... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

aşk, memleket


Bu ülkenin düze çıkacağına dair umudum yok.

Yıllar boyu yalnız olunca, hem de dağ başında filan değil yani, koca metropolde, bunca insanın, bunca sözde ihtimalin arasında yalnız kalınca, direnmek zorlaşıyor. Arada bir şeyler oluyor, umut ediyor insan. Gezi gibi. #direnaşk. Sanıyor ki bir sabah güneş doğarken parkta tutulan elinin, o elin diğer hallerinden bir farkı var. Bir ortak noktada buluştu biriyle, iki ortak umutları var sanıyor. Oysa yok öyle bir şey. O o sabahın el tutuşu, yarına Allah kerim.

Bizim neslin gençliği en dibe vurmak umuduyla geçti. Dibe vurduğumuzda "işte bu dip, daha ötesi yok" diyecektik ve ayağımızı vurduğumuz gibi yükselecektik, oh diyecektik, nefes alacaktık. Burada yaşamaya uğraşmamızın bir karşılığı olacaktı. İnadımız sonuç verecekti.

Boşversene.

Ben aşka inanıyorum. Aşk diye bir şeyin varlığına inanmak için ille de benim başıma gelmesi, ya da geleceğini düşünmem gerekmiyor. Aşk var, görüyorum birilerinin gözünde, duruşunda, saç okşayışında filan. Olması da güzel bence. Hala umutlu insanların olması güzel.

Uzunca bir süre olacağını düşündüm. Sonra epey bir zaman "ben olmayacağını düşüneyim de, olursa sevinirim" dedim kendi kendime. Pek çok şey için dediğim gibi. Bu yerleşti kaldı. Hep bu şekilde düşüneceğim sanıyordum. Sonra bir sabaha karşı, bıcır bıcır konuşurken aniden, böyle 1 saniye içinde hiç ağzını açmamaya karar veren bir adamı takside bırakıp eve girdim. Pencereden dışarı baktım ve şöyle dedim: "Kimseyle tanışmak istemiyorum artık."

Sigarayı da böyle bırakmıştım. Mantıklı bir açıklaması yok. Ama gerçek. Dibe vurunca yukarı çıkılacak diye bir kanun mu var? Belki yeterince su alıp batıyordur insan, tekne, her neyse.

Fake it until you make it gerçekmiş. Olmayacağını düşüneyim dedim, olmadı.

Ameliyat masalı bir oyunda biri ustalıkla kalbimi almış, başka hiçbir şeye dokunmamış gibi. Alarm ötmemiş (no alarms and...), oyun bitmemiş ama benim kalbim yok. Umursayamıyorum, uğraşamıyorum, ilgimi çekmiyor. Üzülemiyorum, kızamıyorum, gazete önlerinde yatamıyorum. Gerçekten, üzgün bile değilim. Hüzünlü değilim. Dev bir kabullenmişlik geldi yerleşti içime. Şikayetçi değilim.

Bu memleketle ilgili ne hissediyorsam aşkla ilgili de onu hissediyorum.

Boşversene.

Sınırlar flu.

Yaptığım peşinden gitmek mi, umitsiz görünmek mi gerçekten bilmiyorum.
Ne noktada yeterince uğraşma sınırını geçip, rahatsızlık vermeye  başladığımı tahmin edemiyorum. Yani ne bileyim, bir adamın evini habersizce ve baskına gider gibi ziyaret etmek ikinci tarafta elbette, bu gibi ekstrem örnekleri görünce anlıyorum ama sınır benim için flu.

(Ben yapmadığım için olmadı dememek uğruna ne kadar ve ne kadar süre çırpınmak gerekiyor? Kaçan kovalanıyor mu, kovalayan kazanıyor mu?)

Ortadan kaybolan insanlar için de mutlaka kendimi suçladığımı fark ettim; bu yüzden kimseyi kesip atmıyorum galiba. Hep geri gelebiliyorlar. Çünkü ben onlara yeterince ilgi göstermemişimdir, ben yeterince gülümsemişimdir, ben yeterince az anlamamışımdır, ben yeterince hızla kendileriyle yatmamışımdır, ben aramamışımdır...

O kadar yalnızım ki hep kendimi suçlu bulabiliyorum.
Nelere göz yumduğumu, benim için mucize olacak şeylerin ilişkilerinde mutlu arkadaşlarıma ne kadar doğal, sıradan ve hatta önemsiz geldiğini görünce anladım. 

Bir ilişkinin nasıl kurulduğunu, "ilişki dinamikleri" diye adlandırılan oyunları, hareketleri, kontrol arayışlarını, cilveleri bilmiyorum. Arada bir "bir ilişkide olmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum" derken, bunları kastediyorum aslında. Beynim adeta boş bir levha.

Herkes için 1 esas kız / oğlan olduğuna, ruh eşi kavramına falan inanmıyorum ama, doğru kişilerden biri karşıma çıktığında, neyi bilip bilmediğimin bir önemi olmayacağını düşünürdüm. Hop diye oturuverecekti parçalar sanki. Elbette birbirimizi tanımak için bir süre, hatta uzun bir süre gerekecekti ama bu, acaba arasam mı'larla, ihtiyaç içinde görünmeme dertleriyle, özenle yahut tam aksi, saf bir özensizlik haliyle fitillenmiş kıskançlık krizleriyle, tutarsızlıklarla geçmeyecekti. Gözümün önünde başkalarıyla fingirdemek gibi kabalıklara kalkışmayacaktı ve bunun doğal olduğunu düşünmeyecektim. Özlediysem, özlediğimi söylediğimde olabilecekleri hesap etmeyecektim. Elini tutsam mı, herkese duyursam mı diye dertlenmeyecektim. Beraber fotoğraflarımız olacaktı ve bunları ikimizden başka birileri de görebilecekti. Herkes her an kaçabilir ama, ben onun her an kaçabileceğini düşünmeyecektim. Elimiz ayağımıza dolanmayacaktı kendimiz gibi olmakla olmamak arasında, şüphede. 

