... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

feysbuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
feysbuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı


Bugün, pek adetim olmayan bir şey yaptım: Feysbuka girip, bir adamın fotoğraflarına baktım. Aslında ben bir tanesine tıkladım, başka albümler çıktı falan filan ama neyse ne, sonuçta kendimi durdurmadım. Adamın iki (sadece iki) fotoğrafında elinin (sadece elinin) duruşuna bakarak gidip bir kadına vardım. Ne kadınlar gördüm herkesin yırtık kotla, ütüsüz tişörtlerle gezdiği yerde topuklu ayakkabıyla geziyorlardı ve böylece dikkat çekiyorlardı, ne kadınlar gördüm sarışınlardı, ne kadınlar gördüm hep falanlardı filanlardı. Ben bu kadının feysbuktaki süslü püslü şeker kız fotoğraflarının, adam tarafından beğenilmiş olacağını biliyordum. Haksız da çıkmadım.

Sonuç: Üzerinde hiçbir hakkım olmayan adamdan (insan hakkını kendisi yaratır geyiğine girmeden), hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kadına ulaştım. İlişkilerinin boyutu hakkında hiçbir fikrim yok. Adamın tarzını az çok bildiğimden, girip profil tarumar etmesinin ne demek olduğu konusunda bir fikrim var. Bunun elle tutulur hiçbir anlama gelmeyebileceği veya geldiği anlamı uzun süre götürmeyeceği ile ilgili de bir teorim var (buna belki başka bir yazıda, yine bu adamdan bahsederken gelebiliriz). Bir de, elimde haklı ama işe yaramaz bir gurur parçacığı var: Ben bir kadın olarak içgüdülerimde ekseriyetle haklı çıkıyorum.

Erkeklerin anlamadığı ve belki de sadece bariz olana odaklandıkları için hiçbir zaman anlayamayacakları bir şey bu: Beden dili konusunda kitaplar hatmetmemiş bir kadın bile, onların ufacık bir hareketinden, bir saniyeliğine birine bakmalarından veya duruşlarından, neye veya kime meylettiklerini anlayabilir. Bundan uzun süreli sonuçlar çıkarmak doğru, adamı bir şeyle suçlamak mantıklı olmayabilir, bunu unutmamak gerekir. Sadece orada bir his, bir çekim vardır ve işte bunun üstüne gidip gitmemek tamamen kadına (ve erkek tarafından paranoyak addedilmeyi ne kadar istediğine) kalmıştır.

Sevgili dilcund, "her paranoyak kadının arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam vardır." der. Tersi doğru olmayan bir önermedir bu: Arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam olmayan pek çok kadın da aynı paranoyaya sahip olabilir. Kaldı ki, ben bu sezgi, içgüdü veya NiveusP'nin deyimiyle "içdürtü" halini paranoya olarak tanımlamıyorum. Elle tutulmadan sezilebilen, gözle görülmeden anlaşılabilen, olsa olsa soyut diyebileceğimiz bir olguyu yok sayma çabası gibi buna paranoya demek. Ve bu sözcük lügata erkekler tarafından sokulmuş gibi. Bu yazdıklarımı önceden Twitter'da özet geçtiğimde bana sadece kadınların hak veya en azından yanıt vermesi de bunu gösteriyor. Kadınların birbirini anlayışı da erkekler için bir şey ifade etmiyor. Bu, onlara o kadar uzak bir konu ki...

Ekseriyetle hislerinde haklı çıkan biri olarak söyleyebilirim ki, bu haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı bize üzüntüden başka bir şey getirmiyor. Acaba öyle mi, acaba böyle mi diye içimizin kemirildiği ile kalıyoruz. Bilmek istemediğimiz şeyleri bilir, görmek istemediklerimize tanık oluyoruz. Düşeceğimizi bile bile üstüne gidiyor, o açtığımız lanet gelesice feysbuk sayfasını kurcalamadan kapatamıyoruz.


