... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

sosyalli(n)k

Birkaç kez bu partilere takılan bir arkadaşa, bu SociaLink partileri nasıl oluyor, diye sordum Bursa yolunda araba kullanırken. Ukala olabilirim ama gitmediğim veya herhangi bir duyu organıma temas etmemiş şeyler hakkında ahkam kesmeyi sevmediğimden, en azından güvendiğim birinin fikrini alayım istedim.

"Yea" dedi arkadaş, "işte biz arkadaşlarla takılalım diye gittik öyle, güzel ortam, Boğaziçililer filan, bildiğimiz partiler gibi... Ama giriyorsun mekana, bir sürü göz sana çevriliyor, uzun zamandır da görmemişler ya, bu kimdi filan... Bir de okuldayken yüzüne bakmayan insanlar da oluyor aralarında, ilginç yani. Etrafını çevreliyor birileri, nerede çalışıyorsun ne yapıyorsun'lardan gelir tahmini filan yürütülüyor, olay belli."

"Yani kızlar erkeklerin gelirine, erkekler kızların giderine bakıyor işte." diye tamamladı Kaan.

Yılbaşından beri mıh gibi aklımda tutuyorum bu çok güldüğüm cümleyi. Benim için, inatla davet edilmeme rağmen muhtemelen hiçbirine gitmeyeceğim Boğaziçili çiftleştirme partilerinin esası, Kaan'ın bu cümlesidir.

kek gibi kararlı olsam

Canavar Banavar'ı istiyorum!


Uzun zamandır bir konserde, dün Büyük Ev Ablukada konserinde eğlendiğim kadar eğlenmemiştim. Gerek kısa şehir içi mesafelerde, gerekse de İzmir gibi uzun yolculuklarda dinlete dinlete kafalarına soktuğum, camları açıp Alsancak sokaklarını inlettiğimiz bu grubun konseri için bilet aldım ve gittik arkadaşlarla, şarkıların tümünü bilen bir tek ben olsam da bas bas bağırarak eşlik ettiler onlar da, kafadan attıkları sözlerle de olsa. Vec'in lilisi, benim tayyarım bir; havadar ve bil iki kez söylendi. Nasıl manasızca bağırıp çağırıp dans ettik, haddi hesabı yok. İstediğim tam da böyle bir şeymiş, hardcore Büyük Ev Ablukada!

Oradan çıkıp taksiye bindik, doğru ENSO partisine. Yolda kestirip, Kuruçeşme'deki 8th Hill'de uyandı bu tayyar. Davetliydik ya, assolist gibi en son girdik mekana. 8th Hill, bu tip her mekan nasılsa aynen öyleydi, denize tam karşıdan baktıran harika bir manzara avantajıyla tabi. Biz gittiğimizde hala tıklım tıklımdı içerisi, ki okul partilerinin artık hep ardışık günlerde olduğunu düşünürsek bu bayağı iyi bir şey. Ve tabi kızlar aşırı süslü, oğlanlar aşırı ortam çocuğu görünümündeydi, yani bu jenerasyonun tipik bir örneğiydi içinde bulunduğumuz yer. Olduğum yerden sütlere bakarken gelecek yılki başkanın şimdiden belli olduğunu düşündüm. Hadi hayırlısı bakalım.

Büyük Ev Ablukada üzerine Serdar dinlemek en en en istemediğim şeydi ama bu bizim bir arkadaşa "sana bir önerim olacak, hayatından mikiropları at!" diye seslenmemize engel olmadı. Bazılarımızın hayatından atması gereken mikroplar var, gerçekten. Bunlar bazılarımızı özellikle kafayı bulduğumuz zamanlarda rahatsız edip kısa mesajlar yazdıran, hoppaa diye dans ederken bir an durup, bir an kötü olup gözlerimizi dolduran hayalet gibi mikroplar. Genelde, sadece zaman ile defedilebiliyorlar. Başka bir dermanı yok gibi, başka bir çivi de sökmüyor bu mikropları (başka bir çivi sadece başka mikroplar bulaştırıyor halihazırda bağışıklığı azalmış bünyeye).

Benim merakım aslında şu: Hep bazal bir mutsuzlukta durmak mı daha iyi, yoksa gün içinde, güneş ışığında bakıldığında mutlu, içerken, arkadaşlarla beraberken en şen şakrak olup da kendini kaybettiğinde kendini kaybedercesine üzgün olmak, ağlamak ve kendini paralamak mı... Hayatının ışıklı döneminde ışığı alabildiğine saçmak mı, sonra tamamen karanlığa gömülebilmek için? Bir şarkıyı gündüz en çok sevip, gece en çok onunla ağlamak mı, sizce?