Aşık olacaktım. Aşık olacaktı. Bu kadar kolay olacağını sanıyordum, içimde bir yer inanmış çocuk kitaplarının gerçek hayatta ihmal edilebilir olan olasılıklarına.

Gücüm var, şaşırtıcı ama, hala gücüm var. Bunu ilgimi çeken birini görünce anlıyorum, ya da ancak o zaman hatırlayacağım kadar azalmış... Sinisizm zannettiğim şey de, aslında hiç sahip olmadığımı sandığım bir güvensizlik galiba. Bir güvensizlik yerleşmiş içime ben fark etmeden; erkeklere değil, ihtimallere karşı.

Artık karar veremiyorum. Hayatındaki en romantik anın bir yalan olduğunu öğrenmiş, ilgilendiği çoğu erkeğin kendinden 5-10 yaş küçük kızların peşine düşmesini izlemiş biri olarak, bir ilan-ı aşkta daha açıktan reddedilip kendimi aleme rezil etmek gibi yorgunluklarla uğraşmadan nereye kadar ittirebilirim (nereye kadar ittirmeliyim), bunu bilemiyorum. Nereye dayanınca gücümün kalanını toplayıp çekilmeliyim, fikrim yok. Buralar, bu sınırlar tam bir muamma.


Ekim~Aralık 2015
Kumasi, Gana

Çizim: Saul Steinberg

"Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam."

Afrika'ya gelmeden önce, daha önce gelen onlarca kişiyle konuştum. Kimisi birtakım eğrilerden bahsetti: Şimdi şu noktadasın, vardığında modun düşecek çünkü "aman, nereye geldim!" diyeceksin, sonra yükselip zirve yapacak, sonra dönüşte yine düşecek, vb... Sayısalcı kafası. Kimi, dönüşte ülkesini ne denli garipsediğinden bahsetti, kimi ofise tekrar alışmanın sıkıntısından... Velhasıl, hepsi "zor" dedi. Hatta "gittiğim ilk iki hafta sürekli ağladım" dedi biri. Ne kadar abartıyor, diye düşünmüştüm duyunca. Hala da öyle düşünüyorum. Ağlamak zayıflık belirtisi olduğundan değil ama, gelir gelmez ağlamaya başlayacaksan "hiç mi heyecan duymadın?" demezler mi adama? Zorla mı gönderdiler, bu ne biçim gönüllülük?

Bana dediler ki, çok zor oluyor bazen uzakta olmak.

Açıkçası, uzakta olduğum için, burada yapayalnız olduğum için ağlamak isterdim. Onun yerine, memleketin haline ağlıyorum oturup. Yazık. Bizde sözün bittiği yer hiç bitmez ama, söyleyecek bir şey gelmiyor aklıma artık. İçimden de gelmiyor. Bugün bittiler galiba.

Yaşar Kemal'in 1962'de yazdığı bir yazıyı okudum birkaç saat önce. Ben "iyi olacak" diyemedim ama, en azından ağlamayı bıraktım okuyunca. Size de iyi gelir illa, hele de benden çok umut taşıyorsanız geleceğimiz hakkında...

Ben kendim, bu şehirden gittim de, yine de yeterince hayal kuracak yer bırakmadı bu nüfus cüzdanı bana.
 
10-11 Eylül 2015
Kumasi, Gana
///


Siz ne derseniz deyin, ben bıktım. Nah burama geldi. Neredeyse öfkeden, çaresizlikten boğulacağım. Kendimi kandırmaya çalışıyorum. İyi olacak, iyi olacak! Başkalarını da kendimle birlikte kandırmaya yöneltiyorum belki, iyi olacak, iyi olacak. Ne zaman? Çok yakın mı? Ya da bin yıl sonra mı? İşte onun orası belli değil. Ben sadece iyi olacak, diyorum. İyi olacak diyorum ya, siz ona bakın! On yıl, on iki yıl orman yazısı yaz… Git şu koskoca Anadolunun ormanlarını adım adım dolaş, yıkılmışlığını, yakılmışlığını gör, yurdun çöl olmaya doğru gittiğini gör, on iki yıl durmadan ha yaz, de yaz. Hiçbir ses çıkmasın. Sen yazdıkça onlar ormanı yok etsinler. Sonra, daha iyi olacak, iyi olacak. Halkın mağarada yaşıyor, aç, perişan, üstelik de sömürülüyor. Yıllar yılı bunu da yaz. Toprak reformu de, ağalar de, toprak ölüyor de… Hiç mi hiç ses gelmesin. Dünya sağır olsun… Sonra sen gene durmadan bağırtını sürdür. Buna can mı dayanır. Bu memleketin canına okuyan yobaz yasakları… Hiçbir yeni düşüncenin bu yurda girmesini istemiyor. Aman bu yasaklar gereksizdir, işe yaramaz, bizi öldürüyor. Siz bu vatanı sevmez misiniz, siz bu toprakların çocukları değil misiniz? Kim anlar, kim dinler… Kabile düzeniyle devlet idare edilir mi? Türkmen kabileleri çok uzakta kaldı. Etmeyin eylemeyin… Bizim atalarımız, diyorlar da bir şey demiyorlar. Var olsunlar, sağ olsun sizin şanlı atalarınız. Onlar iyimişler, hasmışlar ya, bu çağda sökmezler… Adam anlamıyor, ya da anlamak işine gelmiyor, elinde ok yayla, yalın kılıçla Altaylara gidip atalara karışacağı üstüne destanlar düzüyor. Arkadaş, ok, yay, yalın kılıç atalarının zamanında kaldı. Şimdi atom var. Atalarının devrinin düşüncesi, atalarının kılıcıyla birlikte, kodu da gitti. Şimdi atom çağıdır. Ataların çağında elde kılıç gider, Altaylarda teke tek dövüşürsün… Dövüşmenin, adam öldürmenin kutsallığını da yayarsın. Şimdi adam öldürmek kutsaldır dersen, senden iğrenirler. Harbetmek güzeldir dersen seni kınarlar, yabanıl derler, kan içici derler. Savunma kutsal, ama saldırma değil. Atom çağının getirdiği barıştır, sevgidir. Başka çare de yok… Anlamazlar, anlatamazsın… Bunlar insan soyunun ahmakları… İyi olacak, iyi olacak…

