... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Beyaz Atlı Prens değil, Küçük Prens

Dün Google'a girdim, karşıma Küçük Prens çıktı, içim ısındı :)


Antoine de Saint-Exupéry'nin 100. doğumgünüymüş.

Gidip şu adamın ve Küçük Prens'in heykelinin önünde türlü şaklabanlıklarla fotoğraf çektirmek istiyorum!

Önce nerede olduğunu öğrenip, orayı haritadan bulmam gerekiyor tabi.

Herkes benim kadar üşengeç değil; linkiyle minkiyle "Tarfaya / Fas'taymış o heykel" diye karşıma çıkan Moris'e çok teşekkürler. Edit için de :)

Amma velakin bu heykel yazarın doğum yeri olan Lyon / Fransa'daymış. Böylece de bissürü bissürü heykel olduğunu öğrenmiş olduk...

Berk+er

_ Kızım nereye gidiyorsun, erken değil mi daha dershane için?
_ Hakan'da kahvaltı edicez anne.
_ Hakan kim?

Hakan, Beşiktaş'taki pastanenin adı. Dershaneye erken başlayanlar olarak (ne yapayım, bedava olunca onların istediği zaman başlıyorsun dershaneye) Lise 1'de bir dönemin tüm kahvaltılarını orada ettik biz, her haftasonunun her günü, dershane öncesi.

O zaman dershane arkadaşımız da yoktu daha. 5 yıldır her gün gördüğümüz lise arkadaşlarımızla bir de haftasonu kahvaltı etmek bıkkınlık getirmiyordu bize. Dershane çıkışında McDonalds'ın önünde buluşmak da.

Bazı insanları her gün görür ve sıkılmazsınız.

***

_ Bridget Jones'un Günlüğü gelmiş, gitmek istiyor musun?
_ Aa evet ya! Ama şimdi değil, param yok.
_ Var.
_ Yok Berk yaa, valla.
_ Çakarım beynine, var.
_ ...
_ Geleceksin benimle bugün, AFM'de oynuyormuş işte.

Gittik. Bridget Jones'un Günlüğü'nün ilk filmi, Colin Firth gibi adamların gerçekte nadir bulunduğunu ve Bridget Jones gibilerin karşısına daha da nadir çıktıklarını erken anlamış biz genç kızlar için aaah ah dedirterek biter. O zaman yanınızda bir dostunuz ya da bir kardeşiniz varsa sizinle gofretini paylaşır, sizi eve bırakana kadar da bırbırbır konuşup durur ve dikkatinizi dağıtır.

***

_ Abi dedim Vedat Bey'e bin kere, anlamıyor adam, ben her şeyin peşinde koşturmak zorunda mıyım kız orada burada hava atarken? Nedir yani, sesi mi güzel? Şarkı söyleyeceğiz sanki.
_ Öyle deme ya, Özlem de daha önce kaç kez sunuculuk yaptı...
_ Bak, insanda sorumluluk duygusu olması bir karakter meselesidir ve ben güvenmediğim adamı o mikrofonun başına dikmem. Seni seçecekti, takır takır halledecektik.

Biri size güvendikçe, siz de o birine güvenirsiniz.

***

_ Ya sinir oluyorum bu adamın hissiz hallerine. Neden uğraşıyorsun ki bu kadar, onu da anlamıyorum.
_ Seviyorum.
_ İyi de, sana senin ona verdiğin kadar değer vermeyen bir adam var karşında, hak etmiyor seni.

***

_ Neden dans etmiyormuş?
_ Yorgunmuş, antremandan geldi ya.
_ Bence sen kaldır. O zaman da kalkmasın bakalım.

***

_ Karar vermen lazım. Uzak muzak, seni hak ettiğini düşünüyorsan, ondan hoşlanıyorsan dene bence. Ama Mert var mı hala içinde, iyi bak.

***

Kardeş lafından korktum hep, öz kardeşim olmayan kimse için "kardeşim gibidir" demedim, yazmadım yıllık yazılarımda. Günlük hayatta da kullanmam mümkün olduğunca, İbo kardeşim gibi bariz bir şaka olmadığı sürece.

