... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

leyla ile mi mecnun?

Leyla ile Mecnun'a evde tek başıma kahkahalarla gülerken, "şunu sevmeyen adamı nabayım ben ha nabayım?" dedim kendi kendime.

"Şunu seven biriyle izlemek güzel olurdu" dedim sonra.

Sonra da yarının (artık bugün oluyor o) sevgililer günü olduğu aklıma geldi.


Gülünüzden siz sorumlusunuz.

house

House yayından kaldırılıyormuş.

Büyük Ev Ablukada desenize.

Teflon

_ Nooldu abi şimdi?
_ Ya kız hasta oldu yataklara düştü filan diye düşünüp geri getirdi babası. İbrahim paşaya getirdikleri iyi bi doktor vardı, onu getirdiler gösterttiler filan, kızın göğsünde yaralar başlamış, dediler veba bu... Abi bulaşıcı hastalık sonuçta, vebalıya dokunan ölüyor da ona bakan doktor noluyor? Adam yıllarca tıp okuyor, sonra hoop vebadan git...
_ Heralde bakıyolardır çaresine kuz.
_ Nasıl bakıyolar abi, dokunarak bulaşıyo hastalık işte.
_ O senin dediğin teflon hikayesi gibi. Hani var ya, teflon tavaya hiçbir şey yapışmıyorsa teflon, tavaya nasıl yapışmış kafası... Yalnız 60 sayfa Yiğit Özgür okudum, sen çizgi öyküden beter çıktın yahu.
_ Şey var mı o kitapta, hani kadın içeri gidiyo geliyo da sürekli muhabbet değişiyo, sonra silah alıp geliyo falan?
_ Var. Amca da var. Yekteran Baymedir bile var olm, "baharla birlikte denize düşen ilk yekteran"...

(it goes on without end)

Yerli dizi, yersiz uzun bakışma

Pis Yedili diye bişi başlıyormuş, galiba dizi. Çıkış cümlesi "Yoksullukları en büyük zenginlikleriydi." (yoksullukları'ndan sonra hafif es vererek okunacak) Bir de orada yazmayan yan cümlesi var: "Bir de aşkları" (bir de'den sonra hafif es vererek okunacak)

Onların yoksullukları, en büyük zenginlikleri değil. Birilerinin yoksullukları, yapımcıların en büyük zenginliği.

Fragman şahane. Birbirine bakan gençler... Yerli dizi, yersiz uzun bakışma. Aşıksanız öpüşün arkadaş, tenhadasınız, tutan mı var? O dönüp yanındakine bakıyor, arkadaki öndekine bakıyor, onun yanındaki ona... Herkes elinde olmayana aşık yani, büyük trajedi geliyor!

Yıl olmuş 2011, artık Yunan tragedyasının yerine Türk dizilerini koymanın vakti geldi de geçiyor bile.

Dizicenek güzel bir es verecekler gibi geliyor bana da, hadi hayırlısı. Ben böyle konularda pek haklı çıkmıyorum; sonuçta Akasya Durağı hala yayında. Pis Yedili oyuncuları da yanıldığımı umsunlar o vakit.

Tencere mi, aman yarabbi!?

Yerli dizilerde bir şeye dikkat ediyorum (aslında birçok şeye dikkat ediyorum ama hepsini yazamam, bu girizgahla idare edin) yemek masaları pek aristokrat. Adam köşkte de yaşasa, normal bildiğimiz evde de yaşasa, masaya hep servis tabakları ve kaseleriyle, hep porselenlerle geliyor yemekler. Karaca'nın sunduğu Yaprak Dökümü'nü anlıyorum da, Atiker Otogaz Sistemleri'nin sunduğu Kurtlar Vadisi'ne ne oluyor mesela?

Neden böyle bir şey yapılıyor anlamıyorum. Masaya tencereyle yemek gelmesi o kadar bayağı bir durum mu? Sıradan mıyız yahu biz? Sadece "biz ortalama halkı konu alıyoruz" iddiasındaki yerli filmlere özgü bir şey değil tencere. Normal bir gereç. Hayatın içinden bir parça. Tencereyi lütfen yadsımayalım.
Bakın, tencereler. Hepsi birleşse bile cürümleri kadar ateşin üstünde dururlar.
Korkacak bir şey yok yani.


