... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Duman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

yanıbaşımdan

İnsanı insana hatırlatan şarkılar değiştiğinde, bunu bir kişiye, iki kişiye, o kişiye haykırmak istersiniz. Sonuncusu olmaz. Zaten olmayacağı için şarkı değişmiştir.

İnsanı insana hatırlatan şarkılar değiştiğinde, bir sigara yakmak farzdır.

ellerin uzanmasın
uzak dursun dedim
sakın dokunmasın
hayal ettiklerim
bana yakışmasın
inancım yok benim


Fotoğraf: asluuu
(13. cuma, Mayıs 2011, Boğaziçi)

benim gibi.

kendi kendime hiçbir şeyi halledemiyorum, hiçbir şeyi atlatamıyorum; birinin ittiği yerden, ya da birine çarpıp kendim düştüğüm yerden (kendini suçlama kafası yine evet) kalkamıyorum, arkamı dönüp gitmek ya da en azından uzaklaşmak daha iyi olacak diyorum, biliyorum ama gidemiyorum, çünkü bir sabah lanetler içinde uyandığımda hayatımda olabilecek en kötü şey birinin benim hayatımdan çıkmasıymış gibi oluyor -ben onun hayatından çıkamadan hem de-, kendi kendime, sanki bir şey yapmışımcasına, içimden geçen bu düşünce yüzünden bile vicdan azabı çekiyorum ve yorgana sarılıyorum, karnımda bir yumruk, daha atılmamış ama ağır işte orada, hissediyorum.

of.

nasıl olacak, ne olacak, bir gün geldiğinde her şey düzelmiş olacak mı, büyük bir kavga mı kopacak -olası değil ki bu?-, yoksa bu mahvoluşun altından kalkamadığım her an karaladıklarım ve bana kalsın istenenler bana kalacak, ağzımı açıp edemediğim her laf beni hayatım boyunca kovalayacak ve ben bir yakın bir uzak, bir sıcak bir soğuk bu şokla hafiften çatlak, kalacak mıyım, kırılmamak için tutarak kendi kendimi ama öyle çatlamış işte yine de...

"sana anlatmadığım ne olduğunu düşünüyorsun ki?"

icabında, her şey yalan.

ben, elimin gittiği her tuş için ayrı üzülüyorum, ayrı yok oluyorum, hem rahatlıyor hem de korkuyorum (hem rahatlıyor hem de korkuyorum, evet), çoğunlukla da vazgeçiyorum yazmaktan ama işte böyle, hiç dinlememem gereken şarkılar dinlerken bazen bana geliyorlar iyi saatte olsunlar. habersiz geliyorlar. bu sefer bir parantez getirmişler, hediye. içi de dolu üstelik. bak, bir parantez nasıl tersine döndürüyor işleri:

hiçbir kimse inanmaz sana benim (inanmadığım) gibi,
icabında.

...ve löp yutar.

Duman'ın son albümünden Rezil şarkısında "lem yelid ve löp yutar" diye bir söz öbeği var; birtakım berbat internet sitesinde parantez içinde "uygunsuz olduğu için silinen" cinsten. Bunun hakkında, biraz da ironik olarak Zaman gazetesi bir soru sormuştu yaptıkları bir röportajda:

'Rezil' isimli parçayı dinleyince haliniz duman diye düşündüm. "Ortada bir dergah var / Devrilir başın yarar / Arkasında tezgah var / Lem yelid ve löp yutar" diyorsunuz. İhlas Sûresi'nde geçen "Lem yelid" ifadesinin ardından löp yutar demenizin amacı ne?

Kaan: Orada eleştirdiğimiz şey dinin suistimal edilmesi. Yani kendine menfaat sağlaması insanların. Ki bu, yıllardan beri Türkiye tarihinde her kesimin yaptığı bir şey. Formlarda İhlas Sûresi'yle dalga geçiyorlar diye alakasız konulara değinmişler. Kimsenin haddine düşmez insanın dini ve inancıyla dalga geçmek. Konunun öznesi, ortada dönen bir tezgâhın olması. Burada fena olan, bunu tespit edip ortaya koymak mı, yoksa bunu yapıp çıkar sağlayanlar mı fena? İhlas Sûresi, çok da güzel bir ayet. Sade ve en güzel ayetlerden bir tanesi. Biz değerini bilmeden, farkında olmadan bir şeyler yapmıyoruz. Ama orada konunun ayetle bir alakası yok. Din adamı gönülden inanarak, iyilik ve güzellik içindeyse biz de onunla beraberiz. Ama bunu söyleyip üstüne de bundan çıkar sağlıyorsa onun karşısındayız.

