... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Şimdi Reklamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şimdi Reklamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

utlu illar

biz fenciler bunu single cells olarak okusak veya biz bir grup insana yeni yil bir yenilik vaad etmese, bu gun bir
heyecan vesilesi olmasa ve hepsinden onemlisi, zaten viski sevmesek de...

iyi reklamin hakkini vermek gerek.



mutlu yillar herkese.

bu bir işaretin yarisi olmalı.

"Yaris'e var mısın?" reklamlarını bilirsiniz, ÇiziYORUM tarzı esprilerin reklama dönüşmüş halidir...

Şu açıdan başarılı olabilir bu reklam: Yaris'e, Yaris'i filan derken insanın aklına hep sokakta görse tanımayacağı o marka ve modeli düşürdüğü için... Bir keresinde Kazım Koyuncu'dan Hayde dinliyordum bir havalimanı dönüşü. O şarkıda "çıktım çami budadum / endurdum yarisina" der. Yarisina. Bundan da reklam olur o zaman, diye düşünmüştüm arabadayken.

Sonra "bunu kimse anlamaz bellatrix, kimse de şaşırmaz ve gülmez buna senin gibi" dedim kendi kendime ve unuttum bunu.

Bugün mailime şu düştü:


Bir yerlerde benim gibi saçmalayabilen, saçma çağrışımlarıma burun kıvırmayacak, anlattıklarımın dikkatlerini çektiği insanların var olduğuna inanmak için biraz daha fazlasına ihtiyacım var bu aralar.

Ama kabul ediyorum, iyi denemeydi.

robot resim

Sevdiceğinizin robot resmini bize çizdirin, ensesine yapışıp getirelim. Hepili evır aftır.

4 haftadır sarma yemedim, ey gerizekalı kadınlar!

kanserli meme resmi koysam kendinizden utanırdınız belki ama hadi, korkmayın.

Hayatımda gördüğüm en sikko tanıtım kampanyasıyla ilgili çemkirmeye geldim ağalar. Dünyanın en kötü reklamı Mondi bile Nihat Doğan'lı yeni reklamıyla kendini egale ederek yine birinciliğe yükselmiş, fakat bu birinciliğe oturma işini henüz iki kez becerebilmişken; 15 Ekim Dünya Meme Sağlığı Günü gibi, bilgilendirme ve bilinçlendirme amacıyla kullanılması gereken bir günde hemcinslerimin gerizekalı mesajıyla üçüncü kez uyarıldım bugün (uyarılmak = excited state. Yanlış olmasın.)

Mesaj şu:

Yine yılın pembe kurdeleyi destekleme zamanındayız. Belki bazılarınız zaten biliyorsunuz pembe kurdele " pink ribbon" uluslar arası göğüs kanseriyle mücadelenin sembolü halini almış ve kadınlar arası dayanışmanın teşfik edilmesini amaçlamıştır.

Geçen yıl konuya dikkat çekmek amacıyla pek çok kadın profilinde sutyeninin rengini paylaşmıştı. Diğer bir sefer de çantasının evde nerede olduğunu yazmışlardı ve bu durum bazı gazetelerde de yer almıştı.
Erkekleri bu işe karıştırmıyoruz çünkü bu hastbalık daha çok kadınlarda görülüyor. Bu yıl bu geleneği şu şekilde geçen senekinden daha çok sayıya ulaşmak için aşağıdaki şekilde sürdürmeye çalışacağız. fikir şu: Doğduğun ay ve gününü aşağıdaki kodlamayla yazıp profilinde paylaşacaksın.

Bir örnek: ( haziran) sekiz haftadır (7) un kurabiyesi yemedim.


Hadi bayanlar gösterelim kendimizi


Aylar:
Ocak-1 haftadır Şubat-2 haftadır Mart-3 haftadır Nisan-4 haftadır Mayıs-6 haftadır Haziran-8 haftadır Temmuz-10 haftadır Ağustos-12 haftadır Eylül-13 haftadır Ekim-14 haftadır Kasım-16 haftadır Aralık-18 haftadır

Ayın günleri:
1 - Yoğurt 2 - Kısır 3 - Hamburger 4 - Çerez 5 - Domates 6 - Dondurma 7 - Un kurabiyesi 8 - Lolipop 9 - Fıstık 10 - Köfte 11 - Profiterol 12 - Kestane kebap 13 - Baklava 14 - Simit 15 - Sarma 16 - Peynir 17 - Pizza 18 - Elma 19 - Müz 20 - Karnıyarık 21 - Kızarmış tavuk 22 - Açma 23 - Kıymalı börek 24 - Akide şekeri 25 - Çilekli pasta 26 - Sucuklu tost 27 - Haşlanmış yumurta 28 - Kazandibi 29 - Kuru fasulye 30 - Patates kızartması 31 - Çukulatalı kek
.....

