... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Başka bir meziyetin var mı?

O bulutlu gecenin saat ikisinde, hava süt gibiyken, fırsat bu fırsat deyip ellerimiz buruşana kadar çıkmadık havuzdan. Sırt üstü yatıp bulutları bir şeye benzetirken ben (çünkü ben bulutları çok pis benzetirim), adamın biri diğerine dedi ki:

_ Abi hiç çalışmak istemiyorum ya!

Gülümsedim, böyle serzenişlerde sadece benim bulunduğumu elbette sanmıyorum ama işinden memnun görünen insanlardan bunu duymak ilginç oluyor. Öteki dedi ki:

_ E okuduk işte, çalışıyoruz, para kazanıyoruz. Yayın tara, araştırma yap, oraya git, bununla konuş... Başka bir şey öğrendin mi? Ne yapacaksın çalışmayıp, başka bir meziyetin var mı?

"Ah civanlarım ya, yok mu başka meziyetiniz?" diye düşündüm ama ses edecek veya kendimi ele verecek kadar kendimi kaybedersem, azıcık özgürlüğüm de giderdi. Hissetti mi nedir, bana döndü meziyetsiz adam:

_ Ne yapardın sen mesela? 
dedi.

Hiçbir şey söylememek de gelmedi içimden. Mutsuzluğumun orta yerine soru işaretiyle dalmıştı. Bünyem reddediyordu "benim işim bu, hayatım da hep böyle geçecek işte, paramı kazanır, evime giderim, motivasyonum para, mühim olan da arabamı nereye park ettiğim" halini.

Ne anlatacaktım ki, gerçek hayatta hiç karşılığı olmayan bir hayali mevkiye çıkıp kendilerine eriştiğim zaman bana selam vermeyi büyüklüklerine yakıştıran bu insanlara? Onlar için ben önemsizdim; kartvizitlerindeki iki harf kendilerini yüceltiyor, başka bir meziyetlerinin olmayışını belli ki sırf bu yüzden dert etmiyorlardı. Beni hiç ciddiye almayacaklarına emindim.

_ Kitap yazarsam alırsınız.
dedim.

Beni hiç ciddiye almadılar. 


Bir Poliklinik Efsanesi

"mağrur"

SAHNE: Hınca hınç dolu bir poliklinik, beyaz önlüklü doktorlar ve beyaz Ceyo terlikli hemşireler oradan oraya koşturmakta, hastalarda bir telaş, bir sıra kavgası; "ben önce geldim", "yav ben kantine kadar gittiydim", "benim işim çok kısa"lar havalarda uçuşuyor.

Yeni düzenlemelerle 5 dakikada bir hastayla işini bitirmek zorunda olan doktorların, angarya işlerini pasladıkları asistanları sürekli bir hasta ismi bağırıyor mübaşir gibi. Herkes tüm tetkiklerini, MR'larını, röntgen sonuçlarını ve daha neleri varsa hazır etmek zorunda; zaman yok, hiç zaman yok...

"Fatma Aslan!"

Bir kadın giriyor içeri, yaşlıca, başörtüsünü çenesinin altından bağlamış, doktora gelecek diye özenip Polaris terliklerini giymiş... İki dakika geçiyor geçmiyor; mübaşir asistan fırlıyor dışarı elinde tetkik sonuçlarıyla, kızgın:

"Bu hastanın scan'i nerde?!"

Önce çıt çıkmıyor kimseden. E kadın yalnız gelmedi ya oraya canım? Tekrar soruyor asistan:

"Fatma Aslan'ın scan'i nerde?"

Kapının önünde yaşlı bir adam huzursuzca kıpırdanıyor, eliyle kasketini düzeltiyor, önünü ilikleyerek kalkıyor ayağa, hafif ama mağrur bir sesle:

"Burdayım doktor bey."


(Anonimdir, şehir efsanesidir, kişi uydurmadır...)
fotoğraf: buro. ismi ben verdim.

