... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Veda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Veda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bitirmek, başlamanın yarısıdır.


Olamıyorsun abi, olamıyorsun. "Cem Yapar demişti" dersin işte böyle sonra (zaten o da der, ben demiştim aaabiii, olamıyoruz, der. Genellemek iyi bir şey. Ben ben diyorum, adam biz diyor. Biz diye bir şey var yani.)

İşin acayibi içimde bir huzursuzluk yok artık. Neden bilmiyorum, bir gün uyudum uyandım böyle oldu değil; bir gün, aniden, aniden, ben bir arabada karşı tarafa gidiyordum ve gözümün önünde bir sahne canlandı, bir veda sahnesi. Bir kafayı göğsüme yasladığım, bir eli tuttuğum, öyle konuştuğum cinsten; ve bir şeyler bitti, güzel güzel bitti ama, herkesin öyle bir bitiş isteyeceği cinsten. Elveda değil de, hoşçakal.

Benim kafamdaki senaryolar gerçek hayata öyle dökülmeyecek; çünkü bazen iki kişinin arasındaki en uzun mesafe bir zıvana uzunluğu. Ama olsun, bitişler güzeldir bazen. Bugün çok uzağa gidecek bir mektubun son paragrafını yazdım, iki gündür aklımdaydı. Bitirmek, başlamanın yarısıdır.

Başlangıcı hatırlanmayan hikayeler (biteceğini bilsem başlangıcına dikkat edeceğimi bildiğim hikayeler) var. Var, hepimizin hayatında var. Nasıl tanıştınız, ne zaman, nerede, tam bilmiyorsunuz, değil mi? En azından sonunuzu net çizmeniz iyi olmuştur o halde.

Çünkü o bırakma anı gelir.

Siz güçlüsünüzdür, elinize iki pafpaf, o güçlü kollarıyla kalbinizin, yavaş yavaş kaldırırsınız onu, hadi bi gayret daha, en tepededir. Tutarsınız birkaç saniye, bir, iki, üç, ne kadar gerekiyorsa. Ağırlık hafiflemez, taşıdığınız çok büyük bir yük olmasa bile -açıklamasız- yorulursunuz, taşımanız zorlaşır, kollarınız titremeye başlar, dört, beş... Bırakırsınız önünüze, dan! diye düşer yere, birden, hiç de kaldırdığınız gibi yavaşça değil, sonunuzu net çizmiştir yerçekimi. O düşer, sizin kollarınızda bir boşluk, hafif bir titreme devam etmekte. Bu muydu o kadar zorlandığınız, kaldırırken?

Artık daha ağırını kaldırabileceğinizi de biliyorsunuzdur ama belki o kadar yukarı kaldırmaya gerek yoktur. Daha kararlı bir yerde tutsanız herkes için çok daha iyi, çok daha mutlu, sakin, olgun, doygun olacaktır belki de.

İşte bu benim bulduğum huzur, aynı bir haltercinin huzuru.


(01 Şubat ~ 08 Şubat 2011, İstanbul)
Biterken Ayten Alpman, Sen benim şarkılarımsın'ı söylüyordu.

veda vakti

veda vakti zor bir zaman, ya gereksizcesine uyanık olduğun, ya da düş görüp mutlu olduğun...

çirkin gelişmelere gebeyiz ve kimininki sabah bulansa da, benim midem en çok vedaları bulanıyor.

Gözdağı

Bir arkadaşın işten çıkarılacağını öğrendim dün, gecenin ikisinde. Gecenin daha münasip bir saatinde bu bilgi paylaşılmış fakat katıla katıla gülmekten bana haber vermeye sıra gelmemişti o saate kadar.

Beraber çalışmak istemeyebileceğim, çünkü başka bir iş yapması gerektiğini şiddetle düşündüğüm insanlardan biri gidecek. Bu işte bir parmağım varmış gibi hissetmiyorum, olması mı gerekiyor? Benim daha mutlu olmam veya kendimi suçlu hissetmem mi lazım?