"Ben bugün -yine- şuna kani oldum ki bir insanı görmek, görmemek filan değil sıkıntı: İki tarafın da feysbuk hesabı olduğu sürece o iş kaldığı sürüncemede lastik gibi uzuyor. Hay bin kunduz, elin gidiyor bir kere başharfine basıveriyorsun, işte karşında: Ne yapmış, ne etmiş, neyi ve malesef kimi beğenmiş, nereye gitmiş, neler çekmiş (fotoğraf babında), ne yazmış vesaire vesaire. Ona da bakayım, buna da, aman da ellerine sağlık, vay be ne yetenekler varmış sende, derkeeeen; "işte ben bu bakışı seviyorum" veya "yav ne komikmiş, yirim!" diye düşündüğün anda hooop başa döndün demektir, kitlenir kalırsın bilgisayar başında."

(Feysbuk a.q!, Nisan 2010 - demek ki her şey hep aynı)



Demem o ki, ortaya kuyu varsa ve yandan geçiyorsak, sevgili erkekler, size azıcık da olsa değer verdiğimiz içindir. Bizi anlamasanız da, sizi anladığımızı, fark ettiğimizi, daha kısa sürede daha iyi tanıdığımızı bilin, bu da yeter.



Kavanozdaki Jar Jar Binks

Küçüklüğüme dair hatırladığım şeylerden biri, televizyondaki "Kavanozdaki Adam"dan inanılmaz korktuğum. Kafamı annemin arkasına filan gömermişim bir lunapark seferinde Ahtapot'a bindiğimizde yaptığım gibi; ya da içeri odalara kaçar, program bitene kadar dönmezmişim. Bunları hayal meyal hatırlıyorum, ama gözümün önünde kavanozda bir adam tiplemesi oluşmuyor. Yani neyden korktuğumu şu an hatırlamıyorum.

Bugün kavanozdaki Jar Jar Binks'le karşılaştım. Bu sefer güldürdü.
Hiç korkmadım.

Daha çok gülmek isteyenler için: jJj JEDI OCAKLARI jJj

taktik maktik

Kadınım, futbolla da futbol oyunu oynamakla ilgilenmem (fifa 98 hariç).

Ama kadınım, meraklıyımdır.

Tabi ki sonuna kadar okudum.


(bu bayağı öncenin ekşisözlük geyiğiymiş diyor arkadaşlar,
ben görmedim ama arkadaşlar iyidir.)

robot resim

Sevdiceğinizin robot resmini bize çizdirin, ensesine yapışıp getirelim. Hepili evır aftır.

En sevdiğim takım

Feysbukta, şu fotolarda etiketlenebilme işi beni acayip cezbetmişti arşivci biri olarak. O yüzden feysbuka girmiştim. Yıl 2005 ya da 2006 olmalı, yani ben üniversite 1 ya da 2. sınıfta ve Mühendislik Kulübü (ENSO) Yönetim Kurulu'undaydım. Feysbuk profilimde tabi ki ENSO olacaktı, ama nerede olacaktı?

"En sevdiğim takım"a yazdım ENSO'yu.
(Hala da öyledir. Başka da forma yoktur dolabımda.)

Biraz önce, benim okula girişini dahi hatırlamadığım, öyle ki, ENSO kurulduğunda dünyada olmayan bir kız, feysbuk profilini güncelledi. Şöyle bir bilgi düştü anasayfama:

"... added ENSO to her previous employers (2009-2011)"

Biz doğruyduk, her şey bizim yaptığımız gibi olsun, hiçbir şey değişmesin ve güncellenmesin ve de gelişmesin, demem. Ama şimdi "olmuyor"sa, onun cevabı işte bu kafalarda saklı.