Berk benim kardeşimdi, o da bana ablam derdi. Biz hep onu "zaten içimizde en olgun" sayarken bana abla demesi, benden akıl almak istemesi gururlandırırdı beni. Ben de onu arardım başkalarının anlamayacağını düşündüğüm bir şey olduğunda. E-mail adresimi aldığımda ilk mail attığım kişi oydu. Tatilde darlandığımda da, evde bir şey olduğunda da... Anlamak için tekrar tekrar okuduğum mailler atardı bana. Zorlardı beni ama yanımda olduğunu hissettirmek için değil, onu anlayabilmem için.

Basbayağı kardeştik işte, tamamen kopana kadar.

Kardeş olmayı beceremeyeceğimizi bilseydim arkadaş olmak isterdim halbuki.

***

Şimdi ne garip, o beni hak etmediğini düşündüğü adamla hala konuşuyor, görüşüyor olmama rağmen onu yıllardır görmüyor olmam. Karşılaşmadık bile, bir gün hariç. Onda da annesiyle selamlaştık.

Ne olduğunu hiç bilmiyorum, "biz artık konuşmasak daha iyi olacak" dediğinde ona sordum, sordum, sordum; yanıt alamayınca kimseye sormadım galiba bir daha. O kavgalar neden oldu, kim neyi yanlış anladı, ben bir hata yaptım mı, hiç bilmiyorum. Sadece, benimle birlikte tüm bir sınıf yok sayıldığına göre hata bende değil herhalde, diye tahmin yürütebiliyorum.

Çok kafa yordum, üzüldüm, ağladım zamanında. Bir süre, nasılsa barışacağız, mümkün mü böyle bir şey dedim, olmadı. Sonra ya barışırsak diye senaryolar yazdım, olmadı.

Şimdi sakin kafayla geriye baktığımda bana sadece bir korku kalmış diyorum. Kaybetme korkusu.

İşte o korkumun sebebi bu adam.

arresting development demişler ama time is running out çıktı bu

İçim giderek baktığım bir saat var, internette sörf yapmayı sevmeyen biri olarak nasıl buldum bilmiyorum ama bir şekilde karşıma çıktı işte.

Çok güzel değil mi?

Tasarım işi olsun, orijinal olsun, sırf benim olsun diye takıntılarım yoktur ama bu saati istiyorum. Bilmiyorum ki nasıl elde edilir, alanı belirsiz satanı belirsiz. Bi gün çok param olursa yaptıracağım kendime aynısından diyelim bari :)

Kaynak:
http://www.yankodesign.com/2008/03/04/arresting-development/

gitmek ya da gitmemek, işte bütün mesele bu

Gitme kararı vermek ile gitmek arasında koca bir üşengeçlik duruyor. Bana kıdem aldırır bu üşengeçlik; yıllar sürebilir benim aramam, bulmam, kendimi satmam, ayarlamam, gitmem... Hiç olmayabilir de. Soğuyabilirim de bu fikirden yarın, öbür gün.

Ama "gidicem galiba ben" lafı bu sabah çıktı ağzımdan ilk kez. İlk metus duydu, tarihi dedim bi yere yaz. Şimdi de ilan ediyorum işte. İçimde tutamadım, büyük geldi.

Bu fikir bir gün gerçek olsa da olmasa da, yıllardır "Türkiye'de yaşamak istiyorum ben" diyen, Ortaköy'den Esentepe'ye taşınırken direnen birinin bir sabah kalktığında, görünürde mutluyken, yalnızken ve evde istediği gibi dolaşırken, daha gece odasını toparlamışken ve bu güzel havada giydiği iç açıcı kıyafete küpe seçmeye çalışırken birden "gidicem" demesi garip değil mi?

Bunun garip olup olmadığını sorgulayan ben, sadece ben I as I and not as we gibi; beni tutan bir şey olup olmadığını sorgulamakla aynı şeyi yapıyorum, insanın mutlu olup olmadığını sorgulaması gibi yapılmaması gereken bir şeyi. Tutacak olan tutar zaten. Ben tükenmiş ama daha çok tüketmiş hissediyorum oysa ki.