Bu yazar hep aynı şeyler tutturmuş… Sınırlı yazar… Ben de bıktım. Vallahi bıktım bu konulardan. Ama neyleyim ki göz görmüyor, gönül katlanmıyor. Bir zaman geliyor kendime söz veriyorum, bir daha böyle acılı konuları yazma, şöyle güzel sevinçli konuları yaz, bu memlekette hiç güzel şey yok mu? Var, var, var… Kendimi inandırmaya çalışıyorum. Bakın bizim memlekette güzel düşünen insanlar da… Buradaki, başı deri külahlı, keçe külahlı, eli oklu, ayağı çarıklı Turancı züppelerinin karşısında canını dişine takmış dövüşen, aklı söyleyen, çağımızın gerçeklerini söyleyen güzel insanlar da var. Onları övmeli… Gerçekten övülmeye değer insanlar…

Hep Anadolu’da kötülük görür, on yıldır bu yazar. Çirkinlik görür. Düşün bakalım aslanım, güzel bir yanı yok mu? Kilimi güzel, türküleri güzel, halayları güzel, kültürü güzel halkın… Bunlarla uğraşan kim, bunları kültürden sayan kim? Hepsi bir bir Köy Enstitüleri’nde canlanıyordu. O çirkin adamlar, o Kara Cephe, Karalar Cephesi, yerle bir etti en güzel şeyimizi…

Bakın Erciyes dağı çok güzel… Dümdüz bir bozkırın ortasından, bıçak gibi bir göğe doğru ağar. Ovanın, dünyanın pırıltılı aklığında…

Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince… Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden… Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık… Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana… Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine… İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini… Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur.

Şu koskocaman şehrin sokaklarında dolaşanların yüzlerine bakın… Yüz mü bunlar! Sararmış, uzamış… Gülmeyi unutmuş… Bu yüzler sevinci unutmuş. Sevmeyi unutmuş. Şöyle yürek dolusu, can dolusu, kucak dolusu sevmeyi unutmuş. Ağız dolusu öpmeyi unutmuş bunlar. Şöyle sağlıklı, kütür kütür öpmeyi unutmuşlar. Gözleri kırgın, yılgın, paslı… Kuşkulu, korkulu, düşmanca… Ben bu şehirden korkuyorum, bu şehirde hasta oluyorum, deliriyorum… İçimden her şeyi bırakıp kaçmak geliyor. Kirlenmiş, bitlenmiş, çamur içinde bir şehir. Dedikodu hastalığında, merhametsiz, sevgisiz, kazıkçı… Bu şehir karaborsacıların şehri… Bire bin kazananların, lüksün şehri… Ve bu şehrin dört bir yanını çamur deryası içindeki çerden çöpten gecekondulu, yüz binlerce insanın yaşadığı umutsuz insanların mahalleleri çevirmiş. Ağzını açmış, bir ejderha gibi duruyor.

Ben güzellikten söz açmayı istemez miyim. Ben karnı tok, sıklı peklikten söz açmayı istemez miyim… Ben insanların önüne güzel sözcüklerle, güzel bir dünya açmayı öylesine bir isterim ki, can atarım…

Sonra ben yazar olarak, capcanlı bir güneş altında sevişenlerden de söz açmayı isterim. İki genç, daha çiçeği burnunda. Kol kola yumulmuşlar… Bunu yazmayı nasıl, nasıl isterim… Ve bir yazar bunu ne güzel anlatır. Böyle şeyleri çok anlatmışlar, diyeceksiniz. Ama sağlıklı bir dünyada, bu sevginin anlatacak çok yeni, pırıl pırıl yönü de bulunur.

Ben kendim, bu şehirden gidemem. Bütün mümkünüm çarelerim kesilmiş. Ama böylesi bir dünyada da sevinemem. Hayal kurarım hayal. Işıklı, sevinçli, çiçekli, kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseden korkmadığı, kuşkulanmadığı, kimsenin kimseye düşmanca bakmadığı bir dünyanın hayalini kurarım. Kimsenin kimseye diş gıcırdatmadığı bir dünya… Gönlü gani bir adam sayarım kendimi. Bu kadarı bile bana yeter, bu kadarı bile beni mutlu eder.

Bir söz vardır. Derler ki, insanoğlu arsız bir yaratıktır. Gerçekten de arsız. Bu açlık yanı başımızda dururken, bu yoksulluğu, bu perişanlığı, bu kiri görürken gene de seviniyor, coşuyoruz. Size bir şey söyleyim mi, insanoğlu bütün bunların arasında bile güzel. Ya durumu bu olmasa… Kim bilir dünyayı ne cennete çevirir insanlar!

Bana şöyle küçücük bir dünya… Hiç olmazsa her isteyenin aşkla şevkle onuru kırılmadan çalışacağı bir dünya verin. Böyle bir dünyamız yok mu? Öyleyse susun. Öyleyse kimseye karamsar demeyin. Bütün bu karanlıktan size umut ışığı göstermeye gene de savaşırım. Siz de beni kınamayın, karalamayın.