Teflon

_ Nooldu abi şimdi?
_ Ya kız hasta oldu yataklara düştü filan diye düşünüp geri getirdi babası. İbrahim paşaya getirdikleri iyi bi doktor vardı, onu getirdiler gösterttiler filan, kızın göğsünde yaralar başlamış, dediler veba bu... Abi bulaşıcı hastalık sonuçta, vebalıya dokunan ölüyor da ona bakan doktor noluyor? Adam yıllarca tıp okuyor, sonra hoop vebadan git...
_ Heralde bakıyolardır çaresine kuz.
_ Nasıl bakıyolar abi, dokunarak bulaşıyo hastalık işte.
_ O senin dediğin teflon hikayesi gibi. Hani var ya, teflon tavaya hiçbir şey yapışmıyorsa teflon, tavaya nasıl yapışmış kafası... Yalnız 60 sayfa Yiğit Özgür okudum, sen çizgi öyküden beter çıktın yahu.
_ Şey var mı o kitapta, hani kadın içeri gidiyo geliyo da sürekli muhabbet değişiyo, sonra silah alıp geliyo falan?
_ Var. Amca da var. Yekteran Baymedir bile var olm, "baharla birlikte denize düşen ilk yekteran"...

(it goes on without end)

tek tek basaraktan

Tam da "ayağımı iyi ki koltuğa vurmuşum, tek tek basarak yürümeyi öğreniyorum, bir sonraki adım bade süzmek" diye düşünürken (neyse ki inci dizecek kadar takı tasarımı tecrübem var, orayı direkt atlayacağım) bu sabah feci bir ağrı ve şişlikle uyandım.

Acı eşiğim düşüktür ama bunun konumuzla bir ilgisi yok. Bir gün boyunca doktora gitmeyi reddedip olayı bu boyuta getirerek iyi bir şey yapmadığımın farkındayım. Yok, doktordan korktuğumdan değil, tamamen üşengeçlikten. Bir tıp adamı olan babamın "geçer ya"cı genleri bana da geçmiş olacak.

Babamdan feyz alarak "geçer yea" dedim ama geçmedi. Geçmediği gibi, zavallı ikinci parmağım iki katına çıktı ve ben kırık olmamasını umarak doktora göründüm bugün. Neyse, kırık değilmiş, sadece yumuşak doku travması. Doktor bana 3 günlük bir rapor yazarken ben "bu hafta 3 gün çalışmazsam haftaya mesaide geçireceğim travmayı düşünemiyorum" dedim, ama dinlemedi ki. Nitekim ben de eve dönüp 4-5 saat kadar uyuduktan sonra ofisten bilgisayarımı eve gönderttim ve çalışıyorum. Şu an ara verdiğim için blog yazıyorum; yani ofiste nasıl davranıyorsam aynen öyle devam ediyorum, merak edilmesin :)

Ağrı konusunda çeşitli iddialar vardır; biri "diş ağrısı hiçbir şeye benzemez" derken, biri çıkıp "migren rulz" veya "regl sancısı gibisi yok" diyebilir. Eşi benzeri olmayan bir ağrı değil benimkisi, ama iddia edebilirim ki ayak parmakları da insanı vezir ettiği gibi rezil ediyormuş.

Neyse ki Vecihe gibi arkadaşlarım var ve bana sanal ortamdan çiçek gönderiyorlar. İyi niyetleriyle birlikte!!!!!

:)

Bir tane normal arkadaşım olsun, dişimi kırıcam, sonra dişçidir, protezdir uğraş dur.

Vertigo

Ve bellatrix, sık sık yaşadığı baş dönmesi şikayeti ile şirket doktoruna gider...


Gittiğim gideceğim şirket doktorudur işte. Alt katta olmasa kalkıp oraya da gitmezdim ama, dün artık oturduğum yerde bile devrilmek üzereydim. Aniden saplanan baş ağrıları olur ya, onlar gibi bir baş dönmesi çarpıyor beni bu aralar. Gidiyor, yine geliyor, daha uzun süreli geliyor.