Bir de, dün annemlerde Öyle Bir Geçer Zaman Ki açıkken gördüğüm yemek sofrası var. Bir adam tek başına sofrada oturuyor, önünde hepsi ayrı servis tabaklarının içinde 5 çeşit yemek var. Bir de, adamın kendi önündeki tabak var, dolu bir tabak. Tabağın içinde apayrı bir yemek var, masadakilerle ilgisi yok!

Seyirci ya tiye, ya da hafife alınıyor bana kalırsa.

(26 Ekim 2011, Levent)

Konuyla alakasız ama...
Ali Kaptan'ın "işten anlamayan adam olmazsa o iş yürümez" lafı da iki negatifin birbirini götürdüğü güzel Türkçe örneklerindendi. Senaristler yazdıklarını tekrar okumalılar; ya da suflörler düzeltebilmeliler bir zahmet. Tabi hatayı fark edebiliyorlarsa.

Hürrem (bebekli dizi)

Zalim (ellerine sağlık) gibisinden...
Ajansın birinde, patron sorar:
_ Bu sezonda başlayacak olan bebekli dizi var mı? Bir bez markasını sokalım diyoruz da reklama...
_ E Hürrem'in dizisi var ya? Her hafta doğuruyor zaten...
(teşekkürler kuzen!)

Böyle mi Olacaktı? #3

Muhteşem Yüzyıl'da bir sahneye denk geldim; olay şöyle gelişiyor: Göz alıcı mor kadife bir pelerinle salına salına sinsice pazaryerinde gezen bir genç kızı gözüne kestiren Malkoçoğlu (a.k.a. Küçük Sırlar'daki Çet) onu gözüyle yemekle meşgulken, bir yeniçerinin kıza sarkıntılık ettiğini fark ediyor. Yerinden ok gibi fırlayan Malkoçoğlu, kızı tartaklamakta olan yeniçerinin bir yumruk teşebbüsünü savuşturduktan ve ona okkalı bir tokat attıktan sonra adamı duvara yapıştırıyor ve diyor ki:

_ Ben Malkoçoğlu Bahri Bey.

Ve bırakıyor yeniçeriyi, o da topukları kabaetine vura vura kaçıyor; çünkü artık dövüşmeye çalışmak faydasız... Ondan sonra kız da Malkoçoğlu'nu tersliyor ki o da ona aşık olsun (erkeklerin ulaşılamaz ve gizemli kadın peşinde koşma kafası o dönemlerden demek ki, ırsi).

Benim kafamda ise, bu replikten sonra olay farklı gelişiyor. Yeniçeri, Malkoçoğlu'na elini uzatıp şöyle diyor:

_ Abi tanışmadık, ben yeniçeri Mustafa. Memnun oldum.


Böyle senaryolar yazılsın istiyorum. Leyla ile Mecnun'u da bu yüzden seviyorum.

İyi mafya Polat ve düşük omuzları


K
urtlar Vadisi'nin, oyunculukların kötülüğünden gözlerimin yaşardığı ilk bölümlerinde bile Polat Alemdar karakteri bu kadar cibilliyetsiz görünmemişti gözüme. Kurtlar Vadisi'nin tümü birleşip Polat'a pusu kurmuş zannettim yandaki fotoğrafı ilk gördüğümde.

Bu fotoğraf bana şunu diyor: "Ben artık unumu eledim, eleğimi de duvara astım anne (Küçük Emrah 'anne'si), beni bırakın bu caddelerde, evime, köyüme gideyim, hadi bism..."

Ey iyi mafya Polat; yakıştı mı senin racon değil kafa kesen tarzına bu omuzları düşmüş, gülsem mi ağlasam mı bilemediğin poz? Bu gülümseme müstehzi bile değil ki!

Olmamış diyoruz.

Kerim'in Suçu Ne?



İzlediğiniz şeyde ne görüyorsunuz? Birbirine aşık iki insan; çocuk biraz daha yırtık (erkekliktendir), kız biraz çekingen (kadınlıktandır), ah canııım diye ellerimizi birleştirip bir araya gelmesini istediğimiz iki insan.

