... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Annemiz üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir.

"Kızlar seni anlamıyor, erkekler de senden korkuyor."
 (birkaç yıl önce, eski bir arkadaş)

"Seni çok seviyorum... Ama kız arkadaşım olsan seni hiç sevmezdim."
(Aralık 2012, bir arkadaş)

"Mükerrem Bey'in kalbi beni sever mi acaba? Daima alacakaranlıkta yol arayan zihnine bir nebze olsun ışık tutmuş muyumdur? Beni gördüğünde, her zaman değil elbet, bazı zamanlar bir kıvılcım yanıp sönmüş müdür ruhunda?"


Gaye Boralıoğlu, Muamma
Notos Aralık 2012 - Ocak 2013 sayısı

if'i at, gerisi kalsın.


Dün, yine konuşurken fark ettiğim bir şey var. Yazayım da, yazmadığım için unuttuğum 98934801 şey gibi tarihe karışmasın.

Evlenince işi bırakacak kıza şaşırıp duruyoruz ya biz... Aslında adama şaşırmalı bana kalırsa. Kendisi işi bıraksa karısı pekala aynı şeyi yapacakken, dönüp müstakbel karısına "işi bırakmak ne demek?" diyecek kadar saygı duymayan adama... Şaşırmalı mı? Acaba?

Herkes kendisini zorlayacak, kendisiyle aşık atacak, kendisini kadar güçlü, zeki, işi gücü yerinde, esprili, x, y birini istediğini iddia ediyor çünkü, aksini yapmanın kendilerini güçsüz zannettireceğinden korkuyorlar. Oysa ki görünen gerçek hiç böyle değil, oysa hala küçük beyinlerimizin içinde birtakım ataerkil tilkiler cirit atıyor. Erkeklerde "benden iyi olmasın"cılık, kızlarda "biri beni kurtarsın"cılık. Annemiz bize bakar, üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir, çalışıp para getirir.

İlkokul 1 Hayat Bilgisi dersi veya kocaman bir evcilik oyunu. Birinin zihnine ışık tutmanız sizi sevmesine değil, sizden kaçmasına sebep oluyor, oyunun kuralı bu. Sonra yakala yakalayabilirsen veya yakalamaya uğraşmak istersen.

Arkadaşla sevgili arasında yapılan ayrım da beni ayrıca dehşete düşürüyor. Elbette sevgili başka bir şeydir, bazı konularda arkadaşa nazaran daha toleranslı olunan, bazı konularda ise kesinlikle olunamayan... Bu normal. Ancak, bir tarafta çok iyi olan, çok sevilen bir özelliğin öte tarafta katlanamaz oluşunu aklım almıyor. O zaman o sevilen özelliğin "kötü" olduğunu düşünmekten başka çare kalmıyor geriye. Örneğin, bencil olduğunu bildiğiniz arkadaşınızın bu kötü huyunu, onunla mesafenizi ayarlayarak görmezden gelebilirsiniz; ama bencil bir sevgiliye kesinlikle tahammül edemezsiniz. Birini, sizinle hayattaki duruşu eş olduğu için, size çat çat cevap verdiği için arkadaş olarak sevebilir, fakat sevgili olarak çekemez, çünkü zorlanmaya gelemezsiniz. Yeterince açık mı?

Düşünüyorum da, beni arkadaş olarak sevebilecek olan adam, şimdiye dek "keşke senin gibi bir kız arkadaşım olsa" diyen arkadaşlarımın aslında akıllarından geçen şeyi söyledi. O yüzden onların kız arkadaşları bana hiç benzemiyordu işte! İfade açısından en doğru cümleyi bu adam kurdu ve bu konuyu böylece çözmüş olduk.

Karakterini bir cenazede ağlamayarak, gücünü ise sıkışmış kavanoz kapağını açarak gösterdiğini zanneden, bir kadını ancak üstüne çıkarak kabul edebileceği, kaldırabileceği bir şekle sokabilen, aksi takdirde onu taşıyamayan erkek, güçsüz benim gözümde. Kovalanmaya değmeyen erkek o. Kovalanmaya değen erkeğin kaçmak isteyeceği bir şey yok zaten.

Belki de bu yüzden olmuyordur; öyleyse, olmazsa olmasın erkekcağızlarım. Bazen böyle, kim olduğum, ne olduğum aklıma geliyor. Arada sırada fark ediyorum kendimi. Birileri fark ettiriyor. Aslı mesela. Ya da Murat Can. Gürcan. Cem.

Yani adam benimle -yapabilirse- aşık atacak, ben de onunla. Benim onun dikkatini çekmek için zayıflamamdan çok, onun benim dikkatimi çekmesi için güçlenmesi gerekecek. Yelkenlerimi suya indirmemi istiyorsa, karşısında yelkenleri suya indirmeyi kabul edeceğim kadar güçlü olacak. Yoksa ben ne yapayım onunla? O beni ne yapsın?

Gene dodur dodur konuştum ama artık nasıl göründüğünü umursamıyorum. Ah, işim çok zordu hepten boşverene kadar.
Keşke çok yakışıklı bir erkek arasaydım ve başka derdim olmasaydı.

Kısfmet.


nişan

keşke cengiz amca da burada olsaydı, derken, düşündüm.

kimsenin hüseyin amca'sı olmayan hüseyin hep kızının etrafında ama çok uzaklardaydı. çalıştı, okuttu, para verdi. onun "burada" olmasının getirdiklerini götürmek için, her hafta para veriliyor birilerine.

aldığım parayı geri, ama başkasına, veriyorum.

Mutluymuş çünkü.

belli bir isim ve mesleğe sahip adamların laneti var üzerimde.


"Hayırdır, böyle bir olayımız mı vardı bizim?"

Pek Chandler Bing-vari bir yaklaşım, ama insan merak ediyor aniden biri tarafından öpülünce. Böyle bir olayımız mı vardı, yani biz normalde öpüşen insanlar mıydık ya da böyle bir olasılık içinde miydik?

"Yoo." Aslında yoktu. "Sen her şeyi planlı mı yaşarsın?" dedi adam. Genelde evet, planlı demeyelim de, bir kalabalıktan arta kalınan ilk anda, gördüğüm ilk dudağa yapışmazdım. Bir dudağa yapışmam için de, ne kadar sarhoş da olsam, içeride dönen bir şeylerin olması gerekirdi, sırf dürtülerimle ilerlemezdim. Hele de bu kadar dedikoduya batmış bir ortamdayken.

Ama iyi öpüşen adama karşı koymak oldukça zor, hele de sarhoş ve tahammül sınırlarınıza basmamaya çalışan biriyseniz. Karşı koymak gereken bir durum da yok, hesap verecek kimseniz olmadığı ve kendinizle bir hesabınız olmadığı sürece...

Tam o sırada telefon çaldı işte. Adam kalktı, telefonu aldı "eşim arıyor" deyip balkona yürüdü. İçimden "NE?" dediğimi duymadı, yüzümü de görmedi "uyumadım canım..." diye konuşmaya başlarken.

Birkaç dakika sonra geri geldi adam, ben tavana gözümü dikmiştim. Sakince "sen evli misin?" diye sordum, "evet" dedi noolmuş evliysem veya bilmiyor muydun sanki, der gibi bir ses tonuyla. Saçmaladım bundan sonra, girdiğim şoka veriyorum. "Kaç yıldır?" dedim (8), oysa bana ne bundan. Bana ne herhangi bir şeyden; mesela karısını daha önce aldatıp aldatmadığından (evet), hatta karısının ne iş yaptığından (evlendikten sonra işi bırakmış, yani ev hanımı, tam düşündüğüm gibi), ve dahi neden evli olduğundan bana ne, değil mi ama?

(Mutluymuş çünkü. Evli olmasının sebebi bu: "Mutluyum.")

Neden yüzük takmadığını ise hiç sormadım.

Kalktım yerimden, biraz zor oldu kabul, çünkü ne yaptığını bilen adama karşı koymak oldukça zor. Yine de kalktım. "Yarın kalktığımda kendimle yaşayamam" dedim, adamı öptüm ve balkon demirinden bahçeye atladım.

Bu iki oldu. Yalnızlıkla, takriben bir yıl önce sınanıp yenildiğimi sanıyordum oysa. Güreşe doymamışım demek ki. Yazacak çok şey var bununla ilgili; bir erkekten temel beklentimizin AIDS olmaması veya evli olmaması oluşundan girip, benim nasıl da insanları hiç sallamadığım ve bu sebeple tanımadığıma, evli erkeklerin yüzük takmama kurnazlıklarına, mutluluk kavramına; kadının erkekten başarılı olmaması gerektiği gibi, altın günü kişisi de olmaması gerektiğine, kadınların kaşar statüsüne geçme sürecini gün be gün nasıl da anladığıma veya tüm bunları yaşadığımın ertesi günü beni düşündüğünün yarısı kadar umursamadığını her hareketiyle belli eden bir adamın (güya) şakalarıyla neden eğlenemediğime değinebilir; erkeklere, kendimize veya talihimize küfrederek yazıdan çıkabiliriz.

Hepsi mümkün, ama istemiyorum. Bu yazıya, pek uygun olabilecek bir şarkı veya bir resim iliştirmek bile istemiyorum hatta. Bir an önce bitiresim var bu zavallı hikayeciği.