Ne kadar çabuk pes ettim.

(Ama artık her şey ve herkes benden kaçıyor gibi geliyor, ben neden kaçmayayım ki?)

İçimden bir his, bu olacak, diyor. Kıpırdanıyor. Bir dinginlikle karışık heyecan var içimde; birazdan lunaparktaki o çok korktuğum oyuncağa binecekmişim gibi gururlu ama hafif tırsmış... Anlatabildim mi, bilmiyorum.
*
Anlatabiliyor muyum, onu hiç bilmiyorum.

(28 Haziran 2010, Maçka)

rica etsem saçımı okşar mısınız?'dan


Bulduğu ilk banka oturdu.

Elleri titriyor, alnından boncuk boncuk terler süzülüyordu.

Tam, "Bayılıyorum galiba" diye düşünüyordu ki, saçlarında yumuşacık, sevgi dolu bir el hissetti.

Gözlerini kapadı, başını arkaya doğru attı.

Yaşadıklarına inanamıyordu...

(...)

Sahibini bilmediği, tanımadığı o el saçlarında gezindikçe içindeki büyük boşluğun dolduğunu hissetti.

Hem kendisini okşayan o elin sahibini sevdi gözlerini hiç açmadan, hem de sevilmeye hala ihtiyaç duyabildiği için kendini...

(...)

"... Ne kadar ihtiyacım varmış" diye yanıt verdi adam. Sonra ekledi: "Böyle bir şeye ihtiyacım olduğunu nasıl anladınız?"

Kadın okşamayı hiç kesmedi. Sır vermek istercesine adamın kulağına yaklaştırdı dudaklarını.

"Yirmi yıldır yalnızım. Yalnız bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi çok iyi bilecek yaştayım."

Sonra hınzırca güldü.

"Hem biliyor musun, ben de bu banka oturup sırf birileri saçımı okşasın diye kim bilir kaç defa fenalaşmış numarası yaptım!"

Fenalaşmış numarası yapacak kadar yaşlı ve yalnız olmak ve bunu birilerinin düşünmesi, yaşaması veya yazması...

Tokat gibi.

gidenlerden #3

Arkamdan hüzünlenildiğini sanmıyorum,
bir evi terk ettiğimde.

Sitem değil, yalnızca tespit.

bellatrix'ten tüm 'iş'lere geliyor: I love to hate you

Hobisini iş olarak yapmaya başlayan adamın o hobiden de nefret edişi, filan yazdım dün... Üstüne aklıma gelenleri başka bir yazı haline getirmem lazımdı.

Çeşitli vesilelerle birçok kişiyle konuşmuşuzdur bunu; ancak yeni bir sözüm olacak tabi.

***

10-12 yıl önceki dönem İELlilerden bir arkadaşın arkadaşı, çocukluğundan beri yelken sporuyla uğraşan bir adamdı ve 'diplomayı alıp' mühendis olmasına rağmen yelken dersi vererek sürdürüyordu hayatını.

Bir lise buluşmasında, herkes kendinden ve işinden bahsederken bir tek o "abi ne güzel, sevdiğin işi yapıyorsun ya" yorumunu almıştı arkadaşlarından. O yüzden de, işi bırakmak istediğini ve öngöremediği kadar uzun bir süre yelken görmek istemediğini anlattığında herkes çok şaşırdı.

Adam yelkenden nefret ediyordu artık!

***

Lise zamanında insanların çok gözüne çarpmayan bir uyuzluğum vardı benim: Delicesine bir düzeltme hastalığı! Konuşmaları, yazıları sürekli düzeltirdim. O zaman bu uyuzluğumun üstünde hiç durulmamış olması garip geldi şimdi. Tamam, dikkatli olduğumu bilirdi arkadaşlar ama hiç bana şaşıran veya bunu bir kişilik özelliği olarak atfeden olmamıştı. Lisedeki iyi öğrenciliğimin aşıladığı şaşırmazlık duygusu olsa gerek.