Adana'dan döndüğümde oldu ilk. O kadar yorgun ve uykusuzdum ki; 13:40 uçağıyla İstanbul'a dönüp, o saatte işten çıkabilip de dışarılarda trafik yaratanlara küfrederek 16:30'da eve varabildiğimde başım dört dönüyordu. Yattım uyudum iki saat, kalktığımda geçmişti. Sonra tekrar oldu, bilgisayara bakarken (zaten hep bilgisayara çok bakmaktan oluyor, evet anne). Kitap okurken. Yürürken. İşin garibi, otururken.

Hep dediğim de çok değil, toplasan 3-4 defa olmuştur, ama bir hafta içinde olması "sık sık" klasmanına girmesine neden oluyor sanırım.

Neyse, tansiyon 12/8, şeker normal. Alacağımız aksiyonlar şöyle: Bundan böyle baş dönmesi günlüğü tutacakmışım (baş dönmesi blogu mu tutsam acaba? ehehe...), takip edecekmişiz bunu, gerekirse -tahtaya vur- içinde nöroloji ve KBB bulunduran bir yere şöyle bi görünecekmişim.

Bunları anlattım ya, şimdi siz de tomografi falan demeyin bana.
Yoktur öyle bir şey.
Yoktur lan...

Doktorluğun Haritası, etc.

Doktor olmak bir dönem kolay olsa gerekti; sıfıra yakın bilgiyle bas morfini, bas morfini. Hasta ölse zaten ölecekti ama yaşarsa, senden kutsalı yoktu. Sonra zorlaştı doktorluk. Ar-Ge, daha fazla daha-da-fazla bilgi, çok opsiyon, çok hasta, çok şirket; zaman yetersizliği, verimsizlik.

Şimdi yine kolay sanki, aç iPad'i, takip et flowcharttan, helpdesk elemanı gibi, "baştan başlamayı denediniz mi?" Evet ise mavi hapı alıp uykuya yatınız, hayır ise kırmızı haptan bir tane alıp baştan başlayınız.

Hayır, küçümsemiyorum. Ama bu, gereğinden fazla büyüteceğim anlamına gelmiyor.

Sizin için özellikle "severe and complex depression in adults" inceledim, burada büyüğü var.

Kişiye özel tedaviye doğru giderken, nasıl bu kadar standartlaştırılabiliyor, macera adası kitapları misali tedavi akışları nasıl çizilebiliyor?

Benim anladığım şu: Doktor açığın çoksa, kişiselleşmeyi göze alamazsın. Şimdi... Kırmızı hap isteyenler kaleye mum diksin.

*

Büyük patron çıktı, dedi ki "Türkiye'de iş yapmak hala kolay." Yok yea.

Dedi ki "Fiyatlar düşmüş olabilir ama yine de daha çok satacağız, daha çok!" Daha çok, daha-da-çok-çok! Vurucam kırbacı!

Az parayla çok ve büyük işler yapmışız, ben onu anladım.

*

Bi boy küçük patron çıktı, dedi ki "Restless discontent, yani müspet huzursuzluk önemlidir." Bir olayı yok söylediğinin, hep daha iyi nasıl yapabilirim, kafası işte. Lakin çeviri hoşuma gitti.

Dedi ki "Mavi kitaptan hepimiz sorumluyuz." Ben de "gülümden ben sorumluyum" dedim içimden.

*

Konuşması her daim dinlenen bir adam çıktı, dedi ki "Ezberi bozmak giderek daha zor." Dünya seni ya öldürüyor, ya da daha güçlü olmanı sağlıyor. Öldürmeyen dünya güçlendiriyor, yani. Yaşadığımız dönem başka türlüsüne izin vermiyor. Yaşayıp gidemiyorsun.