Ettiğim küfürler arasında kaybolmayan tek bir şey vardı benimle ilgili: Neyse ki balkon demirinden atlayıp gidecek cesaretim var hala.

Tahammül sınırlarım içinse aynı şeyi söyleyemeyeceğim.


Evetli Cumalar


Bodrum'daydık, Havana Club'da. İki yıl önce miydi, yoksa üç mü? Önemsiz. "Hayalim üç kelime" diye bir şarkı çalıyordu, eğleniyorduk, yanımızda benim okuldan arkadaşlarım ile, işten bir arkadaşım ve o gün tam bir dallama gibi davranan sevgilisi vardı... 

O arkadaşım geçenlerde evlendi, o gün tam bir dallama olmayan başka bir adamla. Arkadaşım sevgilisinden ayrılmıştı, bir tuzluğun bile ona eski sevgilisini hatırlattığı zamanları atlatmıştı, başkasıyla tanışmıştı, onu bizimle tanıştırmıştı, nişanlanmışlardı, işte evleniyorlardı.
Hayali üç kelime olanların hayalleri belki de daha çabuk gerçek oluyordu. Siz üç kelime yerine üç harf dileyecek mütevazilikteyseniz, naçizane dileğiniz de bir nehir gibi, hatta bir dere gibi, bilinmeze karışıyordu hayaller evreninde. Kimi köprülerin altından çok sular akmıştı, oysa bazı köprülere gerek bile yoktu, altından pekala geçebiliyordunuz karşıya. Yalnız geçebiliyordunuz, başkasıyla denemedim.

Dans pistindeyken, tanıştığımızda hayatımda bu kadar kalıcı olacağını hiç tahmin edemeyeceğim gelinimize baktım. "Fırtına öncesi veda busesi..." başladı aptal şarkı yine. Göz göze geldik, "bunu dinliyorduk" dedim "Bodrum'da. Ne çok zaman olmuş gibi." (Boş konuşuyordum, benim için zaman hep aynıydı.)

Güldük gelinimizle karşılıklı ve dans etmeye devam ettik, ya ne olacaktı?

(25 Mayıs 2012, İstanbul)

Vera Wang gelinlik: 1 sonuç

Moda Kulvar'a Vera Wang'in 2012 gelinlik koleksiyonu ile ilgili bir şeyler yazarken fark ettim ki (bu arada evet cümlenin buraya kadarı bile çok acayip geldi okurken, buradan itibaren fazla sıkılmayın diye uzatmayacağım) şimdiye kadar gördüğüm en güzel gelinliklerden biri, şu aşağıdaki:

kafadaki kuş ise öte anlamsızlıkta


Yok, gelinliğinin nasıl olacağını hayal eden kızlardan değildim; aslına bakarsanız hala en ufak bir fikrim yok.

Umutçuk gece gelir.

21:00 vapuruna yetişebilirim sandım. Yetişemedim. Son dakikada Pandora'nın kutusu açılınca böyle oluyor işte ama, ne yapacaksın, tedarik önemlidir. Trafiği hesaba katmadım, her zamanki gibi şanslı olurum sandım. Olamadım. Bir sonraki vapur olan 22:30'u bekleyip çayımı içerken sahilde, Erce aradı. Vapura tam bir saat vardı, ben yine de kalkıp Erce'yi ve özellikle de The Güreli'yi görmek için Tophane'ye gittim. Yirmi dakika ha var, ha yok. Hasret giderdik. (Belki Japonya'ya ve hatta belki Tayland'a giderdik, olur ya?)

Çıktım. Trafik, trafik hala! Yine gecikseydim, başka vapur yoktu ve beni sahilde bekliyor sanan babama karşı da hiçbir açıklamam ve özrüm... Tramvaya bindim. Tramvay durdu, birileri üst üste çıktı, birileri bir tacizciyi yakalamaya çalıştı, koşturdular, kavga, gürültü, kıyamet... Kendimi dışarı attım, doğru iskeleye. Erce aradı, iyi olduğumu, yetiştiğimi öğrendi, kapattı. (Ben onu en çok bu yüzden seviyorum.)

Vapura bindim, sancak tarafına seyirttim. Üşümek pahasına, her zamanki gibi. Burada da insanlar vardı ama hepsinin gemide çalışanlar olduğunu fark etmemiştim. Biraz garip oldu... amaaan, neyse canım. Birileri geçti, "pardon bayan" dediler, bacaklarımı demirden indirdim, tekrar dayadım sonra. Bayan lafının beni hiç rahatsız etmediğini düşündüm. Etmedi, çünkü burada kadın, hanım veya kız denemezdi. (Bazen savaşmak nafileden öte, saçmadır.)

Eskiden külfet sayılan bir şey vardı vapur seferlerinde: Kadıköy'e uğrama. Sırf bu yüzden o sefer adamdan sayılmaz, es geçilirdi icabında. Şimdiyse tüm vapurlar Kadıköy'e uğruyordu ve bu çok hoşuma gidiyordu. Hayatımın, bir yere ulaşmasından ziyade yolculuğun kendisini önemli addettiğim dönemine girdim sanırım. (Aerosmith kafası)

Sadece karşımda tüm sinir bozucu güzelliğiyle duran İEL beni hüzünlendirdi. Her zamanki gibi, şahane bir performans. Umutsuzlandım. Eski sevgili(leri)mi hatırladığımdan ya da özlemleriyle dolduğumdan değil, artık bittiğini düşündüğümden. Bitti artık. Beni kimse sevmeyecek, ben kimseye aşık olmayacağım diye değil. Beni kimse istediğim gibi sevmeyecek, ben kimseyi istediğim gibi sevmeyeceğim, diye. Etrafımdaki, hikayesini dinlediğim 'aşk'lar günübirlik, hatta gecesibirlik diye; bir sabah bir adamın yanında uyanıp "acaba bu o mu" diye değil de "beni arar mı ki", hatta "bu adam acaba nasıl biri" diye düşünülüyor, diye. (Her şey normal, her şey ucuz, kalitesiz, eline alır alınmaz kırılıyor. Daha kötüsü, bazen bir şeyi o kadar değerli sanıyorsun ki dokunmaya kıyamıyorsun, sonra o seni kırıyor.)

Ben İstanbul'a benim gibi bağlı bir adamı sevmiştim. Tek ortak özelliğimiz bu olsa, ben yine tanınmaya değerdim. Öyle sanıyordum. O ise, şekilcilikten ölecek hastalığına yakalanmıştı. Bir daha görmeyebilirim, diye kararttım gözümü ve ona, "sevilmek her şartta güzeldir" diyerek, yazdığım en içten şeyi yolladım. Ben onu bir daha görmedim gerçekten de ve o bana "eyvallah" bile demedi. (Seni gerçekten seven adam, böyle yapar mı İstanbul? E o beni üzdü, hani, dövmedin onu?)

Ben yanlışım, uygunsuzum buraya, onu anlıyorum ama bu kadar yanlış bir zamanda doğmak benim tercihim değildi ki. Kafamın eskiliğinin yadırganmayacağı bir yere, şimdiki normallerin hala azıcık daha anormal olduğu bir yere dönmek isterdim, imkanım olsaydı. (Akım kapasitörü istiyorum.)

Tam ben bunları yazarken, vapurun ve yazının rotası değişti. Burnumuzu adalara verdik, o esnada gemi adamlarından biri bana çay ikram etti, ve olaylar gelişti. (Ben gemide çalışanlara gemi adamları derim, Zeyyat'a karşı iki kelimelik bir saygı duruşudur bu.) Sonradan öğrendiğim adıyla Erbil abi, hani Yavuz Donat'ın görse kendini ısıracağı cinsten bir memleketimden insan manzaraları kafası yaşattı bana. Öğrenciliğim, işim ve memleketimle ilgili sorulara cevap verdim, klavyeyi hızlı kullanmamla ilgili övgüleri kabul ettim. Maaşımı bile sordu Erbil abi, az söyledim, ona çok geldi. Biriktirip hayatımı kurmamı öğütledi (hayatımı kaça kursam yetişirim sizce?)

Baktım olmayacak, kapattım bilgisayar ekranını. Yazı kaçmıyordu, üstelik düşündüklerimle yüzleşmek bana iyi gelmiyor da olabilirdi. Belki de umutsuzluğa düşenin, gemi adamına sarılması gerekirdi (mecazı anlamayan nesle aşina değiliz).

Hanım kızlığımı keşfettim Erbil abi sayesinde. Dobraymışım mesela, o dedi diye diyorum. Haksızlığa hiç tahammülüm yokmuş. Dosdoğru, net konuşuyormuşum. "Yüzündeki bu nur, bu iyi niyet çok güzel. Ama, iyi niyetten kaybedersin sen" dedi Erbil abi. "Şimdiye kadar kaybetmedim" dedim, yalandı ama olsun. Evli olmadığımı öğrenince erkek arkadaşım olup olmadığını sordu. Yok, dedim. Maaşımı erkeklere söylemememi tembihledi, "paraya gelirler" dedi (sinek mi lan bunlar?) "Ha, hayat müşterek, gelsin tabi ama böyle iyi niyetliyse gelsin" diye de ekledi ama.

