... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

whore!

doğru gibi...

sevmediğin bir kadınla, sevmediğin bir erkekle yaşamak, güvenlik için yaşamak, garanti için yaşamak, ekonomik destek için yaşamak, sevgi dışındaki herhangi bir neden için yaşamak, onu orospuluktan başka bir şey yapmaz.

Osho

Büyüme Emareleri #2

#1 için şuraya lütfen


Büyümek, McDonald's'ta çocuk menüsü almayıp, o aman-ne-tatlı oyuncakları elde etmek için para ödemektir.

(Evdeki Marvin the Martian ve Road Runner'ı görseniz böyle gülmezdiniz bi kere!)

Sevgili günlük, büyümüşüm ben.

Bugün çok acayip bi gün oldu. Öyle ki, acayip yerine bazıları gibi "acaib" yazsam, garip kaçmayacak adeta.

Bizim evde henüz doğalgaz olmayışını, geceyi dostlarla geçirmek için fırsat bilen bünye kalkıp saat yarımda, odanın astarı -sonunda- bittikten sonra Etiler'e gitti. Bir bölüm How I Met Your Mother, biraz tepişme, makara tukara derken gecenin bilmemkaçında yattık. Hemen uyudum, nerelerde hemen uyuyabildiğim düşünülürse bunun şaşırtıcı olmadığını birazdan göreceksiniz. Sanırım ben uykuya dalarken Erinç hala bir şeyler anlatıyordu...

Sabah tabi ki saati 15 dakika ileri kurarak kendimi kurtardım. "Türk'ün snooze tuşu ile imtihanı" demek isterdim ama yok, ben kalkıp telefonu özellikle koyduğum uzak yerden alacak ve alarmı tekrar kurup geri uyuyacak (bkz. geri uyumak) (bkz. Bağış.Akbal) kadar uyanık oluyorum. Bu, nasıl bir uykum olduğuna birinci örnek.

Sonuçta dolabın karşısına dikilip ne giyeceğimi düşünerek zaman kaybetmeyeceğim için o 15 dakikayı hak etmiştim. Paşa paşa kalkıp giyindim sonra; uyandırılmak isteyenleri uyandırdım veya uyandırdığımı sandım, çıktım evden. Bursa'ya geliyordum, feribota yetişeceğime güvenim tamdı fakat ta-da! Hesaba katmadığım şey, Beşiktaş saatiyle evden çıkarsam Etiler saatiyle Yenikapı'ya oldukça uzak olduğumdu.

Biraz panikledim. Sahile inmeyeyim, E5'ten gideyim diye bir ölümcül karar verdim. Astar kokusuyla olacak, bulanmış olan beynim E5 üstünde Yenikapı çıkışı ararken (oysa pekala biliyordum Aksaray'dan çıkmam gerektiğini) yanlışlıkla Merter'e kadar gittim. Bir ölümcül karar daha vererek Merter'e girdim. Oradan çıkamayacağımı anlamam uzun sürmedi.

Bir çevreyolunun karşı şeridine geçmeyi hiçbir zaman beceremedim sevgili okur. İtiraf ediyorum, yapamadım bunu. Bende ne yol, ne de yön duygusu var. Arabama park sensörü takılmamış olmasına alıştım, fakat navigasyon cihazsız ben bir hiçim. Bir gün ayfon alırsam sırf bu yüzden olacak.

Aynı yerden bir daha geçip günlük déja vu'mu yaşadıktan sonra yavaşladım. Artık feribota yetişme ihtimalim yoktu, rahat edebilirdim. O yüzden havalimanına kadar gidip oradan döndüm sahilyoluna. Yenikapı'ya gittim, otoparka çektim arabayı.

