olarak, 03:14’te zank diye uyanınca alt üst oldum bir miktar. Kalktım, evin içinde anlamsızca dolaştım, pencereyi açıp dışarı baktım ve ısınmak için yatağıma geri gittim.

Bundan takriben 19 saat sonra, artık gecenin bir vakti denecek bir saatte, yorucu ve yarısından çoğu boş geçen iki günden sonra eve dönerken Yani’yi bile bağırarak söyledim. Ağzım dolu olmasaydı o saatte E5’te nedensizce var olan trafiğe küfrediyor olabilirdim. Eve gittim, duşa girdim. Girmeseydim, eve dönene kadar aklımda olan şeyi yapıp, Vec’in getirdiği şarabı kafama dikecektim. Her iki halde de, öylece durup “orospu çocuğu… orospu çocuğu… orospu çocuğu…” diye boşluğa saydıracaktım nasılsa.

31 Aralık’ta şirketin tozlu koridorlarında, hala orada oluşumuzla alay edip gülerek uzaklaşanların gürültüsü hariç koyu bir sessizlik hakimken, yılın son gününde saat üç buçuğa kadar toplantı ayarlayan ve korptrıt hayatın gerektirdiği eğitimler hakkındaki tercihlerimizi eleştiren patronu dinledik. Bu sefer pek konuşmadım, konuşmanın, açıklamanın veya fikrini beyan etmenin sözlükteki tek karşılığının bahane üretmek olduğunun iddia edildiği bir masadaydık.

Dönerken, hiç ilerlemeyen bir trafikte ters şeritten yardırıp beni iki kez sollamaya çalışan, sonra da arabama vuran kamyon şöförüne bağırdım. Bas bas bağırdım hem de, ama o da bana bağırıyordu, “gir arabana çıkmayayım üstüne şimdi” deyince “çık ulan! Gel çık erkeksen” dedim. Dönüp giderken Blendax reklamı gibi kafasını aynaya çarpınca, ona kendim vurmuşçasına rahatlayıp içimden boşluğa “orospu çocuğu… orospu çocuğu… orospu çocuğu…” diye tekrarlamak suretiyle arabaya bindim.

Bugün işe gitmenin tek, pardon iki iyi yanı, evde olmayan önemli gibi bir materyalin şirket tarafından bize hediye edilmiş olması ve bu sene pek gönülsüzce katıldığım departman içi hediye çekilişinin sonuçlarıydı. İnsan keyifsiz bile olsa hediye almak ve vermek süper bir şey yav :) Yeni yılda daha çok hediye almak istiyorum. Aslında, yeni yılda birçok şeyi daha fazla yapmak istiyorum… En'lere ve listelere inanmadığım gibi, new year's resolution'lara da inanmam. Gerçekleştiremediğimi bildiğimden inanmam belki de? Bilmiyorum. Fark etmez. İnanmam, ama yine de birkaç niyetim var bu yıl için.


***

Yılbaşından tiksiniyorum. Gerçekten. Herkesin eğlenmek zorunda hissettiği ve sürekli yeterince eğlenip eğlenmediğini sorguladığı, birilerinin sokaklara dökülüp yılbaşına öpüşerek girdiğinin sürekli kafamıza kakıldığı ve bizim inatla bir evde durduğumuz bir gece yılbaşı. Herkesin, insanların eğlenmesinden kendini sorumlu hisseden doğumgünü çocuğu tavrına büründüğü bir gece. Kafamızda bu kadar soru işaretiyle yeni yıla girişimiz, tüm yılın neden acabalar içinde geçtiğinin de açıklaması oluyor.

Yılbaşı gecesi için bir tercih yaptım bu yıl, bayağı önceden de sözünü verdim. Çoğunlukla bencilce bir tercih değildi. Bir yerde herkesin arkadaşı olmak istedim. “Sen aslında şunun arkadaşıydın”ı duymak istemedim, aslında arkadaşı olduğum insandan daha fazla beni yanında görmek istediğini belli eden tatlı insanlardan. Bunca zaman sonra aslında kimin arkadaşı olduğumu kimse hatırlamıyor olmalıydı. Veya, bunca zaman geçtiği için, aslında kimin arkadaşı olduğumu benim hatırlıyor olmam gerekirdi.

Aslında değil, asıl arkadaşlıklar olsun. Niyetlerimden biri bu. Bir diğeri, kararlarımda daha kararlı durmak.

Bir diğeri de, orada ben olduğum için uyumayı erteleyecek, ya da benimle uyuyup uyanacak biri. Bir ritim. Bir nefes.

Ha, bir de daha çok yazmak. Hala çok güzel anılarım, çok güzel hikayelerim var. Kars’ta bile olsa yeni yılda bana ilham dileyen metus’la barıştım mesela bu yıl. metus’u severim, bana ICAMES 2004’ü hatırlatır; hayatımda mutsuzluk zerresi bulunmadığını apaçık hatırladığım anı ve en çok eğlendiğim zamanlardan birini. Ve Sezai. O, en iyi yazılmışını değil belki ama, en güzel öyküm olmayı hak etti.

Ama bu yıla daha fazla bulaşmak istemiyorum. Kalan ne varsa, hepsine kalbimden temiz bir 2011 sayfası ayırdım. Her yılın ilk okul günü gibi özene bezene yazılsınlar diye.

Piyango Gaziantep’e çıksın efendim; küçük değil, bir yarım bir çeyrek hesaplar peşindeyim.

Keyifli yıllar… ŞEREFE!

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!