Sonra da bana kendisini anlattı. Dört yıldır evliymiş, istediği gibi mazbut, başı kapalı filan bir kızcağızla evlenmiş, 3 yaşında bir oğlu (fotoğrafını gördüm, dünya tatlısı), bir de bir ay sonra bekledikleri bir kızları varmış. Karısının hiçbir zaman çalışmasını istememiş, ama şimdi, onun 1,5 milyarlık maaşının yanında karısı da bi milyar alsa, fena olmazmış hani. Tek bir şey istemiş karısından: Dırdır etmemesini. Kafasının dolu olduğunu, her dediğini elinden geldiğince zaten yapmaya çalışacağını söylemiş, kadın da kabul etmiş belli ki, çünkü adam huzurluydu. Gece 3'te bıraktığında işi -ki ben bu satırları yazarken saat hala 02:51-, Beykoz'daki evine gidecek, karısı ona "aç mısın?" diyecek, o ise sadece uyuyacak ve 5 saat sonra kalkıp yine işe koyulacaktı. Bunları anlattı, anlattı ve sonunda "Ama kafamı yastığa koyduğumda o kadar huzurluyum ki, hiçbir şeye değişmem" dedi. Sonra da benim için aynısını diledi, çünkü ona göre bir kadın evlenmeden kendini ve hayatı tam olarak anlayamazdı, hem de beni sevmişti ve benim de aynı yastığa aynı huzurla baş koyacağım biri olsun istiyordu. O kadar samimiydi ki, hani değme falcının görse utanıp fincana saklanacağı cinsten... "Ah, keşke abin olsaydım senin" dedi bana (abim olsa, bunca abuk subuk adamla işi çok zor olurdu; yarım saat konuşup notunu verdiği adamların hiçbirinin geçer not alacağını sanmıyorum.)

Erbil abiyle, belki bir daha karşılaşırız diyerek, az önce beni adaya yanaştıran halatları tutan elini sıkıp sımsıkı, ayrıldık. Mutluydum artık, beni karşılayan babamla buluşup, hiç adetim olmamasına rağmen gülümseyerek yürüdüm yolda.

(Erbil abi, yıldız kaydığını sen gördün, dileği sen tuttun eyvallah da sanki o dilek, benim umutsuz olmamamdı ve sanki, hafifçe, oldu da.)


(20-21 Ağustos 2011, Heybeliada)

Eveeeet!

Damadın tok, kararlı ve yüksek perdeden; gelininse tiz ve uzatarak söylediği birer evet'e şahit olmak üzere Bursa'ya gittik haftasonu. Deplasmandaydık. Yaklaşık bir yıl önceki ilk evet'ten bu yana beklediğimiz an gelmişti. Çoğu ensesi kalın olmak üzere 1400 seyircinin, bir bakan ve bir CEO'nun içinde bulunduğu nikah şahit komitesinin ve nikahı kıyan belediye başkanının gözetiminde, şikesiz, şaibesiz, alabildiğine tertemiz bir karşılaşma izledik. Yemekler güzel, içki çok, halay yok, havaifişekler kararındaydı.

İlk defa bu kadar büyük bir düğün organizasyonunda bulunuyorum, artı, ilk defa bu kadar yakın bir arkadaşım evleniyor. Artık iyiden iyiye dostların ilk orbitallerinden geliyor davetler, yakında bir teklif bekliyorum ben de. Nikah şahidi olmak için yani, yanlış olmasın.

Tiksindiğim bir alışveriş maratonu içine girdim bu düğün sebebiyle (tiksindiğim alışveriş: hiçbir elbise bulamamak ve/veya hiçbir gördüğünü beğenmemek, onca 200lü fiyat içinde beğenilen tek elbisenin 680 lira oluşu, tüm ünlü ayakkabıcıların 40 numaraya kadar çalışması sebebiyle "paranla rezil olma" hali). Lakin son günün son saatine kadar ve altın alma işini Bursa'ya bırakma pahasına da olsa almam gereken her şeyi almayı başardım. Çok da güzel oldu, çok da güzel oldum gerçekten ("galiba" yazacakken vazgeçmeye zorladım kendimi, aferin bana be, valla). Ama gelin kadar güzel değildim, değildik hiçbirimiz. Kızların birbirini kıskanışı muhabbetini unutturacak denli güzeldi Çiğdem, tüm bebekler ve tüm gelinler güzel olmaz söylenenin aksine, ama o çok güzel olmuştu ve bunu ona da hiç gocunmadan söyledim.

Sahneye çıkan grup ve saz heyetinin, ardından sahneye çıkan Gülben Ergen ve saz heyetinin (evet Gülben Ergen!) ve onca (ya da bince) davetlinin tüm nazarları bizim Richie Rich ve nikahlı mikahlı karısının üstündeydi ama onlar, gereğinden sıcak olan havada tüm masaları dolaşıp dans pistinde tepinerek terlemek dışında hiç sıkıntı yaşamıyor gibilerdi. Asıl sıkıntıyı bence bizler, çifti yalnız bırakmamak için Gülben'in şarkılarıyla dans etmeye çalışırken yaşadık. Bu çok zor bir şey bilesiniz. Birkaç stil tavsiyesi size: Dolabınızda mutlaka uzun bir elbise bulunmalı. Bunu Gülben şarkılarıyla rahatça kombinleyebilirsiniz. Elbisenizi iki tarafından tutup hafifçe kaldırarak sağa sola sallanma şansınız mevcut. Saçlarınızı iki yandan örme ihtiyacı hissettirse de bu hareket, laylalaylalay gerçek bir pirens (Gülben'in) dizlerinde uyurken gerçekten hayat kurtarıyor. Erkekler ve kısa elbiseli kızlarsa el çırpmak suretiyle ellerini koyacak bir yer bulmuş olabilirler.

Yorulup oturduğumuz ve serinlemek için rakıya sürekli buz eklediğimiz esnalarda edilen muhabbetler gerçekten enteresandı. Enteresan ve sinir bozucu. Mesela kendinden 6 yaş küçük (benden de 2 yaş küçük oluyor) bir kızla görüşmeye başlayan bir arkadaşım, "aa kız küçükmüş" dediğimde "e öyle bulduk, bir yerden sonra kadınlar çöküyor" diyerek hepimizin bildiği fakat tekrar etmek istemediği bir gerçeği dile getirdi, sağolsun, ertesi gün çökecekmişimcesine sinir oldum, kendisinden iki sandalye öteye naşlamasını istesem de bunu yapmadı. Ben de olay büyümesin, tatsızlık çıkmasın diye salon kadını çizgimden çıkmadım. Bi sigara yaktım onun yerine.

Geceyi, şovumu yapmadan da terk etmedim ama! Öyle bir niyetim yoktu da aslında. "DJ ne dersek onu çalıyor" deyince arkadaşım, en azından şu Serdar'lar bitsin diye sevdanın son vuruşu'nu istedim. Çalmadı hırt. Sonra başka bir arkadaşım daha sordu, ona da söyledim. Yine çalmadı. Ben fırsattan istifade "çalmıyorsa gelmiyorum" bahanesiyle köşeme çekildiğimde, damat bey gelip kaldırmak istedi beni tekrar, ona da söyledim, "yemin ettim abi bak sevdanın son vuruşu çalmazsa gelmiyorum. İlk notayı duyduğumda kalkarım, söz." Ahmet gitti, bir dakika içinde o kemanlı girizgahını duydum şarkının, kalktım hemen (söz sözdür) bir "oooooo" nidası içindeki kalabalığa daldım. İlginç bir andı benim için, sanki o gece benim gecemmiş, ben mezun oluyormuşum da tezahüratlar havada uçuşuyormuş gibiydi. Yüreğimde zincirler kırılıyordu, duymadılar bu gürültüde, iyi oldu.

Gece 2'ye doğru gelen işkembe çorbası ve ardından sucuk-ekmek, biz artık doymuş olduğumuz için yiyemesek de çok iyi bir fikirdi; şayet düğün dernek kuracak olursam zaten bizimkiler bu saatlere kadar gitmeyeceğinden (en son biz ayrılıyoruz ya her yerden) şöyle bir güzel çorba çektirebilirim davetlilere. İşkembe ve hadi, mercimek veya ezogelin olsun sonra öpüşmeyi düşünen yarısı-sarımsak-sever çiftler için. Yazdık bunu kenara.

Ahmet'im, derdi kendine yetmiyormuş gibi bir de gece bize otel ayarladı, "biz de orada kalıyoruz" dedi bir de, "sabah kalkınca konuşalım kahvaltı için". Lan dedik, sen evlendiğinin farkında mısın, sabah kalkıp yönkur toplantısından çıkmış gibi kahvaltı mı edeceksin bizimle? Ve aradı sabah gerçekten, gitmeden de bizi yolcu ettiler otelden. Bize çok teşekkür ettiler, neden anlamadım.

Asıl biz teşekkür etmeliydik oysa.
Gerçekleşme ihtimaline dair umudumuzu giderek kaybettiğimiz bir mutluluğun var olduğunu bize gösterdikleri için.


(16 Temmuz 2011, Bursa)

"Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen..."

22 Haziran 2011 gecesi, dostlarla Baltalimanı'nda, haşmetli bir üniversitenin tesislerindeydik. Süslü, takım-kravat bir grup olarak en son ne zaman beraber oturmuştuk? Birkaç yıl önce bir yaz yemeğinde mesela? Sanırım. Sanırım Baltalimanı'nda bulunma sebebimiz olan, o akşam nişanlanan arkadaşımızla en son aynı masada oturduğumuz yıllardaydı...