Geçen yıl da bir yazımda bu konuya değinmiştim, fakat bu kadar sinirlenmemiştim. Artarak çalan zil gibi, asabım bozuldukça yazılarımın hakaret katsayısının da artışının sebebi bu işin üç yıldır devam etmeye yüz bulmasından ziyade, mesajın içeriğinin -eğer öyle bir şey mümkünse- giderek saçmalaşması. Yukarıdaki mesajın içeriğine zerre dokunmadım, ne kadar yazım yanlışı dolu olduğundan bahsetmeyeceğim bile. Bir grup kifayetsizden, düzgün bir mesaj bekleyemezdik ne de olsa. Her yıl bir gün olan bir olay için geçen yıldan bu yana iki örnek verilmesini de geçiyorum.

Son birkaç haftadır dişi ırk sempatizanıyım diye tepeme çıktınız anlaşılan. Durun indireyim.


Sorulduğunda "Ay erkeklerin düşündüğü ne var, hep seks! Hep şeyinin doğrultusuna gider bunlar" diye şikayet edip durduklarından, bir grup kadının erkeklerin eline vermeye ne kadar meraklı olduğuna şaşıyorum. Eminim kendilerinde bir uzantı olsa, damacana filan kurtaramazdı bunları.

"Hadi kadınların gücünü dünyaya gösterelim" diye erkeklerden sakım sakım sakladıkları olaysa, dünyada kadınlar arasında en çok görülen ve kadınlara göre binde bir oranla da olsa, erkeklerde de ortaya çıkan bir kanser türü. Şaka değil, "aman erkeklere söylemeyelim, onları ilgilendirmez" denecek bir olay, hiç değil. Kaktüsün radyasyonu emeceğine inanıyorsunuz da, bir erkeğin meme kanseri olacağına mı inanmıyorsunuz?

Üç-beş kendini bilmez illa ki karşı çıkacaktır bana şimdi; onlara da lafım şu: Derdiniz gerçekten bilgilendirme olsaydı, bu kadar anlaşılmayan bir viral kullanıp "erkeklere söylemiyoruz çünkü onlarda o kadar da görülmüyoooor" diye fısıldaşmazdınız. Birbirimizi yemeyelim, pide yiyelim kadınlar.

Kadın, erkek fark etmez; bilgilenin. Feysbukta erkeklerin kafasına fesat düşünceler sokmaktan veya sanal pembe kurdeleler paylaşmaktan öte bilgilenin, kendinizi muayene edin, bir şey olmaz deyip geçmeyin, geçirtmeyin. Bu günün tek bir amacı varsa, o da bu.

Porche 911 ve diğerleri

Aslında ben daha dün "büyüyünce bi vosvos minibüs alıcam" demiş insanım, arabayla hızlı giderim ama hızlı arabaya özel bir ilgim hiç olmamıştır. Yine de aşağıdaki reklam oldukça başarılı. Porche 911 de başarılı hatta, diyebilirim ki bu hava atmak için alınan kırmızı Ferrari'lerden çok daha şık duruyor. Pek tatlı, Allah sahibine bağışlasın.

Diğer iddialı Porche reklamları için bkz: http://bloganubis.com/2010/01/04/best-porsche-ads/

Reklamlarda başka markaların gerçek isimlerini vermeme konulu rekabet kuralı bir tek bizde mi var acaba?

Hayır, hayır, o bir...

Selpak reklamları için alternatif bir devam filmi metni yazdım:

O bir havlu mu? Bir peçete? Yoksa bir halka mı?
Hayır, hayır o bir fil!

Ne kadar küçükse bize ters?

Ya bazı reklamcıların kafası karışık, ya da bizi hepten salak sanıyorlar.

Tamam, anlıyorum aşağıdaki reklamın aslen balıkla malıkla hiç ilgisi olmadığını ve tamamen duygusal, tamamen rakısal bir şeylerden bahsettiğimizi... Ama insan, yalandan da olsa bir somut veri verir yahu! Kaç cm'den küçükse bize ters bu lüfer, bunu ezbere bilmek zorunda mıyız? Bir lüfer gördüğümüzde içimizden nasıl geliyorsa öyle mi davranmalıyız? "Canııım" deyip sevesimiz gelen lüferleri yememeli, fakat daha olgun duranları lüpletmeli miyiz?

Bu reklam bize ne söylüyor?

Reklamın iyisi

Bu aralar Google'a bellatrixbegins dışında bir şeyler yazınca da benimle karşılaşmanız mümkün. en iyi blog veya söz uçar yazı kalır, gibi.

Gerçekten en iyi olmanıza gerek yok. Para her kapıyı açar. Para, ya da arkadaşlar diyelim.

Doğru yerlerde doğru insanları tanımak önemlidir :)

layk mayk

Bu bir "adam" reklamı değil, yani adam değil bizim olacak olan. Heveslenmeyin :)

"Hay kafanıza sıçayım!" dediğim için kestim bunu bir reklamdan; aynen koyup reklamın ekmeğine yağ sürecek değildim bittabi!

Hazır konu açılmışken, bir sayfada gezinmem için onu önce beğenmem gerekmesi çok saçma olduğu için genelde o sayfalara girmiyorum ben. Böyle yapan çok da tanıdığım var. Çok lazımsa girip, sonra tekrar beğenmeyen halime geri de dönüyorum itinayla. Göze göz dişe diş yani sevgili ajanslar; öyle kolay para kazanmak yok.