Şimdinin twitter ünlüleri zamanında ünlü düşünür olamazlar mıydı? Teknolojiyi küçümseyip ona boş demiyorum, ya Schopenhauer'i yüceltmiyorum (ona hala kızgınım). Sadece tespit yapıyorum.

Baskın mantığı yıkarken hepimize kolay gelsin, dedi adam. Ben de "yıkarlar, yıkarlar" deyip güldüm kendi kendime. E söylesem de hep beraber gülmeyecektik nasılsa.

*

Çizgiüstü birtakım davranışlar varmış mesela, hani eğitimlerde duyup hayatınızın neresine yerleştireceğinizi bilmediğiniz şov kalıplar vardır ya; "see it - own it - solve it - do it" de bunlardan biri. Ya da dördü. Yok yok, biri.

Çizgialtı da geri kalan bahaneler, "bilmiyordum, bana söylenmedi, aa öyle miymiş, bekleyelim görelim, bu benim işim değil" kafaları. Ulan iyi de, bu benim işim değilse sırf çizgiüstü olmak için neden yapayım o işi? Çizgiyi doğru çizin o vakit ki üstünde yalpalamayalım sarhoş gibi.

"Geleceği tahmin değil, tarif etmemiz lazım" derken konuşması her daim dinlenen adam, ben Nike'ın çok başarılı reklamı "Write the Future"ı düşünüyordum. Siz düşünmeyin, buyrun:



Adamım Kobe Bryant. Ronaldo çingenesinin ucube heykelini yıkar, seninkini dikerim.


Sonra başka bir eski, güzel bir benzetme yaptı: "Bazı oyun alanlarında basketbol, voleybol, tenis için çizgiler vardır; gerektiğinde pota konur, file çekilir ama alan aynı alandır. O aynı alanda, her oyunda yer alabilmek gerekir"dedi. Çok korprıt ve fazla odaksız görünse de aslında iyi dedi. Şukunu verdik.

Bu arada "işe 3 ay 2 gün önce başladım" diyen adam vardı; azap çekiyor da duvara çentik mi atıyordu, yoksa o denli mi heyecanlıydı, bilemedim. Lakin na buraya yazıyorum, eğer yazı yazma gibi bir hobisi varsa bol bol işle ilgili döktürüyor olacak. Bundan tam olarak 41 ay 4 gün sonra. Evet. Çentikler sağolsun.


(13 Ocak 2011, İstanbul)

Hijo de la luna


Bravo helpdesk, şahane tamir etmişsin bilgisayarımı. Sayende artık internete girebiliyorum, ama uyduruk explorer 6'nın herhangi bir linkine tıklayamıyorum. Fotoğraf bile yükleyemedim şuraya günlerce. Aferin helpdesk! Pop-up blockerdan betersin.

Dünkü çırpınışlarımdan, küfürlerden sadeleştirilmiş bir kuple okudunuz. Havada uçan internete haraç kesilen ülkemin süpersonik, süperlüks, süperalles otellerinden birinde daha konakladım: Hilton.

Söylemişimdir, Hilton'da bir gece kalıp kafamda fileyle ister duşta ister küvette banyo yapmaktansa, bir çadırda dört gece kalıp banyo yapmam daha iyi! Yok daha neler diyenler gelsin, son tatilimi anlatayım. Hatta son tatilimi anlatayım ben ya... Neyse o başka yazının konusu.

Ne diyordum, hah, lüks otellerden hazzetmem. Kahvaltıları dışında (ki normalde kahvaltı etmeyen biri olarak uykumdan 10 dakikayı veriyorum o kahvaltılara ben) kendimi sürekli miles&smiles elit kulüp üyesi gibi hissettirmeleri hoşuma gitmez. Rahatsız olmam, ama birçok şeyi de orada olmaya tercih ederim. Kendi evime çıktıktan sonra da cazibelerinin iyiden iyiye azaldığını söylememe gerek yok herhalde.