Biriyle arkadaş olmakla, birinin istenirse verilecek referansı olmak arasında fark var. Bu bir tercih ve ben, iyi bildiğim gibi bir iddiam hiç olmadığı halde ENSO tarihini anlatmak için çağrıldığımdan ötürü... Şu cümlenin sonundaki nafile soru işaretinden ötürü çok mutluyum:

"Aslında masaya yumruğunu vuracak biri lazım değil miydi ya!?"


4 haftadır sarma yemedim, ey gerizekalı kadınlar!

kanserli meme resmi koysam kendinizden utanırdınız belki ama hadi, korkmayın.

Hayatımda gördüğüm en sikko tanıtım kampanyasıyla ilgili çemkirmeye geldim ağalar. Dünyanın en kötü reklamı Mondi bile Nihat Doğan'lı yeni reklamıyla kendini egale ederek yine birinciliğe yükselmiş, fakat bu birinciliğe oturma işini henüz iki kez becerebilmişken; 15 Ekim Dünya Meme Sağlığı Günü gibi, bilgilendirme ve bilinçlendirme amacıyla kullanılması gereken bir günde hemcinslerimin gerizekalı mesajıyla üçüncü kez uyarıldım bugün (uyarılmak = excited state. Yanlış olmasın.)

Mesaj şu:

Yine yılın pembe kurdeleyi destekleme zamanındayız. Belki bazılarınız zaten biliyorsunuz pembe kurdele " pink ribbon" uluslar arası göğüs kanseriyle mücadelenin sembolü halini almış ve kadınlar arası dayanışmanın teşfik edilmesini amaçlamıştır.

Geçen yıl konuya dikkat çekmek amacıyla pek çok kadın profilinde sutyeninin rengini paylaşmıştı. Diğer bir sefer de çantasının evde nerede olduğunu yazmışlardı ve bu durum bazı gazetelerde de yer almıştı.
Erkekleri bu işe karıştırmıyoruz çünkü bu hastbalık daha çok kadınlarda görülüyor. Bu yıl bu geleneği şu şekilde geçen senekinden daha çok sayıya ulaşmak için aşağıdaki şekilde sürdürmeye çalışacağız. fikir şu: Doğduğun ay ve gününü aşağıdaki kodlamayla yazıp profilinde paylaşacaksın.

Bir örnek: ( haziran) sekiz haftadır (7) un kurabiyesi yemedim.


Hadi bayanlar gösterelim kendimizi


Aylar:
Ocak-1 haftadır Şubat-2 haftadır Mart-3 haftadır Nisan-4 haftadır Mayıs-6 haftadır Haziran-8 haftadır Temmuz-10 haftadır Ağustos-12 haftadır Eylül-13 haftadır Ekim-14 haftadır Kasım-16 haftadır Aralık-18 haftadır

Ayın günleri:
1 - Yoğurt 2 - Kısır 3 - Hamburger 4 - Çerez 5 - Domates 6 - Dondurma 7 - Un kurabiyesi 8 - Lolipop 9 - Fıstık 10 - Köfte 11 - Profiterol 12 - Kestane kebap 13 - Baklava 14 - Simit 15 - Sarma 16 - Peynir 17 - Pizza 18 - Elma 19 - Müz 20 - Karnıyarık 21 - Kızarmış tavuk 22 - Açma 23 - Kıymalı börek 24 - Akide şekeri 25 - Çilekli pasta 26 - Sucuklu tost 27 - Haşlanmış yumurta 28 - Kazandibi 29 - Kuru fasulye 30 - Patates kızartması 31 - Çukulatalı kek
.....

Geçen yıl da bir yazımda bu konuya değinmiştim, fakat bu kadar sinirlenmemiştim. Artarak çalan zil gibi, asabım bozuldukça yazılarımın hakaret katsayısının da artışının sebebi bu işin üç yıldır devam etmeye yüz bulmasından ziyade, mesajın içeriğinin -eğer öyle bir şey mümkünse- giderek saçmalaşması. Yukarıdaki mesajın içeriğine zerre dokunmadım, ne kadar yazım yanlışı dolu olduğundan bahsetmeyeceğim bile. Bir grup kifayetsizden, düzgün bir mesaj bekleyemezdik ne de olsa. Her yıl bir gün olan bir olay için geçen yıldan bu yana iki örnek verilmesini de geçiyorum.