Sosyal Medya Kullanım Kılavuzu

Ancak bizim şirket yapardı çalışanlarına Sosyal Medya Kullanım Kılavuzu maili atıp, sonra da 200 gram kağıda çıktısını alıp masalara bırakma gibi bir işi. Sayın yetkili, sana iki sorum bir de yorumum var: Sosyal medyada onca aktif olduğunu farz ettiğin bir adamın maili okumayıp kağıdı okuyacağını nereden çıkarıyorsun bir, bu nasıl bir çevre düşmanlığı iki, bu kağıt zıvana olmak için de fazla ince maalesef, üç.

Kılavuz şunu öngörüyor: "Orada burada şirketin adını ağzınıza almayın, sizi takip edebiliyoruz ve ediyoruz, ayrıca en kötü reklam şirket içinden birinin yaptığı kötü reklamdır, aman ha." Korkma ulan, sayın yetkili. Ya da kork, ama bilinmezden kork. Ben sanal alemlerde, sanal mahlaslarla, hiçbir ajanspress adamının ulaşabileceği şekilde isimleri ağzıma almadan kötü reklamın allahını yapıyorum. O kadar maharetle parlatılmış bir kalitesizlik içinde yüzüyoruz ki, mecburum bunlardan bahsetmeye. Kendi akıl sağlığımı korumak için sen sayın yetkiliden, müdürlerden, patronlardan bahsetmeye mecburum; kimseyi beni bunca dinlemek zorunda bırakmamak için konuşuyorum ben burada. İki ay önce, bu şirketten ayrılırken yayınlayacağım yazıyı yazdım. Yanımda bir arkadaşım, veda pastası kesilirken neler söyleyeceğini biliyor şimdiden.

Güzel şeyler mi bunlar yani?

Şirket değerlendirme anketinden değil, bunlardan kork işte sayın yetkili. Adama verdiğin arabadan değil, ona verdiğin değerden şüphe et. Komşunun tavuğunu kaz diye getirip önüme koyduğunda senden şüphe etmemden endişelen. Başka bir şeyden değil.

Şşş, sayın yetkili baby, sana şu an bangır bangır dinlediğim şarkıyı armağan ediyorum, did you forget to take your meds?

sarı gülücükten aşk zırvaları

Aşk,
Hapla mapla, yapay, sadeleştirilmiş ve törpülenmiş, heyecanımsı bir şey duymaktır...
Hiçbir şeye önem vermemek ve öyle de üzülmemek için antidepresan almak ve lakin 14 Şubat'ı inatla kutlamaktır...

Aşk dediğin, nihayetinde, sarı bir gülücüğün hedef tahtasıdır. (Delip geçmez, seker, ya da karavanaaa!)

Ve 14 Şubat da korprıt hapçıların reklam vesilesidir.

Doktorluğun Haritası, etc.

Doktor olmak bir dönem kolay olsa gerekti; sıfıra yakın bilgiyle bas morfini, bas morfini. Hasta ölse zaten ölecekti ama yaşarsa, senden kutsalı yoktu. Sonra zorlaştı doktorluk. Ar-Ge, daha fazla daha-da-fazla bilgi, çok opsiyon, çok hasta, çok şirket; zaman yetersizliği, verimsizlik.

Şimdi yine kolay sanki, aç iPad'i, takip et flowcharttan, helpdesk elemanı gibi, "baştan başlamayı denediniz mi?" Evet ise mavi hapı alıp uykuya yatınız, hayır ise kırmızı haptan bir tane alıp baştan başlayınız.

Hayır, küçümsemiyorum. Ama bu, gereğinden fazla büyüteceğim anlamına gelmiyor.

Sizin için özellikle "severe and complex depression in adults" inceledim, burada büyüğü var.

Kişiye özel tedaviye doğru giderken, nasıl bu kadar standartlaştırılabiliyor, macera adası kitapları misali tedavi akışları nasıl çizilebiliyor?

Benim anladığım şu: Doktor açığın çoksa, kişiselleşmeyi göze alamazsın. Şimdi... Kırmızı hap isteyenler kaleye mum diksin.

*

Büyük patron çıktı, dedi ki "Türkiye'de iş yapmak hala kolay." Yok yea.

Dedi ki "Fiyatlar düşmüş olabilir ama yine de daha çok satacağız, daha çok!" Daha çok, daha-da-çok-çok! Vurucam kırbacı!

Az parayla çok ve büyük işler yapmışız, ben onu anladım.

*

Bi boy küçük patron çıktı, dedi ki "Restless discontent, yani müspet huzursuzluk önemlidir." Bir olayı yok söylediğinin, hep daha iyi nasıl yapabilirim, kafası işte. Lakin çeviri hoşuma gitti.

Dedi ki "Mavi kitaptan hepimiz sorumluyuz." Ben de "gülümden ben sorumluyum" dedim içimden.

