
...derken, Topçular ve Bursa. Saat 2'de işe başlamıştım bile. Kışkışlanana kadar da çalıştım, nasılsa burnumun dibiydi otel.
Şimdi de bu geminin inşa maksadına bakınız:

Eser, Rembrandt'ın The Staalmeesters tablosu olup, bir türlü okuyamadığım Rijksmuseum'da (Amsterdam) görülebilir.
Düşünüyorum da, gerçekten taş toprak çakıl ve ünlü kılıcı, bilmemne kaftanını geçtikten sonra, sergi ve müze gezmeyi bayağı seven biriymişim. Yine de, böyle yerlerin hediye dükkanlarında her yerden çok zaman geçirdiğimi söylememe gerek yok herhalde sevgili okur. Her daim anı kafasında bir insan olduğumdan, kendime türlü türlü kitap ayracı almakla yetinmeyip ne kadar değişik şey varsa saldırıyorum. National Gallery'den aldığım şeyler arasında yoyo var örneğin. Bir insan neden müzeden yoyo alır ki, dimi ama? Hatta muhtemelen pazarlamacıların beyin fırtınası sırasında bunun geyiği dönmüştür: -Abi yoyo yapalım tahta, üstüne de isim kazıyalım. -Burası müze yavrum, kim alacak yoyoyu, magnet filan yapalım. -Abi alan bulunur yapalım işte yaa... Aha, alan bulundu. Bir de oynuyorum o yoyoyla gerçekten. Şaka gibiyim.
Müzelerden sonra büyük dönmedolap London Eye'a gittik. Ben Viyana'daki gibi köhneliğiyle ünlü bir şey bekliyordum, bu milenyum dönmedolabı çıktı. Dalga geçmiyorum; milenyum uğruna dikilmiş zaten oraya. Aldık biletlerimizi, Londra'yı bir de tepeden görelim diye, yarım saatte, tıngır mıngır... İçeri girerken özenle çantamızı arayan zenci amcaya Türk olduğumuzu söyleyince nereden dedi, sonra da hangi takımı tuttuğumuzu sordu. Galatasaray deyince pek sevindi, zenci el sıkışı yaptık amcayla. İstanbul'u da çok sevmiş ayrıca. (Tabi ki!)
Yalnız dönmedolap 4 m/s hızla bile olsa hareket halinde iken içine atlatmaları insanı; tüm o yollara yazdıkları sola dön, sağa dön, aman merdivene dikkat et uyarılarını böyle tortop edip çöpe attı. O ne be, ne oldu mind the gap'lere?
London Eye'dan da bol bol etrafa bakıp fotoğraf çektikten sonra, Big Ben'e bu kadar yaklaşmış olmanın (karşı kıyısındaydık) bize yettiğine karar verip London Bridge'in oralarda bir yerde, köprüaltı manzaralı bir Nando's bulup karnımızı doyurduk. Bu arada gece diyebileceğimiz bir zaman diliminde olduğumuzdan, önünden geçtiğimiz Tate Modern'e girememiş olduk. Vizem dahilindeki bir sonraki ziyaretime diyorum kısmetse.
Her London Bridge lafı geçtiğinde plak gibi "London Bridge is falling down, falling down, falling down; London Bridge is falling down, my fair lady" diye bir hazırlık sınıfı şarkısı söyleyip durdum. Bu my fair lady, bizim Gönülçelen'i apardıkları lady ile aynı mı, onu merak ettim. Sonra bir ara, çarşının ortasında beşiktaşın anasına küfretmiş gibi linç edilmeyelim diye endişelendim, falan.
(01 Ekim 2010, İngiltere)
