... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Açık ucu olan var mı?

Beni aramayı sormayı aniden kesen bir adama ilk kez "noldu?" diye sormadan duruyorum. Bunun başıma geldiği 98934801 defada hep bir şey mi oldu diye meraklanmış ve illa ki karşımdakinden "klasik erkek dengesizliği işte" gibi ya da bu gerzeklik seviyesinde bir yanıt almayı bilmiştim. Bilmiştim de bir şey mi olmuştu? Yoo. 

I need closure.

Bu sefer sormadım. Sormadım ve günler geçti. Umursamayacak kadar cool ya da meraklanmayacak kadar kalabalık olamadığım için, bunu kendim için bir sınav olarak görmeyi tercih ediyorum. Hiç sesimi çıkarmıyorum. Bu kez acayip kararlıyım. Zaten olmamış bir şeyin kapanışını yapalım diye tutturmayacağım bu kez.

Değişikmiş bu. Böyle mi yapıyorsunuz, böyle ucu açık mı bırakıyorsunuz işleri, marifet bunu yapmakta mı? Bir yalnızlıkta boğulmamak için, kapıyı pencereyi bu adamların sızabileceği kadar aralık bırakmakta... Sen haklısın dedirtmemekte, borçlu hissettirmemekte ve her daim müsait olmakta...

Böyle şeyleri asla beceremedim, böyle sınavları, oyunları... Becermeye çalışmadım, istemedim, bunu hem kadına hem erkeğe hakaret olarak gördüm, hala da öyle görüyorum. (Çok sevdiğim erkeklere yakıştıramadım bu sığlığı;; hatta daha ne sığlıklar yakıştıramadım ama hepsi birer birer karşıma çıktı zaman içinde.) Bunları yapmayı reddettiğim için de kendimle ufacık gurur duyuyordum, hala da biraz duyuyorum ne yazık ki. 

Ben çok komiğim, çok zekiyim, bana çok gülüyorsunuz ama öbür kızı kovalıyorsunuz sonunda. Hem de daha iki üç kez görüşmüş halinizle, hayatınızı onun etrafında şekillendiriyorsunuz. Neden? Bilmiyorum. Sonra da gelip bana anlatıyorsunuz bunları, anlatıyorsunuz ama yine de anlamıyorum vallahi. Çünkü bunları ben yaşamıyorum. Anlattıklarınızı Sex and the City dizi finali izler gibi dinliyorum. İnanmıyorum çünkü. İnanamayacağım kadar çok yalan dinledim. Bir erkek bana "mutlaka görüşeceğiz tekrar" deyince "evet, tabi ki" diyorum. Çünkü nasılsa konuşmayacağız tekrar. Bir erkek beni öptüğünde fazla bir şey hissedemiyorum çoğu kez, çünkü ardından, beş dakika önce tanıştığı bir kızla üçlü yapmayı teklif ediyor bana. O denli önemsiz oluyorum birdenbire.

Bunlar hep oldu, bu insanların bir kısmını hala seviyorum, hala önemliler benim için. Belki geri döndükleri, ya da zaman zaman yanımda olabildikleri için; ya da sadece ben bunları sineye çekecek kadar yalnız olduğum için... "En azından dürüst" diye bir züğürt tesellim var. En azından dürüstler. Güveniyorum onlara; başka tür güvenler çok zor kazanılacak olsa da, en azından yalan söylemediklerine güveniyorum. En azından. 

Yani hiçbir fikrim yok şu an ilişkilerin nasıl başlayıp yürüdüğü konusunda, geçenlerde bunu söylediğim bir arkadaşım "senin daha önce erkek arkadaşın oldu ama, ne kadar farklı olabilir ki?" gibi bir şey dedi. Evet oldu, ama o zamanlar açık uçların prim yapmadığı, birini seviyorsak söylediğimiz, bir esprinin karşımızdakini kalbinden vurabildiği, zekamıza hayran bırakabildiği zamanlardı. Biri elimizi tutunca acaba neden tuttu diye düşünmüyorduk. Olmayınca da olmuyordu, insan gibi acımızı çekiyorduk. Şu an ise dışarısı hayvan mezarlığı gibi görünüyor gözüme.



İyi bir şey mi sanıyorsunuz gereğinden fazla hissetmeyi? Siz bunu düşünedurun, birkaç gündür etrafta dolaşan "kadınlar şairleri sever ama müteahhitlerle evlenirler" cümlesinin erkek versiyonunu düşünüyorum ben de bu arada. 
İlk bulan öbürlerine haber versin.



Annemiz üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir.

"Kızlar seni anlamıyor, erkekler de senden korkuyor."
 (birkaç yıl önce, eski bir arkadaş)

"Seni çok seviyorum... Ama kız arkadaşım olsan seni hiç sevmezdim."
(Aralık 2012, bir arkadaş)

"Mükerrem Bey'in kalbi beni sever mi acaba? Daima alacakaranlıkta yol arayan zihnine bir nebze olsun ışık tutmuş muyumdur? Beni gördüğünde, her zaman değil elbet, bazı zamanlar bir kıvılcım yanıp sönmüş müdür ruhunda?"


Gaye Boralıoğlu, Muamma
Notos Aralık 2012 - Ocak 2013 sayısı

if'i at, gerisi kalsın.


Dün, yine konuşurken fark ettiğim bir şey var. Yazayım da, yazmadığım için unuttuğum 98934801 şey gibi tarihe karışmasın.

Evlenince işi bırakacak kıza şaşırıp duruyoruz ya biz... Aslında adama şaşırmalı bana kalırsa. Kendisi işi bıraksa karısı pekala aynı şeyi yapacakken, dönüp müstakbel karısına "işi bırakmak ne demek?" diyecek kadar saygı duymayan adama... Şaşırmalı mı? Acaba?

Herkes kendisini zorlayacak, kendisiyle aşık atacak, kendisini kadar güçlü, zeki, işi gücü yerinde, esprili, x, y birini istediğini iddia ediyor çünkü, aksini yapmanın kendilerini güçsüz zannettireceğinden korkuyorlar. Oysa ki görünen gerçek hiç böyle değil, oysa hala küçük beyinlerimizin içinde birtakım ataerkil tilkiler cirit atıyor. Erkeklerde "benden iyi olmasın"cılık, kızlarda "biri beni kurtarsın"cılık. Annemiz bize bakar, üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir, çalışıp para getirir.

İlkokul 1 Hayat Bilgisi dersi veya kocaman bir evcilik oyunu. Birinin zihnine ışık tutmanız sizi sevmesine değil, sizden kaçmasına sebep oluyor, oyunun kuralı bu. Sonra yakala yakalayabilirsen veya yakalamaya uğraşmak istersen.