*

Konuşması her daim dinlenen bir adam çıktı, dedi ki "Ezberi bozmak giderek daha zor." Dünya seni ya öldürüyor, ya da daha güçlü olmanı sağlıyor. Öldürmeyen dünya güçlendiriyor, yani. Yaşadığımız dönem başka türlüsüne izin vermiyor. Yaşayıp gidemiyorsun.

Şimdinin twitter ünlüleri zamanında ünlü düşünür olamazlar mıydı? Teknolojiyi küçümseyip ona boş demiyorum, ya Schopenhauer'i yüceltmiyorum (ona hala kızgınım). Sadece tespit yapıyorum.

Baskın mantığı yıkarken hepimize kolay gelsin, dedi adam. Ben de "yıkarlar, yıkarlar" deyip güldüm kendi kendime. E söylesem de hep beraber gülmeyecektik nasılsa.

*

Çizgiüstü birtakım davranışlar varmış mesela, hani eğitimlerde duyup hayatınızın neresine yerleştireceğinizi bilmediğiniz şov kalıplar vardır ya; "see it - own it - solve it - do it" de bunlardan biri. Ya da dördü. Yok yok, biri.

Çizgialtı da geri kalan bahaneler, "bilmiyordum, bana söylenmedi, aa öyle miymiş, bekleyelim görelim, bu benim işim değil" kafaları. Ulan iyi de, bu benim işim değilse sırf çizgiüstü olmak için neden yapayım o işi? Çizgiyi doğru çizin o vakit ki üstünde yalpalamayalım sarhoş gibi.

"Geleceği tahmin değil, tarif etmemiz lazım" derken konuşması her daim dinlenen adam, ben Nike'ın çok başarılı reklamı "Write the Future"ı düşünüyordum. Siz düşünmeyin, buyrun:



Adamım Kobe Bryant. Ronaldo çingenesinin ucube heykelini yıkar, seninkini dikerim.


Sonra başka bir eski, güzel bir benzetme yaptı: "Bazı oyun alanlarında basketbol, voleybol, tenis için çizgiler vardır; gerektiğinde pota konur, file çekilir ama alan aynı alandır. O aynı alanda, her oyunda yer alabilmek gerekir"dedi. Çok korprıt ve fazla odaksız görünse de aslında iyi dedi. Şukunu verdik.

Bu arada "işe 3 ay 2 gün önce başladım" diyen adam vardı; azap çekiyor da duvara çentik mi atıyordu, yoksa o denli mi heyecanlıydı, bilemedim. Lakin na buraya yazıyorum, eğer yazı yazma gibi bir hobisi varsa bol bol işle ilgili döktürüyor olacak. Bundan tam olarak 41 ay 4 gün sonra. Evet. Çentikler sağolsun.


(13 Ocak 2011, İstanbul)

Analog

Şu aşağıdaki ilan bana hitap ediyor sanırım ama ben sadece iPod'ları anladım. Yaşlandım mı ne, kendi jenerasyonumun teknolojisine ayak uyduramaz hale geldim.

Günün birinde telefonun ekranına çok yakından ve kısık gözlerle bakıp "bu gelen #ff'i ne yapacağım şimdi ben?" diye soracağım çocuğuma... A pardon, o gelen #ff ne, ne işe yarar, şu an bile bilmiyorum ki zaten!

Vallahi ben kartvizitliğimle, daktilomla ve yön duygusuzluğumla mutluyum ya; analog bir insan olmayı seviyorum. Dijitallik aşkı öldürmesin, Garanti de bana hediye etmeyiversin: iPod'umu kendim alırım, tek başıma kendim takarım, e yani!

Corvus

(11 Temmuz 2010, Bozcaada)

IKEA'yı çok mu beğendiniz?...

IKEA'yı çok mu beğendiniz?...

IKEA'nın, her gördüğümde güldüğüm pazarlama harikası ilanları var, son gidişimde fotoğraflarını çektim artık dayanamayıp:



Fazla gülmeyin diye miniminnacık yazmışlar ama bizim için hizmette sınır yok:

Arkadaşım, sarısını beğendiysem neden mavisini alayım? :) Biliyorum bazıları açıklama yapacak benim ofis arkadaşlarım gibi, "yani torbayı çok beğendiysen mavisini satıyoruz diyo" diyecek filan.
*
Eyh, o kadarını anladık herhalde. Öyle bile olsa, cümlenin gelişine gülerim ben. O zaman "Torbayı çok mu beğendiniz? Mavisini satıyoruz, buyrun." deyip, bana malzeme vermeselerdi.
O zaman sadece bu torbanın nesini beğenicez ki diye gülerdik.
*
Bu reklamlar bana Bugs Bunny - avcı Elmer çizgi filmlerini hatırlatıyor. "Buralarda bir tavşan gördün mü?" "Tavşan mı? Böyle ponpon kuyruğu var mıydı?" "Evet" "Peki böyle uzun kulakları?" "Evet" "Böyle zıplıyor muydu?" "Evet" "Eee doc, hayır görmedim."
:)
*

... o zaman Praktiker'e gidin!

Sokakta hayat var da, bana mı var?

