... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

kayıp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kayıp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

yasak elmalı martini.

tam neye kızıyorum, onu da bilmiyorum. sarhoşluğa mı? sarhoşluğa sığınılmasına mı? yalana mı, yalan ihtimaline mi? aslında bir yerdeki en güzel kız olmayışıma mı, yoksa olma ihtimalime mi? (beauty is in the eyes of the beholder) çocukluğuma mı, fazla büyüklüğüme mi?

herhangiliğime mi, muhteşemliğime mi; hangisinin doğru olduğunu bilemeyişime mi?

esas kendime mi, esas oğlana mı?

tam neye inanacağım, onu da bilmiyorum.

(gözden çıkarılamayacak kadar değerli olduğuma, sanırım?)

kim demiş yasak elma kırmızıdır diye.

Meseleye bir matematik problemi edasıyla yaklaşmak yardımcı olacak belki de. Hayat iki artı ikinin hayatta dört etmediği (üstelik çoğunlukla daha az ettiği) bir yer olsa da, umudumu kesmek istemiyorum müspet bilimden.

Çözmem gereken şey şu: Yaşadığım şeyin büyüklüğü ve şaşırtıcılığı mı beni bunu herkese anlatmak istemeye iten, yoksa sadece ve basitçe, anlatmak istemem mi? Öğrenmek istemem mi? Duymak istediğim şeyleri duymak istemem mi? (Bu sonuncusu çok tehlikeli bak.) Hakkında her şeyi duymak istiyorum, peki bu (aşk değil de) nedir?

İçimde tutup kendime saklayamayışımın sebebi ne? Kendimden mi taşıyorum? Neden kendimi yollarda buluyorum, uykusuz ama yorgun değil, asla değil? İsyankar, heyecanlı, yorgun, şüpheci belki.

Her şeyi anlayınca ne olacağını bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok. “Koyveririm gitsin be” diyorum, "hani anı yaşayalım bu sefer de, önceden düşünüp planlayarak olmayacak"... Ama bu bile bir plan. Bu bile senaryo. Belki hiçbir şey konuşulmayacak, belki konuşulacak bir şey yok bile. Belki hepsi koca bir -OH bulutuydu; uyuyup üfledik, the end.

Yasak elmaya kimse sormamıştır, ısırılmak isteyip istemediğini.


Uğruna paralanacak bir ilişki daha bulduğum için mutlu olmalıyım. Nefesini dudaklarımda hissettiğim adama “seni de kaybedemem” diyebilecek, ona bu sorumluluğu yükleyebilecek kadar kendinden geçmiş bir kendindelik içindeydim ben.

(Vazodan bahsetmeseydik vazo kırılır mıydı ya?)

Parlement Mavisi ile Pazar Gecesi Sendromu

Saat 23:40, günlerden pazar. Kuzenimi almaya Sabiha Gökçen'e geldim, birazdan İstanbul tabelalarını takip ederek eve gideceğiz. Evde oturup aklımı dökmek varken burda, kenara çekmiş, kapıları kilitlemiş, azıcık çaresizlikle huzur arasında bocalayan bir ben. Çaresizlik, baki. Huzur, çünkü okumadığım (ama her an okumaya başlama ihtimalim olan) kitabım elimin altında, Karşı Pencere müziklerim CD'de, ben karanlıktayım, tepemde yıldızlar aydınlıkta...

Burada anlatmaya değmeyecek problemler yüzünden dışarıda gereğinden fazla bekler ve evde olsam da uyumayacağımı bildiğim saatlerimden yerken, çok düşünecek fırsatım oldu (çok mu düşündüm, yoksa çok fırsatım mı oldu?)

Düşündüm...

Geçenlerde tanıdığım biri öldü, 30 yaşında bir adam. Arkadaşım değildi, bir arkadaşımın arkadaşıydı ve biz sadece bir kez tanışmıştık, hatta pek gözüm de tutmamıştı (şimdi öldü diye yalan söyleyecek değilim) ama öldü yahu!

Ve benim arkadaşım çok üzüldü ve yazı yazdı arkasından -öyle bir alışkanlığı olmayan insanların yazması beni çok etkiler, nasıl yazarlarsa yazsınlar-, fotoğraflarını koydu bir yerlere boy boy, arkasına Meleklerin Sözü Var'ı iliştirerek.

Çok yapay geldiğini biliyorum bu yazdıklarımın. Ama şarkıyı dinlerken, demek ki oluyormuş diye düşündüm. Demek ki böyle bir şey var. Meleklerin arkadaşlara da sözü olabiliyor, son nefesinde elinizi tutmasını beklediğiniz insan illa bir karşı cins veya illa bir aşk olmayabiliyor, ya da tutku olmayabiliyor diyelim; çünkü bir güle aşık olunduğu gibi evlada da, arkadaşa da aşık olunuyor ama başka bir biçimde. Bu fotoğraf klibini izlerken bir arkadaşımı anladım (ve o bir daha kesinlikle dalga konusu olmayacak benim için); bir arkadaşımın da beni hiç anlamadığını fark ettim.

Düşündüm...

İnsanları hep onlar için bir şey -ama alabildiğine önemsiz bir şey- yapmayacak mesafede tutma halini,
İlla'nın sözlerini yazan adam kadar yüce gönüllü olmadığımı,
Haftasonu Amasra'ya, anneme söz verdiğim gibi cuma iş çıkışında basıp gitmeyi,
Yalnız dönüşümün ne berbat bir yolculuk olacağını,
Neden korktuğumu, neyden korktuğumu,
Sorgulamamam gerektiğini... Burda güldüm kendime, işte bunu yapamayacağım kesin gibiydi.

Eksik olduğumu sandım, kıskanç -ama çok kıskanç- olduğumu düşündüm (yine).

Bunları konuşamadığım için düşündüğümü düşündüm. Konuşamadığım için ne çok yazdığımı... Ağzımdan çıkanın da kırk yılda bir, dişimin kovuğuna gitmediğini. Bir tek yazı yazmak isteyip, onlarca yazımla istediğimi anlatamayacak kadar beceriksiz olduğumu. İçimden artık hiçbir ışık çıkmadığını.

Lakin, sevip de kaybetmek hiç sevmemiş olmaya yeğdir ya,
ışığı görüp kaybetmek de hiç görmemiş olmaya yeğdir.
Değil midir?
Yoksa doğuştan kör olmayı mı tercih ederdiniz ne kaçırdığınızı bilmemek adına?

Arkadaşım olsaydı ve arkadaşı ölmeseydi, arar 23:40'ta bunları anlatır mıydı acaba, dedim kendi kendime. Anlatırdı gibi geldi.

Ben anlatamadım; dilenmedim illa, dilenmedim, sevdim.


(30 Mayıs 2010, Sabiha Gökçen Havalimanı)

Girdap

Dünyada en kötü şey kaybetmek.
Neyi ama?

Aklını,
Duyularını,
Duygularını,
Dostlarını,
Seni dinleyenleri,
Seni okuyanları
(yazdıklarını değil, seni okuyanları)

Düşünsene,
her şey boş,
her yer boşluk.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!