Gidip gitmemek konusunda tereddüt ettiğim bir törendi aslında. Profesyonel nişanları anlamsız ve gereksiz bulurum, düğün gibidir. Gelinlikle aynı miktarda para nişan elbisesi verilir, aynı sayıda insan aynı müziklerle eğlenir, aynı halay çekilir, aynı dostlar vardır... Tek fark, insanların takı takıp takmamak konusunda tereddütte olmasıdır işte.

Günümüzde nişan konsepti, neredeyse beraber yaşanan, ortak tatil planları yapılan ilişkilerle birlikte iyiden iyiye "out". Sahi, nişan neydi? Eskiden, bir bağdı. Aileler işin içine giriyor, iş ciddiye biniyordu. İşi resmiyete dökmek için takılan iki yüzük, insanların laf söz olmadan muhallebicide buluşabilmesini sağlıyordu.

Artık buna ihtiyacımız olmadığından, nişanlar bir düğün provası, yani nasıl diyor siz, "wedding rehearsal". Filmlerde olur ya, düğünden birkaç gün önce, düğünün yapılacağı mekanda toplaşır düğün davetlileri ve biraz daha az süslü kıyafetler içinde, biraz daha ucuz yemeklerle ama illa ki şampanya patlatıp kadeh kaldırarak konuşmalarını yaparlar falan... Sırf düğün gecesinde her şey pürüzsüz gitsin diye anın büyüsünü bozup, düğünde ilk kez dile getirilse çok daha anlamlı olacak sözleri söylerler birbirlerine.

Bizim nişan, o kadar sürprizbozan bir seremoni değildi ama takı takmacası, üç katlı pastası, ilk dans, pasta sonrası dans, kocaman nişan elbisesi ve etrafta koşturan gereksizce küçük çocuklar ile, tam bir düğün provasıydı! Benim pek işime gelen bir kararla düğün İstanbul'da olmayacağından, yüksek olasılıkla iştirak etmeyeceğim düğünün bir boy küçüğünü yaşamış olmak iyi oldu tabi.

İtiraf etmek gerekirse beni nişana dahi gitmeye iten güç, çok uzun zamandır hafif bir müzikte dans etmek için kıvranıyor olmamdı. Gerçekten, en son ne zaman dans etmiştim acaba, dostlarla da olsa... Birkaç yıl önce bir kış yemeğinde mesela? Sanırım.

Eşliğinde sevdiğim birileriyle dans ettiğim şarkılara da -tabi ki- anlam yüklediğimden, gelinle damadın ilk dans şarkılarının Ferhat Göçer'den olması beni biraz korkuttu. Ya tüm gece bu müziklere maruz kalırsak ne olacaktı? Bu müziklerle dans etmek zorunda kalırsak, sonrasında birbirimize aynı gözle bakabilecek miydik? Bu travmayı atlatabilecek, tamamen iyileşebilecek miydik? Bilmiyordum, kafam çok karışıktı. Meze tabaklarımız gelirken, ilk şarabı kafaya dikmiş kara kara düşünüyordum.

Neyse ki, güzel bir canlı müzik grubu bulmuştu arkadaşım, sonrasında çok güzel parçalara geçtik; historia d'un amor, nathalie, sessiz gemi, quizas quizas quizas... Ve ben bekar olmanın tüm avantajlarını kullanarak birbirinden yakışıklı üç adamla dans ettim :)

Sezai'yle dans etmenin diğerlerinden farklı bir yanı olduğunu söylemem lazım. Diğer arkadaşlarımla hep, insanların dans etmesi gerektiği gibi dans ederiz: Sol elim adamın omzunda, sağ elim ileriye doğru uzanmış, adamın elinde, hafifçe sallanarak otururken yaptığımız muhabbete devam etmektir dans anlayışımız. Bir arkadaşım daha hızlı şarkılarda dans etmeyi, arada beni döndürmeyi sever. Bir diğeriyle ise gönül işlerinden bahsedebiliriz dans ederken. Ama Sezai, dans etmeyi teklif edenin ben olduğumu unutturur kalkar kalkmaz, beni kendine çekip sağ elimi de omzuna atar. Sarılır işte, dünyanın en olağan eylemi. Ben Sezai'yle dans ederken, en son ne zaman dans ettiğimiz dışında bir şey düşünmem (Andon Pera'daki kış yemeğinde, aşağıdan sevgilisini almaya gittiği için ortasında kalmıştık bir dansın, 2-3 yıl önce). Bir şey söylemem hemen yanağımın yanı başındaki kulağına. Bir şey söyleyip arayı doldurmaya gerek yoktur, çünkü aramızda doldurulması gereken bir boşluk yoktur.

Çiftli fotoğrafların bol olduğu masamızda poz verirken ikimiz, "sonunda bana kalacaksın Sezo" dediğimde "Sana kalayım, daha ne?" diyen adamdır o çünkü. Gecenin sonunda "biraz gerizekalı ol kızım ya, bi şeyi de anlama" diye beni nasıl da tanıdığını anlatacak ama aynı zamanda karamsarlaştırıp yine, canımı sıkacak en doğru cümleyi de söyleyebilen adamdır.

Aydınlatmalı yazıyı bitişe doğru... Bu sefer nişan kurdelesi yutmadım bu bir, yüzükleri takan amcamın yaptığı ilahi konuşmayı bir kenara yazdım, bu da iki. Buyrun:

_ Yüzükleri takarken ne söyleyeceğimi çok düşündüm. Sonra, Ezel'in dayısı olsa ne söylerdi, dedim. Herhalde şöyle derdi: "Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen, onu bir ömür boyu o parmakta taşıyabilmekte."

Yüzük o parmakta durmayacak, sola geçecek. El değiştirirken sıkıntı olmaması ve bir ömür sol elde taşınması dileğimizle...

(Haziran 2011, İstanbul)

Bir ömür

Bir arkadaşımın sevgilisi kaza geçirdi. Çocuğu tamamen ezilen kapıdan değil, bagajdan çıkardılar. Kafada 20 küsür dikiş, kaburgalardan birkaçı kırık.

Arkadaşım ertesi gün tezini sunacaktı ve üzüntüden sesi kısıldı. O kısık sesle, zorlanarak;

_ Şimdi benim sunumum var, bir şekilde yapacağım. Ama aslında onun yanında olmak istiyorum. O da benim yanında olmamı istiyor, biliyorum. Ona iyi geliyorum. Elimi yanağına koyup öyle uyuyor, daha rahat nefes alıyor sanki. Ben hep orada olmalıyım, hep orada olmak istiyorum ama olamıyorum işte. O kadar zor ki.

dedi.

***

Bir hayat var hepimizin dilinde, sürekli ondan bahsediyor, nasıl geçeceğini, nasıl iyileşeceğini, nasıl daha mutlanacağını konuşuyoruz. Hayat var, biliyoruz. Peki, bir ömür var mı?

***

Adlarını yanyana görmekten tiksinegeldiğim insanlar sürüsünün fotoğraflarına bakmam, mazoşist değilim o kadar.

Bu da onların fotoğrafıydı, içinde onlar yoktular (ama çoktular). Onlar çok güzel bir olayın çok şanslı şahitleriydiler.


Olay, bu çok güzel yerdeki, çok uzun zamandır beklenen izdivaçtı.

Kutlama nihayete ermiş!

Ömür varsa, onca, mutlulukla...

Nişan kurdelesi

Sezonun ilk açık ayakkabısı ile ilk can eriği karşılaşmışlar, biri öbürüne demiş ki "oğlum bu bellatrix bizi sikko bi yazıda bir araya getirir, kaç kaç!" Öbürü cevap vermiş: "Artık çok geç."

Evet artık çok genç, nihahahaha!

Bugün ömrümden ömür alan bir nişan kutlamasına teşrif buyurdum. Saat 10'da orada olmamızı rica eden, çünkü kendileri 12'de kaçmak zorunda olduklarını söyleyen mutlu çift yüzünden, daha mekan sahipleri kendilerine gelemeden oradaydık. O kadar erken gitmiştik ki, kapıda ceketimizi almak için ısrar bile etmediler. Üstüne üstlük karşı taraftaydık ve bilen bilir, ben doğma büyüme ve sevme Avrupa yakalıyımdır.

Hayır, mekanda canlı müziğin, yani eğlencenin başladığı saat 11:30 civarı iken bizim oraya erken gitmemiz nişanlanan, nişanlanacak olan veya bir gün nişanlanırız diyen bazı çiftlerle karşı karşıya gelip nişanlardan bahsetmemize neden oldu. Geri kalan insan grubu da nişanlanmıyor olmanın üzüntüsü ile rahatlığı arasında gidip geliyordu.

