... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

polis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.05.2013

31.05.2013

Çok kötü bir şey olacağına dair duyum aldık, birinin annesinin emniyetteki arkadaşından, birinin istihbaratçı babasından.

Bizi Taksim'in dışında tutmak için numara mı, bilmiyorum. Hayatta en az güvendiğim şey, polis. Şey, kişi değil. Kişiliklerini artık kaybettiler.

Öte yandan, evin içinde huzursuz huzursuz volta atıp durmak anlamsız.

Ne olabilir? Ölür müyüm?
Kitle imha silahı mı kullanılır?
Atom bombası mı atılır?
NE OLUR?

Ben ölmekle ilgili bir sorunum yok demedim mi pazartesi kadına?
Evet yok.
Şu an, dostlarım orada, oralarda. Onlar ölürse ben ne yapacağım? Nasıl yaşayacağım kendimle nasıl???
(Kocaman bir soru işareti koy bu tarihe.)

Ailem dışında tutunduğum, geride bıraktığım hiçbir şey yokken ben ölemeyeceksem, kim ölecek? Kim "devlete, polise karşı çıkanlar bir de ambulans mı bekliyor?" diyen Sağlık Bakanı'na "yok lan artık!" diyecek?

Ölmekten korkmayan ben Taksim'de olmazsam, daha layık kim olacak?

Bilmiyorum, bilmiyorum.

Bana bir şey olursa, bu defter Cihan Akıncı'nın olsun.
Yazılarımdan başka (naçizane) hiçbir şeyim yok hayatta, bir çocuğum, kendi kurduğum bir aile, bir ev, araba, tekne, kümes vs.
Tüm maneviyatım dostlarımın olsun.

Ve bana bir şey olursa, kalbimi gerçekten kıran herkesi affedebilmeyi diliyorum.
Bunu hala yapamadım çünkü.

Ha, unutmadan... Bugün veya herhangi bir gün ölürsem, beni Heybeliada'ya, Zeyyat'ın yanına gömün.
Uzun zamandır en çok özlediğim kaybım o.



Bu küçük şişenin içinde Venedik kanallarından aldığım su var. Şimdi ben en az Venedik kadar huzurlu, en az bu martılar kadar özgür bir ülke hayaliyle Taksim'e gidiyorum. Korkuyorum ama gitmezsem daha çok korkacağım. #direngeziparki 



01.06.2013

Dün. Bugün düğünümüz olduğu için kuaföre gittim. "Ne var canım?"cı bir kadınla ağız dalaşına girdim. Sonra boşverdim. Yobazdan daha yobazdı kolsuz, minicik elbisesi ve pembe ojeleriyle. "İyi eğlenceler" dedi kuaför çıkarken. Şöyle bir baktım. "İyi savaşlar" dedi. "Teşekkürler."

Osmanbey metro. İçeri gaz bombası atıldı. Dışarı çıkamadık. Bekledim, Aşağı da attılar. Sonraki metroyla Şişli'ye kaçtım, Osmanbey'e yürümeye başladım. Halaskargazi'den gelen TOMA'yı görüp Cumhuriyet Gazetesi'nin sokağına, oradan arkaya, Bomonti'ye, Kurtuluş'a, Pangaltı'ya, Harbiye'ye. Yolda 20 kadar polisin yanından geçtim. Korkmadım. Hilton'un önünde dostları buldum; Deniz, Bora, Muzo, Cem, vesaire.

Hilton'un bahçesine doğru gaz bombaları atıldı, tepemizde helikopterler, onlara el sallayan bizler. "Sık bakalım, sık bakalım / Biber gazı sık bakalım / Kaskını indir, copunu bırak / Delikanlı kim bakalım" nidalarıyla Lütfi Kırdar'ın önüne doğru sürüklendik. İçeride Miss Turkey vardı. GERİZEKALILAR. Suratımda bir şal, yolumun üstünde gaz maskesi alacak yer yoktu napayım, elimizde Talcid'li sular, her şeyi ne de çabuk öğrendik?

