... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

lacivert gökyüzündeki beyaz martıyla ilgili bir şeyler

büyük ayı bana bir yeri hatırlatmaz.

daha doğrusu, büyük ayı bana 1 yeri hatırlatmaz.

çünkü ben her yerde onu görmeye çalışırım.




bu gece, aydınlık.



en güzel yerinde evin


Evin en güzel yerinin benim yatağım olduğu şüphe götürmez. En sevdiğim şeylerden biri de uykuya dalmak için yatağa gitmek değil, şöyle bilgisayarı, küllüğü alıp yanıma, başucu lambamı yakıp bir süre boşlamak yatağın içinde. Üstüm örtülü, sıcacık, istediğim an uyurum ama istemiyorum ne ki yani anarşistliğinde.

Yalnız her akşam olmasa da bazı akşamların ritüelleri var, iki gün üstüste dışarıda kalmaya hazırlanılan günlerin ritüelleri de olabilir bunlar mesela, kıyafet ayarla, sigara sar, yazı yaz, oje sür ama günlük alışkanlıklardan da vazgeçme, dizi izle mesela (o Fringe bitecek!). Bunların hepsi yatakta yapılabilir (kıyafet ayarlama işini dolaba uzunca bakıp içindekileri düşünmek suretiyle hallediyorum). Ammaaaa... Sarma sigara kuzu gibi bozuyor nehirden karşıya geçme işini; hani vardır ya kurt-kuzu-ot hikayesi, o hesap. Dizi izlerken oje sürebilirim, sigara da sarabilirim ama oje sürerken sigara saramam. Hemen üstüne de saramam çünkü hızlı kuruyan oje aynı kırılmaz tabak gibi bir yalandır, yeterince kurumaz hayatta. Sonracıma, dizi izlerken kıyafet düşünemem mesela, canım benim Joshua Jackson'a olan ilgim dağılır, yalan olur bölüm. O zaman önce hangisini yapmalı, diye düşünürüm, cevap genelde oje sürmekten hepten vazgeçip yazı yazmak olur, işte aynen bu geceki gibi.

gece yazarı

Bazı geceler sigaraya başlamak gerekir, başlanmaz. Babaanne ölür -ki öldü-, anne ölür -tık, tık, tık; Allah muhafaza- bir şey olur, bir arkadaş sigara uzatır, alırsınız, hop, varan bir.

Şimdi ben bu sigara içilmeyen odada sigara içmek istiyorum; her şey olup, hiçbir şey olmadan (olmayan) bu günde.

Cioran, ”Her yazarın yazdıklarına bakıldığında, düşüncelerinin gündüz düşünceleri mi, yoksa gece düşünceleri mi olduğunun anlaşılabileceğine inanıyorum.” diyor. Kendisi kuşkusuz bir Gece Yazarı idi. Hem de en koyusundan. Bizden de Vüs’at O. Bener’i saymak gerek.

Beckett ise hiç gündüze varmayan, upuzun bir gecenin kendisi gibi. Şöyle bir yüzüne bakmak yeterli sanki.

(Gece Yazarları, Nesimi Yetik)

http://www.afilifilintalar.com/gece-yazarlari-gunduz-yazarlari

Ben Vüs'at O. Bener'den iki sayfa okuyup "noluyo lan?" deyip kapattım kitabı bu gece (olumlu bir "lan"dı bu). Gece diyorum, çünkü dışarısı kapkaranlıktı. İlla ki cam kenarı alırım ben uçaklarda; koridor sevmem, ortaysa tam cehennem.