Türk dizilerindeki oyuncular, dizilerdeki rolleriyle özdeşleştirilir ve onlara, o rollere göre tepki verilir sokakta. Yaprak Dökümü'nün Ferhunde'sine sokakta edilen küfürün bini bir para olabilir. Kurtlar Vadisi'nin mafyalarına (kötülerine!) bir adam gazeteyle vurabilir yanından geçerken, öte yandan Çakır öldü diye cenaze namazını kılabilir, helvasını pişirebilir huşu içinde.

Kerim'i (Engin Akyürek'in oynadığı karakter) yolda gören yurdum insanının nasıl tepki verdiğini düşünüyorsunuz? Bilmiyorum. Bahse girebilirim ama; girersem de kötü değildir derim. Gülümsüyordur insanlar Kerim'e. İmza filan alıyordur. "Sizi ailecek severek izliyoruz" diyordur.

Kerim karakteri, dizinin başında arkadaş olan dört kafadardan Fatmagül'ü eliyle göstereni, tutanı, tecavüz et(e)meyeni ama kılını da kıpırdatmayanı; sonra da Fatmagül'le evlendirileni, ona aşık olanı. (Ben bir kadının bunu unutacağını sanmasam da,) Fatmagül'ü de kendine aşık edeni.

Dün sonuçsuz bir tartışmaya girdik aile efradıyla. Benim tartışmaya girişim de, ondan çıkışım da aynı şekilde oldu:

"Bu diziyi izleyen güruh içinde onu şahane oyunculuklar, sürükleyici hikaye vesaire için izlemekle yetinmeyip, hesapta empati kurup o ay canıııım hareketini yapanların; HSYK'nın vermeye teşebbüs ettiği "kadını tecavüzcüsüyle evlendirelim ki davalar düşsün, iş azalsın" kararına başkalarıyla (mesela benimle) aynı şiddette tepki göstermesini çok ikiyüzlü buluyorum."

Bu kadar işte.

Afife Parcell

"Hayat, düşünenler için komedi, hissedenler içinse trajedidir."
Horace Walpole

Afife Piri olmak yerine Kenneth Parcell olmak isterdim. Dünyayı öyle görmek ve başka bir görme şeklinin olup olmadığını merak etmemek muhteşem bir şey olurdu.

Anladınız mı beni? Anladınız, değil mi? Buket Uzuner'in kitabını kapatıp 30Rock izlemeye giden bir tek ben değilimdir... Değil mi?

Off... Tamam.





Balık İzlerinin Sesi'nden, altını çizdiğim her yer:
http://bellatrixbegins.blogspot.com/2010/08/balk-izlerinin-sesi.html

1 Kadın 1 Erkek 4 Meme

Feysbukta dönen hesapta feminist oyunlara bulaşmadan ama iç karartmadan da 15 Ekim Dünya Meme Sağlığı Günü ile ilgili konuşulabilir.

Rastladığımda severek izlediğim ve bu cüretiyle Türkiye'de nasıl tutunduğunu anlamadığım 1 Kadın 1 Erkek'te, bayağı eskiden yayınlanmış bir skeç vardı. Zor oldu ama buldum, buyrun:


http://www.vidivodo.com/275680/1-kadin-1-erkek-_-meme-kanseri

#LFMM

Birkaç gün önce başladığım How I Met Your Mother 6. sezon, bu akşam itibariyle bitti. "(Ortasında uyuyakaldığım filmler hariç) hiçbir şeyi yarıda bırakamama" adlı takıntımın sonucu olarak, her yıl bir yere varmayan dizileri izlerken Kıbrıs adası kadar zamanı denize döktüğümün farkındayım. Bu farkındalık beni ne yazık ki şu noktadan öteye götüremiyor: "Napayım, ben böyleyim." Evet. Hatalarımdan ders almıyorum.

Lost'un 6. sezonunu izleyişim ile HIMYM'ın 6. sezonunu izleyişimin ardındaki prensip de, izlerken içinde bulunduğum hisler de aynı. Tek fark şu: HIMYM hala bitmedi. Sürüyor, süregeliyor fakat bir arpa boyu yol gitmiyor dizi.