Habitat Parkı'na yukarıdan, caddeden gelen haberler iyi değildi. Arkadaşlar yorgun, ben en son ne zaman bu kadar yürüdüm hatırlamıyorum. Ama garip bir şey var. Bir şey işte. Anlatamam da. Beşiktaş'a yürüdük. Oradan ev. Boğazım ağrıyor hala. Düğün olmasa bugün. Hiçbir şeye benzemeyeceğiz. Hiçbir hakkı teslim edemeyeceğiz. Düğünden sonra tekrar dışarı çıkacağız en fazla. Tekrar. Fıskiye gibi. Devr-i daim.

Bazı sokaklar o kadar sakindi ki dün ben yürürken. Kurtuluş. Önünden geçtiğim Huzur APT.ları saydım. Bunlar bu kadar çok muydular? Huzur diledim sonra. Ve rüzgar. Aşağıdan yukarı, hani karda olur ya bazen, biber gazını dağıtacak rüzgar. "Allahım lütfen" dedim. Allah'a da yalvarıyorsun. Ne fark eder? Ne varsa. Elinden, içinden ne geliyorsa.

Beşiktaş'ta rakı masaları kurulmuştu biz indiğimizde. Eğlenen insanlar. Ne garip. Ahmet Kaya çalıyordu, o da garip.

"aydınlansın diye şu kirli yüzler / biz durmadan savaşırdık"

ODTÜ'deki "olaylar" veya beterin beteri

İktidar yandaşı medyanın "bir takım olaylar" diye geçiştirmeye çalıştığı, ODTÜ'deki polis şiddetine karşılık Boğaziçi Üniversitesi hemen bir bildiri yayınlayarak ODTÜ'nün yanında yerini aldı. Bunun aksini zaten düşünemediğimden, bildiride imzası olan hocalara bakıp, bölümden birkaç tanesine "aferin lan" çektim içimden, tahmin ettiğim birkaç tanesinin ise orada ve oralı olmayışına "demek ki hala aynılar" diyerek cık-cıkladım. Kafamı da iki yana salladım hatta bu sırada.

O esnada, beterin de beteri olduğu, bazı üniversitelere mensup insanların hepten okullarından utanabileceklerini hiç düşünmüyordum. Bolu Dağı'nda satır köfteci açacakken sehven İstanbul'a gelip üniversite açmış adamlarla değil, derdim İTÜ'yle, YTÜ'yle, GSÜ'yle, MSÜ'yle, Marmara Üniversitesi ile; yazık ulan size! Bazılarınız ÖSS tercihlerim arasında yer alıyordunuz; neyse ki tercihte bir alta ama insanlıkta pek aşağı akademisyenlerin arasına düşmekten kurtulmuşum.

İTÜ kardeşimin mezun olduğu okul olduğu için hepsinden daha çok battı gözüme. Demek ki neymiş, öyle mezuniyetlerde höt höt konuşmakla, türkiye'nin en aydınlık fikirli, en ilerici, en zeki, en akıllı ve en çok integral bilen (tabirler bana ait değil) öğrencilerini mezun etmekle övünmekle, kep töreninde Moves Like Jagger öncesi 10. Yıl Marşı Kenan Doğulu remix çalmakla olmuyormuş o aydınlık.

YTÜ rektörü de kalkmış hala, azıcık dil bilgisiyle Twitter'dan debeleniyor. Onun yazdığından pek bir şey anlaşılmıyor ama özetle "ODTÜ'yü kınama yazılarının arkasında olduğunu", bu yaptığının yorum olduğunu idrak etmeksizin "yorum yapmayacağını" iddia ettiğini biz anladık. Kendisi ne konuştuğunun, ne yazdığının farkında olmayan bir adamcağız belli ki. Bildirisi mahkemede geçersiz sayılabilirdi, başka okullar da işin içinde olmasaydı.

Yavşaklar sizi.

Ben bildiride imzası bulunmayan hocalarıma sitem etmeye devam ediyorum, çünkü bir grup protesto hakkını kullanmaya "yeltenen" genci gördüğü zaman üzerlerine biber gazı sıkan, ses bombası atan zihniyeti kınamak gerektiğini düşünüyorum. Benim insanlıktan anladığım bu.