Bu teorim, bu işin neden üniversitede ortalama bir öğrenciyken ayyuka çıktığını da açıklıyor.

Öyle ki, Yiğit Özgür sevgimi manyaklığıma alet eden alt dönem ENSOlu dostlarımın bana ayrılık hediyesi, bir karikatürde Brütüs rolü oldu; kafasının yerinde benim kafamla elbette.

Dile takıklığım Türkçe (veya İngilizce) gramer kurallarıyla sınırlı değil tabi. Üstüne, kendimi bildim bileli yazmayı da ekleyince, olacağımı aklıma bile getiremediğim bir şey oldum: Editör.

Yayın kurulu, editörlük filan derken uzunca bir süre "son gece"lerde, tasarımlarımızı yapan Figür'de sabahlar oldum, çoğunlukla genetiktenterk grafikerimiz Altuğ ile birlikte. Ben StepS'i bıraktım; StepS Figür'ü, editörler de galiba grafikçide sabahlamaları bıraktı; feysbuk icad oldu, Altuğ beni buldu ve bana nerede, ne iş yaptığımı sordu. Söyledim, "neden?" dedi. "Nasıl neden?" dedim. "Şaşırdım, ben senin hep dergicilikle ilgili bir şey yapacağını düşünmüştüm." dedi. Herkesten çok senin, der gibi.

Yazdıklarımı okuyan veya okumayan arkadaşların bana "kitap yazmayı düşünüyor musun?" benzeri sorular sorması Altuğ'yla bu diyalogumuzu getirdi aklıma. O zaman çok üstünde durmamıştım ama sonradan, bu işten nefret edersem; kelime görmek istemiyorum hayatımda, kitap okumayacağım, klavye tutmayacağım dersem ne olur diye korktuğumu fark ettim. Dünya için ne olur diye değil, benim halim ne olur diye. Yazmaktan nefret etmeyi göze alamam.

Bu da bana şunu düşündürdü: Nefret etmeyi göze alamadığımız şeyi, iş olarak yapmamalı mıyız acaba?

***

Geçen gün işyerinde, neden Türkiye'de kalmak istediğimi hatırlamaya çalışıyordum. "Hiç yurtdışı düşünmedin mi?" diye sorup duran insanlara verdiğim sabit yanıttı bu: Uzun yıllar yurtdışında yaşamak istemiyordum. O kadar yıl okuyup ettikten sonra geri dönüp burada akademik olma isteğim de yoktu. Gittim mi dönmemek gerekiyordu, o da beni bozuyordu.

Ama akademiye devam etmeme sebebim sadece Türkiye'de kalmak değildi. Öğretmen olmak istemiyordum ki bi kere.

Bugün Polonezköy yolunda ihtiyaç duygusu kafamı kurcaladı; birine ihtiyaç duymak, birinin kendisine ihtiyaç duyulduğunu bilmesi, yardım etme kafası, anlatma, öğretmenlik... Öğretmenlik yapmayı neden istemediğimi düşündüm. İnsanlara bir şey anlatabilmiş olmaktan inanılmaz haz duyduğum; anlatırken fark ettiğim, anladığım; o bir işe yaradığımı en çok hissettiğim halde neden istemediğimi.

Öğretmek benden kayıtsız şartsız beklenen bir şey olduğunda sevmeyeceğimi düşündüm bu işi. Kanıksanacak, takdir edilmeyecektim. Gerçekle yüzleşelim: Hiçbirimiz 40 yıl kölesi olmaya razı değiliz kimsenin. Çünkü kutsal da olsa, öğretmenlerin işi bu. Böyle düşünüyoruz.

Öğretmeyi de sevmemeye başlayacaktım, anlatmak da beni tatmin etmeyecekti. Asıl sebep buydu.

(26 Haziran 2010, Polonezköy)

Yine de, gerçekten de hatırlayamadım Türkiye'de neden kalmak istediğimi. Eskiden var olan bariz sebeplerimden hiçbiri gelmedi aklıma.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!