Kendime tamamen haksızlık etmeyi göze alarak, bu dizilerin gereksiz uzayışlarını benim sigara sarma süreme benzetiyorum. Tamam, sürekli yaptığım bir şey de değil belki ama ilk tütünü sarışımın üstünden bayağı zaman geçti sanki be? Acemi şansıyla şahane bir ilk yaşadığımdan bu yana, du bakiym, Beşiktaş'ta olduğumuza göre o zaman... Bir dakika, Beşiktaş mı? Üstünden takriben 3 yıl ve (toplamda) beş ev geçmiş. Vay anasını sayın seyirciler, değiştirdiğimiz ev sayısı, yıl sayısından fazla ve sadece iki kişiden bahsediyoruz. Bu kadar zaman (ve ev) geçmesine rağmen de, hala yeterince hızlı sigara sarabildiğimi söyleyemem.

Ve şimdi, kendime tamamen haksızlık etmeyi göze alarak, bu sigara sarma süremin gereksiz uzayışını, blog macerama benzetiyorum. Bu sürekli yaptığım bir şey, üstelik 2. yılım çok yakında dolmak üzere ama bu süreye göre izleğen sayım az sanki be? Herhangi bir reyting kaygısı gözetmeden yazdığıma göre o zaman... Demek ki kendimi bıraktığımda yazdıklarım, okunmadığında bir şey kaybedilecek şeyler değil. Tam da bununla ilgili bir şey okudum bugün, du bakiym, hah bak kopyalıyorum aşağıya:

"Ne kitapları ne de yazarları aşağılamak değil niyetim, bir insanın oturup yazması basit bir şey değildir, bir kitabın oluşması az emek değildir. İyi ama, neden? Neden yazılmış bu kitap? İşin içinden çıkamıyorum. Böyle bir araba kitap var. Neden yazdınız bu kitapları diye sormak isterdim, her kitabın her yazarına, tek tek. Öylesi kitaplarla para kazanılmaz, ego tatmin edilmez, sanat icra edilmez, okuyucuya ulaşılamaz. Olsa olsa kişi, “ben bir kitap yazdım” diye kendini avutur. Bunu kabul edebilirim. Salt yazmış olmak bile kişiyi çoğu zaman rahatlatır, ama kişiyi bir yazar yapmaz. Çok başka bir şey arıyorum ben. Dünya üstü belki, ama hiç değil aslında. 1940 yılında basılmış bir kitabı alın elinize bir göz gezdirin. İşte kitap, odur. Bu datayı işleyerek devam etmelisiniz. Falan filan."
Herkes için -ama önce kendiniz için- yetersizseniz, yetersizsiniz.

Keyfimi bozduğum yok, vallahi. Bu yetersizlik hali şu an bana keyifli geliyor. Güçleniyorum gibi sanki. Tek rakibim kendimim, falan. Hem ayrıca, şu an hayat pembe. Şeker pembesi. Hafif mor. (Fil mi o?)

#LFMM efendim, yani "learn from my mistakes".
Ama neyse ki, sigaralarım hep aynı.


(08 Eylül 2011, İstanbul)

Tanned Ross


Her zaman güleceğim bu adamlara! :)

Kaynak; yeni bulduğum can tumblr candan tumblr: http://xabierr.tumblr.com/

kıps kıps!

Çok hain planlar içerisindeyim ve bu planlarda yeni göz kırpma efektimiz olan "kıps" veya ikileme olarak "kıps kıps" büyük rol oynuyor.

Efendim, bildiğiniz veya şimdi öğreneceğiniz üzere geçenlerde Devlet Tiyatroları'nda bir ayaklanma yaşandı. Aslen bir "kız tribi" olan bir protestoyu ayaklanma olarak lanse etmemizin sebebi, bir zavallı kadının yerinden kalkması ile, oraya kendisini korumak için değil de sözde kültürel aktivite için gelmiş olan 150 takipçisinin de (bkz. follower) onunla birlikte kalkıp salonu terk etmesiydi.

"Tiyatroda Sümeyye Erdoğan Krizi" ve benzer başlıklarla gözümüze sokulan haber şöyleydi:

Ankara Devlet Tiyatroları’nda önceki akşam oynanan ‘Genç Osman’ adlı oyunda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a hakaret edildiği iddiası başkenti karıştırdı.