Sonuç itibariyle giremediğim internete 26 lira kaptırmamak için interneti iptal etme araması yaptım. "Welcome" diye açılan telefonda "if you want to continue in English... si vous voulez continuer en Français..." diye dünya dillerini dinledikten sonra teee 8'e basıp Türkçe bilen muhattabımı bekledim. Bekleme müziklerine hasta oluşum da başka yazının konusu.

"Hello!" sesi geldi karşı taraftan. Beklemediğiniz bir anda gelince birden unuttuğunuz dile ana dil denmez, çok iyi deyin siz CV'lerdeki İngilizce bilgilerine. "Yok orda Türkçe bilen kişi?" tadında bir şey geveledim, umutluydum fakat heyhat! Tabi ki yoktu.

Yabancı dile karşı olan Boğaziçi Otonomu, sana sesleniyorum: Arkadaşım diyorum, lan! diyorum. Ancak sistemi içerden çökermek gibi tırt bir ifadeyle açıklanabilecek bir itkiyle Boğaziçi'ne girip sonra da yabancı dilde eğitimi eleştirmeye hiç saygım yok, olmadı da şimdiye kadar. Aslında, yaratıcı afişleri ve sloganları hariç adam yerine bile koymuyorum desem yeridir alancıları. Kariyer Günleri'ne söven birkaç tatlı su sosyalistinin mezun olur olmaz Mercedes'e, P&G'ye kapağı atışlarındaki rahatlığı da gördüm, biraz da ondan. Benim baktığım yerden daha net görülüyordu demek ki her şey. Sonuçta, evet yabancı dilde eğitimi destekliyorum tabi ki. Hale bakın, İngilizce bilmiyorsanız fazladan 26 lira ödemeye mahkumsunuz. Dimi. Yani önce Hilton kapansın, sonra görüşelim sevgili otonom.

Sigara içilmeyen kattaki odamda perdelerin bunca grileşmesi için kaç yıl geçmesi gerekir, manzarayı görmek için perdeleri açarken bunu düşündüm. Belki de Hilton, perde grileşmesinin sigaraya bağlı olmadığını klinik deneylerle kanıtlıyordur?

Neyse canım. Ben uyuzdum, huysuzdum, 5 gündür ertelediğim mail atma işini yine halledemediğim için gergindim, her şeye saplayabilecek durumdaydım. Sanırım şukunu verdiğim tek şey oteltanıtımvideosukanalında hijo de la luna çalmasıydı. Ne iyi geldi o bana...

Öyle.

Hala da uyuzum, huysuzum, her şeye saplayabilecek durumdayım. Sabah 06:30'da bir otel lobisinde, 07:00'de kapalı bir üniversite departmanındaydım, yanımda bir doktor "işte burayı böyle seviyorum, hiç hasta yokken, brrr" diyordu ve ben "nereye düştüm böyle" diye geçiriyordum içimden; saat 09:00'da otelde, ağzımı bariz bir şekilde arayan bir müdürle kahvaltı ediyordum; saat 11:00'de uçakta uyumaya, 13:00'te direksiyonda uyumamaya, saat 20:00'de işten çıkmaya, 21:00'de ise eve dönmeye çalışıyordum.

Ve hala yatmadım. Yalnızım, düşünüyorum, inanılmaz yorgun, çok mutsuz, azıcık umutluyum.

Ve yarın sabah da Ankara'ya gidiyorum.

Miles&Smiles eliti değilim gençler, olmam için bana kaç mil lazım, bilmiyorum. Mehh...
Olmak da istemiyorum.

(12-13 Aralık 2010, Adana-İstanbul)

SB vs TTB @ awp_battle

Aile hekimliği diye bir nane çıktı başımıza. Şayet gündemle ilgilenmeyen bir insansanız, bir dahaki sağlık ocağı ziyaretinizde sağlık ocağını yerinde bulamadığınızda ne olduğunu öğreneceksinizdir. Alternatif olarak, bu yazıyı da okuyabilirsiniz.