Arkadaşla sevgili arasında yapılan ayrım da beni ayrıca dehşete düşürüyor. Elbette sevgili başka bir şeydir, bazı konularda arkadaşa nazaran daha toleranslı olunan, bazı konularda ise kesinlikle olunamayan... Bu normal. Ancak, bir tarafta çok iyi olan, çok sevilen bir özelliğin öte tarafta katlanamaz oluşunu aklım almıyor. O zaman o sevilen özelliğin "kötü" olduğunu düşünmekten başka çare kalmıyor geriye. Örneğin, bencil olduğunu bildiğiniz arkadaşınızın bu kötü huyunu, onunla mesafenizi ayarlayarak görmezden gelebilirsiniz; ama bencil bir sevgiliye kesinlikle tahammül edemezsiniz. Birini, sizinle hayattaki duruşu eş olduğu için, size çat çat cevap verdiği için arkadaş olarak sevebilir, fakat sevgili olarak çekemez, çünkü zorlanmaya gelemezsiniz. Yeterince açık mı?

Düşünüyorum da, beni arkadaş olarak sevebilecek olan adam, şimdiye dek "keşke senin gibi bir kız arkadaşım olsa" diyen arkadaşlarımın aslında akıllarından geçen şeyi söyledi. O yüzden onların kız arkadaşları bana hiç benzemiyordu işte! İfade açısından en doğru cümleyi bu adam kurdu ve bu konuyu böylece çözmüş olduk.

Karakterini bir cenazede ağlamayarak, gücünü ise sıkışmış kavanoz kapağını açarak gösterdiğini zanneden, bir kadını ancak üstüne çıkarak kabul edebileceği, kaldırabileceği bir şekle sokabilen, aksi takdirde onu taşıyamayan erkek, güçsüz benim gözümde. Kovalanmaya değmeyen erkek o. Kovalanmaya değen erkeğin kaçmak isteyeceği bir şey yok zaten.

Belki de bu yüzden olmuyordur; öyleyse, olmazsa olmasın erkekcağızlarım. Bazen böyle, kim olduğum, ne olduğum aklıma geliyor. Arada sırada fark ediyorum kendimi. Birileri fark ettiriyor. Aslı mesela. Ya da Murat Can. Gürcan. Cem.

Yani adam benimle -yapabilirse- aşık atacak, ben de onunla. Benim onun dikkatini çekmek için zayıflamamdan çok, onun benim dikkatimi çekmesi için güçlenmesi gerekecek. Yelkenlerimi suya indirmemi istiyorsa, karşısında yelkenleri suya indirmeyi kabul edeceğim kadar güçlü olacak. Yoksa ben ne yapayım onunla? O beni ne yapsın?

Gene dodur dodur konuştum ama artık nasıl göründüğünü umursamıyorum. Ah, işim çok zordu hepten boşverene kadar.
Keşke çok yakışıklı bir erkek arasaydım ve başka derdim olmasaydı.

Kısfmet.


ve yine hayatımızda bir şey değişmiyordu.

haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı


Bugün, pek adetim olmayan bir şey yaptım: Feysbuka girip, bir adamın fotoğraflarına baktım. Aslında ben bir tanesine tıkladım, başka albümler çıktı falan filan ama neyse ne, sonuçta kendimi durdurmadım. Adamın iki (sadece iki) fotoğrafında elinin (sadece elinin) duruşuna bakarak gidip bir kadına vardım. Ne kadınlar gördüm herkesin yırtık kotla, ütüsüz tişörtlerle gezdiği yerde topuklu ayakkabıyla geziyorlardı ve böylece dikkat çekiyorlardı, ne kadınlar gördüm sarışınlardı, ne kadınlar gördüm hep falanlardı filanlardı. Ben bu kadının feysbuktaki süslü püslü şeker kız fotoğraflarının, adam tarafından beğenilmiş olacağını biliyordum. Haksız da çıkmadım.

Sonuç: Üzerinde hiçbir hakkım olmayan adamdan (insan hakkını kendisi yaratır geyiğine girmeden), hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kadına ulaştım. İlişkilerinin boyutu hakkında hiçbir fikrim yok. Adamın tarzını az çok bildiğimden, girip profil tarumar etmesinin ne demek olduğu konusunda bir fikrim var. Bunun elle tutulur hiçbir anlama gelmeyebileceği veya geldiği anlamı uzun süre götürmeyeceği ile ilgili de bir teorim var (buna belki başka bir yazıda, yine bu adamdan bahsederken gelebiliriz). Bir de, elimde haklı ama işe yaramaz bir gurur parçacığı var: Ben bir kadın olarak içgüdülerimde ekseriyetle haklı çıkıyorum.

Erkeklerin anlamadığı ve belki de sadece bariz olana odaklandıkları için hiçbir zaman anlayamayacakları bir şey bu: Beden dili konusunda kitaplar hatmetmemiş bir kadın bile, onların ufacık bir hareketinden, bir saniyeliğine birine bakmalarından veya duruşlarından, neye veya kime meylettiklerini anlayabilir. Bundan uzun süreli sonuçlar çıkarmak doğru, adamı bir şeyle suçlamak mantıklı olmayabilir, bunu unutmamak gerekir. Sadece orada bir his, bir çekim vardır ve işte bunun üstüne gidip gitmemek tamamen kadına (ve erkek tarafından paranoyak addedilmeyi ne kadar istediğine) kalmıştır.

Sevgili dilcund, "her paranoyak kadının arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam vardır." der. Tersi doğru olmayan bir önermedir bu: Arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam olmayan pek çok kadın da aynı paranoyaya sahip olabilir. Kaldı ki, ben bu sezgi, içgüdü veya NiveusP'nin deyimiyle "içdürtü" halini paranoya olarak tanımlamıyorum. Elle tutulmadan sezilebilen, gözle görülmeden anlaşılabilen, olsa olsa soyut diyebileceğimiz bir olguyu yok sayma çabası gibi buna paranoya demek. Ve bu sözcük lügata erkekler tarafından sokulmuş gibi. Bu yazdıklarımı önceden Twitter'da özet geçtiğimde bana sadece kadınların hak veya en azından yanıt vermesi de bunu gösteriyor. Kadınların birbirini anlayışı da erkekler için bir şey ifade etmiyor. Bu, onlara o kadar uzak bir konu ki...

Ekseriyetle hislerinde haklı çıkan biri olarak söyleyebilirim ki, bu haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı bize üzüntüden başka bir şey getirmiyor. Acaba öyle mi, acaba böyle mi diye içimizin kemirildiği ile kalıyoruz. Bilmek istemediğimiz şeyleri bilir, görmek istemediklerimize tanık oluyoruz. Düşeceğimizi bile bile üstüne gidiyor, o açtığımız lanet gelesice feysbuk sayfasını kurcalamadan kapatamıyoruz.