Cengiz: Teknik bir detay var orada. 'Lem Yelid'in arkasından gelen 'löp yutar' ifadesi tezgâhın fiili. Yani dörtlüğe bakarsanız, son iki dizede yıkılan dergâh, löp yutan tezgâhtır. Lem Yelid'le kesinlikle bağlantılı değildir. Şiirin yorumlanmasında hızla yapılmış yorumlar olabilir, ama Lem Yelid'i deforme etmek kimsenin haddine değil, bizim de haddimize değil.

Röportaj şuradadır.

Çevir kazı yanmasın, diyebilirsiniz. Bilemem. Dalga geçilen, benim için Arapça bir söz öbeği değil, onun arkasına saklanarak milletin ağzına sıçan bir grup politikacıdır. İşte o yüzden de bunu inanan insana hakaret saymıyorum.

Bence gülebiliriz. Neredeyse her şey gülünebilirdir hayatta. Cem Yılmaz'ın hasta adam için "seni boydan boya yarmışlar, ölmüşsün, daha ne konuşuyorsun?" gibi bir şey söylemesine gülüyorsak eğer, gülebiliyorsak yanımızda bir yakını çok yakında boydan boya ameliyat olmuş biri varken bile, o zaman Duman'a da gülümseyebilir, Zaytung'a da şukusunu verebiliriz aşağıdaki hata mesajını gördüğümüzde:


İnsanların kutsalları kişiden kişiye değişir; sizin için dindir, başkası için yemektir, bir diğeri için aşktır, annedir, çocuktur, vesaire vesaire. Biri diğerinden daha az önemlidir, daha az ruhanidir diyemezsiniz. Birbirinin anasına küfredebilen insanlar var etrafımızda, bir de bu yüzden adam öldürenler. Hangileri haklı? Haklı var mı?

Kutsallık kavramı sorgulanırsa, her şeye sansür uygulamak gerekir, altından kalkılmaz. Bırakın, gerçekten ters bir şey yaptığında uygunsuz olduğu için silinip gitsin kişi. Geri kalanların 15 dakikadan uzun süren şöhretlerine saygı duyun, onları dinleyin, onlara gülün siz de.

yürekten

kimi yanımda arıyorsam önce içimde buldum abi ben.

şimdi başka yapmam gereken bir şey varsa söyleyin, yoksa da herkes üstüne düşeni yapsın yahu!

ben kızmaya başlıyorum artık.

Dumanlı Adamın Hikayesi

Uyuyamıyordu, yine.

Bir kişi hariç herkese saçma gelen ritüelini yerine getirmeden de uyuyamayacaktı anlaşılan. Yorganı kafasına çekti, kendi nefes alışına dikkat etmemeye çalışarak ittirdi tüm çekmeceleri birer birer; bir, iki, üç -bunu iyi kapa; sıkıntı var, gıcırdıyor- dört, beş... On, on bir...

Çekmeceleri teker teker yerine oturttukça hiç kimseyi ve hiçbir şeyi düşünmesi gerekmiyordu sanki; normal insanların koyun sayması kadar mantıklı ve o kadar saçmaydı bu, her çekmece kafasını kurcalayan herkesten ve her şeyden bir eksiltiyordu onları bir daha düşünmek zorunda olana kadar.

On beş, on altı... Bir yerde dalmış olacak ki sayamadı tam. Ama o tam kapanmayan çekmeceden bir çift göz onu izliyordu, uyuyuşunu izliyordu, gülümseyerek; elleri aile yadigarı A klavyede, tetikte. Çünkü her an yazmaya değer bir şey olabilirdi bu adamla ilgili.

Bıraksalar hazır dalmışken sonsuza kadar uyuyacağı uykusundan uyandı sabah. Yalnızdı çoğu zamanki gibi; yalnızlığını paylaşası olmazdı, hele de sabahları. Fiziksel olarak yalnızdı, tabi. Kafasındakileri yokladı, her şey yerli yerindeydi. Ona kahvaltı etmesini söyleyen anne sesini geçiştirdi (geçiştirmek için çağırmıştı sesi), kravatını takıp evden çıktı. İş buyurdu bir tanesine, kendisinin yerine o gün yapılacakları düşünsün diye.