Bakın bakın, ne geldi kalemimin ucuna… Ne geldi de durdu gözümün önünde? Bir gündü. Sıcak bir yaz günüydü. Diyarbakırın Kulp ilçesinin Şıkevtan köyündeyim. Şıkevt, mağara anlamına gelir. Bütün köyün evleri mağaralarda. Kayaya oturmuş kovuklarda. Halim Yıldız on tane çıplak, çırılçıplak çocuğunu elinden tutmuş, beşini bir yanına, beşini de bir yanına almış bana göstermeye getirdi.
“Ben Halim Yıldız, on çırılçıplak çocuğun babası… Ömründe gömlek yüzü görmemiş… ”

Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam. Kırarım bu kalemi. Dileyen okur, dilemeyen okumaz.

Yaşar Kemal
21 Şubat 1962

Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne: Seçme Yazılar, sayfa 41-45. Yapı Kredi Yayınları 2014

ya da umut suzsunuz

arada aksini iddia etsem de, kerizin teki olmadigimi biliyorum.

mesela sirf bogazi 180 derece goren bi yerdeyim diye, bira iciyorum diye, hava guzel diye veya oyle dersem olur, maksat evrene pozitif enerji yaymak diye icimdeki yumruyu gormezden gelecek degilim.

(bahar gelir, fark edilmez olur, insanlar gormeyince)

umutluyum yine de.
umutlu insanla umutsuz arasindaki fark da, bugun her sey guzel demekten ziyade, su degil mi zaten:

bir gun her seyin yerine oturacagina inanmak,
veya
bir gun her seyin yerine oturacagina inanmamak.

(yerine oturdugunda, guzel olacaktir zaten.)

O eski halinden eser yok şimdi.

Hayatım boyunca gerçekçiydim. Gerçekçiliğim bazen bir övgü, bazense bir suçlama olarak çıktı karşıma ama sonuç değişmedi: Böyleydim. Hayallere kaptırıp gidemez, ayaküstü hikayeler uyduramaz, boyama kitaplarımı saçmasapan renklerle dolduramazdım. Benim için gök hep mavi, çimenler hep yeşildi ve evin üstünde yanan kutu değil, bacaydı.

İlk kez bugün fark ettim gerçekçiliğimin tek bir zayıf karnı, işlemediği tek bir yer olduğunu: İnsanlar. Aylar, yıllar geçiyor ve ben zamanla, sinyallerini vere vere azalan yakınlıkların veya ani gözden düşüşlerin üstesinden gelmemiş olduyorum. Birçoğundan fazlasını yaşamış, daha çok sıkıntıya göğüs germiş olabilirim, böylece güçlenmiş de olabilirim ama kendi kendimi, kaybettiğim birinin tanıdığım veya tanıdığımı sandığım insan olduğu fikrinden vazgeçirecek denli güçlü ve kararlı olamamışım. Onu özlemiş, anlamamışım; "o bana bunu nasıl yapar?" diye sormuşum hep.

Halbuki bana bunu yapan "o" değil ki hiçbirinde. Aynı o sevdiğim o mu o artık? Hayır. Neyi özlüyorum? Eski, bildiğim halini; beni dinleyen, anlayan, seven, zorlayan, gözümün içine bakan, bana karşılık veren halini. Göremiyorum, o eski halinden eser yok şimdi. Görsem, kabullenemiyorum. Tüm bunlar benim için fazla gerçekdışı.

Bir idrak etsem bu gerçeği, "sen o değilsin" deyip kapı dışarı edeceğim bu tanımadığım insanı ama yok, benim hala umudum var, insanların iyi niyetine olan umudum... "Peki bu kadar anlattığın şeyden sonra, nasıl kopmuyor bu ilişki?" sorusunun cevabı bu. Bilmiyorum nasıl kopmuyor, sadece o iyi niyete olan inancıma bağlı, duruyor işte öyle. Hiç kopmayacağının garantisi yok ama belki, bu noktaya gelmesi ne kadar sürdüyse bir o kadar daha zaman geçer ve bu arada, güçlenmenin yolunu bulur ilişki. Bu da umudum işte, benim hala.

Bu umut yoruyor beni. Ah, ah; insan yorulduğunu oturduğu zaman fark ediyor ancak ve bunu fark ettiğinde de bazen ağlıyor, acıdan çok yorgunluktan ağlıyor insan.

Tüm bunları fark ettim ben bugün, ağlamamak için camı açıp atkımı gevşetirken.

Bana birinin gerçekçiliğimi hatırlatması gerekiyor, yoksa insanları kanadıkça kayıptan öleceğim. Bu hatırlatma işi için bütçe bile ayırabilir, kendime mütemadiyen beni bana iteleyen bir papağan tutabilirim. Hayır, karga istemiyorum, kılavuza ihtiyacım olmayacak. Sadece hatırlatma. "Hatırlatma kağıdı" gibi, kopya değil de.

Sanırsam bu papağanlara günümüzde "profesyonel yardım" deniyor.

hasobabaşı

(U)mutsuzluk bende saçmalama olarak tezahür ediyor.


(aşağıdan yukarı: saçma, saçma, saçma)

Umutçuk gece gelir.

21:00 vapuruna yetişebilirim sandım. Yetişemedim. Son dakikada Pandora'nın kutusu açılınca böyle oluyor işte ama, ne yapacaksın, tedarik önemlidir. Trafiği hesaba katmadım, her zamanki gibi şanslı olurum sandım. Olamadım. Bir sonraki vapur olan 22:30'u bekleyip çayımı içerken sahilde, Erce aradı. Vapura tam bir saat vardı, ben yine de kalkıp Erce'yi ve özellikle de The Güreli'yi görmek için Tophane'ye gittim. Yirmi dakika ha var, ha yok. Hasret giderdik. (Belki Japonya'ya ve hatta belki Tayland'a giderdik, olur ya?)