Son birkaç haftadır dişi ırk sempatizanıyım diye tepeme çıktınız anlaşılan. Durun indireyim.


Sorulduğunda "Ay erkeklerin düşündüğü ne var, hep seks! Hep şeyinin doğrultusuna gider bunlar" diye şikayet edip durduklarından, bir grup kadının erkeklerin eline vermeye ne kadar meraklı olduğuna şaşıyorum. Eminim kendilerinde bir uzantı olsa, damacana filan kurtaramazdı bunları.

"Hadi kadınların gücünü dünyaya gösterelim" diye erkeklerden sakım sakım sakladıkları olaysa, dünyada kadınlar arasında en çok görülen ve kadınlara göre binde bir oranla da olsa, erkeklerde de ortaya çıkan bir kanser türü. Şaka değil, "aman erkeklere söylemeyelim, onları ilgilendirmez" denecek bir olay, hiç değil. Kaktüsün radyasyonu emeceğine inanıyorsunuz da, bir erkeğin meme kanseri olacağına mı inanmıyorsunuz?

Üç-beş kendini bilmez illa ki karşı çıkacaktır bana şimdi; onlara da lafım şu: Derdiniz gerçekten bilgilendirme olsaydı, bu kadar anlaşılmayan bir viral kullanıp "erkeklere söylemiyoruz çünkü onlarda o kadar da görülmüyoooor" diye fısıldaşmazdınız. Birbirimizi yemeyelim, pide yiyelim kadınlar.

Kadın, erkek fark etmez; bilgilenin. Feysbukta erkeklerin kafasına fesat düşünceler sokmaktan veya sanal pembe kurdeleler paylaşmaktan öte bilgilenin, kendinizi muayene edin, bir şey olmaz deyip geçmeyin, geçirtmeyin. Bu günün tek bir amacı varsa, o da bu.

İbretlik bir grafik kardeşim, teşekkürler.

Bir arkadaşın paylaştığı karikatüre baktım bugün:


Bunu çizen adam hayattan ziyade feysbuku çok ciddiye alıyor gibi. Hani var ya "feysbuk amele doldu yea" diye Twitter'a saran, umudunu Google+'a bağlayan, birilerinin yazdığı sanki öte edebi kalitede olmak zorundaymışçasına "ay ne saçma", "ay ne banal", "ay ne çok yazıyo" diye sürekli yorum yapan tipler... Hah, galiba bu da onlardan biri.

Oysa bence tam tersi olmalı bu eğrinin. Feysbuka bi cümle yazmak için o kadar düşünen adam kendinde değildir zira.

Hypocrisy

"If the person who killed 90+ people in Norway was a Muslim, the Press would have declared him as terrorist. For now though, he is just an 'Assailant ', 'Attacker' (Reuters), 'Gunman' (BBC, CNN & Al Jazeera).

Looks like 'Terrorist' is a name reserved for Muslims?

The US Dept of State calls it an 'Act of Violence', Not an 'Act of Terrorism'.

Share this status and let the world know, hypocrisy is leading us all astray."

Azar-like

Çünkü bazı insanlar ittire ittire öğrenir.
Çünkü,
öğreticiler de insandır!

kalender meşrep

_ "Kalender meşrep" ne demek anne?
_ Şu demek yavrum:




Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın...

Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın...