"Ben bugün -yine- şuna kani oldum ki bir insanı görmek, görmemek filan değil sıkıntı: İki tarafın da feysbuk hesabı olduğu sürece o iş kaldığı sürüncemede lastik gibi uzuyor. Hay bin kunduz, elin gidiyor bir kere başharfine basıveriyorsun, işte karşında: Ne yapmış, ne etmiş, neyi ve malesef kimi beğenmiş, nereye gitmiş, neler çekmiş (fotoğraf babında), ne yazmış vesaire vesaire. Ona da bakayım, buna da, aman da ellerine sağlık, vay be ne yetenekler varmış sende, derkeeeen; "işte ben bu bakışı seviyorum" veya "yav ne komikmiş, yirim!" diye düşündüğün anda hooop başa döndün demektir, kitlenir kalırsın bilgisayar başında."

(Feysbuk a.q!, Nisan 2010 - demek ki her şey hep aynı)



Demem o ki, ortaya kuyu varsa ve yandan geçiyorsak, sevgili erkekler, size azıcık da olsa değer verdiğimiz içindir. Bizi anlamasanız da, sizi anladığımızı, fark ettiğimizi, daha kısa sürede daha iyi tanıdığımızı bilin, bu da yeter.



Tahsil cehaleti alır...


Yeni yönetmen başlamış işe, 35 yaşlarında ya var ya yok bir kadın. Kadın olması önemli çünkü kadınlar -üzülerek söylüyorum- erkeklerden daha hırslı değillerse bile öyle görünmeyi. egoları o kadar şişik değilse bile öyle göstermeyi bir şekilde başarıyorlar.

Bayan Yönetmen'in bence bir olayı yok, bu ünvana nail olmasında bir özellikli durum da yok. Baroya kaydolur kaydolmaz soluğu korprıt şirkette almış, adliyelerde hiç koşturmamış, benim anlayışımla "mecburi hizmet"ini yapmamış bir kadın avukatın gelebileceği en yüksek mertebe zaten bu. Önemli olan geldiği bu mertebeyi hazmetmiş olmak ama ağza aniden düşen armut bazı bünyelerde şaşkınlık yaratabiliyor.

Bayan Yönetmen ile tanışma şerefine nail olamamıştık; önce biz yoktuk ofiste, sonra da o. Dün ilk defa gördüm kendisini, hemen yanıbaşımdaki, iki günde kişisel odaya çevrilmiş eski toplantı odasına girerken, hiç selam vermeden pat pat yürüdü, iyi peki napalım, sonra kapıya çıktı tekrar.

Gülümsedim, güzel bir korprıt gülümsemem vardır benim, hiç anlamazsınız yalan olduğunu. Tanışacağız sandım, ondan. Hafifçe hareketlendim.

Ağzını açtı Bayan Yönetmen. "Kimin bu koliler?" dedi boydan boya camla çevrili odasının yan tarafında, yerde duran kolileri göstererek. Şaşırdım, insan ilk kez gördüğü ve kim olduğunu, ne iş yaptığını, bu tip insanlar için daha da önemlisi hangi mevkide olduğunu bilmediği biriyle ilk konuşmasında koliyi cümle içinde mi kullanırdı? (Demek alnımda yazıyordu küçük esnaf olduğum. Spor ayakkabıdan evrilen şeyler giymemek lazım belki de işe gelirken?)

"Bizim" dedim, departmanı da belirterek, sanki merak ediyormuş gibi. Sonra taramalı usüle geçti Bayan Yönetmen, "rica edicem kaldırın burdan bunları, olmaz ama böyle, size söylüyorum ama müdürünüze de söyleyebilirim, böyle çalışamıyorum ben mümkün değil yani, bu üçünü bu cama dayamayın bir kere, gerisini de, yani ne bileyim ofis ortamı böyle olmaz, bunları koyacak bir yer bulun..."

"Ama..."  diye araya girecek oluyordum, nafile. "Şunlar zaten gidecek..." diyordum, yok. Susmuyordu Bayan Yönetmen, çünkü -üzülerek söylüyorum- kadınlar erkeklerden daha boş konuşmuyorlarsa bile hiç susmayarak öyle görünmeyi başarırlar.

Kalktım yerimden sakince, kendisine doğru seyirttim. Anlamadı önce, acil aksiyon alıp kolilere girişeceğimi sandı herhalde. Bense yürüdüm ona doğru, elimi uzattım,

"Önce" dedim "Tanışalım."

Afalladı Bayan Yönetmen. Kendisine "evet, sepet, efendim" sözcüklerinin kombinasyonundan oluşan cümleler kurulmasına alışıktı belki. Belki de, kendisiyle tanışmak isteyenler hep erkekler olmuşlardı.

Elini uzattı istemsizce, adını söylemedi yine de (ne de olsa ben onu tanımak zorundaydım üst sınıfını tanıyan liseli gibi), bana adımla hitap ederek bu kez ve sizli bizli,

"Kolileri" dedi, "Lütfen halledin."

Kimsenin hayatında bir şey değişmemişti, sadece ben sakin tavrımdan ötürü müdürlerimden övgü alacaktım.

///

Bugün, artık bir patronu olduğu için olsa gerek, eskisi kadar havalı olamayan avukat hanım, Bayan Yönetmen henüz mesaisine teşrif etmemişken, müdürüme seslendi: "Selim'den ses var mı?"
_ İyiymiş, alıyoruz haberlerini.
_ Şimdi tüm işler size kaldı, değil mi? Komik çocuktu o, iyiydi. Gitmeseydi keşke. Hem zaten ben hep diyorum, sizin departman şirketin yegane zeki insanlarının olduğu bir yer. Kaçırmamak lazım bunları.

Müdürüm hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey. İyi denemeydi canım avukat, ama yemedik.

Bu arada "yegane" tektir, "yegane insanlardan biri" diye kullanılmaz. Çok istiyorsan "nadir" diyebilirsin. O da zorlamadır, ona da cevap vermeyiz, ayrı.



(Ha, Bayan Yönetmen birkaç ay sonra tutunamayıp işi bıraktığında kolilerin bir kısmı da hala orta yerde duruyordu bu arada.)