Çıktım. Trafik, trafik hala! Yine gecikseydim, başka vapur yoktu ve beni sahilde bekliyor sanan babama karşı da hiçbir açıklamam ve özrüm... Tramvaya bindim. Tramvay durdu, birileri üst üste çıktı, birileri bir tacizciyi yakalamaya çalıştı, koşturdular, kavga, gürültü, kıyamet... Kendimi dışarı attım, doğru iskeleye. Erce aradı, iyi olduğumu, yetiştiğimi öğrendi, kapattı. (Ben onu en çok bu yüzden seviyorum.)

Vapura bindim, sancak tarafına seyirttim. Üşümek pahasına, her zamanki gibi. Burada da insanlar vardı ama hepsinin gemide çalışanlar olduğunu fark etmemiştim. Biraz garip oldu... amaaan, neyse canım. Birileri geçti, "pardon bayan" dediler, bacaklarımı demirden indirdim, tekrar dayadım sonra. Bayan lafının beni hiç rahatsız etmediğini düşündüm. Etmedi, çünkü burada kadın, hanım veya kız denemezdi. (Bazen savaşmak nafileden öte, saçmadır.)

Eskiden külfet sayılan bir şey vardı vapur seferlerinde: Kadıköy'e uğrama. Sırf bu yüzden o sefer adamdan sayılmaz, es geçilirdi icabında. Şimdiyse tüm vapurlar Kadıköy'e uğruyordu ve bu çok hoşuma gidiyordu. Hayatımın, bir yere ulaşmasından ziyade yolculuğun kendisini önemli addettiğim dönemine girdim sanırım. (Aerosmith kafası)

Sadece karşımda tüm sinir bozucu güzelliğiyle duran İEL beni hüzünlendirdi. Her zamanki gibi, şahane bir performans. Umutsuzlandım. Eski sevgili(leri)mi hatırladığımdan ya da özlemleriyle dolduğumdan değil, artık bittiğini düşündüğümden. Bitti artık. Beni kimse sevmeyecek, ben kimseye aşık olmayacağım diye değil. Beni kimse istediğim gibi sevmeyecek, ben kimseyi istediğim gibi sevmeyeceğim, diye. Etrafımdaki, hikayesini dinlediğim 'aşk'lar günübirlik, hatta gecesibirlik diye; bir sabah bir adamın yanında uyanıp "acaba bu o mu" diye değil de "beni arar mı ki", hatta "bu adam acaba nasıl biri" diye düşünülüyor, diye. (Her şey normal, her şey ucuz, kalitesiz, eline alır alınmaz kırılıyor. Daha kötüsü, bazen bir şeyi o kadar değerli sanıyorsun ki dokunmaya kıyamıyorsun, sonra o seni kırıyor.)

Ben İstanbul'a benim gibi bağlı bir adamı sevmiştim. Tek ortak özelliğimiz bu olsa, ben yine tanınmaya değerdim. Öyle sanıyordum. O ise, şekilcilikten ölecek hastalığına yakalanmıştı. Bir daha görmeyebilirim, diye kararttım gözümü ve ona, "sevilmek her şartta güzeldir" diyerek, yazdığım en içten şeyi yolladım. Ben onu bir daha görmedim gerçekten de ve o bana "eyvallah" bile demedi. (Seni gerçekten seven adam, böyle yapar mı İstanbul? E o beni üzdü, hani, dövmedin onu?)

Ben yanlışım, uygunsuzum buraya, onu anlıyorum ama bu kadar yanlış bir zamanda doğmak benim tercihim değildi ki. Kafamın eskiliğinin yadırganmayacağı bir yere, şimdiki normallerin hala azıcık daha anormal olduğu bir yere dönmek isterdim, imkanım olsaydı. (Akım kapasitörü istiyorum.)

Tam ben bunları yazarken, vapurun ve yazının rotası değişti. Burnumuzu adalara verdik, o esnada gemi adamlarından biri bana çay ikram etti, ve olaylar gelişti. (Ben gemide çalışanlara gemi adamları derim, Zeyyat'a karşı iki kelimelik bir saygı duruşudur bu.) Sonradan öğrendiğim adıyla Erbil abi, hani Yavuz Donat'ın görse kendini ısıracağı cinsten bir memleketimden insan manzaraları kafası yaşattı bana. Öğrenciliğim, işim ve memleketimle ilgili sorulara cevap verdim, klavyeyi hızlı kullanmamla ilgili övgüleri kabul ettim. Maaşımı bile sordu Erbil abi, az söyledim, ona çok geldi. Biriktirip hayatımı kurmamı öğütledi (hayatımı kaça kursam yetişirim sizce?)

Baktım olmayacak, kapattım bilgisayar ekranını. Yazı kaçmıyordu, üstelik düşündüklerimle yüzleşmek bana iyi gelmiyor da olabilirdi. Belki de umutsuzluğa düşenin, gemi adamına sarılması gerekirdi (mecazı anlamayan nesle aşina değiliz).

Hanım kızlığımı keşfettim Erbil abi sayesinde. Dobraymışım mesela, o dedi diye diyorum. Haksızlığa hiç tahammülüm yokmuş. Dosdoğru, net konuşuyormuşum. "Yüzündeki bu nur, bu iyi niyet çok güzel. Ama, iyi niyetten kaybedersin sen" dedi Erbil abi. "Şimdiye kadar kaybetmedim" dedim, yalandı ama olsun. Evli olmadığımı öğrenince erkek arkadaşım olup olmadığını sordu. Yok, dedim. Maaşımı erkeklere söylemememi tembihledi, "paraya gelirler" dedi (sinek mi lan bunlar?) "Ha, hayat müşterek, gelsin tabi ama böyle iyi niyetliyse gelsin" diye de ekledi ama.

