... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

tilki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tilki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kaleci değişimi

_ Lost?
_ Yes, lost. You're so...
You're so lost, you don't even know what kind of eggs you like. Yes, yes!
_ What?
_ That's right. With the priest, you wanted scrambled. With the Dead Head,
it was fried. With the bug guy, it was poached. Now it's like,
"Oh, egg whites only. Thank you very much."
_ That is called changing your mind.
_ No, that's called not having a mind of your own.
(Runaway Bride)


İnsanların prim yapan değişimlerini hayretle izliyorum. Yok, yandaş medyaya veya ünlü birine giydirecek değilim, bildiğin sıradan insanlardan bahsediyorum. Saçını yarım toplayan cici kızların alternatif, tikilerin gotik olduğu ve bunun ekmeğini afiyetle yediği bir çağda yaşıyoruz. Seks çağına girmedik belki ama değişim çağına girdik, orası kesin.

Lakin...


O görüntülerin altındaki kafalar sabit. Fikirler, tilkiler sabit, onlar değişemiyor öyle saçını kestirmekle, marjinal giyinmekle veya envai renk oje sürmekle. Bir kızla bir erkeğin arasında sadece "yazışşş" olabileceğini iddia eden adamla dalga geçen zihniyet, bundan tam bir dakika sonra kalede kaleci varken nasıl gol atacağını sorgulamakla meşgul. Herkes liseli icabında. Radikaller serbest değil, radikaller dalga geçtikleri yaşam tarzlarının, karar verememelerin, "acaba o mu, bu mu"ların içine sıkışmış durumda. Sorsan herkes Samantha'yı tutuyor en çok ama her biri küçük birer Charlotte içten içe.

Kim takar arkadaşım, kim takmalı? Kim inanır size, daha dün kitaplarına sıkı sıkı sarılmış pastel renkler içinde koşuşturur, bembeyaz örtülü masalarda kibarca gülümserken bugün kendini-kanıtlamış-ama-kendi-halinde, morlar ve lağım faresi renkleri içinde uçuşmanıza; (ancak sokulacak bir kucak bulana kadar) ayaklarınızın üstünde durma iddialarınıza kim inanır? Ben inanmam, söyleyeyim, yemiyorum bunları. Bana kalsa üstünüze kırmızı bir çarpı atıp "Sahte!" yazar, gönderirim uzaya "Dikkat Kırılır!" Ama benim bunları yemem önemli değil. Sizi kimin yediği önemli.

Kaleci değişir, yerine yenisi gelir. Eski kalecinin kontratı, yeniyi bulana kadardır. Durum böyle ve böyle kalacak; forma rengi isterse bin kez değişsin.

Galatasaray 2-1 yenildi fenere biraz önce. Hııhı, ondan bahsediyorum.

İngiltere Gün3: "Bunu yapan mühendis olamaz."

Londra'daki üçüncü, eğitimde ikinci günümüzde öğle yemeğini yine üçgen sandöviçle geçiştirince akşam yemeğinin suyunu çıkaralım istedik. Biz de insanız yahu, insan insana Sodexho'yu özletir mi?

Yine yağmur, yine çamurun altında kendimizi Soho'da Busaba Eathai adlı bir Tay yemeği lokantasına attık... diyemeyeceğim, zira sıra bekledik. Hayatımda yemediğim bir dünya mutfağı örneği için tek başıma olsam hayatta yapmayacağım bir şeydi sıraya girmek, lakin kalabalık olunca insan gaza geliyor. Bir de, ortamı bozmak istemiyor tabi. Bekleyerek iyi de etmişiz, sevdiğimiz mutfakların arasına bir tane daha girdi ama hiç acısız olanından (O bile biraz acıydı gerçi. Siz siz olun acısız diye üstüne basa basa söyleyin. Yoksa deli basur geliyor ileride.)

Yemeğin üstüne gelen lemongrass tea mükemmel bir şeydi, zahmet edip kendimiz alamadığımız için yakında buraya gelecek olan Vec'e ısmarladık getirebildiği kadarını. Bir de servis edilişi var ki akıllara zarar; yanında bal ve kurabiye ile geliyor. Kurabiye dediğim tereyağlı kurabiye, ya da Hababam Sınıfı deyimiyle "halis muhlis Trabzon yağı"; yani tereyağı diye bir şey Tayland'da yoksa bu kurabiye nasıl bu tadı alıyor, gerçekten merak ediyorum.