Türk musikisine frak giydiren adam, Münir Nurettin Selçuk (1900 - 1981)


Annemle, ölümünün 30. yılında Münir Nurettin Selçuk'u Anma Gecesi'ne gittik Cemal Reşit Rey'e. Bir sürü yaşlı başlı, sarı boyalı fönlü saçları ve fırfırlı yakalı ceketleri olan teyze ve ceket ceplerinde kumaş mendiller taşıyan amcanın ortasında, salondaki yaş ortalamasını oldukça düşürerek oturdum ve onları doğal ortamlarında gözlemledim. Bu doğal ortamda arkaplanda bir tenni tenni tennenni teneneeey sesi duyuluyordu her daim, derinden. Bir yaşlı arkadaş grubunun karşılaşması ile ağzımın yüzümün yamulmasına mani de olamadım. Hemen yanıbaşımızda bir diyalog aynen şöyle gelişti:

_ Hanfendiciğim nasılsınız?
_ İyiyim, siz nasılsınız? Bu konserler olmasa görüşemiyoruz Mehmet Bey.
_ Evet, evet... Neyse ki Facebook'ta buluşuyoruz hah-hah-hah...
(Gülüşmeler)

Lan!? Biz bu sosyal medya denen şeyi pek genç işi zannederken, annemizi babamızı geçtim, dedemiz olacak insanlar feysbuktan yazışıyor birbiriyle, belki de Rakı Sofrası uygulamasından yanardönerli meyve tabağı gönderiyorlar, falan :) Bana sorarsanız olacak iş değil ve her ne kadar sansüre karşı olsam da "açmayın dedeler" arkadaşım yaa, yaşlıların birbirini sanaldan dürttüğü düşüncesi hiç hoşuma gitmiyor.

Ben böyle şeyler düşünürken konser başladı. Türk Sanat Müziği'ni çok seven biri olmama rağmen benim için biraz fazla klasik ve ağırdı program. Birçok şarkıyı da bilmiyordum açıkçası. Ya da şöyle diyebiliriz, "dönülmez akşamın ufkundayız" gibi çok bariz şarkılar ile, bir sürü Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal Beyatlı şiirini biliyordum. Bildiğim neredeyse her şiirin bir güfte olduğunu şimdiye dek fark etmemişim yalnızca (böyle şeyler sadece eski Ajda ve Hümeyra şarkılarında olur sanırdım, "sessiz gemi" kafası).

Arka sıramdaki dedeler grubundan biri bas-bariton sesiyle ve defaatle arkama dönüp tehditkar bakışlar atmama rağmen, sektirmeden tüm şarkılara eşlik etmeseydi çok daha güzel olacaktı elbette. Biri ayar verdi nitekim sonunda "beyefendi rica ederim mırıldanmayın, konsere kendimi veremiyorum." Eh, gerçekten öyle, Iron Maiden konseri değil ki bu, sesini duyurmak için çırpınasın? Lakin gördük ki, yaşlılarda da var "ben bu şarkıyı da biliyorum"u herkese gösterme ihtiyacı...

Solist Münip Utandı (ki bence adamcağızın ismi, sanat müziği yorumlamak dışında başka herhangi bir meslek icra etmeye müsait değil), kızı konuk sanatçı Merve Utandı ile sahnede gerçekten "döktürdü". Yorumlar çok güzeldi, sesler dupduruydu, plak dinler gibi dinledim tüm konseri. İster istemez, aklımdan şu düşünce geçti: Müziğin canlıları ve duygu durumlarını ne denli etkileyebildiği aşikarken, daha çok Türk Sanat Müziği dinleyen bir nesil olsak daha mutlu, daha kibar, daha sakin mi olurduk acaba?

(13 Nisan 2011, İstanbul)

Çay üstüne Çay Keyfi


"Hadi bir şeyi seveni çok eleştirelim" gibi bir kafa var klavye delikanlıları arasında. Aslında sanal hayatın içine aynı derecede gömülmüş ve kolunu kaptırmış olan ama blogspot yerine tumblr kullanıyor diye, efendim feysbuka değil de twittera giriyor diye kendini farklı sanan tipler konusunda yazasım var uzun zamandır, ama o elitler okur mu bilmem.