Dışarı baktım, sanki yeterince uzun süre bakarsam bir şey görebilecekmişim gibi, kara görünecekmiş gibi... (Bak, kara görünmesi ve tünelin ucunda ışık görünmesi. Işık beyaz. Kara, siyahla sesteş. İkisi aynı şey oysa ki.) Yeterince uzun bakarsam dışarı, ben bugün -kafam rahat- şirketten 4'te çıkıp, 19:20 uçağından önce bir çay içecek fırsatı bulacakmışım, o zaman bir gece önceden Adana'ya gelmek, Onurlu'nun el classico davetini geri çevirmek falan (futbolla alakam yoktur -olmadığı için davet ediliyorum inatla- ama olsun) bana o kadar koymayacakmış, ben gelip otelde bir rahat nefes alıp, özellikle yaparım diye getirdiğim kendime dair angaryalara zaman bulacakmışım gibi olacaktı, zaman dönüp bu kez benim işime yarayacaktı. Ama heyhat, ben tam iki saat on dakikada, boş yolda 20 dakikada gittiğim yolu gidemedim ve ben, uçağı kaçırdım, bir sonraki uçağa bindim, saat 23:53, otele girip duşumu alıp ağlayacak zamanı ancak bulabildim.

Ben biliyor musunuz, ben var ya, ağlamıyorum bile. Sadece geriliyorum, sıkılıyorum, bir mengene sıkıyor içimi ve ühühü diye bir ses çıkarıyorum, gözümden yaş damlamıyor benim.

Bak, ne anlatacağım şimdi, çok ilginç değil, uyarayım önceden...

"Oha, 26 yaşındayım lan ben."

Oha, 26 yaşındayım gerçekten. Bunu sesli söyleyince daha gerçek oldu sanki. 26. Yirmi altı.

Küçükken, 24 yaşında evleneceğimi kurmuştum kafamda. Öyle bir yaş belirlenir ya, kızlar bilir... 26 yaşında da belki doğracaktım, belki biraz daha bekleyecektim, bilmiyordum henüz.

Friends'teki Rachel misali, "yaptığım planlardan ne kadar da uzağım" diye ağlanmayacağım. (Planlar değişir zamanla. Hem şimdi düşünüyorum da, 24 yaşında evlenmek de ne demekmiş zaten?) 26 yaşında insan 26 yaşında olduğunu fark ettiğinde, ben nereye gidiyorum, ne yapmaya çalışıyorum (bir şey yapmaya çalışıyor muyum?), bir yere uzak mıyım, en yakın kıyıya tutunmalı mıyım, neden bazı ilişkiler içinde ergen gibi boğuluyorum diye sorguluyor kendini. Bu sorulardan bazılarının yanıtları yok. Bu sorulardan bazıları yanıtlarını başkalarında buluyor; insan bazen kendini başkalarına anlatırken anlıyor, ya da konumlandırıyor diyelim hadi, pazarlamacı ağzı olsun.

Ben kendimi mutsuzlukta konumlandırdım, bu hisle özdeşleştirdim ve buna gittikçe daha çok inandım. Artık insanlar bana "yorgun görünüyorsun" demeye başladı yorgun olmadığım nadir günlerde bile. İnsanlar, hem de beni çok iyi tanımayan insanlar bana "sende bir şey var, hmm, enerjin düşük senin!" demeye başladı, ki doğrudur. Biliyorum. İş beni çok yoruyor. İnsanlar beni çok yoruyor. Bir şekilde insan sevmeyen insanlar beni çok yoruyor, sürekli bir şey öğretmeye veya bir şey sınamaya çalışan insanlar da öyle.

Belki ben artık kimseden bir şey öğrenmek, kendimi geliştirmek filan istemiyorum; daha doğrusu bu dert ile çıkmak istemiyorum yola. Öğrenecek bir şeyim olmadığından değil, haşa! Ben sakince gezinirken de bir şey görür, duyar, yapar ve öğrenirim illa ki; sadece kendi halime bırakılayım istiyorum.

Ve 26 yaşımda yanımda basitçe biri olsun istiyorum. Basit biri mi, değil belki, ama basitçe yanımda olan biri. Ne lazım, bunun için ne lazım? Ketum mu olucaz bundan sonra? Olalım. "O" hep ön planda, birinci sırada, orta yerde olacak, hiçbir şey "o"nun kadar önemli olmayacak mı? Olmasın, sikerler afedersiniz. Güçsüz gibi mi davranacağız? Bilmem, birine ihtiyacım olduğu hissini verecek kadar güçsüz olabilirim herhalde. Her an sevişecekmiş gibi bakımlı filan mı olacağız? Onun için bu kadar yoğun ve yorgun olmamalı, ama peki. Hayatımızda vazgeçilemeyen başka kimse olmayacak mı? Zor değil; karşılığını alacaksak.

