... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

bizi her şey sinirlendirir çünkü türkiyede yaşıyoruz

şimdi ben biraz içimi dökeceğim ve bunu düşünmeden yapacağım, çünkü iç dökmeye ihtiyacım var ve kimseyi buna direkt olarak (birebirde) maruz bırakmak istemem. kimsenin o kadar sabrı olduğunu düşünmüyorum ve bazı şeyler çok alakasız.

bugün nelere sinirlendim?

tkp açıklamalara doymuyor. oy vermeyeceğini bu kadar çok ilan etme halleri düşündürücü. iyilik yapmak gibi. yaparsın, biter. yapmayacaksan yapmıyorum der çekilirsin kenara, yaptıysan da altına adını yazmak, sonra bununla ilgili röportaj yapmak, sonra bunu (sanki seni kitleler takip ediyormuş gibi) tekrar, "verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz :) :)))" diye paylaşmak (gülücükleri ben koydum ama metin böyle okunuyor gevrek bir sırıtışla) nedir ben anlamıyorum. bi kere, komünistlik çatısı altında dahi bir olamayan, minik minik fraksiyonlara ayrılıp duran bir insan grubundan, ne kadar eğitimli, aydın, okur yazar da olsalar, başkalarının aynılığı ile ilgili bir eleştiriyi sağcılık üzerinden almak dev komedi. o da sağcı, o da belediye tesisinde alkol olmasın diyor, o halde aynılar -- yok ya? sen de beğenmeyip ayrıldığın adamlarla aynısın o zaman knk.



pratikte faydası olmayan şeylere alerjiyi ne zaman geliştirdim bilmiyorum ama bu boş konuşmalar beni yoruyor. tamam deyip geçebilirdim, şayet insanın hakkını aramasını yetmez ama evetçilikle bir tutmasalardı. benim tavrımı, yetmez ama evetçilik gibi bir gözü dönmüşlükle aynı kefeye koyarsan ben de sana laflar hazırlarım. senin de umrunda olmaz. o halde ben de senden verdiğim rahatsızlık için özür dilerim. zira verdiğimiz rahatsızlıklar ya da bize küsen tavşanlar aynı.

başka?

evimin önündeki, apartmanıma ait alana park eden ve bana sizinle yer değiştirelim dediğimde "bi ben mi gözüne battım?" diyen vito şoförü paçoz adama sinirlendim. hayır bi sen gözüme batmadın, ama sen özel aracın içinde oturuyorsun. diğer arabaları şu an ordan çıkaramıyorum. bu, sileceklerini kırmadığım anlamına gelmez (ama bunu sen bana dik dik bakarken yapmayacağım). sense, tabii ki çıkacaksın ordan dalyarak, burası benim evim. sen estetikçi arabasısın. senin işin arap turistleri otelden estetik merkezine taşımak, ki gönüllerince saç ektirebilsinler. kendi evimin önüne park etmek için sana hesap mı vereceğim? 24 BEK 142 plakalı vitonun şoförü bu dediğim. hıyar ağası.

başka?

quasar ve fairmont denen gökdelenlerin hayatım üzerindeki hükmüne sinirlendim. her akşam, ama haftaiçi haftasonu demeden her akşam, çoğunlukla güncel yabancı pop (korkunç) ya da 90lar türkçe pop (biraz daha çekilebilir) çalmayı ve bu tantanaya tüm mahalleyi dahil etmeyi alışkanlık haline getiren bu beton yığınları şimdi de sokağa park yasağı koydurmuş, bizi bu vito şoförleriyle ağız dalaşına sokuyor. memlekette medeniyet, saygı ve tabii denetim olsa şikayet ederdik ama kimi kime şikayet ediyorsun? semazen şeklinde avizeleri olan bir beton yığınını yeni türkiyenin mimarlarına şikayet etmenin anlamı var mı? yararı var mı, var mı yani bir çıktısı? yok. taşınmak lazım.

yok bu memlekette hiçbir şeye karşı çıkmanın yararı. (taşınmak mı lazım?)

ben insanların kabalıklarına ve giderek daha kaba biri haline gelmeme sinirleniyorum aslında. daha sinirli, daha agresif, daha kaba, daha mutsuz biri haline gelmeme. ben bu muyum? delirdim mi, deliremedim mi, ondan mı (hangisinden?) böyle oldu?

çare göktaşı.





Bölüm 2

Dün gece ilk kez, burnumu ve uyku düzenimi hakimiyeti altına alan nezlenin de etkisiyle olacak, sabaha karşı uyandım. İlk kez absürd bir saatte uyanmış değilim tabi, ama uzun zamandır ilk kez, tekrar uyuyamadım. İş konusu takıldı kafama. İnsan her gün kovulacağını öğrenmiyor, ya da her gün kendisine çalışabileceği belirli süre bildirilmiyor. 