Komik buluyorum bu kafaları. Sürekli girdiği "kutsal bilgi kaynağı" ekşisözlük'e sırf moda diye saydırmak ihtiyacı hissedenler örneğin... Kabul, ekşisözlük çok çirkinleşti, abuk subuk adamlar doldu, reklama boğuldu ve eskisi kadar açık kafalı değil artık ama yine de, "bu kesin sözlükte vardır aebi" diye oraya koşuluyorsa, bir miktar saygıyı hak ediyor. Kapatılmayı ise asla. Nerede kaldı sansürsüz internet istekleri?

Bir de, bir zamanlar deli gibi takıldıkları feysbuku hakir görüp twitterdan doğru oraya anlamsızca saldıran kalabalık var. Neymiş, feysbuk apaçi dolmuşmuş. E takip etme arkadaşım, orada yazıyor "gerçekten arkadaşın mı bu senin?" diye, adamı listene kabul ederken. Sen hem yemek sırasında önünde olduğu gerekçesiyle adamı listene ekleyip hem de Yılmaz Özdil yazıları paylaşıyor, apaçi apaçi youtube klipleri gönderiyor, define avı oynuyor diye onu eleştiremezsin ki!? Asıl eleştirilecek olan sensin.

Benim tek istisnam "x üstüne y keyfi" tarzı durum bildirgeçleri. Ne yaptığı, ne yediği içtiği değil de ne düşünüp hissettiği önemli olduğu için insanın, dalga geçiyorum bunlarla. On saatlik uyku üstüne kahvaltı keyfi... Kayak üstüne hamam keyfi... Hamam üstüne lobi keyfi... Çay üstüne "çay keyfi", ama bisküvi olanından!

Bununla da dalga geçtim gittim, o kadar. Şimdiye kadar kimseyi hakir görüp eww diye surat buruşturmama neden olmadı bu durumlar.

Bu kibirli dangozlukları şuna benzetiyorum: Hani Tansaş pek halktandır, Migros orta hallidir de Makro seçkin markettir ya... Bu bizim sanal enteller de kendilerini Makro'da sanıyorlar sıklıkla. Ah yavrum. Aç tavukla ilgili bir atasözü vardı, bildiniz mi?

Olay marketse, bir şey alıp satmaksa; olay son tahlilde "mal"sa, mal her yerde aynı mal.

it's all about-

Kaynak: http://buzzinn.net/did-you-realize-that/

cCc 2010 feysbuku cCc

feysbukuma göre, benim 2010'um buymuş.

bengay

Onurlu, bu sana.

Feysbuktaki profil fotolarının aslında insanları olduklarından güzel göstermekle degil, mutlu göstermekle alakası var. İlgiye muhtaç melankolikleri bu kanının dışında bırakıyorum.

Zayıflamaya çalışırken buzdolabının üstüne zayıf bi fotosunu yapıştıran kadın gibi, sanki her önümüze çıktığında işi, gücü, müdürü, toplantıyı unutup "ulan ne güzel gülmüşüm be" diyecek gibiyiz.

Gündüz solduk, akşam açtık; birini unut, birini hatırla.

Cevabım: Through the roof'n underground

Geçen yıl bu aralar, tüm kızların feysbuk statüleri birdenbire siyah, mavi, fuşya gibi renklerle doldu; ne lan bu diyene kadar bana da bir kız arkadaşımdan mesaj gelmişti bile: "Sütyeninizin rengini statünüze yazın, aman erkeklere bir şey belli etmeyin hihihi" minvalinden bir şey. Sıkıntı, meme kanserine dikkat çekmek gibi bir şeydi aslında ama birden pijama partisine dönüşüvermişti.

Tabi ki yazmadım. Hatta bir süre hiçbir şey yazmadım. Beni arayıp "bu renkler ne yahu?" diyen Erce'ye de durumu zevkle belli ettim, "e hiçbir şey yazmazsan sütyen takmıyor mı olacaksın yani?"nin geyiğini de yaptık o gün.