Bursa yakın bir yer; daha önce defalarca gidip, daha da fazla gelmişliğim var karadan; lakin bugün hava yağmurdan önümü göremeyecek kadar berbatken ve gece, feribotta alacağım uykuma güvendiğimden, gözümden uyku akıyordu. Uykusu gelme hali, sarhoş olmak gibi insanın mutlaka inkar ettiği bir durum; fakat araba kullanırken uyumaktan ölesiyle korkarım ben. O yüzden de şahane bir hareket yaparak, Yenikapı'da İDO otoparkında, arabamın arka koltuğuna kıvrılıp üstümde ceketimle uyudum (bu, nasıl bir uykum olduğuna ikinci örnek).

O 2 saatlik uyku bana öyle iyi geldi ki, anlatamam. Kalktım, simitçiden bir çatal alıp yedim (eski çatalların tadı yok azizim!) sonra düştüm yola. Deli gibi yağmura devam. Hiç adetim olmayarak Eskihisar'a döndüm, zaten hızlı gidemeyecektim. Eskihisar'da feribota son iki araba kalmışken "hah" dedim, "bu öndeki de binse ben yine kaldım burada!" O sırada Murphy bana kıyak geçmeye karar verdi, öndeki minibüsten bozma aracı almayıp beni çağırdı ve böylece yaklaşık yarım saatlik saçma bir bekleyişten kurtulmuş oldum.

Feribot çayı ve tostu, martı çığlıkları, deniz foşurdaması... Feribotun nemli bankında otururken düşündüm: Bir gün durduk yere hayatımıza bakıp "ne kadar mükemmel bir hayatımız var" diyebilecek miyiz? Bu kadar şanslı olabilecek miyiz?

...derken, Topçular ve Bursa. Saat 2'de işe başlamıştım bile. Kışkışlanana kadar da çalıştım, nasılsa burnumun dibiydi otel.

Akşam Ahmet'im beni aldı (bi otelden son model bi BMW ile alınmak değişik, gerçekten), yemek yedik beraber. Evlilik sürecinden bahsettik, yeni ev planlarından, işlerden güçlerden filan. Kurmakta olduğu yeni şirketten bahsettik bir de. İnsanlar ne kadar çabuk bir işe giriveriyorlar; şaşırıyorum. Tabi halihazırda ticaretle uğraşan, hali vakti yerinde biriyken bu işler daha kolay, insan daha gözüpek oluyor ama yine de...

Ahmet hiçbir zaman öyle global, kurumsal, bilmemne bir şirkette çalışmak istememiş ve hiçbir zaman da çalışmayacak bir adamdır. Gerek de yok, zaten kendisi deli gibi çalışıyor kendi işinde ve hala büyümeyi düşünüyor, vesaire.

Son zamanlarda bunu çok düşünüyorum, yarın işsiz kalsam ki bu olabilir, ne yapacağımı. Ne yapabileceğimi değil, muhtemelen birçok şeyi birçok insandan iyi yaparım. Lakin bunu nasıl kanıtlayacağımı düşünüyorum. İnsanlar diploma görmek isteyecek, bir MBA derecesi, bir kurs, sertifika, yurtdışı nanesi... öyle bir şey. Ne olacak?

Ne yapılacak?

Biri bana, daha zevkli bir çıkış yolu göstersin, veya birkaç yol göstersin ki seçeyim içinden, istiyorum. Seçeyim, o mükemmel hayata doğru en azından bir adım atmış olalım, ona varamasak da.

Ya, böyle işte. Sevgili günlük tadında başladık yazıya, nerelere geldik. Büyümek bu sanırım; mükemmelin olduğunu her an daha çok anlayarak ondan her an uzaklaşmak.

O zaman bir şarkıyla bitirelim: It's a wonderful life.
Yerseniz.


(13 Ekim 2010, Bursa)

Hey, you!

Fotoğraf: Ekim 2010, Portobello, İngiltere

cız.

Kendisine maviş denmesine sinirlenirdi. Biliyordum, bilerek yapmıştım zaten. Kolunu boynuma dayayıp beni duvara yapıştırmıştı. Bunu beklemiyordum işte.

İçim cız etti. Bir saniye.