Radikal gazetesinin haberine göre, Sümeyye Erdoğan’ın, oyuncuların müstehcenlik içeren hareketler (haka dansını andırır figürler) yaptığı gerekçesiyle tiyatroyu terk etmesi tansiyonu yükseltti. Devlet Tiyatroları kaynakları ise oyunda ‘bir takım istenmeyen şeylerin’ olduğunu doğrulayarak, konuyla ilgili inceleme başlatıldığını ifade ettiler.

'NE HABER ŞEKLİNDE GÖZ İŞARETİ' İDDİASI

Olayın, iddia edildiği şekilde gelişmediği belirtilirken, hakaret denilen hareketin, oyunun birinci perdesinin sonunda oyunculardan biriyle Sümeyye Erdoğan’ın göz göze gelmesi; oyuncunun bu sırada, ‘ne haber’ anlamıyla yapılan göz işareti olduğu kaydedildi. Olayın devamında oyunun metni gereği yapılan figürler olduğu ve metnin dışına çıkılmadığı da vurgulandı.

150 POLİS DE SALONU TERK ETTİ

Oyuncuların izleyiciler arasında Başbakan Erdoğan’ın kızının bulunduğu bilgisine sahip olmadığını belirten Devlet Tiyatroları kaynakları şu açıklamada bulundular: “Bu oyun 4 yıldır oynanıyor. Bakanlar kurulu üyeleri, çeşitli siyasi parti temsilcileri ve üst düzey bürokratlardan oyunu izleyenler oldu ve memnuniyet ifade edildi. Şu ana kadar müstehcenlikle ilgili hiçbir şikayet de gelmedi.”

Olayın, Sümeyye Erdoğan’ın ve çevresindeki birkaç kişinin salonu terk etmesi, bunun üzerine de oyunu izlemek için toplu bilet aldıkları öğrenilen 150 kişilik polis grubunun da salonu terk etmesiyle devam ettiği belirtilirken, Başbakan Erdoğan’ın korumalarının tiyatroya gelerek yetkililerden bilgi aldığı öğrenildi.



Bana şahane fikir verdin Sümeyye bacı! Şimdi ben kalkıp Krek'e gideceğim tamam mı, orada Bartu Küçükçağlayan, nam-ı diğer Canavar Banavar bana kıps yapacak, ya da ben yaptı diyeceğim tutan mı var yani, sonra da salonu iffet içinde terk edip kendisini mahkemeye vereceğim. Önce benden nefret edecek ama kendisini mahkeme salonlarında sürüm sürüm süründürürken, tecavüzcüsüne aşık olan kız misali bana aşık olacak (evet ne var, ay ne tatlııığ diye gözünüzü kırpıştırıyorsunuz ama Engin Akyürek'in yelelerine doğru?)

En büyük aşkların nefretle başladığı klinik deneylerle kanıtlanmış olacak, ha-ha! :)

Böyle mi Olacaktı? #2

Yerli dizilerdeki sorunların en önemli kaynağı erkek başrollere seçilen isimler. Bir kadın gidip adı Baran, Seymen, Savaş, Seyhan filan olan adamlarla beraber olursa bir an önce telli duvaklı, atlı çeyizli düğün kurulması ve akabinde kadının "ben burada yaşamak istemiyorum" demesine neden olan "geniş aileyle ve özellikle kayınvalideyle konakta yaşama" fikrinin hayata geçirilmesi kaçınılmaz. Yani kavuşma döneminden sonra diziler bitecekken, aile faciası ile giderek uzamakta.

Konunun orta yerinde bir aşk olan tüm yerli dizilerde kadınlar aynı sebepten isyan etmekte.

Halbüse, o adamların adı Can, Buğra, Berke filan olsa mis gibi ayrı bi eve çıkılır şöyle ufak tefek, yeni evliler için olanlardan ve bu after-vuslat kavgalarının hiçbiri yaşanmaz, diziler çabucak biterdi.