Sonra da bana kendisini anlattı. Dört yıldır evliymiş, istediği gibi mazbut, başı kapalı filan bir kızcağızla evlenmiş, 3 yaşında bir oğlu (fotoğrafını gördüm, dünya tatlısı), bir de bir ay sonra bekledikleri bir kızları varmış. Karısının hiçbir zaman çalışmasını istememiş, ama şimdi, onun 1,5 milyarlık maaşının yanında karısı da bi milyar alsa, fena olmazmış hani. Tek bir şey istemiş karısından: Dırdır etmemesini. Kafasının dolu olduğunu, her dediğini elinden geldiğince zaten yapmaya çalışacağını söylemiş, kadın da kabul etmiş belli ki, çünkü adam huzurluydu. Gece 3'te bıraktığında işi -ki ben bu satırları yazarken saat hala 02:51-, Beykoz'daki evine gidecek, karısı ona "aç mısın?" diyecek, o ise sadece uyuyacak ve 5 saat sonra kalkıp yine işe koyulacaktı. Bunları anlattı, anlattı ve sonunda "Ama kafamı yastığa koyduğumda o kadar huzurluyum ki, hiçbir şeye değişmem" dedi. Sonra da benim için aynısını diledi, çünkü ona göre bir kadın evlenmeden kendini ve hayatı tam olarak anlayamazdı, hem de beni sevmişti ve benim de aynı yastığa aynı huzurla baş koyacağım biri olsun istiyordu. O kadar samimiydi ki, hani değme falcının görse utanıp fincana saklanacağı cinsten... "Ah, keşke abin olsaydım senin" dedi bana (abim olsa, bunca abuk subuk adamla işi çok zor olurdu; yarım saat konuşup notunu verdiği adamların hiçbirinin geçer not alacağını sanmıyorum.)

Erbil abiyle, belki bir daha karşılaşırız diyerek, az önce beni adaya yanaştıran halatları tutan elini sıkıp sımsıkı, ayrıldık. Mutluydum artık, beni karşılayan babamla buluşup, hiç adetim olmamasına rağmen gülümseyerek yürüdüm yolda.

(Erbil abi, yıldız kaydığını sen gördün, dileği sen tuttun eyvallah da sanki o dilek, benim umutsuz olmamamdı ve sanki, hafifçe, oldu da.)


(20-21 Ağustos 2011, Heybeliada)

Ode to Amoebae (and the hard lives of theirs!)

İşle ilgili karmakarışık kafalardayım sevgili blog. Kafa karışıklığının en azından fiziksel olarak çözülebilecek bölümünü yazarak unutabilmek için geçenlerde oturdum, bir liste yaptım. Daha doğrusu iki liste yaptım. Biri korprıt kafalar, sıradan. Öbürü alternatif, "_Nasılsın? _Sıradan." döngüsünün dışına çıkma çabaları.

Amiplere sempati duyuyorum artık, yazık o hayvanlara (hayvan dediysek...). İkiye bölünmek bana çok zor geldi şimdi bile. Gündüz birini bir işi yapmak istediğime ikna etmeye çalışmak, akşam başka birini başka bir tarafa geçmek istediğime ikna etmeye çalışmak; ikisi de gerekli, ikisi de elzem artık (çünkü bu ofiste duramıyorum). Ama kafamın hep başka mesajlar iletmeye, başka yönlerimi parlatarak satmaya, başka bir şeylerden şikayet etmeye programlanması gerekiyor, tek ortak nokta şu: "Benim için işyerindeki huzur ortamı çok önemli." Maalesef bu başarılı bir serzeniş değil. Samimi belki, ah o samimiyet ekmek yedirse insana. Yılanı deliğinden çıkaran tatlı dilin samimi olması gerekmiyor, eyyam da yapsa olur o (ama sevmiyoruz işte eyyamcı korprıt dilleri abi, sevmiyoruz!). Ya da ne bileyim, ekmek aslanın ağzındaysa "ha canım aslan, hanimiş bebeyim aslan" diyerek açamıyoruz onun ağzını. Üç-beş tane eğitim, sertifika, yüksek lisans programı attırarak ortaya, yaptığımız yüksek lisansı anlatmaktan aciz bile olsak, belki öyle. Yedirirsen karşındaki adama o attırdığını, olur.

Öyle ya da böyle, o görüşme senin, bu sınav benim bu aralar. Bana İngilizce seviye tespit sınavı yapılacak olması ve bunun için erken kalkacak olmak üstelik, biraz koyuyor, yalan değil. Ama başa gelen çekilecek. Çünkü artık tamam, bitti, the end, c'est fini, fin. Birileri benden "bu projeyle ilgilenecek" diye bahsettikçe içimden "meh meh meh" diye gülüyorum ve "tabi burada olursam" diye ekliyorum; hiçbir şeye tam anlamıyla kendimi verip, konsantre olup sahiplenemiyorum, ha, sahiplenmek gerekir mi onu da bilmiyorum ama ben şimdiye kadar hep öyle yaptım, yaptığım bir sürü şeyin iyice gereksiz olduğunu düşünene kadar katlandım, devraldığım enkazların altından bile iyi kalktım ve bunların hepsini birazcık amatör olarak yaptım. Yaptığım işte değil, yapış tarzımdaydı amatör ruh ama görüyorum ki yapış yapış geliyor insanlara bendeki amatörlük.