"Açlıktan ölecek değilim ya canım" diyorum herkese. Açlıktan ölmeyeceğim tabi ki. Ama iş benim için, nasıl desem, heyecanını yitirmiş 7-8 yıllık bir ilişki gibi. Hiçbir zaman tam anlamıyla kendimi veremediğim, başlarda heyecan verici olup sonradan monotonlaşan, tavsayan, ama işte orada olan, güvenli olan, yer yer işime gelen bir ilişki... Arabam olmayacak, dedim kendi kendime. Bu, peki. Özel sigortam olmayacak (ama SGK primimi kendim yatırırım).

Joey oldum yani. I guess "there's never a good time to stop... catching on fire."*

Bazen her şeyi yapabilecekmiş gibi hissediyorum ya, özellikle buraya geldiğimden beri -Afrika'dayım lan! Kendi başıma yaşıyorum, filan- ama işte bazen de "ne işe yararım ki ben başka?" diyorum. Ne biliyorum başka, nede uzmanım, neyi kurup, neyi geliştirebilirim? Hiç, gibi geliyor. Yapamazmışım, başka türlü başaramazmışım gibi. İşte o zaman çok üzülüyorum.

Bir de döneceğim ortam için üzülüp endişeleniyorum tabi. Tüm gençliğimizin bu cahil ve yobaz iktidarla geçtiği ülkeye, onlara daha da fazla direnmek için geri dönmek, bu ülkede yaşamaya devam etmek istiyor muyum gerçekten? Bir kez daha katliamlarla beslendikleri seçimden, "mosmor oldular" lafını ağızlarına almaya cüret edecekleri bir oranla çıktıklarını düşününce, ülkede daha ne olabilir diye ürperiyorum. Biz daha kaç kez sokağa dökülebiliriz? Gücümüz var mı buna? Ya da isteğimiz? Neyle savaştığımızı hatırlıyor muyuz, umudumuz var mı hala?

Bilmiyorum, bilmiyorum.

Seçim sonuçlarıyla boğuşurken gereğinden uzun ve yorucu bir yolculuk yaptım geçen haftasonu. Tüm bunlar aklımdan geçiyordu, ben, Türkiye, ben, ben, Türkiye... Sonra arkadaşlarımın kartlarını aldım. İngiltere, Fransa, Türkiye.


Bazen hiç tanımadığı ya da çok az tanıdığını sandığı kişilerin en çok yardımı dokunuyor insana. İnancını yeniliyor. "Olur ya!" dedirtiyor. Bir kartpostal arkasına sığacak kadar şeyle seviniyor, hafifçe gururlanıyor, içine su serpiliyor, gülümsüyor, kahkaha atıyor, arkalıksız bir sandalyede uzun bir süre oturduktan sonra, sonunda bir yerlere yaslanabilmiş gibi hissediyor.

"Biz şehir grileri olarak nöbet tutuyoruz" diyor biri, zaten başka kime emanet edebilirdim ki gündemi? "Sanki geldiğinde her şey daha farklı olacakmış gibi" diyor biri, vallahi inanasım geliyor! "Hayatına hep hayranlık duydum" diyor öteki, kalakalıyorum bir an, içime bir ışık yayılıyor.

Ben de göreyim, oradaymışım gibi hissedeyim diye özenle çekilen videolar gibi, ben severim diye gönderilen şarkılar gibi, uzun uzun konuşabilelim diye ertelenen uykular gibi kartpostallarım.

Bunların hepsi, hepsi, hepsi için bundan daha müteşekkir olamazdım.

Sonra işte, "olur ya" diyorum, "yaparız."



8 Kasım 2015, Kumasi

* Hala mı Friends izlemediniz? E yuh.

Seçim Özel

Pazartesi günü olmasından korktuğum şeylerin kısa listesi:

1- Kadir Topbaş'ın tekrar İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi

2- Kendi aramızda geri dönülemez biçimde bölünmemiz: Herhangi bir parti veya örgüte gönül vermeyen, belki vermiş olsa dahi bu seçimde BasGeç'çi, tabir-i caizse "akışa kapılan" insanlar ile, ideolojileri uğruna bizi tekrar yıllarca AKP'ye mahkum eden, değerlerine çok bağlı insanlar

Şimdiden söyleyeyim; eğer bunlar olursa size sitemkar olmayacağıma söz vermiyorum. Ama sizi affetmeye çalışacağım. Sandıkta deviremediğimizi sokakta devirmeye çalışırken -hiçbir zaman sandıkta deviremeyeceğimizi artık anladığımız için hala direnebilirsek- görüşürüz yine.