Töre dizisinin olmazsa olmazı beyaz şal veya tel sarma olur mutlaka bu kayınvalidelerin kafasında. Bu yandaki de en sevilen örneklerden Asmalı Konak'tan (evet, solda gördüğünüz Seymen ağa).

Geçtiğimiz haftasonu ne öğrendim?

Bu aşağıdaki linkte, dayanabildiğiniz ölçüde okuyacağınız da yazı olarak yazılıyor ve onlarca yorum alıyorsa, yazma eylemimden umudu kesmemem gerektiğini...


Jeux d'Enfants gibi başlayıp Senede bir Gün olarak devam eden ve Serendipity gibi biten My Sassy Girl izleniyor; kızlar "ay ne tatlıııııııııvğ" diyor, erkekler de filmi bir şekilde beğenebiliyorsa, aşktan umudumu kesmemem gerektiğini... (Çünkü bu manyak karı bile birini bulduysa dünyada herkesin şansı var.)

Lakin belki Kore sinemasının romantiksel örneklerinden umudu kesebileceğimi... (Belki? Karar vermek için daha çok örneğe ihtiyacım var. Önerilere açığım.) Bir de uzun olmasa filmler bu kadar...

"Şimdi bu insan bana ihtiyaç duymazsa beni bırakıp gider mi?" kafasının filmde de, gerçekte de olduğunu... İhtiyaç mıdır iki insanı birbirine bağlayan, bilmem, belki biraz da. Bazı ilişkilerde daha büyük ölçüde. İhtiyaç duyulan taraf "razı olan" oluyor bu durumda, HIMYM'da "settler vs reacher" diye tabir edilen yaşam biçiminde. İnsan illa güzelliğiyle, zekasıyla, yaşam tarzıyla veya klas beğenileriyle razı olmaz ki.

Bir an düşündüğüm şeyin, yarım kalan cümleyi tamamlar gibi başkalarının da aklına gelebildiğini ve bunun süper bir şey olduğunu...

... behzat yaralı, kalbi kırık bir adam, öküzlüğüyle başa baş giden en belirgin özelliğinin bu olduğunu söylemek mantıksız olmaz. kalbinin kırıklığını gerek onunla rakı sofrasına oturarak gerekse farklı şekillerde fark edince, hele bir de bu kalp kırıklığının tamiri için savcı hanımdan yardım istemediğinin farkına varınca, savcı hanım bu adamı iyileştirecek gücün kendisinde olduğuna inanıyor ve bunu kendine ve behzat'a ispatlaması gerekiyor. bu adamı aşkımla iyileştirebilirim fakat önce onunla güç savaşına girerek boyun eğdirmeliyim falan gibi şeyler.


Her heyecanın bir karşılığı olması gerekmediğini, bazen hazırlıkların boşa gidebileceğini, insanın bunu bilse de her seferinde üzülecek kadar şuursuz bir varlık olduğunu...

Ve en önemlisi...
Laser tag denen oyunda Barney Stinson'ı cebimden çıkarabileceğimi! 2 kişi olarak 3'e karşı oynamam
ıza rağmen, sağlam bir farkla kazandık. İ-na-nıl-maz zevkliydi!

12 dakika çok az, oyun çok pahalı, Cevahir kalabalık falan deyip gitmezlik etmemek lazım, o 12 dakikanın sonunda koşturacak hal kalmamış halde yürüyordum ben alanın içinde. Ha bir de, koyu renk giysiler giyip gidin, benden söylemesi.

Ben daha fazla böbürlenmeden gurur tablomuza bırakıyorum sözü. Evet, Iron Man benim tabi ki.

Fasulyeden (daha) faideli bir haftasonu geçirmişim efendim, saygılar.

A sore point

(Gilmore Girls, S3E17, A Tale of Poes and Fire)
LUKE: [hangs up] That was Nicole.

LORELAI: So I heard. Why didn't you tell her I was here?

LUKE: Didn't come up.

LORELAI: You mean, she didn't out of the clear blue and for no reason ask you if I was sleeping over?

LUKE: Just didn't seem necessary.

LORELAI: Well, you have nothing to hide here. You just took in a refugee.

LUKE: I know there's nothing to hide. It's just that. . .you've kinda become a. . .

LORELAI: Become what?