Oradan çıktık, yine yağmur, yine çamurun altında kendimizi Covent Garden'a attık. Bu sefer gerçekten attık, şöyle bir silkelendik köpek gibi. Her yer, yani tüm dükkanlar kapanmıştı, insanlar tavuk gibi yatıveriyor erkenden. Biz de yeterince üşümemişizcesine buz gibi bira (Yeaaah!) içmek için girdik bir pub'a. Şu değişik bira deneme kafam yüzünden Strongbow diye bir biradan bir pint ısmarladım, ısmarlamaz olaydım. Sanıyorum arpanın şerbetçiotunun arasına bir miktar çürük üzüm karışmıştı hem de çekirdekleriyle birlikte, öyle dayanılmaz bir kokusu vardı biranın. İçebildiğim kadarını içtim, nimet sonuçta. Ama iddia ediyorum, o bardağın tümünü içmek ya gırtlağı aldırmış olmayı gerektirir ya da ucunda ciddi bir ödül olan bir iddiaya tutuşmuş olmayı.

Pub'ın tuvaletine girdim, çıktım, fotoğraf makinesini alıp tekrar girdim ve aşağıda görülen saçmalıkları belgeledim:

İnsanın gerçek anlamda götünü donduran metal klozete hiçbir şey demiyorum da; kendi elinizi sıcak sudan soğuk suya sokturmayacağınız musluk sonunda icat edilmiş gördüğünüz üzre. İsviçreli bilimadamlarından sonra en bi araştırmacı olan İngiliz bilimadamlarının işi olsa gerek bu; zira bunu yapan mühendis olamaz. Tanıdığım mühendislerin çoğu bankacı da olmuş olsa, o kadar inancım var diplomalarına.
*
Sanki trenden hiç inmeyecekmişçesine uyuduğumuz yarım saatlik bir yolculuk sonrası Sutton'a geri döndük, otelin kapısında bir tilki gördük sanki, evet evet gerçekten bi tilki gördük; sonra da hiçbir şey olmamışçasına yattık uyuduk.
*
Sokaklarında kedi ve köpek yerine sincap ve tilki gördüğümüz bu ülkeyi yadırgamadık galiba.
*
*
(29 Eylül 2010, İngiltere)

Erkek Sinyalleri

Olay şu: Erkekler de artık gizemli olmanın, ulaşılmaz olmanın ekmeğini yemeye karar verdiler. Tabh, onlar da haklı. Baktılar ki yıllardır kendileri kek kek, tilki kafalı kızların peşinden koşagelmişler, yemişim böyle işi diyerek muhtemelen ve hazır cinsiyetler arası ayrım iyiden iyiye seçicigeçirgenleşmişken, hooop diye kızların anlaşılmaz sinyallerini adapte ettiler kendilerine.

Buradan kızları alkışlıyorum. Sonunda olmayacak olanı (olmaması gerekeni) yapıp, erkekleri de kendimize benzetmeyi başardık; iyi bok yedik ve gerçekten, bu "halt" veya "nane" diyerek hafifletebileceğim bir şey değil. İYİ BOK YEDİK!

***

Şunu anlamıyorum, fizik dersinin birçok konusu hariç anlamamakta bu kadar dirençli olduğum bir konu daha yoktur, nasıl olup da bir kızla, hem de canımın içi bir kızla şu birazdan anlatacağım muhabbeti yapabiliyorum acaba...

Önce bir özet geçmeliyim ki anlamı olsun: Birbiriyle çok kanka bir arkadaş grubundan bahsediyoruz, bunların içinden ikisi çıkıyor ama kimse kimseyi kıskanmıyor, öyle bir şey. Diyelim ki kızın çıktığı çocuk Ali, ikisinin en yakın arkadaşının da adı Veli, kız da "kız".

Kız ile Ali ayrılıyor, aynı ortamda çok bulunmamaya çalışsalar da ikisi de Veli'yle aynı muhabbeti sürdürüyorlar falan filan... Kız, bana önceki gece ne yaptığını anlatıyor; gitmiş Veli'ye ve film izlemişler beraber, sonra da eve dönmek zor gelmiş, kanepede yatmış uyumuş. Buraya kadar bir şey yok. Diyor ki "Ali'yle çıkarken iyiydi, aynı ortamda olduğumuz için kıskançlık gibi bir şey yoktu, Veli'yle neden bu kadar çok görüştüğümü anlatmam gerekmiyordu kimseye, ne güzel. Şimdi hayatıma biri girecek, arıza çıkaracak biliyorum, neden orda kaldın, neden kahvaltıya gittin, neden benimle değilsin..."