Boğaziçi'nin çok ekmeğini yiyenler

Sıkıntılı bir akşamdı yaşadığımız. Belki yaşadığım demeliydim, çünkü yine karı kızın konuşulduğu, ana teması sperm olan bu akşam, yanımdaki pek sevdiğim adamlar için sıradan bir akşamdı. Masamıza sonradan gelen adam, önceki gece bohemliğin doruk noktasındaki bir İstanbul semtindeki bir sanat galerisinin, maksadı sanattan ziyade bolca içip dağıtmak olan açılış partisinde uzunca zamandır yazdığı bir kızla işleri ilerletmiş, onun evine gitme şerefine erişmişti. İlginç bir laf etti bunu anlattıktan sonra:

_ Biz Boğaziçi'nin çok ekmeğini yedik be abi.

Bu laf iki açıdan ilginçti, çünkü karşımda oturan diğer adam daha biraz önce kendisine (güya) yanlışlıkla mesaj atan birine konuşmanın bir yerinde "seni Boğaziçi'nden bir arkadaşım sandım" demiş ve bir (güya) yanlışı doğruya çevirmişti. Böylece, akıllı ve en azından boş gezenin boş kalfası bir serseri olmayan adam imajını perçinlemiş, birkaç gün sonra sabahın erken saatlerinde o kızın evinden çıkarken görülmesini garantilemişti.

Bu laf şu açıdan da ilginçti: Tek taraflıydı. BÜMED'in şimdilerde pek moda olan SociaLink'lerinde (benim deyimimle Boğaziçili çiftleştirme partilerinde) boy gösterip kendilerine uygun koca arayan hatunları saymazsak, Boğaziçi'nin ekmeğini yiyenler hep erkekler oluyordu. Bir kere, mezun olduktan sonra büyük bir serbestiyle öğrenci/çıtır kızlara yazıp rağbet görenler onlardı. Kızların okulu elemiş, onur belgelerini duvara asmış halleriyle kendilerinden 4-5 yaş küçük oğlanlara yazdığına sık rastlanmazdı. Hem sonra, erkeğin daha fazla kazanmasının, daha iyi şartlarda yaşamasının, çok daha kolayca ailesinin yanından ayrılmasının modern geçinenlerce bile gayet normal karşılandığı bir ortamda, kızın tekini herhangi bir korprıt şirketin bordrosu veya laf arasına sıkıştırılan üç beş İngilizce kelimeyle tavlamak mümkündü.

(Siz böyle kızlar isterdiniz.)


Daha da ilginç ve benim gibi dişilerce trajik olan da, Boğaziçili olmanın hemcinslerim için değil bir avantaj, aksine bir handikap olmasıydı.

Erkek Boğaziçili değilken kız Boğaziçili mi? DAAT! "Bu kız beni donunda sallar, uğraşamam abi yea" diyen erkeğe denk geldiniz, geçiniz. Boğaziçili olmak kızı iş hayatında bir adım öne mi geçirdi? Tehlike sinyalleri: Türkiye'nin en iyi liselerinden birinde (kendini en iyi lise olarak rahatlıkla addetmiş olanda) okumuş, en iyi üniversitesinin en zorlu bölümlerinden birini bitirmiş, 600 sayfa bitirme projesinden kafasını kaldırır kaldırmaz aynı üniversitede paralı bir yüksek lisans yapmış ama henüz işe başlayan sevgilisiyle aşağı yukarı aynı maaşı alıyorsa erkek, bu durumdan rahatsız olduğunu neden kızın işe başladığı gün sevgilisinin yüzüne vurmasın ki, değil mi? DAAT! Geçiniz. Kız, mazallah, erkekten daha mı çok kazanıyor, daha güzel bir semtte, daha güzel bir evde mi oturuyor, daha mı çok para harcayabiliyor: DAAT! DAAT! DAAAAAT!

Geçiniz.

Çocukluk yıllarımızda kafamıza kazınan "sen seçen kişisin" lafının bir hurafeden ibaret olduğu ileride anlaşılır. Kız seçen kişi filan değildir, üstelik seçilmiş de olmayabilir.

Boğaziçili kızların -eğer varsa- tek avantajı, birilerinin gözüne batabileceklerini, sırf bu sebeple bile olsa seçilmeyebileceklerini daha çabuk anlayabiliyor olmalarıdır. Hem, evet, bazı şeyleri hemcinslerinin çoğundan daha çabuk anlayabiliyor oldukları, hem de bununla daha sık yüzleşmeleri gerektiği için.

Redd-i Aşk

Hep bi hayranlık. Hep bi bişey, böyle. Ne oldu o aşık mı değil mi, ne kadar abarttı ama gerçekten seviyor mu acaba zart zurt diye konuşurken, birden, adamın redd-i aşk cümlesini anlatır anlatmaz "ama onun sana olan hayranlığı..."na döndü işler.

Hayranlıkmış. Candan Erçetin o. Hayranım Sana'nın en en en sonundaki "sana aşığım"ı kes at, var mı o şarkıda bir aşk meşk durumu? Yok.

Tanırım kendimi
Hiddetim taşar benim
 
Dalga dalga,
Hırçın hırçın


Hatırlayamıyorum sinirden, ne demişti tam olarak? "Sana aşık değilim haberin olsun da" mı, "Çok merak ediyorsan, sana aşık değilim" mi?

(Ol diyen vardı sanki.)

Tokat gibi vurur sözlerim
Yıpratır bedenini


Ol istedim, olur dedim sanki. Olma, olmayanlar kervanına katıl. Bana herkes hayran olacak bi kere, aşık olmayacak kimse. Hiçbir zaman yalnız olmayacağım hayatta, hep kalabalık, hep kalabalıklar içinde olacağım. Herkes beni hep görmek, benden fikir almak, bana bir şeyler anlatmak isteyecek; anlam veremediğim şekilde ve benim onlara anlatmak istediğimden çok daha fazla ve ben hepsine yetmeye çalışan, hep de zamansızlıktan yakınan olacağım. Hep ne kadar kafa dengi, ne kadar süper biri olduğumu duyacak; benimle olan erkeğin acayip şanslı olduğuna, her erkeğin benim gibi bir sevgili istediğine dair zırvalar dinleyecek ama ne hikmetse, bunları söyleyen adamların yanında beş para etmez kızlar varken ben üçüncü teker olacağım. Erkek olan arkadaşlarımın sevgilileri bana hep, bu kızda ne var ya, dercesine bakacaklar uzun uzun, delen bakışlarla. Otururken karşımda, ben onlarla mümkün olduğunca göz göze bile gelmemeye çalışırken bana dikecekler gözlerini, icabında bana "evet ya bizimki seni çok seviyor" diyecekler yine, minicik bir iğne gizli olacak cümlelerinde ama çuvaldız -belli ki- onlara batmış olacak.

Hayranım sana
Sabrına


Hiç yalnız olmayacağım hiç, bana herkes hayran olacak.
Ve bi yarımlık olacak hep. Öyle görünüyor.