Umarım geçen seferki kadar bir ve beraber olabiliriz o zaman.

Başbakan için Kariyer Planlaması

Dün evde temizlik yaparken televizyon açıktı, başbakan RTE'nin çılgın atmalarına tanık oldum. "Çıraklık, kalfalık dönemi bitti, ustalık dönemi başlıyor" (i.e. ağzınıza daha isabetli sıçabilecek tecrübeye eriştim) diyordu, "hedef 2023" diyordu, "çılgın projem yakında" diye gümbür gümbür gelişini muştuluyordu.

Bir yandan da geçen haftaki Fransız muhabbetini çok sevdiği ve sırtı bu yeni van minüt zaferiyle sıvam sıvam sıvazlandığı için, espriyi başka boyutlara taşıyıp "Fransızlar da bir şey mi, burada kendi ülkesine Fransız olanlar var eh eh eh" diye muhalefete laf sokarak gevriyordu.

Her yıl 1 milyon insana iş verme vaadini gerçekleştirmede şimdiye kadar neden bir arpa boyu yol gidemediğini sorgulayacağım bir yazı değil bu, şimdiden söyleyeyim. Yukarıda içimi bir nebze döktüm, şimdi derdim başka.

RTE, "Belçika'dan buradaki bir olaya bakılarak Türkiye hakkında yorum yapılamaz" deyip, bu ülkenin onurundan, gururundan dem vurdu; silahın önüne atlayan kahraman adam gibi icabında hayatıyla filan savunacağını ima etti bu vatanı. Yapar veya yapmaz demiyorum. Merakım, o kafada nasıl bir kariyer planı izlendiği.

Kendime ve etrafıma bakıyorum; işinde gücünde, genelde işini ve beraber çalıştığı insanları sevmeyen, zaten sevmek zorunda da olmayan (sevme ama saygı duy kafası); "olmadı kaçarız"cı bir grup insan görüyorum. Patron çıkıp bize "bu iş böyle" deyip deve-hendek muhabbeti yaptığında boynumuz kıldan ince bir yerde, çünkü doğru. Çalıştığımız şirketler umrumuzda değil, hani patrondu müdürdü falan var ya, onların da umrunda değil, her şey yükselmek için, "takım", "ekip" gibi laflar birebir konuşmalarda "ama herkes iyi olursa sen nasıl kendini göstereceksin?" veya "iş olur veya olmaz, sen elinden geleni yap yeter" tarzı bireysel tilkilere bırakıyor yerini. Bireysel tilkilerde herkesin kuyruğu kendine.

Sevmek zorunda değiliz bu işleri, meslekleri, şirketleri, bu devranı sevmek zorunda değiliz. Bizi başbakan yapmayan, işte bu. Başbakan olup da milletin onuru, devletin büyüklüğü diye gerinirken aslında içimizden hiç inanmadan yapabilir miyiz bunu? Yemişim Türkiye'yi, diye yola devam edebilir miyiz, edilebiliyor mu? Çok zor değil mi bu? Ülkeyi sevmekten, vatan için canım feda demekten daha zor, değilken öyleymiş gibi yapmak. Sevmeyenler de belli oluyor zaten ama ayıklanmıyor kolayca, çünkü onları seçen adamlar da pek takmıyorlar ülkede ne olup bittiğini. Türkiye'de seçim sistemi, ülkeyi pek sallamayan adamların ülkeyi pek sallamayan başka adamları seçmesiyle ilerliyor.

Çok sevdiğini söyleyenlerin bir kısmı da çıldırasıya, gözüne gözüne sokasıya seviyor, sonra da ulusalcı diye damga yiyor belki. Halbuki şöyle bir uzaktan bakınca, "ulus" kavramını desteklemek, tam olarak hangi tarihten beri ve hangi nedenle tü-kaka bizde, bu moda kiminle çıktı, o da belli değil. Sonuçta herkes aynı yere bağlı belki ama farklı taraflarından, bazısı daha sıkı tutuyor, bazısı her an bırakabilecekmiş gibi gevşek. Parayla imanın ve bir de sıkıca bağlılığın kimde olduğu belli olmaz ama şu bir gerçek: Sahiplenmeden yapılamayacak işler var, sahiplenmeden yapılmaması gereken işler de.

_ Olmazsa olmaz abi, babamın ülkesi mi?

Evet efendim, babanın ülkesi.


(17 Nisan 2011, İstanbul)
RTE-el-cep: http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/basbakan-eli-cebinde-konustu.html
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!