"Belki" dedim "seninle o anlarda da birlikte olacak veya arıza çıkarmayacak birini bulursun?"

"Ama," dedi (kızların bu ama'ları fenadır) "erkek arkadaşım beni aynı odada kaldığım adamdan kıskanmıyorsa ben o adamdan şüphe ederim."

Hayatı ev-okul çizgisinde geçmiş, kız arkadaş-erkek arkadaş diye ayrım yapma ihtiyacı hisseden insanların bu tarz komplekslere girmelerini, kıskançlık krizlerini anlıyorum bir miktar. Ama kendi etrafında böyle dostluklar görmüş bir kızın bu lafı etmesi, yahu, erkek arkadaşının hayatı kendisine zindan etmesini istemesi içten içe, bana gerçekten inanılmaz geliyor. En hafif tabirle, inanılmaz.

Ve bana bunu biri açıklasın, da demeyeceğim. Kimse zahmet etmesin iyisi mi, dedim ya, anlamaya dirençliyim.

***

Ben böyle dolambaçlar sevmiyorum arkadaş. İnanmıyorum sevip göstermemeye, isteyip de aramamaya, hata yapıp özür dilememeye, şımarmasın diye uzak durmaya inanmıyorum.

O yüzden çok delikanlı kızım belki ama başarısızım ilişkilerde, altından girip üstünden çıkamadığım için, yok bişi benim için bir şey yok'tan başka anlama gelmediği için başarısızım. Bu dürüstlüğün insanları korkuttuğunun da çok net farkındayım.

***

Kızların böyle davranagelmesi, anlamasak da kabul ettiğimiz bir şey oldu belki veya benden önce zaten milyarlar tarafından kabul edilegelmişti de etmemek benim ne haddime... Ama erkekler bunu yaptığında gerçekten ifrit oluyorum.

Arkadaşım!

Eğer beni erkek arkadaşlarından biri olarak görüyorsan saçıma iltifat etmezsin, çünkü fark etmezsin. Fark etmemen de normaldir. Bana "ben çapkınlık yapamıyorum" derken ses tonun ve bakışların sabit olur. Eğer durmak istiyorsan durursun, gidip uzaktan mesaj atmazsın. "Yarın konuşuruz :)"muş. Sonra "Belki." cevabını aldığında "neden öyle dedin?" diye gelmezsin, çünkü ertesi gün gerçekten belki'dir ve belki konuşacak olma düşüncesi seni ırgalamaz.

Ve bana dokunmazsın. Kolunu omzuma atmak için fırsat yarattığını düşündürmezsin. Komiklik yaparsam güler geçersin, tutup göğsüne yaslamazsın beni.

Bu kadar.

***

Erkeklerden bari, bari, sağlam durmalarını istemek ütopik mi? Bilmiyorum.

Bu ne anlama geldiği belli olmayan sinyaller yüzünden ne tarafa döneceğimi şaşırıyorum. Önümdeki bir karar verene kadar dörtlüleri yakıp beklemek en iyisi herhalde.

Evcil

İlk "bloglamaya" başladığım zamanlarda sanırım cesetizleri'nin blogunda gördüğüm bayağı içten bi yazı vardı, tam da hatırlayamıyorum ama hissiyatı bana çok tanıdık gelen "beş yaşında gerizekalı çocuklar gibi seni her sevdiğini söyleyene sonsuz güvenmenin salaklığı" konulu birkaç cümleyle başlıyordu.

(Bu arada ayıp olmasın diye link verdim ama gittiniz gördünüz ki yazıların yerinde yeller esiyor... Bu birden yazmaktan vazgeçme nanesini de anlamıyorum -hem de yedi yüz bilmemkaç kişinin izlediğini bilirken-; zaten yoktu kız bir süredir, hazır yokum toptan yok olayım bakalım kimse fark edecek mi, mi dedi nedir?)

O hissiyattan hareketle, kendi yazımıza dönelim...