O yüzden üzülemiyorum artık "ben" olmayan o kızlar için, çünkü neticeye bakarsak ben olmakta bir maharet yok belli ki. Onlar da bana bakmasın artık, beni göremeyen gözleri ve beni kesinlikle anlamayan beyinleriyle sevgililerine baksınlar, onları anlasınlar işte.

Sakince karşımda durup
Meydan okuyan o tavrına
Varlığına


Tuvaletin aynasına baktım. Uzun uzun baktım, yeterince bakarsam değişik bir şey görecekmişim veya o gün kendimi sevecekmişim gibi. Aynadaki görüntümün ağzını açtığını fark edemeden daha, sesini duydum.

_ Beni kimse istemeyecek Özgür,
dedi.

Ağzımdan kolay kolay çıkmayacak bir olumsuzluğun sonuna, böyle cümleler içinde geçmeyeceği artık belli olan bir ismi koymuştum. Hiç tahmin etmiyordum böyle olacağını, zaten gerçekte de hiç böyle olmayacaktı.

Ağlamaya başladık, aynadaki görüntümle ben.

Kimsenin bana aşık olmayışından bir süre sonraydı.



(14 Ekim 2011, Gayrettepe ~ 15 Mart 2012, Levent)

karmaşık olmayan kadın fantezisi

"Eğer eski karısı Pembe ile tanışacak olsa onu basit ve düz bulur, bilmiş bilmiş gülümserdi. Bütün erkeklerin arzuladığı tam da bu değil midir, derdi. Karmaşık olmayan bir kadın - onları sorgulamayacak, dırdır etmeyecek, eleştirmeyecek biri. Yine de, diye eklerdi Annabel, boş bir fantezi bu, çünkü aslında karmaşık olmayan kadın yoktur. Kadınlar ikiye ayrılır, derdi. Bariz biçimde karmaşık olanlar ile karmaşık olduğu ilk bakışta anlaşılmayanlar."

(
İskender, Elif Şafak)

22 Eylül '98

Karikatür: Cihan Ceylan


Bu karikatür Kayahan'ının düştüğü ikilemi veya hissettiği pişmanlığı çok iyi anlıyorum.

Ben de asırlardır gereğinden fazlasını yazdım belki de... Elimden gelen sadece buydu, nasıl yazarsam insanları etkiler, gülümseyeyim erkekler pozitif kızları sever diyemedim.

(Demeli miydim?)

///

Annem geçenlerde "Daha feminen görünmen gerektiğini düşünüyor musun mesela?" diye sordu.

"Görüneyim" dedim, "mesela evdeki bütün topuklu ayakkabılarımı giyeyim karda kışta. Bir gün, iki gün, bir hafta, bir ay giyerim... Ama o ben değilim. Sonunda çıkarıp kar botlarımı giydiğimde ne olacak?"

Annem bir şey demedi.

///

Aşk içinde, yalan içinde, oyun içinde yaşayabileceğimi hiç düşünmedim.

"En azından ne olduğum belli" ile avunmaya devam demek ki.

Aptal ile Centilmen


Arkadaş olarak seçtiğim insanların bir kısmıyla ilgili büyük sıkıntılar yaşadığım doğru. Lakin, çoğunlukla ne kadar doğru seçimler yaptığımı gösterecek şeyler yaşıyorum veya yaşatıyorum kendime.

Ben bazen hiç konuşmak istemiyorum. Teskin edilmek, teselli edilmek olmuyor bir anlık derdim ve gerçekten her anı karşımdakinden bir şey bekleyerek yaşamıyorum. Sussunlar istiyorum biraz.

Ama onlar iyi ki benimle konuşuyorlar, yine de ve inadına.


(Birini konuşmaktan vezgeçirecek bir güce sahip olduğumu sanmıyordum zaten.)

taktik maktik

Kadınım, futbolla da futbol oyunu oynamakla ilgilenmem (fifa 98 hariç).

Ama kadınım, meraklıyımdır.

Tabi ki sonuna kadar okudum.


(bu bayağı öncenin ekşisözlük geyiğiymiş diyor arkadaşlar,
ben görmedim ama arkadaşlar iyidir.)

Bob Baba

“You may not be her first, her last, or her only. She loved before she may love again. But if she loves you now, what else matters? She’s not perfect - you aren’t either, and the two of you may never be perfect together but if she can make you laugh, cause you to think twice, and admit to being human and making mistakes, hold onto her and give her the most you can. She may not be thinking about you every second of the day, but she will give you a part of her that she knows you can break - her heart. So don’t hurt her, don’t change her, don’t analyze and don’t expect more than she can give. Smile when she makes you happy, let her know when she makes you mad, and miss her when she’s not there."


Bu kafa iyidir demeyen?



Ataletten Gömlek

Beni girdap gibi içine çeken atalete savaş açtım. Biraz yorucu olmuyor değil. Özellikle de "sikicem ya çok sıkıldım ben artık" diyerek yataktan kalktığım düşünülürse... Lakin kanımın son damlasına kadar savaşacağım.

Bu savaş kapsamında, zaman zaman kısa veya uzun süreli kendime gelişler yaşıyorum.

Kalkıp kuaföre gidiyorum mesela. Saçımı kestiriyorum. Güzel oluyor. Sonra ben hiçbir şey yapmadan, sanki mevsim yazmış, sanki kumlarda uyuklamışım da uzun süre güneşe maruz kalmışım gibi saçlarımın uçları açılıveriyor. Tabi ki sarı olmuyor; ama ilginç bir kızıl renge dönüyor. Kardeşimin saçındaki meç gibi, 26 yaşımda meç edindim kendime. Garip bu, ama çirkin göründüğünü söyleyemeyeceğim. Saçım bir şeye pek sevindi ve kendi kendine kına yaktı, diye düşünmeyi tercih ediyorum.

Sonracıma, gidip Lush'tan kendime doğal ve organik olan her şey gibi gereksizce pahalı bir şeyler alıyorum. Her gün yüzünü yıkayan biriymişimcesine sabun alıyorum mesela. Sürekli kullanacakmışım gibi, krem alıyorum. Pıtır pıtır şekerli, mis gibi vanilla ve çikolatalı dudak şeysi alıyorum. Peeling sözcüğünü kullanmayı sevmeyişimi seviyorum. "Şeysi" daha güzel.

Body Shop'un mis gibi yaban gülü kokan el kremine tav olmuşken, bir de hiç yapmadığım bir şey yapıp göz kremi ediniyorum kendime. Her şeye bu kadar gülmeye devam edersem, kırışıklıkların eli kulağındadır çünkü. Ben onları avantaja çevirip haklarında şarkı da yazamam Şebnem Ferah gibi. Olsa olsa çok güldüğümle övünürüm.