"Faşizme Karşı Direnmiş Üniversite Gençliğinden Bir Öğrenci" imzasıyla başbakana mektup ileten ve akabinde (tabi ki) gözaltına alınan öğrencinin mektubu için buraya,
ODTÜ'nün kendi açıklama yazısı için buraya
Boğaziçi'nin bildirisi için buraya,
Yukarıda saydığım üniversitelerin bildirisi için buraya,
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi'nin konumu için resimdeki kırmızı halkaya
Vaktiniz ve badem bıyık göresiniz varsa bir de şuraya bakınız, ilim yayma zart zurt derken oradan alır yürürsünüz.

dördüncü sınıf adalet anlayışı

Dördüncü sınıf emniyet müdürlerinin yazdıklarının delil yerine geçmediği bir ülkede, "yazılmadıysa olmamıştır" sloganlı bir işte çalışıyorum; ne kadar nafile bir iş yaptığımı böylece anlayabilirsiniz.

Bu ülkede yazılmış da, olmamış olabiliyor pekala!



Türkiye'deki adalet sistemiyle ilgili yazılarımın hiçbiri "adalet" etiketine sahip değil. Olacağını da sanmıyorum.

Dördüncü sınıf terk bir ülke bu.

kahrolmak

Bugün İK görüşmesinde müdürlerin kariyerine çomak soktum. Cuma günü, yani son gün, bi gayriresmi görüşme daha yapıp ittirebildiğim kadar ittireceğim o çomağı. Devirmesem de tekleteceğim onları.

Aslında gidişe bırakmamak lazım bu olayı, da dedim İK'ya. Millet patır patır dökülmeden belki, goygoyu bırakıp yapmaları gerekeni yapmaları, milleti "dinlemeleri" gerekiyor. Sen işe aldın sen takip et, hesabı.

Ülkedeki olayları konuşmak için de ülkeden ayrılıyor olmak gerekmiyor illa ki, ama o kadar yorucu ki. Konuşalım mı? Bugün gerçekten kahroldum ben. Hopa'da yaşananlar (gerçekten yaşananlar ama) ne? KORKUNÇ! Birtakım insanlar, ki icabında 5-10 pornocu, icabında 200 kişi olan ama iş başbakana karşı durmaya gelince nedense devleşen, kalabalıklaşan ve üstlerine polis sürüsü salınmadan kontrol altına alınamayan bir topluluk, başbakanın miting yapacağı yerde halay çekmiş ya... Polis biber gazı sıkmış, bir öğretmen ölmüş -BİR ÖĞRETMEN ÖLMÜŞ!- başbakan çıkıp "kalp krizinden öldü, üstünde durmaya bile gerek duymuyorum demiş, Hopa'da elektrikler kesilmiş, telefonlar dinlenmiş ya... Mizah dergisi almak için 18 yaş sınırı getirilmiş, dün ağlak barınç çıkıp 5-10 pornocu demiş (belli ki altı sıfır atıp söylemiş ya), yandaş medya havalara bakıp ıslık çalmış, bunların hepsini görmezden gelmiş ya...

Yasaklarınıza, rezilliklerinize, ikiyüzlülüklerinize ben yetişemiyorum artık.

ULAN!
Ben bugün çılgın projeyle ilgili atıp tutacaktım, kinayeli, komikli, şakalı bir şeyler yazacaktım, hal bırakmadın bende RTE. Senin yüzünden yazamıyorum, daha beni doğrudan engellemedin (o günü de bekliyorum ya), ama ülkem için üzülmekten yazamıyorum, içimdeki öfke o kadar büyük ki o öfkeyi kusamamaktan ötürü yazamıyorum, memlekette olan biteni birtakım halka nasıl da anlatamadığımıza, nasıl aciz olduğumuza, elimizden nasıl da bir şey gelmediğine şaşırmaktan yazamıyorum. Yazamaz oldum. Düşünemez oldum.

İstediğin buydu, al.
İnsan müsveddesi...