Bir mesaj düşmüş yine bugün feysbukuma, efendim geçen yıl bu sütyen muhabbeti çok rağbet görmüş, erkekler çok haber yapmış bunu (erkeklerin haber yapması da neyse artık), o yüzden bu yıl da eve girince çantamızı nereye koyuyoruz onu yazıyormuşuz (I like it on the piano; veya tezgahın üstünde filan gibi) ve erkeklere yine bir şey belli etmeyip onları şaşım şaşım şaşırtarak ne kadaaaar güçlü olduğumuzu gösteriyormuşuz.

Ayh!


15 Ekim "Dünya Meme Sağlığı Günü". Erkekseniz, aklınızda bulunsun. Kadınsanız, kendinize dikkat edin; kendi kendinizi muayene edin, erken teşhis önemlidir. Olay bu. Yemişim gücünü mücünü.

(09 Ekim 2010, Levent)


Bu arada, Gogol Bordello'dan başlıktaki şarkıyı dinleyiniz. Hem kulağın pasını silip, hem düşündürüyorum, değerim bilinsin.

Bir sözcük.

Bir gün bir gün bir feysbuku açıp "özledim seni..." diye bir cümle görüyorsun. Çok alakasız. Önünde "reis naber?" yazması bile değiştirmiyor hiçbir şeyi.

Aklındakini hemencecik söyleyiveren, çekinmeyen ve etrafındakilere böyle ufak ufak mutluluklar bahşeden insanlara bayılıyorum.

Bir sözcük böyle, kolpa reklamlarda inatçı yemek artığının ortasına düşen bulaşık deterjanı damlası gibi kaçırıveriyor tüm olumsuzlukları.

Bilgisayarımla evliyim.

Bildiğin evliyim.

Neyse ki oyun moyun değil derdim. Warcraft veya Knight Online için saatlerce kendimi heba etsem, ilk ben kendime kızardım (ama counter oynamayı özlüyorum, o ayrı).

Bugün yakın bir arkadaşımın feysbukuna baktım, haftalar öncesinden farklı hiçbir şey yoktu. Çok değil, daha bir yıl önce oldukça sık aralıklarla, telefonla filan feysbuka girdiğini düşünürsek ilginç bir durum gibi görünebilir. Aslında çok basit bir açıklaması var: Manita yaptı.

Ben de twitter hesabı aldım. Feysbukla aramız o sebepten limoni.

Aslında twitter'ı saçma bulma dönemini atlatmam uzun sürmedi. Paylaşım açısından feysbukun tam bir çöplüğe döneceği, şeklinin değiştiği ilk andan belliydi: Kişilerin kendilerinden ve feysbukta olma nedenlerinden (fotoğraf, kişisel bilgi ve görüş paylaşımı vb) çok youtube, hatta alkışlarlayaşıyorum videolarının ve Yılmaz Özdil köşeyazılarının gözümüze sokulacağını yeni Anasayfa'sı ile feysbuk bangır bangır ilan etmişti vaktiyle. Ben de eskiye dönmek isteyenlerdendim ama ne yazık ki böyle bir opsiyon yoktu. Böyle yerler totaliterdir.

Twitter, içinde bulundularını ellerinden telefon düşürmemeleriyle yakinen bildiğim dostların, takip etmek isteyebileceğim şeyler paylaşacaklarına güvendiğim an sempatimi kazandı. İlla kaliteli bir şey izlemek gerekmiyor, insan bazen akıl dolu bir tespite veya bir veryansına tanık olmak istiyor. İtiraf ediyorum, bana düşünmek için çok malzeme çıkıyor, yazmak için belki daha az.

Lakin, "yakında alacağım" dememin üstünden bayağı zaman geçti. Bunun iki nedeni var, iki kişi. Biri, twitter açarsam başından kalkamayacağımı söyleyen biri, diğeri de blog okuyamayan "amman twittera sarma, çarşaf çarşaf seni takip etmeyelim" diğeri. Eh, ben kimdim ki karşı çıkayım?