Eski sevgilisine tıpatıp benzeyen yeni sevgilisiyle (ki kendilerinden şu yazıda bahsetmiştim) önümüzdeki ay nişanlanacak olan, seyrek görüştüğümüz bir arkadaşımla ayak üstü naber-nasılsın-iyilik-noolsun muhabbeti yaptım. Düğün de 29 Ekim'de tüm yurtta törenlerle kutlanacak olduğundan, muhabbetin boşluklarını "nerede oturacaksınız?" tarzı elzem sorularla doldurdum. Kız "Kartal" dedi -ki Kartal karşı taraf bile sayılmamalıdır bence-. "Ay çok uzak" dedim, meğer damat beyin işine yakınmış. Damat bey, henüz İstanbul sayılmadığı için şanslı olduğumuz Gebze'de, makine mühendisi oranı yüksek bir şirkette çalışıyormuş. Sonra kız "zaten ben evlenince işi bırakacağım" dedi.

İki kisve altına hastayımdır: Bir, reklamcı ahalisinin "freelance çalışıyorum" kisvesi altında "bizim şirket battı" diyemeyişi; iki, "kendi işimi yapacağım" kisvesi altında ev hanımı olunuşu. Güzel gölge yapar bu kisve altları, ferah olur. Yerseniz.

Ben fenalıklardan fenalık beğenip bir gün boyunca ihtiyacım olduğundan fazla tuvalet molası verdim; bu arada mutlu çift birinci şampanyayı hakkıyla patlatamadıklarından ikinciyle boğuşmaktaydılar. Sonra sonra, gelin hanım adet olduğu üzere herkese nişan yüzüğünün kurdelesinden küçük parçalar dağıttı. "Darısı başınıza" sloganlı bu adette evrene pozitif yaymak adına verilen kurdele parçasını yutmak esastır (gerçi ben birinin nişan kurdelesini sıçacak olmanın ne gibi bir pozitif yanı olduğundan emin değilim).

Velhasıl bugünün iyi yanı sezonun ilk açık ayakkabısını giymiş olmam ve ilk can eriğini yemiş olmam oldu.

Nişanladığımız çift için gerçekten mutluyum ve Allah'ın erdirdiği tamam boyunca birbirlerini böyle sevmelerini ve saymalarını içimin en derininden dilerim. Lakin "yalan dostum aşk diye bir şey yok" eşliğinde zıp zıp zıplayan insanlar için ne kadar mutlu olduğumu işi kinayeye vurmadan anlatamıyorum görüldüğü gibi. Bana da hak verilsin ama... "Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti" diyen Murathan Mungan'ı idol edinen hayatım, uzunca bir zamandır gerek arkadaşlık, gerek aşk bakımından "içimde kalan adamlar içinde" geçiyor. Bu işte hem yanlışlık, hem yalnızlık var dostlar. Aylardır görmek istediğim bir adamı dün gördüm mesela ben. Benimle konuşan, hayatından, yoğunluğundan şikayet eden, onu askerdeyken arayışımı hiç unutamayacağını söyleyen sanki aylardır göremediğim adam değilmiş gibiydi ama işte, benim bulunduğum ortamdan -iki kez- kaçışı da aynı o gibiydi.

"I hear and I forget. I see and I remember. I do and I understand" diyen Confucius'ün bu ibretlik lafını görüyorum ve iki arttırıyorum: "I hear and I don't believe, I see and I know." Dolambaçlı adam istemiyorum abi. Bir öyle bir böyle, sıcak-soğuk şok istemiyorum. Uğraşamıyorum ya, zorla mı? Ben öyle değilim ki, alışmak zorunda da değilim bu dengesiz, tutarsız, odunsu davranışlara. Yormayın lan beni, huzur içinde yaşayıp gidelim işte ilişkimizle veya reddedilişimizle. Can çekişmeyin karşımda. Wanted dead or alive!

Yani bir şekilde olmuyor, olduramıyorum dostlar.

Tevekkeli değil, o kurdele iki nişandır boğazıma takılıyor benim.

(14-15 Mayıs 2011, İstanbul)

pirensli mirensli

İnsanlar geçtiğimiz haftasonu çılgınlar gibi "royal wedding" izledi, aman efendim, trending topic mi olmadı Türkiye'de bile, Büyük Britanya Krallığı konsolosluğunda düğün arabalı müğün arabalı resepsiyonlar mı düzenlenmedi şıkır şıkır... (Bu resepsiyonla ilgili twitter gibi mecralarda hava atılan fotoğraflar olmayışı konsoloslukta fotoğraf çekilmesinin yasak olduğundandır, emin olun. Yoksa piiiy...)

Benim bu konudaki görüşüm sadece şu:

AZINDAN MI ÖPMÜŞ?

Yandaki çocuk benim, yaygaraya kulağımı tıkıyorum.

4,5 hiç bu kadar 5 olmamıştı.

_ Artık öyle alıp başımı gidemem, diye düşünüyorum, dedi kadın. Yetiştirdiğim biri var, ona örnek olmam lazım. Sorumluluklarım var artık, diye geçiyor hep kafamdan.

4-5 yaşlarında bir kız çocuk annesi kadın Prada çantası ve güzeller güzeli küpeleriyle bunları söylerken indirimi beklemeden almamakta direttiğim, indirimde 35 lira olan çantamla ve sörfçü bilekliğimle ilgili ne düşüneceğimi bilemedim. Sörfçü bile değildim üstelik. Sadece bu ip parçasının renkleri hoşuma gitmişti.

_4-5 senedir eşim de ben de alkol almıyoruz, diye devam etti kadın. Eskiden çok içerdim. 4-5 duble içer yine de sağlam kalırdım. Eşim de öyleydi. Hamile kalınca bıraktım, eşim de bıraktı. Sonra da tekrar başlamadık... Sigarayı da bıraktı, 12 yaşından beri içiyordu hem de. Ailenin tek erkeği, babası o çok küçükken vefat etmiş...

Büyük lutuftu bu bırakış, anlaşılan.

_ İflah olmaz o, dediler. Ama oldu. Bir kız için baba modeli çok önemlidir. Ben de eşime, hep kızının yanında olacağını hissettiren bir model olmasını söylüyorum.

Kocası iflah olmamıştı, kadın onu iflah etmişti. Onu eğitmiş, kötü alışkanlıklarından arındırmış, bu uğurda kendisi de vazgeçmişti bir şeylerden. Bir kez çocuk doğurup, iki kez anne olmuştu. Bazı erkekler bunu isterdi, ihtiyaçları vardı buna. Çünkü onlar babalarını kaybedip, annesiz kalırlardı.

Belli belirsiz bir hüzün hissettim kadının sesinde. "Hem de ben alkolü çok severim" derken geniş zaman kullanmasında, 25 yaşının başına buyrukluğunu özlemle anmasında.

Henüz evlenmedikleri dönemde eşinin hediye ettiği Louis Vuitton çantalarla, Etiler'de bir daire ile kendini kanıtlamış saymıyordu kadın. Hala çalışıyordu. Harıl harıl, bu tiksinç işi yapıyordu. Kendi işi, ofisi (kayınvalidein üzerine olsa da), elemanları, bilgisayarları ve gıpgri ve simsiyah kurşun kalemleri vardı, hepsi onundu ve yine de onun bende gıpta ettiği bir şeyler vardı.

Kendim için sevindim. Çekip gidebileceğim için, çekip gidebildiğim için, geride sırf 35 liralık çantamı ve sörfçü bilekliğimi bırakacağım için sevindim. Kuzen demişti bir gün, "ailenin yakınında olmamayı göze aldıktan sonra -ki onlar senin ailen- başka kimse bırakılamaz değil, başka kimse için bunca üzülmeye değmez." Bunun gibi bir şeyler.

Evet, üzgün olabilirdim zaman zaman ama ben özgürdüm.
Dört dörtlük değil, dört 5'liktim.

Ölmekten çok bahsetmiştim bir ara. Evet, bir parçamın öldüğünü hissettim (yakında kırkı çıkacak). Ama ben o parçadan ibaret değildim, başka yerlere bıraktığım parçalarla devam edebilirim. Ben insanlara hala aynı değeri veriyorum, ölen parçalara bile. Verdiğim tüm değerle birlikte gömüyorum onları, bir yuğ düzenliyorum adlarına. Ve artık, hak edip etmediklerini sorgulamıyorum. Her şey bitiyorsa, her şey geçiyor da.

Dinlediğim müzikler (hep aynı müzikler) hiç bu kadar doyurucu olmamıştı. Hayatın hiç bu kadar içinde olmamıştım. Hiç bu kadar açık olmamıştım. Kafam hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Yanımda olmayan herkes hiç bu kadar şanssız olmamıştı.

(4,5'tan 5 verdim hayatıma.)


(30 Ocak 2011 Bursa - 25 Şubat 2011 Ankara)

Karşı taraflarda aile saadetleri

başlığa gel. ikindi vakitlerinde akşam sefaları, sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları taaarzı.

Bugün teyzeler şerefine boş günü dışarıda geçirme günüydü. Geceye bağlamayı ben de planlamamıştım ama fena da olmadı hani.

Teyzemle eniştemin, onlarla aralarında -bildiğin- 10ardan 20 yaş olan sözde akran iki arkadaşıyla beraberdik. Birbirine hala "sevgilim" diye hitap edip, fotoğraf çekerken adamın kolunu karısının omzuna attığı bir çift. Sevimlilerdi, kadın tam bir Türk, adam da tam bir Anthony Hopkins'ti, en bi ince dudaklısından, en bi William Parrish'inden. Enbi orkestrası.