Hissetmiyorum. Onun için olsa olsa sevinirim. Patrona ne demişti başka bir arkadaş, uzun zaman önce? "Beni kovmanız şu an üzüleceğim en son şey olurdu."

Beni kovmanız şu an üzüleceğim en son şey olurdu.

Sizin verdiğiniz gözdağının, suyun altındaki parçası eksik be abi. Sürükleniyor oradan oraya. Batırmaz bu Titanik'i.

***

Patron bir sosyal etkinlikten hastalık bahanesiyle kaçtı. Keyfi yokmuş. "Hastalık bahanesiyle sosyal etkinlikten kaçmak" diye bir kavram var, yakında psikoloji kitaplarına girebilir. Bakın etrafınıza, siz de görürsünüz birkaç tane böyle tip.

Bir video yapılmış giden bir adamın ardından, herkes aklına gelenleri söylemiş, iyi dileklerini iletmiş. Bizimkiler "sizi seviyoruz" demiş hep bir ağızdan, Gökhan bundan sonraki hayatında başarılar dilemiş, Dilara'lar kahkaha krizine girmiş, Bilge mandalinalar için teşekkür etmiş, Canan Bodrum'da bizi unutmayın demiş, Melih "arkadaşım" diye başlamış söze, Cüneyt hepimizin imrendiği emeklilik hayatında mutluluk dilemiş... Bizimki de ağzını açmış "Sektörde..." diye başlamış lafa.

Ve öncesinde "ya ne desem, panik oldum şimdi" diye pırpırlanırken birinden lafı da yemiş "Genel müdürün neden orada olduğu belli. Bir tek o sormadı ne desem, diye."

Bizimki çok bozulmuştur.

***

Üzülüyorum aslında, dalga geçiyorum sanılıyor hep ama yok, samimiyetle üzülüyorum.

Bir insanın "bence 35 yaşına kadar insanların geceyarılarına kadar çalışması gerekir" diyecek kadar hayattan tat almamış oluşuna üzülüyorum.

Onun dünyaya yüklediği bu yükün altında en çok ezilecek olan çocuğuna da üzülüyorum.

Yılbaşı günü "Ben bu akşam çalışacağım, çünkü herkesin eğlendiği bir günde eğlenemem. Herkesle aynı olamam. Böyle zamanlar bana çok anlamsız geliyor." demesine üzülüyorum. Eğlenmiyor olmasına değil, kendini başkalarıyla aynı olmamak adına eğlenmemeye şartlamasına.

Simsiyah giyinmesine ve simsiyah bir adam olmasına üzülüyorum.

Gerçekten.

kalıcı adamın hatıra defteri

"It is very sad to me that some people are so intent on leaving their mark on the world that they don’t care if that mark is a scar."
John Green

Dün gece bir veda partisindeydik; somonlu, sorbeli bir korprıt yemek işte, her zamankinden. Eskiler vardı, bizden, son 15 yıldan başka başka insanlar. Düşünüyorum da, benim yıllar sonra böyle bir yemeğe gitmem için çok önemli bir adamın işi bırakıyor olması gerekirdi.

Çok önemli bir adamın...

Herkesi görebileceğim bir yere oturdum. Tabağımdakini bitirmek ve insanları gözlemlemek dışında bir derdim yoktur böyle davetlerde. Etrafıma baktım, takım elbiseli adamlara, süslenmiş ve süslenmemiş kadınlara, işlerine, anlattıklarına... "Ben hiçbir zaman bu olamayacağım" dedim kendi kendime. Hiç. Diplomamın niteliği ve adımın önünde eksik iki harflik bir ünvan beni hep engelleyecek. Bir yere kadar gelecek ve orada kalacağım ve bu düşünce hiç bana göre değil.

Bu işten, gidebileceğim yere kadar gidemeyeceğim için de vazgeçmiş olabileceğimi düşündüm. Benim dışımdaki engeller beni hep olumsuz etkilemiştir. Belki de "motivasyonunu en çok ne düşürür?" sorusuna bu yanıtı vermeliydim.