Aile hekimliği, bir pratisyen hekimin belli bir mahalleye atanıp oradaki kişilerin her türlü sağlık probleminden sorumlu olması demek. Tahmin edebileceğiniz üzere, siyasette tanımlar o anki durumu anlatmakta çok yetersiz kalıyor. İşin aslı şu: Daha önce sağlık ocağında çalışmakta olan pratisyen hekimler, çalıştıkları yerler feshedildiğinde direkt olarak bulundukları bölgenin aile hekimliği kadrolarına uygun şekilde yerleştiriliyorlar; 10-15 doktor başına bir bina veriliyor yine uygun bir yerde... Ve o kadar.

Sonra o bina nasıl döşenmiş, odaların mobilyaları nasıl alınmış, ofisboy mu çaycı mı tutulmuş, onların SGK kaydı yapılmış mı; binanın elektrik, su, doğalgaz vb faturaları ödenmiş mi, bu doktorlar kendilerine bilgisayar almış mı, bi kere bu doktorlar hayatlarında bir kere bilgisayar kullanmış mı acaba... gibi örneklendirebileceğimiz sorular kimsenin aklına gelmiyor. Tüm bunlar tamamen, o işe sırf "halihazırda o bölgede çalıştığı için" veya "belli bir hizmet puanı edindiği için" oturtulmuş doktorların inisiyatifine bırakılmış durumda. Bu arada hizmet puanı kavramını biraz açmak gerekirse, açılacak bir şey olmadığını göreceksiniz. Kredi kartıyla kazandığınız bonus misali, yıllar içinde siz çalıştıkça kendiliğinden biriken bir puan bu. Dolayısıyla, kredi kartıyla kazandığınız bonus misali, size verilene razı olacağınız ve kullanmadığınızda kahrolmayacağınız bir şey olmalı. Havadan para, havadan puan.

Tüm bunlar bizi şu noktaya getiriyor: Bu işi yapması teklif edilen hekimlerin en azından birçoğu, bu işi yapmak için gerekli kalifikasyona sahip olup olmadıkları araştırılmamış, sırf yıllardır belli bir puan kazandıkları için aile hekimliğini hak etmiş kişiler. Ve bu insanların en azından birçoğu yaşlı; 50 yaşın üstünde, kimileri 60 yaşın üstünde, neredeyse emekli olacak hekimler bunlar. Sorumlu olacakları 3600 kişinin yükünü kaldıramayacak, "artık vizitler, ilaçlar bilgisayarla takip edilecek" kafasına ayak uyduramayacak insanlar.

Korkutucu olan da şu: Bu hekimlerin en azından birçoğu, halihazırda kazandıkları paradan çok daha fazla olan aile hekimliği maaşına tav olup bu işi kabul ettiler. Şaka değil, yaklaşık 5 bin lira maaş ve 2 bin lira harcırah alacaklar, harcamalarından tamamen kendileri sorumlu olacakları için normal bir rakam bu. Ama fahiş; ülke standartlarına göre, genelde sürüm sürüm sürünen doktorları, öğretmenleri ve hatta tüm memurları düşününce oldukça yüksek bir ücret. Kaldı ki, bu ücretin ilerleyen yıllarda performansa veya başka sebeplere bağlı olarak düşmeyeceğinin garantisi de yok. Garantici memur kafasına ters düşen bir riski kabul etmek oluyor bu bir bakıma.

Sonuç olarak, gecenin bir körü bir şey olduğunda aramanız beklenen (ama mesai saati dışında sizinle ilgilenip ilgilenmeyeceği kendi vicdanına bırakılmış olan), kendisine başvuran hastayı takip etmesi gereken (ama takip edip etmeyeceği kendi vicdanına bırakılmış olan) bir sürü yaşlı doktorumuz var artık. Abarttığımı düşünüyorsunuz, lakin bunların hepsi tecrübeyle sabit. Yukarıda parantez içinde yazan ifadeler, az kalsın aile hekimi olacak olan bir doktorun ifadeleri. Ve kendisi 2 yıl sonra emekli olacak.