Bi Sokakta Hayat Var! hikayesi vardı, bildiniz mi? İşte o ortaya çıkmış sonunda:


Ünlü olduk muhabbeti yapıp Andy Warhol'a bağlamayacağım; ama akışı takip edip sorulara yanıt verdim. Sitenin hepten yalan olduğu çıkan sonuçtan belli: Gecelerin hakimiymişim! (Darkwing Duck mıyım neyim, Allah beni kahretmesin...)

Gerçi "hacı, en iyisi ev" dememek için şehrin göbeğinde oturuyoruz ama ani bir kararla Bebek'te üç-beş tur atmışlığım var mı, yok. Milletin "ulan otur otur nereye kadar, kalkıp bi dolaşalım, iki tek atalım" dediği saatlerde eve girmeyi tercih ettiğimden, dışarı çıkacak halim de olmuyor. Ben de 6'da eve girip yemeğimi pişirsem, 9'da o yemeği yakma yürüyüşümü yaparım tertemiz.

Olsun, ben her an Beşiktaş'a inebilme, Taksim'e arabasız gidebilme ihtimalimi sevdim. Bir de Tuborg'u sevdim, hatta bana burnumun yerini şaşırtan kırmızı tuborg candır benim için (belalı birasına atfedilen öykü için, büyütüp bakınız).

Efes de, hayat dolu sokaklar da kusura bakmasın artık...

(26 Temmuz 2010, Ortaköy)

Spor salonu kafası (spor kafası değil)

Spor salonuna üyeliğimi uzatmamamın, spora gidecek zamanım olmaması dışında bir sebebi var: İnsanların rüküşlüğü; yok hayır, teşhirciliği.

HIMYM'ın bir bölümünde Ted, Robin'i spor salonunda bol tişörtü ile saçı başı dağılmış, kan ter içinde görüp "işte şu anda sana karşı tüm hislerim bitti" gibi bir şey diyordu. İnsanlar sanırım bundan korkuyorlar; oysa ki spor bence böyle bir şey olmalı! Bisiklete binerken nihai amaç gezmek olabilir ama, bunu yaparken kupkuru kalmayı beklemek saflık olmaz mı? Demem o ki, eğer bir ada etrafında dolanıp kral fotoğraflar çekecek, üstüne bir de bisiklet üstünde poz verecekseniz, azıcık terlemeyi göze almanız gerek.

Spor salonuna yazılırken envai çeşit tişörtler, şortlar, aksesuarlar almış değilim. Aksesuar da nedir demeyin, neler var neler: Rengarenk bluetooth kulaklıklardan tutun da koca koca küpelere; bonenin mecburi olduğu havuza girilirken bikiniyle -ip bikiniyle 50 tur yüzmek de ayrı konu- uyumlu seçilen havluya, saç bandına, gözlüğe kadar aklınıza gelebilecek veya gelemeyecek yüzlerce şey. İnsanlar spora koca bulmaya mı geliyor abi?!

Şimdi bu rüküşlük bir yere kadar... Lakin, insanı homofobikliğe iten soyunma odası görüntüleridir beni benden alan. Hamamdaki çıplaklıktan rahatsız olan biri değilim. Soyunma odalarında da her tarafta kabin olsun gibi bir beklentim yok, insanlar dolaplarının önünde giyiniverirler, olur biter ama hayır! "-İvermek"ten hiçbir şey anlamamış teşhirci birtakım tiplerin defilesini izlemek zorunda kalmak sözkonusu. Ben de yılbaşlarında cnbc-e ile şenlenen bir insanım ama hatırlatırım, o iç çamaşırları Victoria's Secret marka değil, o kadınlar da Adriana Lima değil.

Daha da kötüsü, kendini hepten odalarının mahremiyetinde addedenler: Evde adam varken ve saçınızı orta yerde kuruturken de mi çırılçıplaksınız amk?

Bunun nedeni nedir, anlamıyorum. Bir arkadaşım lezbiyen olduğu izlenimi verecek iki-üç cümle kurup bu tiplerin çil yavrusu gibi dağılmasını sağlayabildiğine göre, olay (bu sefer) herkesi kendine aşık etmek değil. Ortamda erkekvari bir tehdit hissedince örtünüyorlar çünkü. "Haram var" kafası. Yobazlara bak ulan. Benim yanımda neden gereksiz gereksiz eğilip kalkıyorsun o zaman?

Yok arkadaş, ben inatla spora devam ettiğim aylar boyunca da alışamadım buna. Bir daha yazılacak olursam, kendi okulum gibi daha mütevazı bir yere yazılacağım, o kesin. İnsanları havuz hallerinden daha çıplak görmek zorunda kalmam böylece.