(01 Haziran 2011, İstanbul)

Kahkahanın İktidarı

KAHKAHANIN İKTİDARI
Meltem Gürle, 19 Aralık 2010


Bütün çocukluğunuzu ‘arka sıradaki gözlüklü kız’ olarak geçirdiyseniz, sınıftaki zorbalarla nasıl baş edileceğine dair bir kaç şey öğrenmişsiniz demektir. Zorbalar her zaman yanıbaşınızdadır. Öğretmenin görmediği zamanlarda saçınızı çekecek, gözünüzün içine baka baka yemeğinize tükürecek, hatta harçlığınıza bile göz koyacaklardır. Onlardan kaçarak kurtulamazsınız. Bunu size kimi büyükler de söyler: “Ne korkuyorsun, evladım? Sen de yapıştır bir tane.” Kolaysa sen yapıştır, dersiniz içinizden. Zorbalar her zaman sizden daha kuvvetlidir. Onun için zorba olmuşlardır zaten. Cepheden yüzleşmek işlemez. En iyi ihtimalle dayak yersiniz. Daha kötü ihtimalle, diğerlerinin dikkatini çekersiniz. Çünkü, bütün gözlüklü kızların bildiği gibi, her zaman başkaları olacaktır.


Zorbaları onlarla dövüşerek alt edemeyebilirsiniz. Fakat zayıf noktalarını kestirebilirseniz, oyunu kazanmanız işten bile değildir. Nitekim, benim itilip kakılmalar tarihimin şanlı finali, bir sabah okula gitmemek için iyi bir sebep bulmaya uğraşırken, şunu farkettiğimde gerçekleşti: bir zorbanın en çok korktuğu şey gülünç duruma düşmekti. Bu bilgiyle üzerime bir ışık inmiş gibiydi. Yatakta doğrulup ciddi ciddi düşündüğümü hatırlıyorum. Kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Bana gülünmesinden korkmuyordum. Bu yeni bir şey değildi. Oysa, onun kaybedecek çok şeyi vardı. Kendini bir tür kahraman sanıyordu. Anladım ki, süperman için kriptonit neyse, benim küçük zorba için de kahkaha oydu. Gücünü elinden alacak şeyi bulmuştum!


Bu olaydan seneler sonra, Rus düşünür Mihail Bahtin’in ‘Rabelais ve Dünyası’ adlı kitabında ‘karnaval kahkahası’na atfettiği anarşist özelliği okuyunca, çocukken farkında olmadan aynı prensibi kullandığımı anladım. Bahtin’e göre, kahkaha iktidarın gücünü elinden alıp kendisine karşı kullandığı için anarşisttir. Zorba ona gülmemizden endişe eder. Çünkü kendini çok ciddiye alır. Çünkü korkudan beslenir. Ona güldüğünüz anda üzerinde durduğu zemini tehdit ediyor olursunuz.


Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sırasında yapılan gösteride arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto eden ODTÜ’lü öğrencilerin, geleneksel mücadele yöntemlerini bir tarafa bırakarak birden Uzun Eşek oynamaya geçmelerini seyrederken bunları aklımdan geçirdim. Bahtin’e sorma şansımız olsaydı, bu olayın ‘karnaval kahkahası’nı çağıran popüler şenlikli biçimlerin özelliğine sahip olduğunu söyleyecekti bize. İlk bakışta yalnızca bir oyun gibi görünen bu eylemin aslında derin bir anlam taşıdığını hatırlatacaktı.


Öğrenciler dansın adımlarını değiştirdiler. Polis kalkanlarının önünde Uzun Eşek oynamaya geçtiklerinde, kuralları gücü elinde bulunduranlar tarafından belirlenmiş bir ilişkiyi yeniden tanımladılar. İktidar, öğrencilerin kendilerine yönelen şiddetle aynı yöntemi kullanarak yüzleşmesini beklerken, onlar bu ilişkiyi ters yüz edip bir şenliğe çevirdiler. Öğrencilerin bir çocuk oyununa geri dönmekten korkacak bir şeyleri olamazdı. Oysa polisin en son isteyeceği şey, öğrencilerin elinde ‘oyuncak’ olmaktı– ki ‘yastık’ görevi görmeye başladıkları andan itibaren, bu da gerçekleşmiş oldu.