Ne çok gitmek istedim şu şirketten. Planlarımı yaptım. Hatta daha hain planlarımı da yaptım, madem gidecektim artık süpürebilirdim her şeyi (yine bir şey olacağından değildi, zaten olmasındı ama artık benim içimde bir kırıntı dahi kalmasındı) ama baktım, hooop başvuruvermişim bile açılan ilk farklı -değişik- pozisyona, neden, çünkü orası rahat, orası cici. Belki de böyledir. Belki de topuklu ayakkabılarla yoldan yürümeyip inatla deniz kenarından ofise gitmek gerekiyordur yine. Belki de oradan yürünmeyecektir bile artık. Belki.

Şu salaklıktan kurtulsam belki daha iyi olacak: Her gittiğim, her iyi geçen görüşmede "bu sefer oldu" deyip o işin olası iyi yanlarını düşünmek, sonunda inşallah bu olur demek ve sonra başka bir şey çıktığında karşıma, işte bu daha iyi olacak, deyip ona yeşillenmek bu sefer... Bu büyük bir salaklıkla beraber büyük bir yorgunluk ve öyle bir şey olacak ki sonunda elimde kalan ne varsa öbür taraf için acaba deyip tereddütte kalacağım diye çekiniyorum.

Halbuki, nasıl olacağını bilmediğin şey kötü olduğunu bildiğin şeyden kesin iyi olacaktır, Murphy bile katılır bence buna?

İki yıl kadar önce birileri beni aramıştı ve sırf bu benim ilk işim diye, daha önce adam gibi bir iş görüşmesi tecrübem olmadı diye kalkıp gitmiştim. Beni beklettikleri için sinir olmuştum adamlara, sonra konuşmuştuk çiçeği burnunda müdür ve uyuz İK karısıyla ve ben kendimi zorlayarak da olsa hiçbir iyi yanını görememiştim oranın beni çekecek (aklımdan "ofisten deniz görünüyor" gibi sikko sebepler geçtiğini hatırlıyorum, aptal, onlar görüşmede söylenmez ki, daha profesyonel düşün!) Sonunda kaçınılmaz an gelmiş ve bana "işinizi neden değiştirmek istiyorsunuz?" diye sormuş ve kaçınılmaz yanıtı almışlardı -daha usturuplu olarak ama-: "İstemiyorum aslında."

Şimdi de soruluyor bana ve yine apışıp kalıyorum ama yüz seksen derece farkla öncesine göre. O zamanlar ne söylesem diye düşünürken susuyordum, şimdiyse neyi söylemesem, neyi söylememem gerekir acaba diye, kafamdakileri olduğu gibi sayıp dökmeyeyim diye tutuyorum kendimi.

Çünkü artık tamam, bitti, the end, c'est fini,

Altıncı Sayfa Haberi

pek isabetli

Havalanmak üzereyken, önümdeki koltuğun arka cebinden dergiyi çektim, 1, 2, 3, 4, 5, 6. sayfasını açıp baktım, gülümsedim, yerine koydum dergiyi sonra.

Ertesi sabah 07:00'de bir müşteriyi görmek üzere 19:00 uçağıyla Adana'ya gidiyordum, bir pazar günüydü ve beni ayakta tutan tek şey altıncı sayfada gördüğüm bir isimdi. Ya da o ismin verdiği bir umuttu, diyelim. İçimde bir kıpırtı vardı bak, yalan değil. Umudum yüksekti.

Önceki gün annemlerde kalan son karalamalarımı alırken defterlerden birinin içinden bir kağıt düşmüştü. Yine bir an, dayanamayıp bir boş kağıda karaladığım bir sayfa. Hayatımın 01 Ağustos 2008 itibariyle değişişine dair bir sayfa. Şimdi bakınca hatırladığım, ama sadece hatırladığım bir uzaktan akraba gibi bir his.

Bir şeyler benim için değişmişti, bir şeyler en çok benim istediğim gibi değişmişti.

"hayallerimde vardı, böylesi bir sevdaydı
öyleyse şimdi gönlüm niye böyle karışıyor?

...
bir adım ötesi dönüşü olmayan yolun başında..."

Birkaç gün sonra, karşımda oturan bir adam bana "olumsuzluk" diyordu, "çalışma saatleri, saçma sapan insanlar" diyordu, "virüs" diyordu. O virüsü bulaştıracak adam arıyordu.

O olumsuzlukları sıralarken, ona "19:00 uçağıyla Adana'ya gidiyordum. Havalanmak üzereyken, önümdeki koltuğun arka cebinden dergiyi çektim, 6. sayfasını açıp baktım, gülümsedim, yerine koydum dergiyi sonra. Bana o ismin orada olması bile mutluluk veriyor." deme fırsatım oldu.

Sanırım inandırdım, kendimi anlatırken kaç kişiyi ikna ettiysem onu da ettim bir genetikçiden, bir monitörden fazlası olduğuma. Bahsettiği virüsü yıllardır içimde taşıdığıma. Ve gülümseyerek çıktım oradan, gülümseyerek açtım telefonu birine -çünkü tutamazdım içimde, anlatmam lazımdı, az bulunur bir andı- gülümseyerek döndüm ofise ve gece 23:30'a kadar çalıştım. Gülümseyerek.

Gidiyorum ben genç, daha belli değil ama gidiyorum. Gideceğim. Üçüncü değil, altıncı sayfa haberi olmaya gideceğim.

Bir adım ötesi dönüşü olmayan yolun başında, artık durmazsın çünkü genç.
Virajın içindeyken hız kesilmez.


(12~16~18 Aralık 2010, İstanbul)

Normaldışı Şartlar Altında

Yazmayacaktım, uyuyacaktım bu saatte ama gülş yaz dedirtti sol omzumdakine.



Ağzımızın suyu akarak baktığımız, hikayelerini, linklerini paypaypaylaştığımız motivasyonel konferanslarda huşu içinde dinlediğimiz adamların hepsi, işi gücü bırakıp hayallerinin peşinde koşan adamlar.