Aylar geçti üstünden. Uzun aylar. Keşke seni o duvara yapıştırdığımda öpseydim, dedi bana. Birden.

Hatırladığını bile bilmiyordum.

***

Filmler bizim uzanamadığımız için mundar dediğimiz cızlamalara oynar.
*
Kimse birbirini, kimse kendini kandırmasın.

İngiltere Gün5: "London Bridge is falling down..."

Dünyanın en yükte hafif, pahada ağır otellerinden Holiday Inn'den çıkışımızı yaptık İngiltere'deki 5. günümüzde. O gün cumaydı; haftasonu / dönüş kafasına henüz girmemiştik fakat boştuk.

Ve fakat, şarıl şarıl da yağmur yağıyordu. Bu "it's raining cats and dogs" lafı kesinlikle İngiliz İngilizcesidir.

Taksi bizi Earls Court'taki yeni otelimize 60 pounda götürmeyi teklif edince, biz de ona bizi bi istasyona atmasını teklif ettik. Neyse ki 8 pound kısa mesafeden sayılıp da "götürmem abla" gibi geyiklere girişilmiyor. Elimizde hayvani bavullarımız, şemsiyelerimiz, laptop çantalarımız ile sırılsıklam olan 4 kız, iki-üç metro değiştirme ve biraz yanlış yola sapma sonucunda, oteli bulabildik. Otelimiz mütevazi fakat "keşke baştan beri burada kalabiliyor olsaydık" dedirtecek denli sevimliydi.

Kendimizi kuruttuktan sonra üçe ayrıldık; birimiz arkadaşına, birimiz alışverişe gitti. Ben kendimi hep müzesevmez sandığım halde yine o taraftaydım. Kadim yol arkadaşım Bahar'ı koluma takıp önce British Museum'a, ardından Trafalgar Meydanı'ndaki National Gallery (of Art)'a gittim. Tabi ki hepsini gezemedik, hatta sadece en çok ilgimizi çeken konu başlıklarına baktık diyebilirim. British Museum'da saatler, paralar ve mumyalar görülmeye değerdi. Hem biliyor muydunuz, Kleopatra 17 yaşında ölmüş olmasına rağmen bu kadar nam salmış bir karakter. Hem de çirkin; hayır kıskanmıyorum, kayıtlarda bile "çirkindi ama bakımlıydı" diye geçiyor neredeyse. Ya da buna benzer bir şey deniyor. Arko reklamı gibi, evet.

Kediyi, balığı filan mumyalamaları adamların... Yani ne diyeyim, şu mezarlıkların dahi dünyada kapladığı, her gün artan alanı düşünürsek bir de ölüleri mumyalayarak saklama kafası bana çok anlaşılmaz geliyor. Bu muhalif karakterimle, o zamanlarda yaşasam Bakunin'e taş çıkarırdım sanki.

Şu saat dünyasından uç bir örneği paylaşasım var. Aşağıdaki gemiye bakınız:

Şimdi de bu geminin inşa maksadına bakınız:


Saati görebildiniz umarım. Bizim Kemal Kara'nın pek sevdiği Lale Devri'ndeki ipek perdeler kafası. Bi saat için bu kadar gemi yapılır mı yahu!


National Gallery'de sadece bir kanat gezebilmemiz beni ziyadesiyle üzse de, fotoğraf makinesi objektifiymişim gibi gözümün içine bakan tablolarla yine kendimden geçtim. Aynı şey Amsterdam'da da olmuştu; şu altta naçizane bir kopyasını gördüğünüz resmin karşısında, gerçekten o adamları iş üstünde basmış, yakalanmış ve bu bakışlara maruz kalmışçasına kalakalmıştım:

Eser, Rembrandt'ın The Staalmeesters tablosu olup, bir türlü okuyamadığım Rijksmuseum'da (Amsterdam) görülebilir.