Gündüz havası güzeldi, solgunluğuna rağmen yürümek istedi ama yalnız değil; yavaş yavaş yürüyecekse yalnız olmayı hiç sevmezdi. Onu çağırdı, ellerini ellerinde hissetmek istediğini. Geldi, bakımlı elleriyle, ah, hangi oje yakışmazdı ki ona? Yanyana yürümeye başladılar. Müziğini paylaşanı çağırdı, o da geldi ikiletmeden. Artık müzikle yürüyorlardı, hiç konuşmadan ve kesinlikle ıslık çalmadan. Onu dibine kadar anlayacak olanı rahatsız etmek istemedi sabahın bu saatinde; insan havadan sudan konuşmak için uykusundan uyandırılır mıydı canım?

Masasına oturduğunda kafasında bir soru vardı. Önemli bir şey değil, işle ilgili, her zamanki şeyler, manası yoktu hiçbirinin onun gerçekliğinde. Çözecek olanı aradı, o hep dinlerdi işten güçten şikayetini, gerekirse kendi işini gücünü bırakıp. "Telefonu benden önce kapatacak olan birini seçmediğim iyi oldu" dedi kendi kendine, "başrol oynadığım bu hikayede daralan ben olsam, gerçekten saçma olurdu."

Eve dönerken anahtarının yanında olmadığını fark etti. Sabah geçiştirdiği anne sesinin anahtarını almasını hatırlattığını da duymamıştı herhalde. Neyse ki temkinliydi, yedek anahtarını çağırdı bir yerlerden. Ne güzeldi insanın evinin anahtarını -ve başka hiçbir şeyi ve hiçbir şeyin sözünü vermeden- teslim etmesi birine... Eve girdi. Akşam olmuştu, açmıştı yine o da.

Yeteneği için şükran duydu tekrar, kime şükran duyması gerekiyorsa; "ya normal insanlar gibi arayıp dursaydım diğer yarımı" diye düşündü. "Ne kadar zavallı bir hayatım olurdu, ben çekmecelerin ve kilitlerim ve istediğim zaman istediğimle oluşumla ne kadar mutluyum, kimsenin bana neden? demesine izin vermeden, herkesi severek veya kimseyi sevmeden... Sadece kendi istediğim uzaklıkta tutarak istediklerimi ve kimseyi içime almadan ve aslında kimseyi de rahat bırakmadan; beni mutlu etmelerine izin vererek ama zaman bizi giderek üzerken, beni mutsuz görmelerini engelleyerek olabildiğince... Ne güzel dağıttım tüm hislerimi gerekli tüm mercilere, işinin ehli olanlara hem de."

Gerçekten de öyleydi. Okuduklarını biriyle, yazdıklarını başka biriyle, fotoğraflarını, müziğini, filmlerini, kitaplarını, sigarasını hep başka başka birileriyle paylaşıyordu. Biriyle yatıyordu, biriyle özellikle yatmıyordu çünkü rahatsızlık veriyordu bazı birliktelikler insana bir yerden sonra, bunu anlamıştı ve vaktiyle o kilidi çevirdikten sonra, birini daha kaybetmek istemediğine karar vermişti (Onun da artık alışması lazımdı yalnızlığa, dimi ama? İnsan anlamalı üstüne kilit vurulduğunu). Biriyle güreşiyor, birini bir baba şefkatiyle öpüyor, birinin saçını okşuyor, birine saçını okşatıyor, biriyle de akşamları içiyordu. En güzel günlerinde birine sarılıyor, biriyle uyuyor, birini kovalıyordu yanıbaşından. En güzel gecelerinde, yıldızlara beraber baktığı biri, baktığını anlattığı başka biri vardı; ya yaşardın, ya yazardın; yaşayan ve yazan aynı olamazdı hiçbir zaman. Bazıları ona yardım ediyordu; biri ütüsünü yaparken, bir diğeri evini topluyordu. Diğer biri onu kimsenin anlamadığı gibi anlıyor, o da başka birinin kanına kimsenin karışmadığı gibi karıştığını sanıyordu.

