... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

iddia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iddia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25th of July

Bugün bir iddianın ikinci ve son yıldönümü. Tam iki yıl önce bu gece, Boğaz'da deniz manzaralı bir yerde oturmuş bir adam tarafından ablukaya alınmıştım. İddia dediğim, benimle bu adam arasında değildi, yanlış olmasın. Daha doğrusu ben buna dolaylı olarak bulaşmıştım. İddia tamamen adamındı.

Adamdan "güneyde boşlayıp ona buna salça olduğuna sıkça ratladığımız gri eşofmanlı, beyaz tişörtlü ve sarı timberland botları her şeyden değerli adam", ya da kısaca "timbırlend" diye bahsedeceğim. Evet, sanırım kısa isim daha uygun.

2-3 yılda bir gelip yeaa resmen ailesi olduğumuzu, bizi çok sevdiğini ve bundan sonra her aktivitede var olacağını söyleyip yine yıllar sonra görünmek üzere kaybolan timbırlend'in de teşrif ettiği bir yaz yemeği gecesiydi. Onu uzaktan sevmek aşkların en güzeli olsa da, arada karşılaşıp onun kendisini hiç ilgilendirmeyen hayatlarımızla ilgili sorularına (veya, hayatlarımızla ilgili kendisini hiç ilgilendirmeyen sorularına) yanıt vermek zorunda kalıyorduk böyle. Bu defa kurban bendim. İnanmazsınız ama iyi niyetliyimdir, gerektiğinde adam susturmasını bilemeyebiliyorum. Bu da öyle bir andı işte.

Konu fazla dönüp dolaşmadan hemen eski sevgilime geldi. "Siz de ayrıldınız yazık oldu yea" ile başlayan muhabbet, timbırlend'in her ikimizi de pek sevdiğinden, ayrılmamamızı öğütleyişi ile devam etti (aradan altı ay kadar zaman geçmiş olduğu gerçeğini boşveriyorum, hadi). Tabi ki bu ayrılıkta benim parmağım olduğu sonucuna kendi kendine vardıktan sonra, "çok büyük bir hata yapıyorsun, babalar çok iyi adam, bak herkes, herkes aldatır ama babalar aldatmaz!" gibi, herhalde ondan daha iyi bildiğim bir gerçeği savunmaya girişti. Sonra da yumurtlayıverdi: "Buraya yazıyorum, tam iki yıl sonra babalardan ayrıldığına çok pişman olacaksın!"

"Yaz lan" dedim, "ben de telefonuma yazıyorum." Yazdım, tarih: 25 Temmuz 2011, pazartesiye geliyormuş, saat: 13.00, konu: Timbırlend (nasılsa unutmam).

Telefonumu hiç değiştirmedim. Timbırlend'in iddiası aklımdan çıktı gitti, ta ki geçenlerde bir şey için takvime baktığımda 25 Temmuz'un altındaki minik mavi çizgiyi görene kadar. İmleci oraya götürürken daha, hatırlamıştım ne olduğunu. Güldüm, günü gelince aramak üzere bıraktım telefonu. Şans bu ya, ertesi gün timbırlend'i gördüm yine aylardan sonra. "Çok iyi oldu seni gördüğüm" dedim, böyle böyle demiştin sen bana iki yıl önce. "Sizi sevdiğimden..." falan diye geveledi.

Timbırlend'i gereğinden fazla ciddiye aldığım gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar anladım, anlattığı hikayelerden, hayatıyla ilgili planlarından, konuşmasından, tarzından, bira şişelerini hala aynı umarsızlıkla manzaradan aşağı sallayıvermesinden ve yanımıza çağırdığı -ve görünen o ki, bizden birine yapmaya niyetlendiği- arkadaşını benim evimde kalmak üzere bizimle bırakıp gidecek denli yavşak oluşundan... Timbırlend'e bakarak hümanist kalmak çok zordu, lakin hala ben ona kulak verecek denli merhametliydim. Fakat müzik dinlemeye gelmiştim, onu değil. Bir yerde, susturdum onu artık ve "neyse" dedim, "haberin olsun da, pişman değilim."

Yıldızların gücü adına!

Öyle çok giydiresim var ki bir şeylere, içim içimi yiyor, neresinden başlasam bilemiyorum.