Sonra elime defteri aldım, dün elime geçmemiş olan hatıra defterini. Büyük hediyemiz. Ne yazabilirim ki, diye düşündüm, en uzun süreli anımız bir iş görüşmesi olan birine ne anlatabilirim, neyi özleyeceğimi, en çok neyi sevdiğimi söyleyebilirim?

Yanımdaki borcam kafalılar gözlerini bana dikmiş bakarken ve benim bir kelimesini bile oku(ya)madıkları yazılarımın (çünkü adres vermedim), bir sayfasını bile görmedikleri dergilerimin etkisinde "bakalım neler döktüreceksin o yazarlık ve editörlük geçmişinle" derken (sadece gülümseyerek geçiştirdim bu... bu her neyse) ben yazmaya başladım, "Sizinle en uzun anımızın bir iş görüşmesi oluşu beni her zaman üzmüştür."

O iş görüşmesinde outsource kavramından, gereğinden fazla allayıp pullamamaya dikkat göstererek bahsederken şunu demişti adam: "Bizim outsource elemanlarımız var, bir de kalıcı elemanlarımız..."

Aklıma, mutlaka söylemem gerektiğini düşündüğüm bir şey yerleştiği andan itibaren karşımdakini dinlememeye başlıyorum ve her şey önemini kaybediyor. Adamın konuşmayı kestiğini fark edince "bu arada, demin kalıcılıktan bahsettiniz" dedim, "emin olun, ben burada kendini geçici gibi hisseden kimseyi tanımıyorum."

Zaten alacağım bir işin adetyerinibulsun görüşmesi, benim için bu zaferle noktalanmıştı.

Bunu yazdım, ve ekledim: "Hiçbirimiz geçici gibi hissetmesek de, sizin kadar kalıcı olmak en büyük dileğimdir."

Olmadı gibi geldi...

"Herhangi bir yerde."

Buydu. İmzamı attım ve defteri geçtiğimiz yıl istifa etmiş ama o gece o adam için orada olan arkadaşıma verdim.

Yaptığım iş ne ve nasıl olursa olsun, içinde olduğum yerde birilerinin hayatına dokunmuş olma ve bıraktığımda, bir şeyi yapış veya bir konuda konuşuş şeklimden ötürü hatırlanacak, anılacak ve özlenecek olma fikri... Dünyanın ufacık bir yerinde birilerinin gönlüne bir çizik atma ama kanatmama fikri... Eğer ben bir şeylerin sonuna kadar gidebileceğimden eminsem, çıkmış olduğum her yolun sonunda da insanların beni hatırlaması en büyük dileğim.


(14-15 Ocak 2011, İstanbul)

Görsel:
Kamil Vojnar, Photodisc Collection
Diline sağlık Mazhar Alanson.

This is a video response to Mustafa.

Hissiyatım odur ki, Zülfü Livaneli'nin Veda filmi, Can Dündar'ın Mustafa'sına bir yanıt niteliğindedir. 1881-Selanik cinsi tarihsel gerçekleri ve hepimizin en bi bildiği dayının tarlasında karga kovalama hikayesi haricinde neredeyse her sahnesi didik didik eleştirilen Mustafa'nın üzerine, "ölüme meydan okuyan bir kuşağın hikayesi"ni izlememiz istenmiş olabilir. Şu Çılgın Türkler-vari.

İki filmi de izlememenin rahatlığıyla atıp tuttuğumu belirtmem gerekir. Veda çıkınca, Mustafa'yı henüz izlemediğime sevindim. Bir gün evde maraton yapmayı düşünüyorum. Üstüne de cila babında bi Cumhuriyet atacağım; Rutkay Aziz'le Sinan Tuzcu'yu karşılaştıracağım. İyi olan kazansın.


Gereksiz bilgi: Trivial Pursuit'te yanıtı Zülfü Livaneli olan bir soruda sadece "Zülfü" yazıyor. Kanka mode on!
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!