Gidip fotoğrafını çekemeyeceğim şeyler aldığım reyonlarına uğruyorum mağazaların. Şunu söylesem kafi: Kimse görmeyecek bile olsa, kadınlar kendilerine güzel iç çamaşırları almaktan vazgeçmezler. Annemin bir arkadaşı vaktiyle, evden hep temiz ve güzel çamaşırlarla çıktığını, çünkü bir kaza filan geçirecek olsa ve acilen hastaneye kaldırılsa, insanların onu çirkin çamaşırlarla görmelerini istemediğini söylemişti. (Ben bu muhabbetten çok sonra, kadının bu fikrini Teoman'ın sözlerine benzetecektim: "beğensin diye gelirse ölüm, makyajsız gezmezdi")

Spora başlıyorum kuzenle birlikte. Salon sporundan nefret ediyorum, ama squash, hobim olacak kadar eğlenceli gibi görünüyor, şimdiden çok seviyorum. Ofisimden görünen ve yaz boyu orada keyif çatanlara sinir olduğum havuza giriyorum cıp cıp. Ellerim buruştukça içim dümdüz oluyor.

Olmak istemediğim yerlerde olmuyorum, yine de bir sürü yerde olabilişimin değerini biliyorum. Hiçbir zaman yerimde duramayacağım. Bu bir inat değil, bir gerçek ve bunu kabullendim.

Her geçen gün birbirlerine "karı paslayan" arkadaşlarımın aslında aşkı aradıkları gibi zırvalarını dinlemiyorum artık. Velhasıl, beni sinirlendiren saçma savlara kulaklarımı tıkadım.

Evde durup duran gitarın tellerini de değiştirdim miydi, gelsin Akdeniz akşamları (bakarsın gerçekten öğrenivermişim?)

İyi.
Daha iyi olacak.

Benim Kara Ormanlarım

tek başlangıçlı iki yazı.
ikincisi burada.

tümü erkekler tarafından çizilmiştir (kesin)

Bir arkadaşın doğumgününden çıktığımız hava ağarma saatlerinde, Deniz'i benim evde, metus'un eski, benim yeni çekyatımda misafir ettim. Gözlerim kapanırken takside, blogdan, yazmaktan, oradan buradan konuştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra eve gidip biraz daha mırıldanmak için kendimi zorladıktan sonra, Deniz'i cep telefonunun şarjını bitirircesine çaldığı müzikle başbaşa bırakıp yattım. Ertesi gün öğle saatlerinde uyandığımızda kafalarımızın mayhoşluğuna sadece sade kahvenin iyi geleceğini düşünüp mutfağa girdim. Deniz ortalarda dolanıyordu. Kahveyi hazırlarken ona şimdiye kadar hep kız arkadaşlarıma anlattığım bir şeyi anlattım, fikrini almak için. (Benim erkek görüşlerine saygım yüksek, ihtiyacım çoktur.)

Söyledikleri, duymak istediğim veya duymayı umduğum şeyler değildi. Benim içimde buzdağı gibi duran realistin görünmeyen kısmı, sürekli "önemli değil" diyen ve senaryolar yazan biridir. Bunlar hep kapışırlar birbirleriyle. Hiçbir zaman pespembe fırfırlı, tüylü dantelli bir odam olsun istemedim; hiçbir zaman pespembe fırfırlı, tüylü dantelli biri olmadım çünkü. Ama bu durum, gerçek olmadığını bildiğim şeyleri hayal etmeme engel olmadı. Bunlar bana sayfalar doldurttu, beni insanlara da okuttu belki ama bana bir faydaları olmadı.

Sıklıkla kendimi "ne iyi olurdu ya"lardan yürüyerek vardığım kara ormanlarda buluyorum. O zaman da beni o karanlıktan çekip çıkaracak, bana zaten bildiğim şeyleri söyleyecek, gerçekçi ve haliyle katı tarafımı destekleyecek birileri oluyor yanımda. Bunlar ekseriyetle erkek oluyor; çünkü biz kızlar, bahane bulmakta çok iyiyiz. "Belki şöyledir, belki böyledir, biraz daha zaman ver" diye diye hiç olmayan bir şeye kendimizi ve birbirimizi inandırıp sonunda mutsuz olmakta üstümüze yok. Erkekler ise olanca öküzlükleriyle gerçeği söyleyiveriyorlar. Sempati filan, hak getire. Ondan sonra "bellatrix, neden erkek sempatizanısın?" Al işte bundan. Bu, kız empati ve sempatisine ihtiyacım olmayacak demek değil; ama kızlar beni işte o karanlığından çıkaracak güçten genelde yoksun oluyorlar (yoksun olmak yüklem, vurgu "genelde"nin üstünde).

Sadece kuzenim yapmadı bunu benim çevremdeki, benim ne kadar yersiz olduğunu ancak şimdi gördüğüm heyecanlarımı dinleyen insanlar arasında. Ben de onun heyecanımı paylaşmadığını sandım. Halbuki en doğrusunu yapıyormuş. Nasıl anlamadım, oysa ki benim taktiğimdir, "olmayacakmış gibi yap, olursa sevinirsin."

Kendimi bırakıp, hiç niyetlenmediğim bir yere çıktım şu an klavye başında, mel mel etrafa bakıyorum. Bu yazı, bu yol hiç düşünmediğim bir yere gitti ve bu kara ormandan, varmak istediğim nehre dönüş yok. İyisi mi bu yazıyı beni dinleyen erkeklere ithaf edeyim ve Yeni bir Kayıt açayım ben...

Aptallık denen araf

"Keşke salak olsaydım" diye bir şey var ya, ben de demişimdir kesin şimdiye kadar birkaç kez. Benim zeki olduğuma kim karar veriyor, belki zaten aptalım o ayrı konu; bir de mutlu olmanın şartının (yeter değilse de, gerek şartının) aptal olmak olduğu gibi bir kanıya nasıl kapılıyoruz? Araf gibi bir şey de olabilir aptallık, "allahım bazı şeyleri anlamıyorum ben galiba" diye, sürekli bir şeyler kaçırdığın hissiyle de yaşayıp gidebilirsin ve hiç adam gibi mutlu olamayabilirsin de. (Zaten o lafın aslı da aptallık değil, cahillik içeriyor. Ignorance'ın tam karşılığı olamasa da.)

Acayip.

Bugün hiç de askere uğurlama gibi olmayacağı daha başından belli olan bir yere gitmek için, hafif sakat olan ayağımı sürerek ilerliyordum metroya doğru. Şevval Sam "söyleyemem derdimi" diyordu kulağıma kulağıma. Halbuki yarım saate kadar boğazıma kadar Gaga'ya batacağım kesindi. Taksim'e gittim, D&R'a girdim, çok uzun zamandır beklediğim ve dinlemeden aldığım Lulu'yu geri verip iki tane CD aldım, çıktım, para çektim, mekana girdim. Maç vardı. Maç. Arkadaşlarım askere gidiyordu ve televizyonda maç vardı.