Ah, unutmadan, bir de ne oldu... Dün yine akşam birini göreceğimi sandım, öyle dedi, kendisi dedi bu sefer ve ben yine tuzağa düştüm, kalbim yine capsli, yani caps lock'lu böyle KOCAMAN bir takla attı; ve yine hiçbir şey olmadı. Bu noktada artık altımda ağ olmadan yerden yükselmiyorum ama biliyor musunuz, ağa düşünce de canı acıyor insanın. İpler kesiyor derisini, bir şey oluyor işte yine, ama ertesi gün geçiyor. Ertesi gün öğle saatlerinde, akşama kadar evde pineklenecek güneşli bir güne uyandığında insan daha iyi oluyor, hep daha iyi ve daha kararlı... Bir daha, takla atmaya kalkan kalbe çelme takmaya kararlı; bir daha umutlanmamaya kararlı, bunun son olmasına ve bir daha "bir daha" dememeye kararlı. Kek gibi.

Anjeliqueue

Şimdi ellerimi çırpa çırpa coşkulu bir 19 yaş yazısı yazıcam!

Geçtiğimiz cuma, yani 26 Kasım 2010 gecesi ENSO tarihinin en büyük, en kalabalık ve en prestijli partisini gerçekleşti. Anjelique'de bir üniversite partisinin ilk oluşu bir yana, bunun bir cuma gününe denk gelişi kapıda akıllara zarar bir kalabalık oluşmasına neden oldu. Anjelique için, hem de ENSO partisi olacağını bile bile önceki ve sonraki haftaları zorlamaya devam eden Radyo Boğaziçi üyeleri mikrofonlarını yemiştir tahmin ediyorum (kusura bakma David:))

Davetli listesinde olan biz bile 40 dakika filan kapıda beklememize rağmen içeri giremeyip, gidip sahilde zaman öldürdük, sonra ancak girebildik partiye. "Anjelique istifa!" nidaları yükseliyordu kalabalıktan; bilet alıp içeri giremeyen, kurnaz güvenlik görevlileriyle kavga eden bir sürü üniversite öğrencisinden. Biz yaşlılar arkalarda durup acaba ENSO için bir şey denecek mi, diye bekledik. Denmedi. Yine de partiden sonra ENSO'nun "izdiham için biz özür diliyoruz, içeri giremeyenlerin parasını iade ediyoruz" mesajı, son yıllarda kulüpte gördüğüm en düzgün davranış olabilir.
Anjelique'e geri dönelim... Şimdiye kadar SuAda dışında bu kadar denizin içinde hissettiğim bir mekan olmamıştı, o bakımdan mekan bayağı güzelmiş. Hem de geniş, ferah; aşağıda duranların yukarıdakilerin frikiklerine nail olduğu tehlikeli bir ortam. Normalde gideceğimden değil, ne işim var anjelikue'de zaten. Az votka çok redbull'a 30 lira vermeye meraklı değilim. Öğrenci psikolojisinden çıkamayan aklımı seveyim!

Bu arada parti, süperdi. Ben bu kadar eğlendiğim bir kop kop zaman dilimi hatırlamıyorum yakın tarihte. Genelde de sıkılırım üstelik bir yerden sonra; iki hafta önce "eelence" diye daracık, tüm olayı içeri herkesi almama züppelikleri olan türkçe pop kafasında bir yere gittik örneğin, bir yerden sonra ayh! nidalarıyla elimi kolumu nereye koyacağımı bilemeyip (ki zaten koyacak yer de yoktu, tıkış tıkış...) bir köşeye çekildim; Tsum'la onu bunu kesip malzeme topladık; ben blog için, o planladığı senaryo için. Kafamda birtakım soru işaretleri oluştu, örneğin tek gecelik ilişki arayışı yüzünden akan anne yaşında kadının kuaföre bir gecede döktüğü paranın nasıl bir yatırım sayılacağını merak ettim. Uzun vadeli ilişki arayan kadının döktüğünden fazla para var o saçta ve makyajda. Bu durum beni şaşırtıyor, bir gece için bu kadar süslenmek... Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez kafası da olabilir.

Amaan, neyse. Biz kulüp heyecanımıza geri dönelim. Topuklarımız elverdiğince hoplayıp zıpladıktan sonra, mekan artık kapanmaya yüz tuttu, biz de topukladık. 25 saat açık pidecimizde bol sarımsaklı sabahakarşıişkembemizi gönül rahatlığıyla içtik ve soluğu evde aldık... ertesi gün 2'de uyanmak üzere.

Ne demiştik? Öğrenci psikolojisinden çıkamayan aklımı seveyim! :)

(Kasım 2010, ziyadesiyle Ortaköy)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!