Birbirini en son evlerde telefon olmayan bir dönemde gören çiftlerin buluşmasının, gerçekten havadan sudan konuşma döneminde Zeyyat'ı andım. Zeyyat, benim ihtiyar delikanlı büyükdayım, henüz yazmadığım kitabımın fahri sahibi yani (evet, henüz yazmadığım kitabı birilerine adadım ve o sayfayı yazdım da), 78 yaşında aniden ölmeden önce her anını dolu dolu değil ama her anını gençlerle geçirme derdinde bir adamdı. Ablası olan babaannem beraber daha fazla zaman geçirmedikleri için her sitem ettiğinde "çünkü gençlerle zaman geçirmek bana kendimi genç hissettiriyor" dediğini hiç duymadıysam 17 kez duymuşumdur. Bugün de karşı tarafın sırasını bilmediğim sahil semtlerinden birinde denize karşı otururken (Kuleli'nin az ilerisiydi işte...) bir an, o koca adamın gençlerle beraber olma derdinin onda biri benim aklıma geleydi burda ne işim var idi, diye düşünüyordum.

Bu arada karşı taraf benim için her zaman karşı taraf olarak kalacak bir semtler silsilesinden ibarettir ve kesinlikle İstanbul'daymışım hissi yaşamam orada. Orada kalabilir, Boğaz boş kalsın istemem ama uzaktan severim, uzaktan bakmayı tercih ederim oraya. Murathan Mungan gibi (Murathan Mungan mıydı o?) bi halim de yoktur hani, hiç sevmediği Kız Kulesi'nin görünmediği tek yer olduğu için sürekli oraya giden cinsten. Veya bir Guy de Maupassant olamam ben, sevdiğim yerde olmayı severim, platonik takılmayı değil.

Ne diyorduk, yanlarında çıtır çerez gibi göründüğüm insanlarla bir tam gün geçirme kafası... Bir gerçeği unutmuşum: Eski arkadaşlar tarafından içilen üç çay, normal insanlara 3 kadeh rakının gösterdiği etkiyi gösterir ve o son çay içildiğinde girilen muhabbet bağından çıkış yoktur. Bu arada, ayfon bağımlısı dostlardan beter bir şey varsa o da telefonlarıyla fotoğraf çekme bağımlısı yaşlılardır abicim. Aman yarabbi. Verin şu telefonu yeaa diyelerim gelir. Çünkü onların uzuuun uzun ekrana bakarak sanki mavi kabloyu kesiyorlarmışçasına bir tuşa bastıkları sürede arkadaşlar foursquare'de üç yer değiştirip bir de Meet Joe Black'te Anthony Hopkins'in oynadığı karakterin adına bakarlardı IMDB'den.

Hava, su ve teknoloji çılgınlığı esnasında okuduğum takribi 100 sayfayı da sayarsak bayağı karlı bir buluşma oldu benim adıma; hem basbayağı eğlenceliydi bir müddet. Doktoru yazdığı için sigara içtiğini ve göğüs rahatsızlıkları için en iyi ilacın, bardağa konup su eklendiğinde beyazlaşan bir sıvı olduğunu iddia eden Anthony (mecbur, yapıştı karakter) oldukça eğlenceli bir adamdı. Hayatı boyunca göbek yapmak istediği ama hiç "o amca"lar kadar ağır görünemediği için şikayet eden, saçı dökülüp ağır görünmediği için ayrıca şikayet eden, mütemadiyen eski Zeki Alasya - Metin Akpınar kabarelerinden alıntı espriler yapan bu adamla ömrün, tereyağından kıl çeker gibi geçeceğine kanaat getirdim ve teyzemin, ikinci baharını bu adamla yaşayan arkadaşı adına çok sevindim. İki büklüm olup kah kah güldüm anlattıklarına. Adam tam bizim kafadaydı; karaciğeri iflas eden doktor arkadaşına "bira iç oğlum, içmiyorsun da ondan oluyor; bak sigara içmezsen de kanser olursun" diyen bir Anthony.

Bu arada Zeyyat sadece Türk kahvesi yanında, o da çok nadir olmak üzere sigara içen bir adamdı ve akciğer kanseri teşhisi konduktan 6 ay sonra ölüvermesi tam da bu amcanın ağzına layık bir örnek olacaktı.

Yine kararttık enseyi dimi, yok yok, valla diil. Hem ben bugün oyuncak müzesine gittim; günüm ne kadar kötü, ne kadar umutsuz olabilir ki? Onu ayrıca, kalitesiz fotoğrafları ve çağrıştırdıklarıyla yazacağım.

Evim evim, paf paf, yaz yaz.


(05 Şubat 2011, İstanbul İstanbul ama "karşı taraf" hep)

naçizane: Evlilik Sonu


Bir gün bir yerde bulaşık makinesini boşaltıyorsan ve bu dünyanın en normal aktivitesiyse orası senin evindir, bunu dünyanın en normal aktivitesi addeden de, eşin.

Evlilikler önce aynı evde yaşama minnettarlığının, sonra da aynı hayatı yaşama minnettarlığının yok oluşuyla biter.

Kırk

_ Müziği değiştirmek istemiyorum, hayır. Özellikle koymadım ama iyi denk geldi. Birazdan başka şarkıya geçecek zaten, daha güzel bir şeye muhtemelen. Ama bu tango havası insana kendini iyi hissettirmiyor mu yani, doğru söyle? Benim biriyle böyle döne döne dans edesim geliyor şahsen. Şahsen. Konuşurken cümle içinde şahsen dediğim için kendimi seviyorum. Geçen gün ben telefonda bir türlü gelmeyen Burger King siparişimiz için "... olmakla da kalmayıp... yapılması kabul edilemez" ifadelerini içeren bi cümle kurdum, arkadaşım erkek arkadaşına dönüp "kız telefonda konuşurken bile hata yapmıyor" dedi. Kız telefonda konuşurken aynı zamanda da arkadaşlarının kendisi hakkında söylediklerini duyup içinden yorum yapıyor onlara, ehehe........ Dur dur geliyorum. Rakı koyayım mı sana da bi tane? Bi tek? Peki. Benim canım istedi. Hem aheste'lerim de boş kaldı uzun zamandır... Bayılıyorum bu bardaklara. Çok severek ve çok ucuza almıştım bunları evden ilk taşındığımda. Kendim için ev hediyesi gibi. Pek hakkını verdiğim söylenemez. Evet, ne diyorduk? Hiçbir şey galiba. Şarkı da değişti hem........ Bu aralar kendi kendime çok konuşuyorum biliyor musun? Aklıma Kelebekler Özgürdür diye bir oyun geldi, şimdi orada olmayan Hadi Çaman tiyatrosunda gitmiştik Nişantaşı'nda, Sevinç Erbulak filan da vardı ve sanırım -sanırım- Tolga Çevik ama emin değilim, kimse sevmemişti ama ben sevmiştim o oyunu, şimdi o Tolga Çevik'in ya da her kimse onun oynadığı karakterin Dragos'ta oturduğu bilgisi ve sahnedeki bir ranza dışında hiçbir şey hatırlamıyorum oyunla ilgili. Kendi kendime konuştuğumu söyleyince neden oyunun aklıma geldiğini de. Ha bir şarkı hatırlıyorum bi de, "ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür / insanlar değilse de kelebekler özgürdür" acaba bu şarkıyı ben normalde biliyorum ve şimdi mi özdeşleştirdim kafamda, yoksa çalıyor muydu oyunda gerçekten? Hatırlamıyorum. Hayır hayır bunun için bilgisayar açmayacağım, zaten bilgisayar başında olduğum bir gün bakarım yine aklıma gelirse, aklıma gelmezse önemli değildir zaten ki....... Güzel şarkıydı bu bu arada. Kelebekler özgürdür, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan adam gibi, Fight Club kafası. E zaten yarın ölecek hayvan, sonsuza kadar yaşamayacağını bizden daha şiddetli biliyor...... Ben inanırım sonsuza saf gibi, kimse bana bitmeyen bir şey söylemedi ama ben yine de inandım. Sevgiye çok inanırım, biteceğine de ama... İnsanlar neden evleniyor? Yani, gençken aşık olup evlenip sonra da bunu hiç sorgulamayan kimi mutlu kimi mutsuz çiftler değil dediğim. İnsanlar neden evleniyor, mesela kırk yaşında, artık çocuk yapma gibi bir derdi de yokken üstelik, neden yani, yalnızlık korkusu mu? NoyanNoyan hayatın kırk yaşında başladığını söylerken haklı mıydı? Daha komiği, kırk yaş için neden "kimseyle evlenmezsek birbirimizle" pazarlığı yapılıyor ve insanlar kiminle evleniyor kırk yaşında? Etraflarında kaybetmek istemeyecekleri tek kişiyle mi? İlginç değil mi hayatın boyunca ya da tanıdığın süre boyunca hep sevdiğin ama hiç öyle sevmediğin, dostluğunu ona aşık olmaya tercih ettiğin biriyle evlenmek, neden evlenmek, öyle yaşayıp gidilmiyor mu zaten bundan beş yıl önce olduğu ya da bıraksan, beş yıl sonra da olacağı gibi? Acayip olan, evlenmek bu noktada, veya on yıl öncesinde de "ben bununla kırk yaşında evlenir miyim?" diye tartmak, fark ederek ya da etmeyerek tartmak bunu, söylemek veya söylememek... Bir yerde kendini sağlama almak mı, zaten onu kimsenin daha iyi anlamayacak olmasından duyulan endişe mi yoksa bir yerde gerçekten kaybetmeyi göze alamamak mı çünkü ne kadar karşı çıkılsa da vardır ya öyle bi kafa, yüzük takınca tamamdır artık. O zamana kadar kaybedebilirdin veya bunu göze de alabilirdin, ama artık etiyle kemiğiyle senindir, aynı mutlu yaşantınıza evli devam edebilirsiniz ve kimse yadırgamaz, herkes içten içe kafa sallayıp "biliyorduk zaten" der, veya demez ama düşünür illa ki. İlla illa........ Allah Allah, bu ne tür bi kaybetme korkusu? Neyi kaybediyor adam onca zaman sonra ki neyden endişeleniyor, ben insanların çıldırasıya aşık olabilmelerinden çok, çıldırasıya sevebilmelerine inanırım halbuki, öyle çok sevmek ki sevişememek........ Hayır örnek gelmiyor aklıma, demek ki kimse bana çıldırasıya bir şey söylemedi ama ben yine de inandım.