İyi ki gelmek için acele etmemiştim.

Bugün benim için güzel bir gün değildi zaten, gecenin de güzel olma gibi bir ihtimali yoktu ama en azından dostlarla rakı sofrasında olsak iyi gelirdi bana. Birinin uğramadığı, birinin erken kaçmadığı, kendi kendine takılmadığı, bir karı umudunun peşinde her haftasonu yaptığı şeyi yapmadığı bir yerde olsaydık (yok, bir de karıya kıza yazmanızı izlemeye gelecektim. o kadar da değil.)

Keşke, diyorum bazen, keşke tüm genellemelerin içine kıvrılıp yatabilseydim ve kendimden nefret etmeyecek olsaydım o zaman. Ama yaşayamam bununla, yaşayamayacağımı biliyorum. Yapamam bu saatten sonra.

Düşündüm, kızım olursa ileride, kız olsun. Nefes alsın. Ne olduğu, nerede durduğu belli olsun. Beni rahatsız eden şeyler ona normal gelsin. Böyle olduğunu hiç düşünmeden yaşayıp gidebilsin. Kimse onun için "Şişli'de bir apartmanınız olacağına Öykü gibi bir kızınız olsun" demesin, tamam. Bana garip gelsin kızım.

Ama sadece bana garip gelsin.

140 sn.

Çok sinirleniyorum. Çok, nasıl kızıyorum belli değil. Öyle 140 karakterde betimlenecek gibi değil içimdeki kırmızılık. Bir çırpıda yazacağım ve yayınlayacağım dokunmadan.

Kadınlara kızıyorum. Tüm kadınlara genellenebilecek kadar kötü davrandıkları için, hiç hak etmeyen adamlara. Onları aldattıkları, sevmedikleri, hayır derken aslında evet, evet derken "siktir lan" dedikleri için içlerinden... Üç-beş tane kendini bilmez kadının yaptıkları bana dokunduğu, bana mal olduğu için -sırf onlar orta malı oldular ve onların bu yaptıklarını çok fazla insan konuştu, diye-

Erkeklere kızıyorum. İkiyüzlü oldukları, sürekli aşkı aradıklarını iddia ettikleri ama her kuyruk sallayana köpek gibi gittikleri için. Hayatlarına giren üç-beş tane kadının hayır derken aslında evet, evet derken aslında "siktir lan" dediğine tanık olup, bunu tüm kadınlara genelledikleri, sonra da kadınlardan onay almayı, onlarla bırak sevgiliyi, arkadaş olmayı bekledikleri için.

Bu da böyle bi kriz.
Yerseniz.

Gelecek Sevgili Manifestosu

"...Dün gece Balkon'da oturup, o iki arkadaşımın da biten ilişkileri üstüne peçeteye yazdıkları 31 maddelik Sevgili Manifestosu'nu okurken fark ettim bunu. 31 madde oluşu isabetliydi, zira kendini bu 31 maddeye uyduramayan adam başka 31'lere uyduruyordu. Peçete de isabetliymiş bu bakımdan..."

İşte o manifesto (peçetenin dört yüzüne yazıldığından sıralamada sıkıntı var, kusura bakılmasın):

Yazanlar: btc ve behar

iskeleden balkona

Kaç yıl önceydi acaba, Beşiktaş sahilinde, o yıkılan güzelim çay bahçesinde oturuyorduk üç kız... 4 yıl önce filan olsa gerek. Daha okuldan mezun olmamıştık, part-time çalışıyorduk, üçümüzün denk geldiği bir iş gününün sonuydu, direkt eve gitmek yerine güzel havayı değerlendirelim dedik herhalde...

O gün çok küçüktük. Konuştuklarımız bile küçüktü, çocukçaydı sanki. Beni bunu çok sık söylerken duyamazsınız, çünkü ben hayatım boyunca hep biraz büyük olmuşumdur, en azından bana öyle söylenmiştir: "Yaşına göre olgun." Ama o gün çocuk saflığındaydık besbelli.

Saçmaymışız biraz. Saçma ama güzelmişiz. Dün gece Balkon'da oturup, o iki arkadaşımın da biten ilişkileri üstüne peçeteye yazdıkları 31 maddelik Sevgili Manifestosu'nu okurken fark ettim bunu. 31 madde oluşu isabetliydi, zira kendini bu 31 maddeye uyduramayan adam başka 31'lere uyduruyordu. Peçete de isabetliymiş bu bakımdan...

Ben genelleme yapar ama başkalarının yaptığı genellemelere genelde karşı çıkarım. Konu erkekler ve ilişkiler olunca da hemcinslerimle sıklıkla ters düşeriz; çünkü bana kalırsa çoğu, sadece kendi bakış açılarının doğru ve evrensel olduğu, erkeklerin kendilerine kul köle olması gerektiği gibi saplantılı düşüncelere sahiptirler.

O yüzden de bu iki arkadaşımın bir çakırkeyiflik anında kaleme aldığı bu manifestoda karşı çıkacak bir şey bulamamam beni şaşırttı. Demek onlar o çoğu kızdan değildiler ve demek ki biz iskeleden balkona çıkarken büyümüştük bayağı.

Tecrübenin peçeteye dökülüşüydü elimdeki liste. Neye karşı çıkacaktım ki zaten? "Aşık olsun"a mı, "muhabbeti güzel, kahkahası bol olsun"a mı, "tatile çıkanından olsun"a mı, yoksa "bir önceki sevgiliden yüzyüze ayrılmış olsun"a mı?

Ah pardon, bir madde vardı, "Anadolu yakasında otursun" maddesi. O olmasa da olur canım.


(Peçetenizi tarayıp bana göndermenizi bekliyorum btc ve behar :))

Status: Closed

Şşşt, nereye la?

Bundan birkaç ay önce bir arkadaşım, yaklaşık iki yıldır beraber olduğu sevgilisinden ayrıldı. Biten ilişkinin haftası dolmadan, helvasını yemek ve dedikodusunu yapmak üzere toplandık. Böyle zamanlarda bize ayak uyduran bir erkek arkadaşımız da geldi, yanında bir arkadaşıyla. Çocuk Boğaziçiliydi, bizden birkaç yaş büyüktü, Alanis Morissette dinliyordu (ve şarkı sözlerini de biliyordu) falan filan. O tuvalete gitmek üzere yanımızdan kalkar kalkmaz, kendisini getiren arkadaşım bizim helva sahibine dönüp kaş göz yaptı. O da "yok yea" dedi; ki kendisine seni seviyorum dendiğinde "ii" diye yanıt vermişliği olan biri olarak bu iki kelime çok şey anlatıyordu: Çocuğu günahı kadar beğenmemişti.

