... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Portakal Suyu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Portakal Suyu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Can Bonomo kim ya?

Bir adam var, senin arkadaşın bile değil. Şarkı söylüyor bu adam. Bir arkadaşın arkadaşı dinletmişti bir gün Çengelköy'e, kahvaltıya giderken. "Bu ne?" demiştin, "Şaşkın" demişti. "Peki kim bu?" demiştin, adını söylemişti: Bonomo. Grup adı sanmıştın, internette aramıştın, bir şey çıkmamıştı. Haftalar sonra aynı arkadaşına gidip "abi sen bana bir şey dinlettin ya, neydi o?" demiştin, öğrenmiştin, çocuğun adı Bonomo'ymuş meğersem. Can Bonomo. Bonomo ne komik bir ad değil miydi, kameraya 333 demek gibi bir şeydi.

O şarkıyı arkadaşından edinmiş, manyak gibi dinlemiş, çok sevdiğin diğer şarkılar gibi kendinle özdeşleştirdiğin sözcükler, cümleler bulmuştun içinde. Ofistekilere dinletmiş, aynı "kim bu?" sorusuna sen yanıt vermiştin bu kez: Can Bonomo. Uzayan mesailerinizin kafa dağıtma şarkısı olmuştu Şaşkın.

Sonra bir gün Moris gelmişti -çünkü Moris gelmekte ve gitmektedir hep-, sıcak denebilecek bir akşamda alternatif çimlerde oturmuştunuz tayfayla. Moris "durun size Bonomo açayım" demişti ve çıkarmıştı telefonu; işte diğerlerinin bildiği ve bilmediği tüm şarkıları ("abla" gibi mesela - sahi, ne oldu o şarkıya?) dinlemiştin orada. "Bana bir saz verin" ne güzeld dimi ya? İlerleyen günlerde Moris'in yakasına yapışıp istediğin kayıtları almıştın, ama formatları iPod'a uymuyordu ne yazık ki.

Sonra albümü çıktı Bonomo'nun. Twitter'da takip edilmemekten korkmayan bir grup olarak abandınız hashtag'lere, #canbonomo TT oldu. Bu sefer değişik sordu insanlar: "Can Bonomo kim ya?"

Albüm için seçkin müzik marketlere bir gittin olmadı, iki gittin dağıtılmadı henüz dediler, sinir oldun, Meczup'u yazdın hemen o akşamki lansman konserinden önce, aldı İzmirli dostlar götürdüler seni Babylon'a. Konser öncesi biraları içerken köşede, ayaküstü tanıştınız bile (ama o seni hatırlamaz bence). Sonra konser başladı. Bonomo, kendi deyimiyle kapılarını aşındırmış, gitmiş gelmiş ve sonunda sahneye çıkmıştı işte orada, heyecanlıydı, şaşkındı, güzeldi. Albümü aldın çıkışta -sonunda!- aslıko'yla imzalattınız, o buzdolabının üstünde fotoğrafını taşıdığından bu ilginç adamın ve hatırladığından "bak şu şarkıyı şurada yapmışlardı"larını, ona yazılan yazı da değişik oldu haliyle ama seninki de hiç fena değildi: "Hep benimle kal, hiçbi derdin olmasın!"

12341234 diye sekiyor muydun metroya yürürken? Eh, müziğin böylesi güzeldi.

Kaldın bu ilginç adamla. Örovizyon umurunuzda değil ama bu bahaneyle onden birkaç şarkı daha dinlersiniz yeni albümü beklemeden.

Ne yaparsa yapsın, kaçıncı olursa olsun; katlanarak büyüdü ismi halk nezdinde. Her gün daha çok insan soruyor "Can Bonomo kim?" diye. Onu tanımayanlar için üzülmüyorsun ama, uzun zamandır müziğiyle tanış olmanın tatlı bir tarafı olduğu da doğru dimi, itiraf et...

Evet, evet aynen öyle!



Bu yazı, eşzamanlı olarak
portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

Starbucks @ Boğaziçi University

Bizim okula Dunkin' Donuts açılıyorken vaktiyle, ne olay olmuştu allahım! O kuzey kampüsün çirkin binalarının, sürekli tavaf edilen ve şimdi gitsem fizik laboratuvarını yine bulamayacağım KaBe'sinin, içi güzel dışı çirkin kütüphanesinin orta yerine kondurulmuştu bir Dunkin' Donuts standı. Dükkan değildi, içine iki kişinin sığabileceği bir standdı olsa olsa.

Olay çıkmıştı. Biz arada kütüphaneden çıkıp donut yiyen emperyalist piçlerdik. Kantinde Nestlé gofret vardı, ona para vermek günah değildi tatlı su sosyalistliğinin raconunda.

Sonra birileri dedi ki "Sosyete Kantin'in yerine Burger King açılacak." Hemen toplanıldı, çimlerin üstü el ilanlarıyla doldu, camlar çerçeveler indi aşağı. Burger King açılmadı, bu yüzden midir, bilmiyorum ama sanmam. Onun yerine ne idüğü belirsiz tavuk parçaları satılıyor aynı yerde.

Bu değneğin "salak mısınız yea" diyen ucundaydım ben, ben de başka bir laciverttim sonuçta. Hala da öyleyim. Neye karşı savaştığımı bilmeden savaşmadım hiç. Bu savaşın beni, bizi kutsala ulaştırmak şöyle dursun, keyifle geçmesi gereken iki satırlık ömrümüzden yediğinin farkındaydım. En önemlisi de, şirket protesto etmek adına Saatli Bina'nın o güzelim duvarlarını rezil edip sonra da o sayıp sövdüğüm şirketlerin kapısında yatmadım iş için. O şirketlerde çalıştım, o şirketlerde çalışabileceğimi her zaman bilerek büyüdüm çünkü. Değişmedim.