Şimdiye kadar öbür türlü sevdik, olmadı. Kaybetmeyelim diye başka türlü sevdik, baktık o da olmamış. Ee?

Artık her şeyden sıkılıyorum, herkesten çoğu kez. Artık kimsenin, en aylak adamın bile hani, dönüp "ama ben hiçbir şey okumuyorum" diye kendini savunmak zorunda hissettiği şekilde ("ama ben kimseye söylemedim der gibi - aynı mı?) takip edilmiyorum, gerçekte de, yazıda da, artık o ihtiyaç yok, çünkü gerek yok. Çok acı. Bitmiş(im), görüyorum; yenileneceğimi biliyorum ama ne zaman? "Geçici olarak servis dışıdır." yazıp üstüme, basıp gitmek istiyorum.

Bir gün düzelecek mi diye sordum camın dışındaki karanlığa, içim bana "ühühü" dedi. İçim hala toparlayamadı kendini. Hala bi salaklık var, ne kadar kızsa da. Oysa bu kadar kızdıktan sonra geri dönüş yok ki. Rahat yok bana. Kendimi de affetmiyorum, her şeyin üstünün kalınca çizildiği o meşum tarihin hem öncesinde hem de sonrasında kendimi bunca paraladığım için. Bir gün canını çok fena yakacağım, belki ancak öyle alırım hırsımı. Sadece bunun için bile kitap yazabilirim. Yazarım ki dayanamasın sevgili arkadaşım, başkalarının gözünde gördüğü kendine. Çünkü kendine dayanamıyor o.

Ben de kendime dayanamıyorum, hala aynı şeylerden bahsettiğim için. Tüh bana be.

Sezo'nun bir lafı vardı: "Bundan sonra hayatıma yeni gireceklere eyvallah, ama zaten orada olanlardan, kalan kalmıştır zaten" gibi bir şey. Şimdi düşünüyorum da, o da 26 yaşındaydı bu lafı ederken ve tesadüf bu ya, ben şimdi anlıyorum bu lafı tam anlamıyla.

Hayatıma yeni gireceklere eyvallah, başım üstüne. Hayatımda olanlar da hep benimle; çünkü bundan sonra kimseyi daha çok kaybedemem.

Oldukları kadar kayıptır veya kazanılmıştır herkes ve hep hak ettikleri kadar.


(26 Nisan 2011 İstanbul - 28 Nisan 2011 Adana)

thinking on you in the final throw

birden yüksek sesle "ben bu adamı istiyorum" dersin, tonlaman "ben bu adamı istiyormuşum!" der gibidir. afallarsın. şaşırırsın fark ettiğine / şimdiye kadar fark etmediğine.

hiçbir yasak elma ısırılmamış gibi olmaz sonradan. ve sen sadece ısırmak istiyorsundur onu, alıp eve götürmek değil. öyle değil.

sonra o ısırdığın yerden sararacağını, çürüyeceğini bilerek istiyorsundur. oysa... öldür kendini, daha iyi.

suçluluk... ve yapacak bir şey yoktur, ev boştur; dünya yıkılmış, komşular hiçbir şey fark etmemiştir. kendine okkalı bir küfür sallayıp sağına döner ve uyursun.
(03-04 Kasım 2010, İstanbul)

Büyük Ayı

4. Geleneksel.

Haziran'da düzenlenen bu tekne akşamlarından birine gittim, birinden haberim olmadı, birinde bir arkadaşımla bozuktum ve "ya o ya ben" durumlarında mutlak surette seçilmeyecek olan insandım da ondan sanıyorum, haberim olmadı. Dördüncüye kısmetmiş.

4 rakamını oldum olası sevmişimdir.

***

Boğaz'ı çok seviyorum. Karşı kıyısı, karşı kıyıdaki ışıkları görünen yerleri çok sevdiğim için herhalde. Sanki hepimizin çocukluğu Orange County'de geçmişçesine rahatça sorulan "Okyanus mu seversiniz, yoksa göl mü?" tarzı kişilik envanteri sorularına hep "göl" diye cevap veririm, sonuç da hep "demek ki güvenlik arayışında bir bireysiniz" çıkar. Ne alakası var, halbuki ben karşı kıyıya bakmayı seviyorum sadece. Ufuk çizgisi beni derin düşüncelere itmiyor.