LUKE: A sore point with me and Nicole.

LORELAI: What, how?

LUKE: Well, on our first date, I was a little nervous and I wasn't having any luck coming up with topics, so I was just kinda blabbing a lot. And then she ordered extra fries at dinner, so it reminded me of you and I told her a quick story about you and French fries, and that seemed fine. And then later, she ordered a third cup of coffee. . .

LORELAI: Oh, Luke!

LUKE: And I mentioned you and your coffee thing, and I noticed that Nicole kind of reacted a little, and ever since then, she's been a little sensitive to the issue.

LORELAI: Well, of course she is, Luke. You don't talk about another woman on a first date.

LUKE: Even if it's just a friend?

LORELAI: They don't exist.

LUKE: Come on.

LORELAI: Not on a first date.

LUKE: No other women exist on a first date, not even my mother?

LORELAI: Do you really think talking about your mother on a first date is wise?

LUKE: Not really.

LORELAI: You can maybe mention a sister, maybe. And then you move on really, really quickly.

LUKE: This is why I hate dating.

LORELAI: Well, unless you want to be Mountain Man all your life, you've got to abide by the rules and customs. Ooh, sorry, I have to get up super early tomorrow.

LUKE: No problem. What time?

LORELAI: Six.

LUKE: I get up at quarter to five every morning.

LORELAI: Why in the world would you get up that early?

LUKE: I don't know -- to run my business?

LORELAI: Well, change businesses. Ooh, wow, total déjà vu.

LUKE: Really?

LORELAI: It's the alarm clock. I had a dream once that you set 18 alarm clocks to get me up, which is not a bad way to get me up.

LUKE: Where were we?

LORELAI: We were at my house. I got up, I went downstairs for coffee, and you talked to my stomach.

LUKE: Why on earth I do that?

LORELAI: Well, because I was pregnant. Twins.

LUKE: Mine?

LORELAI: What am I, dream tramp? Of course, yours.

LUKE: We were married?

LORELAI: Yeah. Did I not mention that?

LUKE: No. You know, you shouldn't drink coffee when you're pregnant.

LORELAI: True.

LUKE: It's probably why Rory's a caffeine addict.

LORELAI: Right, you're right.

LUKE: Dream go beyond that?

LORELAI: No. You talked to my stomach and then you ki. . .well, no.

LUKE: Oh, okay. Well. . .'night.

LORELAI: Yeah, 'night.

Ne, kaza mı? Hemen geliyorum.

Bilmiyorum yabancı dizilerde oluyor da benim gözüme sadece yerli dizilerde mi batıyor ama; hani bi telefonda konuşma şekli var ya, örneğin:

_ Ne, kaza mı? Hemen geliyorum.

Nereye geliyorsun amk, sordun mu ki hangi hastane diye? Fitil oluyorum.

Bir de son sözü, saçmasapan bir şey de olsa söyleyip Küçük Sırlar edasında telefonu kapatmak var:

_ Ben halledeceğim. *çat*

Ulan tamam bi baybay, hadi görüşürüz, öptüm, kib, aeo filan diyeydin yabani herif.

Aslında yok yabancı dizilerde bu, Friends'ten örnekleyeceğim çünkü en hesapsızca girilen yolgeçen hanı evler oradaydı, yine de eve giren adam merhaba der, naber der, günaydın der, derdi bir şey işte.

Cool'luk mu yani bunu dememek? Kendi adıma, insani olduğunu öğrenegeldiğim davranışlardan şüphelenmiyorum. Hesapsızlık, teklifsizlik dediğimiz nane bir evden kapıyı çekip çıkmayı gerektirmez, bu olduğunda da ben iiiiiyh! nidasıyla yeri tekmelemezsem ve/veya bunu anlatmazsam, sonradan içime gereksiz bir sinir çörekleneceğini pekala biliyorum, öğrendim bunu zaman içinde. İşte bunları anlatabilecek biri de yok çevremde, o yüzden yazıyorum. Yazdıklarım da sanki ders oluyor, etiket dersi vermeye çalışıyormuşum gibi. Bu ne cüret! Bu ne umur!

Hiç öyle bir derdim yok.