Tabi ki huzur bulamayacağım hayatta, çünkü tüm insan ilişkilerim bir savaş, ya da bir challenge içinde geçiyor. Yeni bir şey, iyi bir şey söylemeye; zorlamaya, içimden de olsa "ben demiştim" demeye o kadar bayılıyorum ki. Bu huzursuzluk hali, Ömer Seyfettin'in pireli hikayesindekine benziyor; ben de köpek oluyorum bu durumda. Öyle yıkanıp yunup ve yutkunup, sonunda hiçbir şeyden rahatsız olmayan, umursamaz ve uyuşuk bir hayvan olacağıma; her daim pireleriyle huzursuz, hareketli ve bereketli olurum*.

Gerçek şu ki, öyle de iddialıyım, ben olmasam ne olurdu diye düşünüyorum bazen, bir yapbozun parçalarını ancak ben birbirine oturtabilirim veya en azından birbirlerine girmelerini önleyebilirim gibi geliyor.

Şu beni sarıveren duygu hiç kaybolmasın istiyorum ve bazen inanamıyorum kendime; hiçbir yere tam anlamıyla ait olmayan insanı kıskanarak kendimi ne kadar değersizleştirdiğime...

Yok...
Yıldızların gücü adına, güç bellatrix'te artık.


(Eylül 2010, İstanbul)

* Hikayenin tümü şuradan okunabilir:
http://www.lahuti.com/forum/omer-seyfettin-pireler-19130.html

kaliteliblog.blogspot.com (farazidir)

Herkesin yaptığı, yazdığı, dinlediği, izlediği, yediği, içtiği her şey kaliteli de, bir ben iddiasızlık yükünden çatlayacağım yemin ediyorum.

Kaliteli müzik diye playlist mi olur allasen, ben kendi müziklerimi arar dururken gözümün önünde: O şarkılar değil, işte bu! değil, coşkuyla söylenmiş herhangi bir şey değil ki; "kaliteli müzik". Kafamız iyi olduğu için veya olsun diye müzik dinler bir grupken; birinin sevdiği diğerini tutmayabilirken ve bunun ne kadar normal olduğunu en çok bizim bilmemiz gerekirken, bu kadar zevke dayalı bir şey için adeta tartışma açmak gibi, gereksiz bir iddia. Tsss - sometimes. Neye göre, kime; daha da önemlisi, hangi moda göre kalite?

Kuzenle geçen gün "kuzenin bizi iyi müziklerle tanıştırsın" isteği üstüne konuştuk. Yakın çevrede böyle bir beklenti oluştu ister istemez, konservatuar üstü ses mühendisi olunca kişi... "Nasıl iyi müzik?" dedi kuzen. Apıştım. Bir alanda özelleşince, sorular da özelleşiyor. Bilmiyorum dedim böyle kulağımıza güzel gelen şeyler, modumuza göre şeyler. Sevdiğim bir şarkıyı söylememi istedi, biraz düşünüp söyledim (insan birden sorulunca şaapamıyor biliyo musunuz), neden beğendiğimi sordu, söyledim; o da neden beğendiğini söyledi, ilgisi yok. O müziğin neden kulağımıza güzel geldiği, bizi neden rahatsız etmediği başka, o an ona ihtiyaç duyup duymadığımız tamamen başka bir konu. İşte bu yüzden beni şahane ama hiç dinlemeyeceğim müziklerle tanıştırabilir kuzenim. Kendisi, sabahtan akşama benim dinleteceklerimi dinleyemez. İşte burada ortaya çıkıyor farkımız: Ben onları da dinleyebilirim. Benim bir kulağımdan giren şey diğerinden çıkarken, onun kulağındaki çekiç örse değil, beynine beynine vurur.

Kalitesiz müziği zevkle dinleyebilmenin, kalitesiz efekti zevkle izleyebilmenin cahilliği ile yazdım bunları, yazdıklarımın alabildiğine kalitesiz olabileceğinin bilinci ve tasasızlığında. Ne yapayım, sevileceğini düşündüğüm yazıları kaliteliblog.blogspot.com'da mı toplayayım? (alan adı boş beyler, bilginize)

Sıradışılıkla elitistlik arasında ince bir çizgi var; üstünde de bir o yana bir bu yana gidip gelen insanlar; ne yapsınlar aga, bazen göremiyorlar.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!