Görsel: Jeffrey Coolidge, Stone collection

(12 Ocak 2010, yol, İstanbul)

Yokyer

Hani "şu işi yapmaya harcadığın zamanı derslerine harcasan şimdiye bilimadamı olmuştun" diye bir düz mantık var ya... Bize ters o mantık. Fakat şöyle bir gerçek var ki, şu "kitap okuyamıyorum abi yea" dediğimiz ve bunun üstüne konuştuğumuz zamanların tümünde kitap okusak yavaş yavaş bir kitap bitirmiş olabilirdik gerçekten.

Bugün Onurlu ile konuştuğumuz bu konuyu, tam bu noktada balla kesip eve dönerken en son söylediğim şeyi düşündüm "tatilde bir kitap bitirdim sadece." Aslında az, benim için az ama olsun, istediğim kadar okudum. Işığım olsa geceleri de rahat rahat okuyabilirdim belki ama bir fenerin dibinde, iki büklümken zor oluyordu. Çocuk Kalbi de değilim neticede, iç paralayamam.

Olsun yahu, bir kitap bir kitaptır, hem kafam güzeldi ben nerelere gittim nerelere...
Öyle yerlere gittim ki, yoktular.

(04 Ocak 2011, İstanbul)

"O anda, sanki Leicester Meydanı'ndaki Odeon'un dev ekranında izliyormuş gibi, açık ve kesin bir şekilde onu gördü: hayatının geri kalanını. Bu gece Bilgisayar Hizmetleri'ndeki kızla eve gidecek, sevişeceklerdi; yarın cumartesi olduğu için sabahı yatakta geçireceklerdi. Sonra kalkıp birlikte Richard'ın kutularındaki eşyaları çıkaracak ve yerleştireceklerdi. Bir yıl, ya da daha az bir süre içinde, Richard Bilgisayar Hizmetleri'ndeki kızla evlenecek, bir terfi daha alacaktı; biri kız biri oğlan iki çocukları olacak ve banliyöye, Harrow'a ya da Croydon'a ya da Hampstead'e ya da çok, çok uzaktaki Reading'e taşınacaklardı.

Fena bir hayat olmayacaktı. Bunu da biliyordu. Bazen yapabileceğiniz hiçbir şey olmazdı."

Artık pek de yakın olmayan bir arkadaşın bizi nişanına davet edeceği endişesini üstümüzden atamadan, bir arkadaş daha mutlu haberi verdi dün: Yılbaşı gecesi bizi bırakıp evine dönerken Salacak'ta durup kız arkadaşına evlenme teklif etmişti.

Onlar için mutlu oldum, ve işte o kadar.

Böyle haberler bana, şu an yaşadığım hayatı aslında sevdiğimi hatırlatıyor. Başka türlüsünü nasıl da istemediğimi. Tek konusu kocası olan insanlardan hazzetmediğimi. Ya öyle olursam diye korktuğumu. (Ama yok lan, olmam dimi ben öyle? Olmam bence.)

Evlenme teklifleri, düğün planları, "gelecek yılbaşında Bursa'da bizdesiniz"ler gırla ve bana fenalık geliyor.

Şu yalnızlık nanesi olmasa, biriyle beraber olmak vallahi çok saçma.

"Hiçbir şey" dedi Richard. "Gerçekten hiçbir şey istemiyorum. Hem de hiçbir şey." O anda bunun ne kadar doğru olduğunu ve ne kadar ürkütücü bir şey haline geldiğini fark etti. "Her zaman istediğin bir şeye hiç sahip oldun mu? Ve sonra onun istediğin şey olmadığını anladın mı?"

Elinde hiçbir şey kalmadan -eşya, ev, anı ama başkalarında sana dair bir anı- başka bir yere yolculuk...

"Ne güzel olurdu" dedim. Oysa ne olacaktı işim, anılarım, onlarca yaka kartım, ENSO hediyemin arkasında yazanlar, yıllıklarım, günlüklerim... Ne çabuk bıraktım özenle biriktirdiklerimi?

Aslında mutsuz değilim, her şey olması gerektiği gibi oldu, öyle içten bir "keşke"m yok, kendi elimden gelenler için en azından. Ama yine de hayatımın oksijeni hızla tükeniyor, hissediyorum. Nefes almak zorlaşıyor. Sorguluyorum, şaşırmıyorum, çünkü biliyorum.

Ama hep de sorgulamıyorum.
Hep sorgularsam, bir gecenin bulutsuzluğu için nasıl şükredebilirim?
Nasıl hala şaşırabilirim?

Tüketene kadar içime çekesim var bu hayatı, doğal teneffüs. O arada, bu hayatı olduğu gibi kabullenmemi sağlayacak, beni bu basitlikte (bu basitlikle) mutlu edecek olanı bulursam, ne ala.

Yoksa ben de pılımı pırtımı isteyenlere dağıtıp, öyle yok olmak istiyorum.

"Aşağı İstanbul" kabulümdür.


(19 Kasım 2010, Fethiye - İstanbul yolu)

cold feet

"With this hand, I will cup your... Oh goodness, no!"


With this hand I will lift your sorrows.
Your cup will never be empty, for I will be your wine.
With this candle, I will light your way into darkness.
With this ring, I ask you to be mine.

"Herkes kosmopolaytın brayd alsın..."

... içinde bok var!

Çok uzun cümleler kurabilirim bununla ilgili, çoook uzun cümleler. Lakin aklımda sadece şu var şu an: Evlenmek istiyorum. Evlenmek ve bu borcam kafalılara evliliğin düğün planlamaktan, gelinlik provasına gitmekten, ev düzmekten, duvar kağıdı seçmekten ve akşam evde vereceği yemekler için işten izin almaktan ve başkasının çektiği düğün fotoğrafıyla dergiye çıkmakla gururlanmaktan farklı bir şey olduğunu göstermek istiyorum. Eğer öyle bir şey varsa, işte onu göstermek istiyorum.

Çünkü bize ballandırarak anlatılan bu. Böyle boş bir şey; kitap okumaya zaman bulamamaktan şikayet edilen bir hayat dilimi gibi evlilik.

Olamaz lan.

(Kosmopolaytın lafını gelin attı, ben tuttum.
Yukarıdaki twit için de sağol btc)

(30 Kasım 2010, Ortaköy)

Kilise kafası ve Bölüm'e flashback

Bu akşamüstü, bir arkadaşın evlilik töreni bahanesiyle Balıkpazarı'ndaki Üç Horan Ermeni Kilisesi'ndeydik.

Bu işin benim için ilginç yanı, hala bölümde olsam haberimin dahi olmayacağı bu törene davet edilmiş olmaktı. İnsan bölümdeyken pek tutmadığı adamlarla aynı yerde çalışmaya başlayınca, haliyle, onları da düğününe davet ediyor. Onlar da kalkıp gidiyor. Gerçi hakkını vermem lazım, evlenen arkadaş benim hep kötünün iyisi tabir ettiğim, bölümün çirkin yüzüyle takılıp da aslında onlardan biri olmayan bir kız. Bölümün çirkin yüzünün tümü aynı gün evlense zerre kadar umrumda olmazdı sanıyorum.

Bölümün çirkin yüzü deyip duruyorum, bunun ne olduğunu da kısaca anlatmak gerek şimdi. Bana bölümden kalan 3+1 adam vardır; gerisi tanıdık kapsamına, bölüm arkadaşı kapsamına girer. Bir de tüm bu kümelerin dışında kalan birtakım adamlar vardır ki onlar bizim eğlenceli ders anlayışımıza, dersli eğlence anlayışımıza ve dahi hiçbir eğlence anlayışına kendini uyduramamış, tüm olayları yılda bir-iki kere Taksim'e çıkmak olan bir tayfadır. Böyle, kesişim kümemizin aldığımız dersler olduğu apayrı hayatlar sürerken son sınıfa gelinir, artık yılın son beyin yanmalarını yaşadığımız günlerden birinde bir sınava girilir. Sınavda bizimkiler manavdan aldıkları salatalıkları hatır hutur yerler (çünkü o sıralar Sakar Şakir'in otobüsteki "gitti hediyelik yoğurt" ve "hıyar ister misin?" replikleriyle bilinen film kesiti pek revaçtadır) ve olması gerektiği üzre hatır hutur seslerinin yanı sıra bir miktar da kıkırdama peydah olur.