Düşünüyorum da, gerçekten taş toprak çakıl ve ünlü kılıcı, bilmemne kaftanını geçtikten sonra, sergi ve müze gezmeyi bayağı seven biriymişim. Yine de, böyle yerlerin hediye dükkanlarında her yerden çok zaman geçirdiğimi söylememe gerek yok herhalde sevgili okur. Her daim anı kafasında bir insan olduğumdan, kendime türlü türlü kitap ayracı almakla yetinmeyip ne kadar değişik şey varsa saldırıyorum. National Gallery'den aldığım şeyler arasında yoyo var örneğin. Bir insan neden müzeden yoyo alır ki, dimi ama? Hatta muhtemelen pazarlamacıların beyin fırtınası sırasında bunun geyiği dönmüştür: -Abi yoyo yapalım tahta, üstüne de isim kazıyalım. -Burası müze yavrum, kim alacak yoyoyu, magnet filan yapalım. -Abi alan bulunur yapalım işte yaa... Aha, alan bulundu. Bir de oynuyorum o yoyoyla gerçekten. Şaka gibiyim.

Müzelerden sonra büyük dönmedolap London Eye'a gittik. Ben Viyana'daki gibi köhneliğiyle ünlü bir şey bekliyordum, bu milenyum dönmedolabı çıktı. Dalga geçmiyorum; milenyum uğruna dikilmiş zaten oraya. Aldık biletlerimizi, Londra'yı bir de tepeden görelim diye, yarım saatte, tıngır mıngır... İçeri girerken özenle çantamızı arayan zenci amcaya Türk olduğumuzu söyleyince nereden dedi, sonra da hangi takımı tuttuğumuzu sordu. Galatasaray deyince pek sevindi, zenci el sıkışı yaptık amcayla. İstanbul'u da çok sevmiş ayrıca. (Tabi ki!)

Yalnız dönmedolap 4 m/s hızla bile olsa hareket halinde iken içine atlatmaları insanı; tüm o yollara yazdıkları sola dön, sağa dön, aman merdivene dikkat et uyarılarını böyle tortop edip çöpe attı. O ne be, ne oldu mind the gap'lere?


London Eye'dan da bol bol etrafa bakıp fotoğraf çektikten sonra, Big Ben'e bu kadar yaklaşmış olmanın (karşı kıyısındaydık) bize yettiğine karar verip London Bridge'in oralarda bir yerde, köprüaltı manzaralı bir Nando's bulup karnımızı doyurduk. Bu arada gece diyebileceğimiz bir zaman diliminde olduğumuzdan, önünden geçtiğimiz Tate Modern'e girememiş olduk. Vizem dahilindeki bir sonraki ziyaretime diyorum kısmetse.

Her London Bridge lafı geçtiğinde plak gibi "London Bridge is falling down, falling down, falling down; London Bridge is falling down, my fair lady" diye bir hazırlık sınıfı şarkısı söyleyip durdum. Bu my fair lady, bizim Gönülçelen'i apardıkları lady ile aynı mı, onu merak ettim. Sonra bir ara, çarşının ortasında beşiktaşın anasına küfretmiş gibi linç edilmeyelim diye endişelendim, falan.

Günü, yine köprünün oralarda bir yerde Plimm's diye burnumuzu gıdıklayan bir şey içerek bitirdik. Memlekete sokulacak alkolde sınır olmasaydı havalimanında, ben ondan da şişelerce alırdım ama Martini ağır bastı. Yine vizem dahilindeki bir sonraki ziyaretime diyorum kısmetse; duty free izlenimlerim için de, yedinci güne diyorum. Kısmetse.

(01 Ekim 2010, İngiltere)

istek parça


Adem'in Trenleri'nde duyduğum, sonra sadece bir kere, izleme alışkanlığım olmayan televizyon kanallarından birinde klibini ucundan yakaladığım bir şarkı var: Gözyaşı Tangosu.

Şarkıcı Müge diye biriydi sanırım, soyadı var mı bilmiyorum. Şarkıyı da, film müziklerini de bulamadım şimdiye kadar.

O şarkıyı istiyorum.




Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!