Bizden, normaldışı insanlardan bahsediyorum. Bilmemne CEO'sundan çok tokalaşmak istediğimiz bir adamın, bir dövme ustası olabileceğini söylüyorum. İddia ediyorum hatta.

Orijinal fikirler istiyoruz.
Sıradışılık istiyoruz.
Sıradışılık hayatımıza yayılsın, içinde rahatça sıradışı olabileceğimiz geniş zamanlarla çevrelenelim istiyoruz. Sadece işten sonra şunu, okuldan önce bunu yapmak; her şeyi haplarla yutmak değil, hep öyle olmak istiyoruz. Normaldışı şartlar altında.

"Aşık olduğunu nasıl bilirsin?"
Cevabı yok. Ama aşk var.

"Büyük bir şeyler yapacağını nasıl bilirsin?"
Cevabı yok.

(14 Aralık 2010, Türkiye hava sahası)

badem ağacı

Monolog'dan


ben insanların aptalı, bir şey karaladım yakınlarda, koşulsuz güvenme hissi üstüne... böyle hissetmemek istiyorum ama elimde değil, bunu yazmamak istiyorum ama elimde değil, silmek istiyorum, o hiç elimde değil.

bazen bir telefonla her şeyin baştan başladığı yerdeyim.


badem ağacı insana saflığını hatırlatırmış, çünkü ilk gördüğü güneşle çiçeklerini açıverirmiş. aziz nesin bir şiir yazmış bunun üstüne, mert özdemir uyarlamış, badem söylemiş, bellatrix de hani bana hani bana demiiiiş...


(11 Mayıs 2010, İstanbul)

I was hoping

Alanis Morissette'ten bana geliyor: I was hoping.

Uzun zamandır dinlememiştim.
Yalnız uyarıyorum: canlı dinleyip diri diri gömülebilirsiniz :)

as we were talking outside it was cold we were shivering yet warmed by the subject matter
my wife is in the next room we've been having troubles you know
please don't tell her or anyone but I need to talk to somebody
you said "Wouldn't it be a shame if I knew how great I was five minutes before I died I'd be filled with such regret before I took my last breath"
and I said "You're willing to tell me this now and you're not going to die any time soon"
and I said "I haven't been eating chicken or meat or anything"
and you said yes but you've been wearing leather and laughed
and said we're at the top of the food chain and yes you're still a fine woman I cringed

I was hoping I was hoping we could heal each other
I was hoping I was hoping we could be raw together

we left the restaurant where the head waiter (in his 60's) said
"good-bye sir thank you for your business sir you're successful and established sir
and we like the frequency with which you dine here sir and your money"
and when I walked by they said "thank you too dear" I was all pigtails and cords
and there was a day when I would've said something like "hey dude I could buy and sell this place so kiss it"
I too once thought I was owed something

I was hoping I was hoping we could challenge each other
I was hoping I was hoping we could crack each other up

I too thought that when proved wrong I lost somehow
I too once thought life was cruel
It's a cycle really you think I'm withdrawing and guilt tripping you
I think you're insensitive and I don't feel heard
and I said do you believe we are fundamentally judgmental?
Fundamentally evil?
and you said yes I said I don't believe in revenge in right or wrong good or bad

you said "well what about the man that I saw handcuffed in the emergency room
bleeding after beating his kid and she threw a shoe at his head.
I think what he did was wrong
and I would've had a hard time feeling compassion for him"
I had to watch my tone for fear of having you feel judged

I was hoping I was hoping we could dance together
I was hoping I was hoping we could be creamy together

Kendim.

Her şeyi başkaları için yapmış/yapıyor olabilirim.

Kendim için de yazıyorum işte. Hayat, hayatım bana konu veriyor; birileri, havalar, yollar, geceler, yıldızlar ilham veriyor bana.

O yüzden de bırakmamam lazım. Hatta daha sıkı tutunmam; yazarak aşık etmem, okuyarak aşık olmam...
Yazarak değişmem, değiştirmem...
Yazarak yaşamam lazım!

*

Bugün süslendim.
Güzel bir gün bugün.

Resim

Bana umut veren tek şey, şu an ama tam şu anda; bir fotoğraf.

Ofiste oturuyorum, kafamı sola çevirdim bir an; sonra hafifçe döndüm, ayaklarımı kesona (keson!) uzattım, bakakaldım resmimize.

O kadar güzel ki insanlar, dostluklar, zamanlar bazen... İnsan söyleyecek laf bulamıyor. İnsan ağlamak istiyor yahu!

Kendimi Fareler ve İnsanlar'ı oynarken veya Ömer Seyfettin'in güvercinli hikayesinin tam ortasına düşmüş gibi hissediyorum bazen, çok seviyorum ve çok sevince o kadar çok sıkıyorum ki, boğuluyorlar. Boğulmasınlar ne olur, ben boğmayayım ama zaten ölmesinler ya... Lütfen... Hele benden önce, kesinlikle!

Sıkıntılıyım evet, çalışıyorum saatlerdir; içimde önemli bir işi aradan çıkarmış olmanın verdiği rahatlıkla eve gidip mayışmak istiyorum ama 19 Mayıs kutlamaları Çarşı tezahüratlarına (hala bu tezahüratlar niyeyse) karışmışmış, yok hiç çekemem bu kafayla, hem zaten yalnızlığıma gitmek istemiyorum ki ben,
gidip birilerine sarılmak istiyorum!

Fotoğraftakilerden biri birazdan beni alacak, bir diğerine götürecek, şu an ne kadar ihtiyacım var onlara...

Belki habersiz çekilmiş değil bizimki ama, belli ki çok önemsemişiz...
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!