Türk Tabipler Birliği (TTB) -ki kendilerini başka sebeplerle hiç gözüm tutmaz-, daha yeni uygulanmaya başlayan aile hekimliğinde çıkan pürüzlerin üstüne gittikleri için olsa gerek, Sağlık Bakanı'ndan vetoyu yemiş durumdalar: "TTB sniper gibi bekliyor" demiş adam. Vay anasını! Counter'a çağırıyorum kendisini, davetime iştirak ederse memnuniyetle kapışırız bir awp haritasında.

Aslında yapılmak istenen şey -ki belki birkaç yıl sonra, bu devir emekli olduğunda olur bu-, yeni mezun, muayenehane açıp kendini kurtarma planı olan TUS tembeli pratisyen doktoru, dolgun bir maaşla devlete bağlı çalıştırmak. Bu iyi bir niyet aslında; koşturmaktan imtina etmeyecek cevval doktorlarla bu iş yürüyebilir. Ama bu geçiş dönemi içinde kendinizi Türk hekimlerine emanet edecekseniz, en azından aile hekimleri için, bir daha düşünebilirsiniz.

(Kasım 2010, İstanbul)


Sağlık Bakanı'nın teşbihi ile, TTB'nin karşı atağına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Çocuğunuz olunca anlarsınız.

Geçenlerde bir eğitim aldık. Güç aralığı diye bir şeyden bahsedildi; öğrenci-öğretmen, işveren-memur, ebeveyn-çocuk arasında olan, onların güç çizgilerinin durduğu mesafeden. Güç aralığı geniş toplumlarda öğretmen öğrenciden onu görünce ayağa kalkıp önünü iliklemesini, işveren memurdan dediklerine harfiyen uymasını, ebeveyn çocuktan sözünden çıkmamasını bekliyordu. Saygı bekliyordu, delicesine bir saygı.

Ve güç aralığı toplumlarda giderek daralıyordu.

***

Bazı insanların bir şeyi var. Kişisi, figürü, omzu, modeli, dalı. Benim yok.

Alacağı yanıtın sebebi olmayan bir "hayır" olacağını bilen herkes gibi soru sormaktan çabuk vazgeçtim. Yılbaşı balosuna gidebilir miydim? Ankara gezisine katılabilir miydim? Arkadaşımda kalabilir miydim? Erkek arkadaşımla dışarı çıkabilir miydim? İki yıl sonra modası geçecek bir aleti satın alabilir miydim? Bilim okuyabilir miydim? Çalışabilir miydim? Evden ayrılabilir miydim? Herhangi bir şey, mantıklı mıydı?

Alacağı bir yanıt olmadığını bilen herkes gibi, çabuk vazgeçtim "Sen ne düşünüyorsun?" demekten.

Ama bana soruldu "Sen ne düşünüyorsun?" Akıl vermem istendi. Ama benim.

25 dakika telefonda konuştum, fakat gitmedim bile. Kalkıp gitmedim.

Ben onu bir kere ağlarken görmüştüm, bir daha görmedim. Görmek de istemedim. Çünkü acıdan değil, korkudan ağlıyordu. Kendine ağlıyordu. Bu kararsızlık beni çok şaşırtıyor, bu cesaretsizlik beni öfkelendiriyordu; kalkıp gitmedim.

***

Doktorlara inanmayan doktor o. Nöbet tutmamak için yıllarca dispanserde çalışan, yeri geldiğinde kaderde varsa tıp ne yapsın diyebilen; ayda altı gün, altı tam gün nöbet tutup nöbetin maksadını unutmuşçasına sandalye tepesinde uyuklamaktan şikayet eden; hipokrat yemininin maksadını unutmuşçasına sorumlusu olduğu insanları ziyaret etmek zorunda olmaktan yüksünebilen bir D-O-K-T-O-R.