Tüm bunları yazmama neden olan şey, havalimanında gördüğüm bir reklam. Benim salondan farklı olduğunu sanmıyorum ama niyet güzel işte:

Valla ter atana ekmek yok spor salonlarında, söyleyeyim. Koca bulmak istiyorsanız sizi şöyle alalım...





alacauyanıklık

06:20, Ankara'dan dönmeye uğraşsam mı uğraşmasam mı bugün, dönsem bile enkaz olucam muhtemelen ve yarın ofise gidicem, burda kalıp akşam bi arkadaşı görmek de var, hmm... Bi yastık alabilir miyim? Teşekkürler (suratsız hostes) Gideceğimin son haftası reva mı lan bu yollar bana, şimdi inince maillere bakmak lazım belki hala -utanmadan- yeni bir şey yollamışlardır, Elif'i de arayayım inince aradan çıksın, ondan önce bi mail daha atmam lazım, inşallah unutmam. THY şirket kuralları gereği cep telefonları uçak içinde kapalı tutulmalıdır. Ben neye not alacağım ulan o zaman (o kadar defter aldın kırtasiye manyağı seni, kullansana) Hem, neden şirket kuralları gereği, hani ABSlere filan halel geliyordu onu hallettiler mi? Ulan bi tek elbiseleri ütüleme zorunluluğunu halledemediler. Hele o gömlekler... Tamam bi saniye şimdi napıcaktık, inince maillere bakılacak, bi mail atılacak, oteli iptal etsek mi, yok ya koşturmayayım hadi, sanki gecenin bi vakti eve gitsem toparlanıcam da. Allahım, tatil! Allahım, toplantı bahanesiyle Çeşme! Sonra Bozcaada! Şarap! Galonla şarap alıcam. E nası bozulmayacak ki o şarap? Neyse ya bu iki gün bitsin bi, dur şimdi bugünü düşünüyorduk, evet İbn-i Sina'ya gidilecek, Hacettepe'ye gidilecek, umarım hocanın odasındaki yazıcı çalışıyordur, peki biz sırf reconciliation için doldurduğumuz AEleri kaynağa giriyor muyuz? Saçma ama?! Bunu bilmiyorum, ne garip. Sormak lazım. Uyumak da lazım, uçak da kalkmıyor. Yerimi biiiiilmem, bilmem ne taraftayım, kalkar kalkmaz araf dinlersen araftan çıkamazsın bütün gün işte! Uyuyamıyorum... Uyuyamıyorum... Kafamdaki tüm televizyonları kapatıyorum düğmelerinden, tık-tık-tık, Mor ve Ötesi'nin de sesini kısıyorum, hala uyuyamıyorum, Allahım neden kalkmıyor bu uçak ve ben uyuyamayarak ne kadar çok zaman kaybettim! Adalet yok ya, canımı yakar bu sessizlik, kalkmadık mı hala, aa havadayız, aa yanımdaki kadın tepsisini veriyor, yemek gelmiş ve gitmiş bile! Süper. Güneşliğinizi açar mısınız? Güneşliğim açık, kusura bakmazsanız yastığımı dayadım oraya (aynı suratsız hostes. Öyle yürür gidersin işte tırıs tırıs) Ayh, insan uyanır uyanmaz işler üşüşüyor aklına. Üşüşmek deyince üşüdüğümü fark ettim, battaniye olmaz dimi yazın ortasında uçaklarda? Aman neyse, bu hostesin suratını çekemiycem tekrar zaten, gözü kapatalım ve poliklinik girişinden başka bir şey düşünmeye çalışalım bakalım, şimdi bir yorganım olsaydı ona sarılıp kendime döner ve sorardım: Uykuya dalmadan önce iş düşünmediğim bir gece oldu mu? Daaat! Sorulmuş soru, ama cevabı verilmiş mi, sanmıyorum. Hem ben kendime soruyorum, kime ne (insan yalnızken tüm sorularını kendine sorar). Tabi ki oldu öyle gecelerim, çok güzel bir sahne, bir kitap sayfası, bir şarkı düşündüğüm ve onunla uykuya daldığım zamanlar... Ayıktım hem de. Sonra öbür tarafıma döner (dönerim ki teatral olsun iyice) son 5 günde yaşadığım en komik anı anlatmak isterim kendime. Bu da var, yok değil. Yaşadığım iyi anları, tüm 'iyi'likleri unutacak kadar hissizleşmedim daha. İyiymişim ya ben. Daha iyiymişim, 'daha' henüz gibi. Belki de defolup gitmeden kurtarırız, ha? Ooo bu gitme lafı dilinize pelesenk oldu bellatrix hanım, her yerde söylerseniz biri illa ki çıkıp gitme der diye mi düşünüyorsunuz? Yoo, tam tersine belki biri evet, gitsene sen der diye bekliyorum. Siktir git, der gibi. İnsanlar bu kadar hissizleşti mi? Hem dönsene artık arkanı sen.

En azından kendimle konuşmayacak kadar (dünyaya) küsmedim daha.