Şükretti haline; ya onu da çağıran biri olsaydı öyle biçimsiz zamanlarda?
Ya onu da yormasına izin verseydi bir aşkın?

Ama bilmiyordu, öyle yürekten sevmiyordu; herkesi kendine sakladığını, hepsini hesapladığını sanmıştı ama olmuyordu, o yüzlerce çekmecede bir tek kendine yer bulamıyordu, oturacak bir yer, bir yer, bir...

Koca kalabalığın arasında ıssızlaşmıştı, hissizleşmişti. O kadar ufak parçalara bölmüştü ki hislerini, o çekmecelerin hiçbiri sığabileceği kadar küçük değildi artık; çünkü, kendisi kocamandı.

Gece oldu. Uyuyamadı, yine.

Kendisine saçma gelmesin diye seçtiği hariç herkese saçma gelen ritüelini yerine getirmeden de uyuyamayacaktı anlaşılan. Yorganı kafasına çekti, kendi nefes alışına dikkat etmemeye çalışarak ittirdi tüm çekmeceleri birer birer; bir, iki, üç -bunu iyi kapa; sıkıntı var, gıcırdıyor- dört, beş, on, on bir, on beş, on altı... Bir yerde dalmış olacak ki sayamadı tam. Ama o tam kapanmayan çekmeceden bir çift göz onu izliyordu, uyuyuşunu izliyordu, gülümseyerek; elleri aile yadigarı A klavyede, tetikte.

Sandığının aksine bu birini, o seçmemişti.

(Biterken, duman kendi içinde dönüyordu.)


(Kasım 2009, Kartal ~ Haziran 2010, Devrek-Çaycuma)
Saçma bir filmde saçma şekilde duyduğu söz için, Sinan'a teşekkürler :)

Evcil

İlk "bloglamaya" başladığım zamanlarda sanırım cesetizleri'nin blogunda gördüğüm bayağı içten bi yazı vardı, tam da hatırlayamıyorum ama hissiyatı bana çok tanıdık gelen "beş yaşında gerizekalı çocuklar gibi seni her sevdiğini söyleyene sonsuz güvenmenin salaklığı" konulu birkaç cümleyle başlıyordu.

(Bu arada ayıp olmasın diye link verdim ama gittiniz gördünüz ki yazıların yerinde yeller esiyor... Bu birden yazmaktan vazgeçme nanesini de anlamıyorum -hem de yedi yüz bilmemkaç kişinin izlediğini bilirken-; zaten yoktu kız bir süredir, hazır yokum toptan yok olayım bakalım kimse fark edecek mi, mi dedi nedir?)

O hissiyattan hareketle, kendi yazımıza dönelim...

***

Biri hayatına giriveriyor, tamam diye mesafeli mesafeli yakınlaşıyorsun; canın ciğerin oluyor, seviniyorsun... Evcil hayvanı olması gibi aslında insanın, öleceğini bilerek hayvanı almak ve sonra acısının üstesinden gelememek gibi; hayatına soktuğun adamı da bitebileceğini düşünerek kabul ediyorsun ama bittiğinde üstesinden gelememenin salaklığını yaşıyorsun. "-sız yaşayamamak" değil bu ama içinde hep bi hüzün kırıntısı oluyor, bir yerlere batıyor sen hareket ettikçe.

Artık hoşçakal demek veya hoşçakal demeden veda etmek (düşünülemez, ama) daha kolay gibi geliyor; sürekli kavga edip barışan çiftler gibi ama hiç kavga edemeden ayrılmak... Kavga-bile-etmeden.

Çünkü yoruluyorsun. Onu düşünmekten yoruluyorsun, onun için veya onun adına bir şeyler düşünmekten yoruluyorsun, o seni mutlu etmezken senin onu nasıl mutlu edeceğine kafa patlatmaktan yoruluyorsun; onu gülümsetmek istiyorsun, ona yardım etmek ama nasıl, bilmiyorsun ki; belki çok sıkmak, belki rahat bırakmak gerek, bilmiyorsun (hani onu tanıyordun?), bilmiyorsun işte ama deniyorsun; bozuluyorsun, düzeliyorsun; en kötüsü de ne biliyor musun, o seni bir mail, bir şarkı, bir bakışla her düzelttiğinde ona daha çoğunu vermek istemen ama ters giden bir şey var hala, o beş yaşındaki gerizekalı çocuğun salaklık hissi işte... Bir yerde "tamam o mutlu olsun da" ermişliğine ulaşıyorsun belki de; geç oluyor, güç oluyor.