ODTÜ’lü öğrencilerin eyleminin gücü buradan geliyor. Kahkahanın gücünden. İktidar kendini ciddiye aldığı ölçüde tahammülsüzleşir. Eleştiriyi kaldıramaz. Mizah duygusu zayıflar. Kendi gücünün mutlaklığından şüphe etmez olur. İtibarını korumak için de kaba kuvvete başvurmaktan çekinmez. Ancak giysileri, kalkanları ve coplarıyla etrafa korku saçması gereken kolluk kuvvetleri, önlerinde uzun eşek oynandığı zaman birden ‘korkunç’ olmaktan çıkıp gülünçleşir. Yani dokunulabilir, başa çıkılabilir ve dolayısıyla da alt edilebilir bir şey haline gelir.

Bunun içindir ki, ister arka sırada oturan gözlüklü kız olun, ister ‘orantısız güç’le yüz yüze kalan bir avuç öğrenci, şiddete başvuranlarla başetmenin en akıllıca yolu kahkahadır.

Bahtin’in dediği gibi, kahkaha özgürleştirir. Kendine ‘süper’ güçler atfedeni yeryüzüne indirir, yabancı olanı tanıdık kılar ve böylece korkuyu yok ederek bizi serbest bırakır. İşte o zaman iktidarın kahkahası yerine, kahkahanın iktidarından söz edebiliriz. Bu hafta ODTÜ’de olduğu gibi.

Yazı: http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1235310621&news_code=1292770843&year=2010&month=12&day=19
Görsel:
http://www.gazete5.com/haber/odtu-de-erdogan-a-protesto15-aralik-201-67381.htm

gebz! gebz!

Sabah Gebze'ye gittim geldim (sabahsabahsedasayan mode on) ve şimdi yine Vec ile öte alakasız bir muhabbetin ortasında Gebze'nin bana ne çağrıştırdığını fark ettim. Hayır, sebze değil.

Vec'in kusma efekti (ki o da başkasından kapmıştı yamulmuyorsam) "öcö!" pek benimsediğim bir efekt idi. Hani böyle kusma ihtiyacı içinde olup "ah şimdi bir Askı olsa da boğazıma bir parmak atıp beni kustursa" diye düşünülen zamana ait efekttir öcö! (Askı'nın bu konuda 98% başarı gösterdiği klinik deneylerle kanıtlanmıştır.)

Gebze de tam bir geğirme efekti olsa gerek. Umut Sarıkaya'nın "ihbin! ihbin!" diye gülen Almanları gibi. "gebz! gebz!" Her Gebze diyene limonlu bir soda uzatasım; yan yatıp altta kalan dizini kırmasını, üstteki bacağını uzatmasını öneresim geliyor. Hayır küçük olsalar omzuma yatırıp sırtlarını patpatlarım ama, kocaman adamlar bunlar dimi. Kimse onlar artık...



Neyse efendim, dönüş yolunda, bozulan ve beni haftalardır mağdur eden cep telefonumu tamirden aldım. Beyaz ekran veriyordu kendisi; oysa ki bozuk telefonda ekranın kararmasını, bozuk bilgisayarda ekranın mavirmesini beklersiniz dimi? Antika alet işte. Beyaz ekran veriyor ki ışık sürekli şarjdan yesin. Benim telefonuma da bu yakışır tabh, standart bir kafada olmasını bekleyemezdik. Telefona baktıkça José Saramago'nun ne demeye çalıştığını anladım yemin ediyorum. Körlük böyle bir şey de olabilirdi keza.

Telefona sıkışmış olan 38 lira, korktuğumun altında bir miktar olduğundan sevgili karmam beni tabi ki böyle bırakmadı, bi de karpuz kestik üstüne: Bugün itibariyle nurtopu gibi bir hız cezam daha oldu. Bir önceki radar maceram kadar haber değeri olmasa da bunun, gene kuzu kuzu verdik ehliyeti ruhsatı.