Diğeri, bir gün bloguma göz atmaya karar verip bana "Twitter hesabı alsana." dedi. Aldım. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun efendim, alışma dönemindeyim, öyle böyle bir güncelleme çılgınlığı içinde değilim, olacağımı da sanmıyorum, burayı boşlamaya da hiiiç niyetim yok.

Feysbukla çok işim yok diye ilişki durumum değişti sayılmasın; ben de bilgisayarla takılıyorum, yer yer seviyesiz bir ilişkimiz var (ayrıca her ilişkinin yer yer seviyesiz olması gerektiğinde hemfikiriz), mutluyuz.

Maybe Attending

Bana bu ay Boğaziçi'yle ilgili olarak gelen feysbuk davetlerinden, karşıma ilk çıkanları sıralıyorum:

...

Ne eksik?

Hazırlıkta evden "ben bir hafta yokum" diye çantamı alıp çıktığım dünya güzeli organizasyon eksik, ben virgüllü cümleleri çok abartırım bu sefer abartmak istemiyorum. Bu kadar yeter işte.

ICAMES 2010, eminim önceki ICAMESler kadar güzel olacak, belki (umarım ki) daha güzel olacak. İyi eğlenceler, mutlu uykusuzluklar dilerim onlar için.


Feysbuk a.q!

Dün Beyza'mla havadan sudan konuştuk, ben bir konuyu bir türlü açamadım. Yeterince hakkında konuşulası gelmedi bana. Tam kalkarken, sanki o an aklıma gelmiş gibi patlattım soruyu; Beyza da hesap mesap dinlemeyip gerisingeri oturdu yerine.

Verdiği tavsiye belki de birilerine söylemem gerektiğiydi (bu tavsiyeye en son uyduğumda kendimi ne çok yediğimi hatırlamıyor değilim). Beni uyarmayı da ihmal etmedi:
"Ama iyi düşün; ağzından çıktığında, gözünde büyüyor."

Gerçekten de öyle değil mi, birilerine anlattığımızda gözümüzde, içimizde büyümüyor mu aşkyadaherneyse? Kolayca unutulacak bir şeyken belki... Görmezden gelebileceğimiz ve belki de gerçekten görmezden gelinmesi gereken bir mesajı paylaştığımız, üstüne konuştuğumuz ve birbirimizi gaza getirdiğimiz için işler sarpa sarıyor bazen.

Bak şimdi burdan He's Not Just That Into You kafasına girdim, dün aklıma gelmemişti. Kadınlar yapıyor bunu, bu paylaşmayı! Sonra konuşa konuşa, bence böyle, bence o da senden hoşlanıyor yoksa böyle demezdi/yapmazdı, elini kolunu buraya koymazdı diye diye, kendimizi orada olmayan bir şeye inandırıyoruz: Ahmet Ayşe'yi seviyoooo!ya.

Ben bugün -yine- şuna kani oldum ki bir insanı görmek, görmemek filan değil sıkıntı: İki tarafın da feysbuk hesabı olduğu sürece o iş kaldığı sürüncemede lastik gibi uzuyor. Hay bin kunduz, elin gidiyor bir kere başharfine basıveriyorsun, işte karşında: Ne yapmış, ne etmiş, neyi ve malesef kimi beğenmiş, nereye gitmiş, neler çekmiş (fotoğraf babında), ne yazmış vesaire vesaire. Ona da bakayım, buna da, aman da ellerine sağlık, vay be ne yetenekler varmış sende, derkeeeen; "işte ben bu bakışı seviyorum" veya "yav ne komikmiş, yirim!" diye düşündüğün anda hooop başa döndün demektir, kitlenir kalırsın bilgisayar başında. Kitlenirsin evet, anladın işte, zorlama.

Şu sanal paylaşımlar bir gün işe yarayacaksa ben blogumdan ekmek yemek isterim, kayıtlara geçsin lütfen.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!