Bunları söyledim yüzüne. Şimdiye kadar hiçbir şey sormayan ben -yine sormadım- bir sürü şey söyledim. Sakinleştirmek için. Sonunda doğru yaptın, zaten beceremezdin, demek için. "O adamlar seni ayakta siker" dememek için de "kazıklanırsın" dedim. Dedim, hayat her zaman senin istediğin gibi olmuyor. Üç yıl nedir ki, sabret. Yanında saatlerce otursak tek kelime etmiyorsun, şimdi kendine yaren mi arıyorsun? Sen daha televizyonun kumandasını kullanamıyorsun. Saçmalama. Böyle bir hayat var mı ya? Sen neden doktor oldun?

Ben onu dinledim mi ki, o beni dinlesindi?

***

Çocuğunuz olunca anlarsınız.

"Kaçırdım, kaçırdım, hastamı kaçırdım..."

Hatırlamak benim lanetim...mi acaba? Aslında düşünüyorum da, öyle değil. Hatırlamasam yazamazdım.

Hatırladığım her şeye anlam yüklemek benim lanetim.

***

İlkokulda okuma bayramını yaşamış şanslı öğrencilerdendik. Herkesin küçük ya da büyük bir görevi vardı mutlaka; bazıları şiir okudu, bazıları dans etti, şarkı söyledi, skeçte oynadı, gösteriyi sundu; bazıları mevsim oldu, bazıları ay...

Ben kırmızı eteğimle Haziran ayı olmanın haricinde, 2,5 sayfalık bir monologun sahibiydim. Monolog lafını ilkokul 1'de öğrenmiş oldum bu vesileyle, mono- di- arasındaki ilişkiyi çözmem de uzun sürmedi. Gönül isterdi ki organik kimyada da aynı başarıyı devam ettirebilseydim :))

Şu an elimin altında o güne ait bir fotoğrafım yok. Zaten bloga fotoğrafımı koymak da adetim değil, hem üstünden yaklaşık 20 yıl geçse de ben olduğum anlaşılıyor o fotoğraflardan. Gözünüzde canlandırıverin: O zaman giydiği etek şimdi ancak tek bacağına olan bir minicik kız çocuğu (o kırmızı eteğimi saklamadığımı düşünemiyorum), üstümde beyaz önlük -pardon,- gömlek, babanın steteskopu dizlerime kadar inmiş... Kelebek gözlük de olması gerekiyordu gözümde ama imkanlarımız elvermedi sanıyorum veya şöyle yanlış anlamalara mahal vermek istememiş olabilir annem. Ha, bi de cebimde annemin ufak adres defteri, çünkü bana reçete yazar gibi yapmak için bir defter gerekiyordu ("ama kalemin ucunu açmadan yazar gibi yap kızım, tamam mı?")



Evet, küçük bir doktordum ben ve çok normal olduğum söylenemezdi, sahneye koşturarak çıkıp seyircilere dikkatle bakmam, sonra da şöyle demem gerekiyordu:
"Kaçırdım, kaçırdım, hastamı kaçırdım! Tam muayene ediyordum, elimden fırladı kaçtı. Belki de aranıza gelmiştir. Rica ederim, görenler varsa haber versin.

Kısa boylu, uzunca; zayıf desem şişmanca, esmer yüzlü, şehla gözlü, 15'le 60 arası bir şey..."

***

Bizim okuldan çıkan (hem lise, hem Boğaziçi'dir bahsettiğim) sağlam adamlardan Levent Sevi'nin Lethe Hatırası adlı blogunda bir cümle vardır:

Çocukluğunu herkesten iyi hatırlayan kimse,
Odur kazanacak olan,
Kazanılacak olan neyse.


Yehuda Amichai'nin bu lafını çok sevdiğini söylemişti bana kendisi.
İşbu cümleye istinaden, ben de en azından bir mansiyon hak ettiğimi düşünüyorum. Gereğinin yapılmasını...
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!