Hemen akabinde sınıfın yarısı (sadece salatalıktan sorumlu bizler değil) kopya çektiğimiz gerekçesiyle, başımızda duran asistanlar da bize yardım ettikleri gerekçesiyle hem dersin hocasına, hem de bölüm başkanına şikayet edilir.

Kağıtlar taranır, kopya olmadığına karar verilir ve bu bellatrix kulunuz, mail grubuna çatır çatır bir mail yazar. Daha yumuşak şekilde söylenemez biçimde, bölümün çirkin yüzünün ağzına sıçan, uzun bir maildir bu. Ne hırsları kalır, ne gözü dönmüşlükleri, iftiracılıkları, ne yüzsüzlükleri...

Söylememe gerek yok, hayatımdaki fevri denebilecek hareketler arasında -ki düşünerek yaptım, o ayrı- en ufak bir beis duymadığım ve pişmanlık hissetmediğim bir harekettir. Birinin hadlerini bildirmesi gerekiyorsa o kişi bittabi ben olacaktım. Başkalarının sözlerine muhakkak eklemek istediğim şeyler olurdu ve çok içimde kalırdı onlar. Pek temiz oldu böyle. Nitekim, feysbuklarına da bi tek beni eklemediler. Ayh.

Dediğim gibi, gelinimiz bu şahıslardan biri sayılmadığından, kilise töreni merakıma da yenik düştüm, sabah Taksim'de patlamış olan canlı bombaya rağmen gittim. Benim için ayakta dinlenen Yasin'den farksızdı; hiçbir şey anlamıyordum, topuklarım beni rahatsız ettiğinden ağırlığımı sürekli bir bacağımdan ötekine kaydırıyordum; kiliseler henüz sinema salonu teknolojisine geçemediğinden ortalardan itibaren kimse gelini ve damadı göremiyordu, bir çocuk sürekli çığlıklar atıyordu... Ama güzeldi.

Dini mekanları seviyorum, bir şey anlamasam da ne anlatıldığını anlayan birilerinin durumdan etkilenişlerini izlemeyi... Kilise korosunun beklenmedik anlarda dile gelmesini ve o sopranonun tüylerimi diken diken etmesini de örneğin. Seviyorum benim etmeyeceğim imam nikahı ısrarının bir türevinin vuku bulmasını onlarca şahidin önünde. Gelinle damadın dakikalarca kafa kafaya verip dualar okunurken öylece durması, bizim "alından öpme" ritüelimizden (çok gördüm, artık ritüel diyebilirim buna) daha değerli benim için.

Resmi nikah olmadan onları da, kendimi de evlenmiş saymam, o ayrı. İşte gerçeğe döndüğümüz cümle budur.

Ha bir de, lütfen ama lütfen, çocukları kilise ve benzeri yerlerde uçak moduna alma opsiyonu olsun. Hiç ses çıkarmasın, hiç titreşmesinler.

Pek seyrek girdiğimiz o anın büyüsü, çığlıklarla bozulmasın.


(31 Ekim 2010, İstanbul)

üç eylül akşamı

yüksek dozda insan almak vücuda, sanki. bir yere kadar mutlusun: yalnızken mutlusun, yalnız gibiyken; işeyerek senin olduğunu belirlediğin yerlerde uyuklar veya muhabbet ederken, aç, açıkta, harman veya yalnız değilken de mutlusun... fakat yalnızlık nedir ki?

Eskiden derdim ki; insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir gün yapayalnız kalmasıdır. Öğrendim ki; hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey,
yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır.
Goethe

bir düşünceye sahip tek insan olduğun ve karşında bu düşünceyi en azından anlatabileceğin biri bulunmadığı hissi (bkz. duvara konuşmak) kadar yalnızlık iteleyen bir durum olamaz.

istediğin yere gidebilme özgürlüğün, olmak istemeyebileceğin yerlerde de olmana sebep oluyor. sağlamıyor, sebep oluyor; bu aradaki fark ise sen hariç kimsenin umrunda değil.

bir, iki, üç eylül akşamından ikisinde evimin dışında uyudum. iki gece, iki şey geldi aklıma.

ilk gece, hamile olduğumu öğrendiğimde ilk kime söylerim diye düşündüm. eşim hariç tabi. aslında güzel bir geceydi, hayatına yazma harici hiçbir hobiyi sokacak hali olmayan biri için hızlandırılmış fotoğrafçılık kursu; gez göz arpacık, çat! şimdi bi film, bi de pil almak lazım.

ikinci gece, çift kişilik yatakta tek başına uyanmanın insanın yaptığı yapacağı tüm secret'ın içine edeceğine karar verdim. o gece, hem evim ilaçlı olduğu için içinde uyuyamayacağım, hem yalnız olmayı kaldıramayacağım için evde değildim; lakin gerçekten ama gerçekten ağzımı açmak dahi istemediğim, hani birisi bir şey söylese cevap vermeden boş boş yüzüne bakmak istediğim bir geceydi eve dönüş yolum ve sonrası. bu sefer yaptığım satışa değmedi yemek muhabbeti (risk nedir? budur.) ama en azından adamımı üç çiftin arasına eskortsuz yollamadım.

eskiden, etrafta en az benim kadar muhabbete dahil olabilen kız ile rekabet içine girdiğim için karılı kızlı ortamları sevmediğimi sanardım. kendime konduramasam da, hissiyatım böyleydi. cumartesi günü tam teşhisi koyarak anladım ki, ilgisi yok. tek kız olma derdi değil benimkisi. öyle olsa askı en iyi kız arkadaşım olamazdı zaten.

kızlı ortamların sevmediğim birkaç yanı var: erkeklerin birbirleriyle konuştukları kadar rahat olamadıkları ortamlardaki uzun sessizlikler, kısıtlılık hissi (dilinin ucuna kadar gelen 'özet geç lan piç'i bir kıza söyleyememek gibi), mıçmıç sevgili tiplemeleri veya en bi asi görünen erkeğin dahi ortamdaki dominant kızın hegemonyası altına girmesi (aslında bunu izlemek zevkli oluyor çoğunlukla; ama kısa bir süre sonra yoruluyorum).

ama en çok, çiftli ortamların istemsiz evlilik geyiğinden feci şekilde sıkıldım. hiçbir zaman evlilik konusunda negatif veya pozitif bir uçta durmayan biri olarak, evlilik üstüne konuşulmasından sıkıldım. yalnız kalma korkusuyla evlenecek olan; asıl bu kadar düşündükleri için evlenmeyeceklerini, veya asıl bu kadar düşündükleri için evlenmemeleri gerektiğini fark edemeyen çiftlerden sıkıldım.

"ben aslında evlenmek değil, onunla evlenmek istiyorum. onunla ayrılsak, ben yine evlenmek istemeyeceğim" duymak istiyorum, başka kaynaklardan duydum da, demek ki imkansız değil.

bir de tabi, sanki tüm bunların çok dışında duracakmışçasına canımın içinin lagaluga yapması. tüm sosyal ortamların kıyısından köşesinden rahatsızlık duyan adam; ben görürüm seni. daha zaman var.

sıkıldım, normalde inanılmaz keyif aldığım muhabbetlerin döndüğü gruplarda yanında kız arkadaşı olduğunda kişilerin suspus oluvermesinden... ama insan zaten kız arkadaşını arkadaşından öteye veya beriye -ama kesinlikle aynı yere değil!- koyma ihtiyacı hissediyorsa o buluşmalarda her şeyin eskisi gibi olması olası değildir. biri çıkıp ben sana anlatamadığımı kız arkadaşıma anlatıyorum dediği anda, kim bilir kız arkadaşına anlatamadığın neleri de dışarıda konuşuyorsun, diye düşünürüm.

oysa bu da imkansız değil. arkadaş olunabiliyor, insan hep başka bir yüzünü göstermek zorunda olmuyor sevgilisine ve arkadaşlarına; hep aynı insan olabiliyor. sevgilisinin yanında da bu yazdıklarımı konuşabiliyor...olmalı. ifade özgürlüğünü kısıtlayan ilişkilerden her daim kaçmaya çalışan insanoğlu nasıl bağlansın ki karşısındakine? neden bir ilişki içinde dursun?

(yalnız

kalma

korkusuyla)

kabullenemiyorum. olamaz. olmayacak.

...sen korkaksin. Kendinden korkuyorsun, degisiklikten korkuyorsun. Kurdugun bir sistem icinde guvende hissediyorsun, o kurgudan disari cikmayi istesen de yapacak cesaretin yok. İslerin daha iyiye gitmeyecegini nerden biliyorsun? Kendini bastiryorsun. Kendi kendini yiyorsun, saga sola yazi yazarak bastirmaya calisiyorsun, ama olmuyor iste...

hala sağa sola yazı yazıyorum, ama...

o kadar da korkmuyorum.

o kadar da değil.

çift kişilik yatak almayabilirim. hamile olduğumu öğrendiğimde kimi arayacağımı da kesinlikle bilmiyorum.

neyse canım...

belki benim kağıt param, bi şekilde döne dolaşa, yine benim cebime girmiştir.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!