***

Biri hayatına giriveriyor, tamam diye mesafeli mesafeli yakınlaşıyorsun; canın ciğerin oluyor, seviniyorsun... Evcil hayvanı olması gibi aslında insanın, öleceğini bilerek hayvanı almak ve sonra acısının üstesinden gelememek gibi; hayatına soktuğun adamı da bitebileceğini düşünerek kabul ediyorsun ama bittiğinde üstesinden gelememenin salaklığını yaşıyorsun. "-sız yaşayamamak" değil bu ama içinde hep bi hüzün kırıntısı oluyor, bir yerlere batıyor sen hareket ettikçe.

Artık hoşçakal demek veya hoşçakal demeden veda etmek (düşünülemez, ama) daha kolay gibi geliyor; sürekli kavga edip barışan çiftler gibi ama hiç kavga edemeden ayrılmak... Kavga-bile-etmeden.

Çünkü yoruluyorsun. Onu düşünmekten yoruluyorsun, onun için veya onun adına bir şeyler düşünmekten yoruluyorsun, o seni mutlu etmezken senin onu nasıl mutlu edeceğine kafa patlatmaktan yoruluyorsun; onu gülümsetmek istiyorsun, ona yardım etmek ama nasıl, bilmiyorsun ki; belki çok sıkmak, belki rahat bırakmak gerek, bilmiyorsun (hani onu tanıyordun?), bilmiyorsun işte ama deniyorsun; bozuluyorsun, düzeliyorsun; en kötüsü de ne biliyor musun, o seni bir mail, bir şarkı, bir bakışla her düzelttiğinde ona daha çoğunu vermek istemen ama ters giden bir şey var hala, o beş yaşındaki gerizekalı çocuğun salaklık hissi işte... Bir yerde "tamam o mutlu olsun da" ermişliğine ulaşıyorsun belki de; geç oluyor, güç oluyor.

***


"Sözgelimi sen benim için şimdi yüzbinlerce oğlan çocuktan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var, ne de benim sana. Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için"

(...)

"Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin, insanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan, beni evcilleştir işte"

***

Ayrılmak ilişkisel bir şey midir illa?


Bir süre sonra yazacağımı düşündüğüm bir yazıdır. Bu akşama kısmetmiş.
(20 Nisan 2010)

got a secret, can you keep it

kız milletinden kendimi tamamen soyutlamadan -ki böyle yapmak istiyorum son zamanlarda, sıklıkla- bir iki tüyo vereyim de, insanlığa olan görevimi yerine getirmiş olayım.

kızlardan korkacaksın. bu gayet net. ben bile korkuyorum lan bazen o kafalardaki tilkilerden...

bi kızdan hoşlanıyorsan ve karşılık gördüğünü düşünüyorsan, muhtemelen görmüyorsundur. çok iyi ayarlarız karşımızdakini o noktada tutup bir yere bırakmayacak ama bir yandan da o yeşil ışığı hiçbir zaman yakmayacak davranışları. "kulak memesi kıvamı"ndan zerre anlamayan kızlar bile, ustalıkla yapar bunu.
erkekler de mel mel peşlerinden gidedurur. istisnalar da kaideyi bozmaz (keşke bozsa)

tüm kızlar vazgeçilmez olmak ister. bir kişi için vazgeçilmez olmak bir kıza yettiyse, ne ala, o zaman mutluluk olur işte. yoksa ara dur o arkadaşı, o sevgiliyi, o anneyi-babayı veya yerine konacak kişileri...

"kızlar domuzu sever" ama kendilerini koruyup kollayacağını düşündükleri sürece
ve
"bu şarkıyı duyan kızlar ot biçmeye giderler" ama dördüncü genç delikanlıdan sonra, birincide karar kılmak üzere -o nasılsa bekliyordur oradalarda bir yerde-

peki ben neden hayatımda hiç "keşke erkek olsaydım" demedim?
o zaman "delikanlı"lığa yakıştırılanlar erkeklerden ibaret olurdu, diye.

bu, kendim hakkında şüpheye düşmeyeceğim iki şeyden biri. ve kesinlikle "mükemmelim allah kahretsin!" değil.

çok karamsar bir zamanın karamsar yazısı olsun bu da. belki zamanla editlenir.

(5 Ağustos 2009, 00:20, İstanbul)
bunlar suçlama değil;
benim kafam da böyle çalışmaya meyilleniyor, o zaman silkinip kendime gelmem gerekiyor acilen...

"kız olmayan" arkadaşlarıma sevgiler.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!