Karadeniz'i de deniz olarak çok sevmekle beraber, Amasra'yı neden İstanbul'a değişmediğimin yanıtıdır bu.

"David olsa ne atardı" CDsi çalarken arka planda, uzun uzun baktım etrafa tekneden; havaya baktım, yalılara, Ortaköy'e (iki gün sonra eve dönecektik!), köprülere ki özellikle altından geçerken dilek tutayım diye, kaçırmadım, köprü altından geçene kadar 40 kere söyleyebileceğim bir şey tuttum. Hem köprü altından geçiyorum, hem de yeteri kadar tekrarlıyorum; benim ufak sayısalcı beynim garantilemiş olmalı gerçekleşeceğini. Unuttum, in vivo izole lab ortamıyla aynı sonucu vermez ki çoğunlukla. Görmezden geldim; ben yeterince okumadım ki, alt tarafı lisans diplomam var benim.

Fotoğraf için Özgür'e teşekkürler.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişti? Biz büyüdük ve kirlendi dünya, benim artık tekneye 'tabi ki' gelmeyecek bir sevgilim yok, aynı şirketteyim ama daha çok kazanıyorum, ilk o teknede gördüğüm Ali Can'ın neden bu tekneye gelmediğini soracak kadar değişmiş ilişkilerim, o zaman hiç tanımadığım Sam'in bana "gel bak sensiz olmaz" diyeceği kadar da... O teknede hayattaki duruşları hakkında net fikirlere sahip olduğum kızlar vardı, bu teknede yoktu. Kız yoktu değil, artık net fikirlerim yok. Biz büyüdük ve flulaştı dünya ("siyah ya da beyaz vardır, gri yoktur" diyenlere inat; grinin bile tonları vardır oysa).

Hiç "ben de ben de" diye tutturan biri olmadım, tutturmamanın zararını gördüysem de fark etmedim ama benim aldığım bir övgü oldu hep, özellikle etrafındaki şımarık veletlerden bezen annemden: Hep çok ağırbaşlıydım. Bunun bana yan etkisi, ısrarcı olamamak oldu. Karşı taraf bilirdir, ne yapayımdır. Bir yerde olmak istediğimde bir söylüyor, iki söylüyor ve aradığım tepkiyi alamıyorsam, beklediğim sözler bunlar değilse, bırakıyorum. Kırılanı sonra kendim yapıştırıyorum, birileri elinden geldiği kadar yardım ediyor veya öyle kalıyor işte, giderek daha küçük parçalara bölünüyor. Yeterince küçük parçalara bölündüğünde, hiç romantik bir teşbih olmayacak ama, artık acıtmıyor ve böbrek taşı gibi atılıyor, haksız mıyım?

Şimdi benim hissiyatım, Daltonlar'ın eğe ile hapishane demirlerini kesmeye çalışması veya kaşıkla tünel kazmaları gibi... Veya, hani karşındaki insana saldırmaya çalışırsın delicesine de o senin alnına elini dayayıp tutar ya, istediğin kadar uğraş vuramazsın ya, çizgifilmlerde çok olur bu... Öyle gibi/değil gibi; belki değil, ama ben öyle hissediyorum ve ne diyecektik artık?

"Demek ki böyle."

Burası benim evim değilmiş meğersem.

***

Erce'yi aldık yoldan. Yoldan dediğim, ikinci köprüyü de geçtikten sonra, yani benim "Allah'ın Dağı" sınırlarıma düşen bir yerde Aija diye bir mekandan aldık Erce'yi, sırf onun için bir teknenin düğün alanına yanaşması muhtemelen oradaki insanların hayatları boyunca yapmadıkları ve kendi başlarına da gelmemiş ve gelmeyecek bir olaydı.