***

19:15, saatlerdir odadayım ya çıldırıcam, dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, it's raining cats and dogs you know, dışarı da çıkamıyorum ki lanet olsun, halbuki... Neyse plandan bahsedip berbat etmiym, başka zaman yapıcam onu nasılsa. Ayağımda babet olmasa gösterirdim ben sana Ankara havası (Ankara havası da ne kötüymüş yaa). Arkadaşı da göremedin, ne oldu, köpeği ölmüş. Uff insanın hayvanının ölmesi ne kötü, hem de 8 yaşında. 8 yıldır seninle olan bir şey; 8 yıldır bağlı olduğun ve sana bağımlı olan bir şey aslında, çok zor olsa gerek be... Uyiym dimi ben, ama şimdi saçmasapan uyur da sabah kalkarsam işleri yetiştiremem, kuriym saati 20:30a, tıp-tıp-tıp I wanna wake up with the rain falling on a tin roof burda dur, gerisine gerek yok. Yağmur sesini, tenekeye düşen yağmur sesini sevmeyenlere, bir de yağmurdan sonra toprağın kokusunu sevmeyenlere çok şaşırıyorum, yağmurdan sonra gleen toprağın kokusuna / hayranım tıpkı hayran olduğum gibi sana dımdıdımdım... Uyku havası, uyku, uyku, önümdeki kitabı bile açmaya mecalim yok...

***

22:36, hah! Alarmı duymadığımız veya kaçıracak bir şey olmadığı için duymazdan geldiğimiz bir uyanışa daha hoşgeldiniz. Kaç saat uyudum yaa, ama çok güzel uyudum, şimdi kalkıp iş yapacak olabilirim ama yine de... Aa yağmur durmuş. Ama geç oldu artık dışarı çıkmak için, hem her yer ıslaktır. Başka bahara, baharın altını çizerekten (-ten ekini kim başımıza musallat ettiyse Allah bin belasını versin). Televizyonun kumandası yorganların içinde olmalıydı yaa... En sevdiğim sayı 30 diye reklam var lan. Burger King'de de en sevdiğim sayı altı yazıyodu bişey için, nugget mıydı neydi, gülümsetti beni. Bana mı yapıyor bunu Burger King, benim kardeşimin bile dahil olduğu birkaç yıl sonraki tayfa -ki ben onlara jenerasyon diyeceğim çünkü jenerasyonlar daha sık aralıklarla değişiyor artık- bundan hiçbir şey anlamayacak dimi, sorgulamayacak bile ne demek ki en sevdiğim sayı altı ne demek diye, öyle tırt bi reklam denemesi diye görüp geçecek. Bu veya başka bir nedenle, tırt dediğimiz reklamların altında anlamadığımız bir şey olduğu düşüncesi... Yok lan anlarız biz :) Kavrayışımız yüksek şükürler olsun ki. Uff, uzatma bellatrix kalk artık ya da Çılgın Bediş gibi kendini yataktan aşağı at ve sürün, bilmiyorum ama kalk, iş yap, yazı yaz, bir de şu yalnız diyaloğa bir soru daha ekle:

"En son ne zaman, yataktan kalkmak için sabırsızlandığını hatırlıyor musun?"
*
(30 Haziran 2010 ~ 01 Temmuz 2010, Ankara)

algida seçicilik


afedersiniz de...

sema'yla can, yeni bir hayata evet demelerinin 20. saatinde oturup dondurma mı yiyorlar yani?

tamam, artık ilk gece heyecanı beklemiyoruz belki ama bu kadar frijitlik de fazla.
tss...

Kitaplar, fasıllar, koşturmacalar ve can sıkıntıları

Alabildiğine tatsız olduğum cuma akşamı, Taksim dolmuşlarına binmeden kendimi Alkım'da buldum. Bir kitap sormaya girmiştim, elim kolum kitap dolu çıktım. Okuyamayacağımı bilerek ama ümit ederek yine de, hem belki bu akşamki gibi sürpriz boş zamanlarım olur (okumaya başladığım kitap başka, boş zamanım da başka yazının konusu.) Biri bir arkadaşın tavsiyesi, biri Yekta Kopan'ın; biri de kendi kendime rastladığım ve hakkında özellikle hiçbir bilgi edinmediğim bir kitap. Bir de Uykusuz'umu aldım, çıktım. Çıkarken kendimi bayağı iyi hissediyordum birkaç dakika öncesine göre.

Okay'ın doğumgünü vesilesiyle onun deyimiyle sevdiği insanların yüzde 90'ının (benimkilerin de yarısının belki) bulunduğu ortama girdim. Şimdi burda bi parantez açıp şunu söylemem lazım hemen: Çingene fasılı sevmiyorum ben. Hayır roman havası ile hiçbir problemim yok, hatta sirtakiden sonra ilk öğreneceğim dans da bu olacak mutlaka ama sıkıntım başka: Kız olduğum için birebir başıma gelmeyen bir durum olsa da bahşiş için milletin kulağına kulağına zurna çalınmasını sevmiyorum. Bundan daha çok sevmediğim bir şey varsa o da bu adamların içlerinden gelen müzik dışında bir müzik yapmalarıdır. Ben "intizar" dediğimde çalgıcılar birbirine anlamsız gözlerle bakmayacak arkadaş! Ayvanın çiçek açtığını biliyorsanız intizar'ı da bilip, en kral bahşişi bir kızdan alacaksınız (Tavacı Recep'teki mırracıdan ne eksiğiniz var ki?) İstek yaptırırken "sakın bir söz söyleme" dedirtmeyecek, "sevemez kimse seni"yle karıştırtıp moralimi iyice bozdurmayacaksınız bana.