Ben böyleyim abi, benim yetiştirilişim böyle, uzun süre bi kafese filan kapatılmadığım sürece, iyice yabani olmadıkça ben, böyle olmaya devam edeceğim.

Hadi görüşürüz, aa kapat kapıyı hadi sizin asansör yavaş geliyor, bekleme...

(28 Aralık 2010, İstanbul)
***

Bir eve geldiğinde karşılanmamak, giderken uğurlanmamak veya o evde olmadığında aranmamak o eve aidiyeti mi anlatır?

Kişi bu kadar şanslı göründüğü bu duruma üzülse, haklı mıdır?

(30 Ekim 2010, İstanbul)

Just another tip to how much the Friends rule

Çünkü bu şarkı, On-the-go'lara girebilecek bir şarkıdır.

Friends rule!

How I Met Your Mother yayınlanmaya başladı başlayalı Friends'le karşılaştırılıyor. Yorumlar, anketler, hatta makaleler gırla (How I Met Your Mother vs Friends yazıp kendinizi şanslı hissedin).

Bana kalırsa cevap bir dizinin 1993-2003 dönemi boyunca, üstelik Böyle mi Olacaktı'nın aksine hiç oyuncu değiştirmeden devam etmesi gerçekliğinde gizli. Veya kimsenin "artık bu Friends çok sıktı, konudan çok uzaklaştı, artık ne anlatıyor onu bile bilmiyoruz yeaa" dememesinde.

Yakınlarda Lost'u bitirdim ve bu Sofi'nin Dünyası'nı (kitap olan) veya Ejderha Dövmeli Kız'ı (film olan) sonuna kadar dayanarak bitirmem gibi bir şey oldu benim için. Spoiler verecek değilim, bana bu kadar zamandır "oha finali öğrenmedin mi?" diye şaşıranlara da soracak bir şeyim var: Finalde ne oluyor ki allaseniz, nesini öğrenecektim? Dünyanın çivisi çıkmış işte.

Neyse, olay aslen şu: Başına oturduğum ilk gün 10 bölüm birden izlediğim bir diziyi, finalinde bir bölüm daha olduğunu fark edince üzüldüğüm, bölümün ortasında durdurup acaba kaç dakika kaldı diye kontrol ettiğim bir hale getirmek ne büyük bir yapım-yönetim başarısıdır? Über bir dizi iken kimsenin sevmediği bir ders haline dönüştü Lost bildiğin ve "abi başlamadıysanız hiç izlemeyin bak" dedirterek bitti. Peh.

Allah bu hale düşürmesin tabi; ama HIMYM'ın sonunu da -artık 6. sezona gelmiş ve hala bir ilerleme kat edememiş olmasını göz önüne alırsak- böyle görüyorum. -wait for it-kıldık abicim, bir şeyler yapın. Robin artık gözümüze o denli taş görünmüyor; Barney artık o kadar da komik değil ve dizi bu iki olguya oynayageldiğinden, bunları kaybettiğinde izlenecek bir şey kalmayacak. Barney olmasa o diziyi kimse izlemezdi, bunu kabul etmek lazım. Birçok HIMYM bölümünün konu itibariyle Friends'in aynısı olduğunu da düşününce, artık pek uzatacak malzeme kalmadı gibi geliyor bana.

Ciks kafelerdeki Eurosport gibi bizim evde de Friends döner arkaplanda, her bölümü 5, bazılarını belki 10 kez izlemişimdir. HIMYM ise hiçbir zaman baştan alacağım bir dizi olmayacak. Benim için bu dizilerin karşılaştırması geçen gün Janice'e kahkahalarla güldüğüm bir 3. sezon bölümünde açık ara Friends sonucuyla son buldu. Matematiksel olarak açıklamak gerekirse, 6 sezon boyunca Ted'in 10larca kız arkadaşının hiçbiri, bizi 10 yılda 5 kez karşımıza çıkan 1 Janice kadar güldürmedi.

Tabi şey de diyebilirsiniz, ben ne biliyorum ki, çoğunluğun aksine Joey varken Chandler diyecek olan benim (hem de 10 sezonun hepsinde! :))



Dostum Cem Yapar benimle aynı adama "adamım" diyen tek kişi :)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!