"Ödül almayı mı vermeyi mi tercih edersiniz?" diye sorar Erce, vaktiyle yakışıklı bir ünlüye ödül vermiş olduğunun altını çizerek :) Hep "almayı" derim, yine alan taraf olmak daha çok keyif verdi bana. Hobareeey diye alkış ve tezahüratlarımız arasında Erce'nin de utanmış gibi bize şşşt! yapması çok komikti, oysa ki bunu da uzun süre hatırlayacağını biliyorum.

Takı töreninin ortasındaki gelin de uzaktan bir selam çaktı bize. Tanımıyorum ama, mutlu olsunlar bir ömür boyu.

***

Tekneden birkaç saat önce Askı kanjimle eve giderken İstanbul Genetik Grubu denen bir yerin önünden geçtik. "Aa biz" dedik, "işte biz dördümüz, genetik grubu dediğin, bu kadar işte". Ne acayip, eskisi gibi görüşemiyoruz diye Aslı'ya çemkirmemiz sıklıkla. Oysa ki teknede otururken -bittabi fotoğraftaki sırayla- içime dolan huzur ve mutluluk yerini kalktıktan çok kısa sürede başka bir hisse bırakıyor. İçimde üzgün ama üzgün olmanın dışında kötü bir his var bizimle ilgili. 40 yıl sonra görücez, umarım haksız çıkarım.

O kadar sahipleniciyim ki, eğer bir erkek olsaydım eminim kız arkadaşım çok mutlu olurdu.

***

Herkesin çift olduğu veya olabileceği, sevgili veya serious other olarak değil, ikinin biri olabileceği bir teknedeydik.

"Biz lisedeyken" diye bir cümleye başladı Martı, "sizin lise neresi?" dedim, "İstanbul Erkek" dedi. Şefkat gösteresim gelen insanların çoğunluğunun aynı dört duvardan çıkmış olması beni birazcık korkutuyor. Artık dışardan görünebilir şekilde korkutuyor ki "anlat" dedi çocuk :) Valla, dedim, kendi lisemden sonra en çok İELli tanıyorum ben, eski erkek arkadaşım da İELliydi, birçok şekilde çok uğraştım bu adamlarla.

Yaşadıklarıma dayanarak yaptığım saptamalara önyargı demek doğru olmaz aslında, "yargılarımı yıkan", bilindik İEL halinden daha 'fiziksel' gruplara alışkın adamlar tanımak güzel.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişmedi? (Ya da ne "geri değişti?") İşte şu adam:

Keşke teknede olsaydı, dedim.

***

Bir ara, uyumaya karar verdik teknede aniden, hepimiz birden gözlerimizi kapadık. Böyle kararlarla değil de, kimseuyumazkenuyurkişi olduğumdan gözümü açtım aniden. Çok içmiştim ama yakaladığım bakışı unutacak kadar değil.

Hiçbir fotoğrafın, şarkının, yazının anlatamayacağı bir bakıştı yakaladığım. Hiçbir şey söylemeyen ama çok şey söyleyen, kesintisiz bir bakış. Ben insanlara uzun süre bakamam oysa ki.

Bunu yazarak anlatabildiğim gün gurur duyacağım kendimle. Daha önce değil.

(04 Haziran 2010 ~ ... ~ 18 Haziran 2010, hep İstanbul)

Not: Sinan bana kızar şimdi: Merak etme Sinancım, sen de o adamlardan birisin :)

gece lambası

Dün gece ilk kez, korktum. Bildiğin korktum yahu. Kalkıp gece lambasını yaktım ilk defa. Dışarıdan, yukarıdan, buzdolabından gelen tıkırtıları dinledim, acaba evde fare mi var dedim, kedidir kedi dedim, kalkıp kapıları kilitlediğimi tasdik ettim kendi kendime,

saat 02:03 ile 02:39 arasını böyle geçirdim.

Neden korktum, bilmiyorum.
Hani yalnız olmak çok güzeldi? (Evde insan olmayınca odalarda ışıksızmışız meğer)

Biliyor musunuz, insan korktuğu zaman o peluş hayvanlar hiçbir işe yaramıyor.
Ve galiba insanlar biraz da, korkup sarıldıklarında kendilerini garipsemeyecek birileri olsun diye evleniyor.

(24ten25e Ocak 2010)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!