***


"Sözgelimi sen benim için şimdi yüzbinlerce oğlan çocuktan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var, ne de benim sana. Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için"

(...)

"Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin, insanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan, beni evcilleştir işte"

***

Ayrılmak ilişkisel bir şey midir illa?


Bir süre sonra yazacağımı düşündüğüm bir yazıdır. Bu akşama kısmetmiş.
(20 Nisan 2010)

E Onun Adına Yalan Derler?

Etrafımda olan bitenler yüzünden artık eskiden meşru görmediğim bazı hayat şekillerini (mutualist, friends with benefits, iki ters bi düz felan) pek garipsemiyor olabilirim, hem ayrıca ben çok düzgün gittim de ne oldu afedersiniz, ama biriyle tanıştığımda böyle ne yapıp ne yapmayacağını; neyden hoşlanacağı'nı bırak, neye tahammül edip edemeyeceğini tahmin edebileceğimi sanıyordum.

Yanıldığımı bana kanıtlayan bir olay son iznim sırasında başıma geldi; vermeeeez diye iddia ettiğim kızlar vereyazdılar, hayır bana ne ama ben yanıldım ya ona takılıyorum. Demek ki, deelmiş.

Onu geçtim, bugün bi yazı okudum ve fark ettim ki ben de fena kaymışım magazin çizgisinden şu taşınma hengamesi arasında: Kaan Tangöze, Seçkin Piriler'le evlenmiş! (Benden daha kaymış olanlar için: Biri Duman'ın solisti, diğeri kırmızıpapuçlarımeskimişdolaptaaağğğ bir bilmiyorum, manken-şarkıcı-oyuncu, boya sarışını kız)

Hayır bu adam Foça'da bağıra çağıra 4 saat şarkı söyleyen, Senin Marşın'ı, Aman Aman'ı, Senin Gibi'yi, Senden Daha Güzel'i söyleyen adam mı? Bu sarsarsarhoş o sarhoş mu yani, şimdi biz bu ilişkiyi bir porno film başlangıcı olarak idrak ederken birden evlilik gelince, bu şarkılardaki güzelin sevgili Piriler olduğunu mu düşünmek durumundayız? (ıyh)

Valla yapacaktım bi gelinli damatlı şakalı bir şey ama bloguma Piriler bulaştırmaya içim elvermedi be...

Beni şekilci olarak nitelendirmenize sebep olacak bu yazıyı yazmama neden olan gayet başarılı yazıyı aşağıda bulabilirsiniz:
http://www.hayatiminerkegi.com/2010/03/davul-dengine-bas-skime-cello-tam-sana.html
Benim içimi de bu arkadaş dökmüş aslen.

Bir de şu an düşündüm de, arkaplanda çalan The XX - Crystalised adlı şarkıdaki kadın vokal de sevgilisine evlenme baskısı yapıyordur, aramadı diye kızıyordur, gece telefonunu kapattı diye kafayı yiyordur, dimi?

Halbuki bu ses öyle bir ses olamaz. Onun hayatında her şeyin yolunda gitmesi lazım; onun çok cool durması lazım, karşısındaki insanın da onun bu coolluğunu gölgede bırakmayacak kadar anlayışlı olması lazım, hani bunların ilişkilerinin kimsenin birbirini sıkmadığı, sakin ama vazgeçilmez bi ilişki olması lazım...
...mış gibi gelmiyor mu?

Halbuki tüm bu tripleri bu kız da atıyor, aynı kavgaları ediyor, aynı gözyaşlarını döküyor filan; Amy Winehouse da giden sevgilinin ardından bi şişe viski devirecekmiş gibi dururken "I cried for you on the kitchen floor" diyor ya, biliyoruz işte, onlar da gidip ne idüğü belirsiz bir adamla (hani sadece takılıyorlar beraber dedirtecek cinsten bir adamla) evlense, aynı yukarıdaki sendromu yaşamayacak mıyız?

Bağlayamıyorum yazıyı deminden beri; o kadar şaşırdım ki, tahmin etme yetimle birlikte yazma yeteneğimi de yitirdim sanırsam.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!