Hikayenin bana geldiği kadar size de saçma gelmesi için şu bilgiyi vermem gerekiyor: Arkadaşım üç gündür, bense ondan oldukça uzun bir süredir yalnızdım.

Medyumlara (gerçekten), falcılara (arkadaşın annesi gıyabımda baktı) danıştım, yok, tıs. Ulan biri de desin ki üç vakte kadar, kısmet mısmet... Vallahi gözlerini kaçırıyorlar, yetmezmiş gibi sorulduğunda da afaki cevaplarla geçiştiriyorlar; neymiş efendim, "seneye Nisan'la Kasım arasında biriyle tanışacakmışım". E bi siktir git afedersin, yılın hepsini deyiverdin zaten?

Tutturmuşlar bir "kendini kapamışsın" hikayesi... Kendimi kapatmış filan değilim. Sadece yalnızlıktan başım dönüp de, normalde takılacağım şeyleri hoşgörmeye başlamadım. Yani tanıdığım birtakım insanlar gibi "nefes alsın yeter" seviyesine düşmedim henüz, "isterse çamurdan olsun" diyeceğim tek şey romanlardır, hala. Bir adamın hareketlerine fitil olup onu artık görmek istemeyebilecek kadar harcama kredim var aşk hayatımdan... Fitil olma seviyesine gelmek zordur ama o itin götüne bi kez sokuldu mu, çıkması daha da zordur.

Bunlarla beraber ve bunlardan bağımsız olarak, merak ettiğim konu o "kendini kapamışsın" hissini nasıl ve ne yaparak yaydığım... Şimdi, gerçekçi olalım ve adımlarımızı geriye doğru takip edelim. Aşk meşk işleri birincil konuşma konum olmasa da, ortalıkta "yalan dostum aşk diye bir şey yok" diye mırıldanarak gezmediğim aşikar. Erkeklere sövmüyorum, hatta kadınlara daha çok sövdüğüm kesindir (son zamanlarda hemcinslerimin tarafına geçmeme neden olan olaylar tamamen arkadaşsal olduğundan, konuyla ilgisi yok). Hatta bu yüzden beni sevmeyen, haklının yanında olduğum ve/veya gerzek triplerine çanak tutmadığım için bana "erkek delisi" diyen kızlar bile olmuştur. Çok da fifi.

Okulun bittiği, işinse durağanlaştığı hayatın bu dönemlerinde artık "arkadaşın arkadaşı ya" dışında bir tanışma şekli duymamama rağmen şimdiye kadar kimseye "yakışıklı arkadaşın var mı?" diye sormayışımın ise iki sebebi var. Birincisi, illa ki öte yakışıklı adam peşinde değilim ki soruyu o şekilde sorayım. İkincisi, iki tarafın da durumun farkında olduğu çöpçatanlık teşebbüslerinde taraflar çok gerildiği için ilişkinin yitip gittiğini görmem. "Olacağı Varsa Da Olmamak" adlı bir çukur o, Alice'in kara deliği gibi, düş allah düş.

Tüm bunlardan, hala düşünme kabiliyetimin yerinde olduğu, gözüdönmüşlükle aklımı yemediğim gibi sonuçlar çıkarabiliyorum sadece. Kendimi ne noktada kapadığımı hala anlayabilmiş değilim.

Ha, arkadaşımın getirdiği çocuğun gerçekten de "yok yea" olduğu sonradan ortaya çıktı, o ayrı.

Ben demedim, başkaları söyledi.


Uzun zamandır üstünde çalıştığım ama dağınık çalıştığım için çabucak bitiremediğim iş, dün gece itibariyle sonlandı. Birtakım değişiklikler olabilir, bakacağız. Ama bitti iş. Site açıldığında, dünya aleme duyuracağıma emin olabilirsiniz :) Böylece, ilk websitesi içeriğimi yazmış oldum ve tevazu göstermeden diyebilirim ki oturtmaya çalıştığımız konsept, müşteriyle konuştuğumuz dil güzel oldu. Bunu ben demiyorum, şirket sahipleri söylüyor.

Bundan bir süre önce Tsum'la konuşuyordum. Bir hikayeyi anlattığım beş kişiden biri ve aralarındaki tek erkekti. Bir erkeğe anlatıp fikrini alana kadar sonsuz sayıda kızla konuşabilirim diye düşündüm, bu da hiç iyi olmazdı hikayenin içindekiler için. Tsum dinledi, dinledi, bana hak verdi, diğer taraf adına açıklama yaptı. O mu söyledi, ben mi konuşurken buldum bilmiyorum en çok kırıldığım şeyi, ama buldum sonuçta. Onu bulduğum zaman da kırgınlığımın etrafını çevirmek ve daha çok üstüme bastırmamak için gerekli önlemleri alabildim ve daha iyi oldum. Bundan sonra, hayatta tamamen yalnız olan karşı taraf düşünsün.

Sonra, Tsum bana yaptıkları işten bahsetti. Bir film çektiler ve ilk filminde reji asistanı olarak çalıştı. Kendi deyimiyle er de oldu, general de, bunların iç içe geçişinden ötürü şaşkın da oldu; güçlü de, güçsüz de... Ama oldu ve bitti ve tüm süreçte zamanını 35 yaşlarında bir kadınla çalışarak geçirdi. Sahiplenici, bağlı, kıskanç, aklı selim, dolu, tutkulu, entellektüel bir kadınla; tıpkı bir önceki işinde olduğu gibi. O kadınların, bağlandıkları insanları başkalarına daha çok ilgi gösterirken gördüklerinde çok mutsuz olduklarını anlattı. Ve bunu açıkça söyleyecek kadar özgüvene sahip olduklarını. 35 yaşına geldiğimde o kadınlardan biri olacağım galiba, diye düşündüm.

Tsum şikayetçi değildi, ama ilginç bir şey söyledi: "Onlarla bu kadar zaman geçirdikten sonra dönüp 19 yaşında bir kızla ne konuşacağım ben?" Liseye dönüş gibi bir bakıma, neden aradın/aramadınlar, bakış açıları ve dertler o kadar farklı ki. Böyle olması normal, ama farklı ve daha yorucu artık karanlık tarafı görmüş olan adam için.

"Şimdi seninle oturduğumuz bu yerden kalktıktan sonrası için de aynı şey geçerli."

Bunu da ben demedim, Tsum söyledi.


(25 Ağustos 2011 Hisarüstü - 02 Ekim 2011 Gayrettepe)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!