Rakı masası-meyhane muhabbetini daha çok seviyorum görünen o ki, ama eşlik etmeyi de seviyorum canlı canlı müzik yapan birilerine. Eşlik edebildiğim şarkıların çaldığı yerlerde daha mutlu biri olup daha çok eğlendiğimden (her şeyi bilme kafası) ve Türk Sanat Müziği'ni de çok sevdiğimden, insan gibi bir fasıl dinlemek istiyorum. Hayatımda gittiğim ilk fasıl Meseret'teydi, şimdi öyle olmadığını duydum ama benim gittiğim en iyi fasıl da oydu. İlk olduğundan değil, gerçekten kaliteliydi. Yerlerinde oturup, bildiğim şarkıları -ve bilmediklerimi de- zevkle dinletmişlerdi adamlar bana; sosyalleşmek istediklerinde de bahşiş için dilenmemiş, bizi dansa kaldırmışlardı. Kravatla Beyoğlu'na çıkan eski zaman beyefendileri gibi birilerinden fasıl dinlemenin zevki bir başkaydı, ve ben bu fırsatı bir daha neredeyse hiç yakalayamadım.

Cuma akşamki fasıldan, çingene fasılı oluşu bir yana gerçekten zevk almadım. Normalde, en çok kalkıp oynayan olmasa da lıklık giden biri olduğumdan, "neyin var?"lara çok maruz kaldım, "çok yorgun görünüyor"muşum. 8'de işten çıkıp kendimi 9'da Taksim'de bulduğum içindir. Veya kendime telkin ettiğim sebep bu. Dışarıya ilettiğim sebep de.

Hiç yerimden kalkmamanın inanılmaz hafifliğiyle yalnız kalabildiğim anlarda börülcelerimi evirip çevirirken, hayatta beraber rakı içmek istediğim iki adam daha olduğunu düşündüm. Bu adamlardan birinin ben rakıyla tanışmadan bayağı önce öldüğünü ve zaten sanat müziği olarak Muazzez Ersoy'un garip yorumlarından hazzettiğini, diğerinin de içki içemediğini ve zaten sanat müziğinden de hiç hazzetmediğini düşündüm. Canım sıkıldı.

Bencillik ama, bir diğer adam olan Sezai'yle oturup karşılıklı rakı içemediğimize de canım sıkıldı. Karşılıklı içmek ya iki kişi karşılıklı olur; ya da ikişer kişi. Bir çift ve bir tek teker olmaz malesef, tecrübeyle sabittir. Belki alışmam lazım, bundan sonra hayatlarımızın böyle olması daha muhtemel.

Cansıkkınlığımla eve dönmeyi düşünüyordum ki, bir mesaj geldi "Taksim'e çıkıyoruz, bizimle dans ediceksin." Bu halimle! Bir şekilde hayır diyemedim (her yerde olma kafası), kendimi rakıdan biraya ittirdim. Bu arada o saatte ebeveyn gözetiminde bile sokakta olmaması gereken bir çocuğun üstüne basmaktan son anda kurtuldum ve çok korktum bir an gerçekten üstüne basmaktan çocuğun; artan adrenalimle Galatasaray Lisesi'nin önüne kadar koştum.

Beni görünce aralarına alıp "laylaylaylaylaylaylaylaylaaaaaay aaaaaa beellaaatriiiiiiiix" diye zıplayan adamların yanında olmak, insanı eve gidip uyuma fikrinden birden soğutabiliyor. Daha da iyisi, insan da onlarla zıplıyor ve etrafta sarhoş lan bunlar diye düşünen adamlar hiç mi hiç umursanmıyor.

Bir mekana girdik, tuvalete girip çıktık; neden bilmiyorum. Başka bir yere girdik, sonra leş Çınaraltı'na girdik (hala leş, ama içerde o koca çınar yok artık veya biz o kadar kafayı bulmuştuk), leş Çınaraltı'nda insomnia çalmasının şaşkınlığıyla biraz zaman geçirdik içerde, sonra Balans'a gittik - son durak. Orada ne kadar durduk, ben ne zaman çıktım, taksiyle nerelerden dolaşarak geldik bilmiyorum. Biliyorum da, "lan düzgün gitsene" diyecek takatim yoktu taksiciye. Öyle bir boşvermiştim, üç-beş liranın peşine düşemedim.

Geldim, uyudum; ertesi günkü işler beni yatağımdan kaldırana kadar uyudum. Daha saatlerce uyumak isterdim ama olmadı tabi.

Ne olacak bu halim bilmiyorum ama şöyle bir şey de var: Ben derim utanma iftihar et / sevmeyenler utansın.

Sevmeyenler utansın, sevdiğini hissettirmeyenler daha çok utansın, amin.


Ordan burdan derken fotoğraf iliştiremedim şuraya, iyisi mi hazır rakı demişken iyi bir rakı reklamı yapayım:


Fotonun orijinali için tıklayıp bir çağanoz gibi kendinizden geçebilirsiniz.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!