Her ay bir sebeple ceza yemek bende alışkanlık haline geldiğinden, buradan yetkililere sesleniyorum: Bomboş, dümdüz ve 3 şeritlik bir şehirdışı yolda 90'la (ya da sınırın elverdiği 99'la) gitmemi bekliyorsanız bu arabayı benden alın iyisi mi. Bundan sonra Gebze'ye taksiyle gider, yolda da uyurum mis gibi lan, bu ne.

Hadi bu acayip günün şarkı sözü şu olsun:

a day, a day when things are pretty bad
don’t let it make you feel sad
-the crackers were probably bad luck anyway-


We've got obsessions bebeyim, hem bende onlardan tonlarca var :) Obsesifim, kompleksliyim, eşki sözlük yazarıy(d)ım; bak icabında Recep İvedik bile olurum! 2010 yılında Avrupa'nın göbeği Güngören'den bir de telefon sapığı edinmişken hazır...

Ya bak gene aklıma geldi, gitti bi 130 lira daha... Gebz!


(03 Aralık 2010, İstanbul-İzmit)

Haber değeri kazanan polis çevirmesi

Küçüklüğümden beri çok duyduğum bir klişe vardır, siz de bilirsiniz mutlaka, sanki hepimiz HAB101: Haberciliğe Giriş dersi alırmışız gibi söylenir durur:

"Bir köpek adamı ısırırsa haber olmaz, ama bir adam köpeği ısırırsa haber olur."

Çarşamba günü idealist bir Bursa vizitimden dönüyordum. İdealist dememin sebebi şu: Tam 1 saatliğine bir hocayı görmeye gittim Bursa'ya, sabah feribotu kullansam da o saatte tek bir dönüş imkanı vardı: Karadan basmak. Hani ofise dönücez ya... Hazır çıkmışken dışarıda zaman harcamayıp, Bursa'daki Ahmet'imizi aramayıp hemen dönücez ya... Tabh.

Daha Gemlik'e gelmeden durduruldum, ama ne durduruluş! Solum yeşillik, sağım kamyon; 3 şeritli yoldan yaldır yaldır giderken yolu birdenbire tek şeride indiren polis sayesinde frenlerin sağlamlığını denemiş oldum, öyle bir asıldım ki her şey yerlere düştü aracın içinde. Kenara çektim; radara girmişsiniz dedi polis. Girmişimdir. Hız yapmışsınız dedi. Yapmışımdır. Evraklarınız? Yerden ehliyeti ruhsatı toplayıp uzattım, aldı gitti. Biraz sonra beni evraklarımı ve cezamı almak üzere sahneye davet etti, başka bir memurun yanına.

Buraya kadar haber değeri olmayan yerdeyiz ey okur; baştan geçen bu macera "270 lira girdi bize de amk" nidasıyla geçiştirilebilecekken, polis amcanın ettiği lafla ayrı bir boyuta geçtik:

"Bundan sonra radar yok, rahat rahat gidebilirsiniz."

"Paraya mı ihtiyacınız vardı da beni çevirdiniz?"den girdim kafamın içinde "Ha yani rahat rahat hız yap diyorsunuz şimdi?"den çıktım; aradan "Nerden bilicez radar olmadığını?"yı seçip onu söyledim. Tirbüşon gibi gözünü kırpıp "şşş" yaparak "Aslında var Gemlik tarafında ama şimdi bakılmaz" diye cevap verdi polis amca. Kısfmet dedim, duymadı. Arabaya girdim, telefona gitti elim yine, boşverdim, yoluma devam ettim kafamda bu haber değeri kazanan anım ve elimdeki 270 liralık hediye çekimle.

İyi haber; 15 gün içinde ödersem 25% ceza indirimi varmış diye duydum.

Bir de teselli ikramiyem var: Ben 122 km/sa ile ceza yedim, benden sonraki adam 102 ile. Hani 99 ile gitse ceza yemeyecekti muhtemelen. Eyh, Sokrates'ın dediği gibi, haklı yere asılsaydık daha mı iyiydi?

Ne yapsam, ne yapsam; bir CD edinip radardan kaçsam?
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!