Geçenlerde dostum Cem Yapar "okulda Starbucks açılmış" dedi. Şaşırdım, "neden duymadık?" dedim. "Bilmem, berberin yerine açılacakmış işte" dedi. Kaç yıllık berberin!!?! "Berber içeri alınacakmış" dedi sonra, oh, neyse.

Okula bu aralar pek gitmedim; 1. Erkek Yurdu'nun yeni, Study'nin bitmiş halini görmedim henüz. Merak ediyorum, ama üzülüyorum da; statükocuyum ya hani, değişmeseydi be o kulüp odası filan... Berberi merak etmem de ondan ya zaten. Neyse, konu o değil. Benim okula gidip gitmemem etkilemezdi böyle zamanın büyük haberlerini duymamı eskiden. A-aa... Boğaziçi Üniversitesi'ne Starbucks açılmış ve kimse bundan bahsetmemiş; kimse olay çıkarmamış, önünde oturmamış, feysbukta bunun için kampanya yapmamış, öyle mi?

"Vay be Cem" dedim, "Nerde o eski tatlı su sosyalistleri..."

Gülünecek bir şey vardı, güldük.



Konuyla ilgili ayrıntılı dalga için buraya:
Mekan bilgileri için şuraya.

Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

Yalnız ve Güzel Grooveshark'ımız

Grooveshark denen eli öpülesi, dibinde yatılası sitede ortak bir hesap kullanıyoruz arkadaşlarla; herkes oraya ekliyor ne ekleyecekse ki, hepimiz nasiplenebilelim birbirimizin dinlediğinden. İmece mi dersin, besin paylaşmak mı, artık her neyse.

Amma velakin, sarpa sardı burası da haliyle. E normal, hepimiz bok hepimiz çok diye. Ben de tutkuyla sevdiğimiz yalnız ve güzel grooveshark hesabımızın iki-üç tıkla tahlilini yapayım dedim, naçizane...

Playlist var, adı hareketli tandans. İçinde iki tane şarkı var. Hık diye kalıveriyorsun hareket ederken.

Playlist var, adı daytrippin'. Yüz yıldır orada olmasa diyeceğim ki içindeki iki şarkının üstüne ekleme yapılacak, acele edilmiyor, orasını burasını mıncıklayıp dibini koklayarak seçiliyor şarkılar... Ama yok. dedim ya, yüz yıldır orda. Ne day, ne trip var ortada. "Takılırken kitlendiğim şarkılar" bile değil, öyle bir tripsizlik mevzubahis. (Bu arada, Galuchat'yı listene attım Onurlu, dinle bak bakalım kitliyor mu:))

Playlist var, adı türkçesi. Adına bakma, yerli-yabancı karışık kaset. Yerliler de, "teoman-en iyiler" bile değil, 3-4 tane grubun bulabildiğin tüm şarkıları. O grupların da kendilerine has playlist'leri var ha, yanlış olmasın.

Playlist var, adı güzel müzik. Hah iyi dedin, kaliteli müzik gibi aynı (hani vardı ya...). İki tane grup seçilmiş, bulunan tüm şarkıları oraya dizilmiş. Sanırsın ki dünyada ruhun gıdası iki tane grup var.

Playlist var, adı 010111, 27.02.2010 veya 98934801. zamanın birinde, bir gün otururken dinlenmiş müzikler. O günü mü hatırlıyoruz bu playlist'i çaldıkça, aşkımızı mı yad ediyoruz, senede bir gün kafalarına mı giriyoruz, belli değil.

Playlist var, adı 23-05-flugtag. İçinde Müslüm Gürses var, seçmece; iki Yeni Türkü, bi Bülent Ortaçgil, bi Duman. Flugtag'a gitmeden dinlendi miii, yoksa bu müzikler dinlenirken flugtag misali uçuldu muuu, orasını karıştırma.

Playlist var, içinde şarkı yok. Naaays!

Girip şu hesabı güzelce bir şartlamak lazım aslında. Seni seçtim dostum Cem Yapar. Nihayetinde, tüm dizilere, filmlere düzgün isimler ve klasör simgeleri vermeyi kendine görev edinmede benden beter bir adamsın. Fuzuli işler, en sevdiğim...

Hadi ben de bir şarkı armağan edeyim de İzmir marşıyla olmasa da, bando mızıka gidelim. Ale hop, yallah!


(Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

Aşk Kafası (şarkı olmayan)

Bir hissiyatıyla ilgili uzunca bir mailin ortasında, istasyon halinde yakaladım bir dostu geçenlerde. Yazdığı şeye bakmadım tabi, sadece üzerinde o kadar zaman geçirmesi dikkatimi çekti. Anlattığı şeyin, çevirdikleri bir muhabbete dair o ne dedi, ben ne hissettim'li bir şey olduğunu söyledi sadece. Maksat uzakları yakın etmekti, sanki hepsi aynı salonun ortasında, aynı bermuda şeytan üçgeninde oturuyorlarmışçasına, kimseyi eksik bırakmamaktı.

(Bu adamları bu yüzden seviyorum.)

Bir adam bu kadar uzun uzadıya anlatıyorsa bir şeyi -herhangi bir şeyi ama- ya kafası güzeldir, ya da aşıktır derim ben. Şanslıysa, ikisi birden.

Dostum yanıltmadı beni ve yazdığı şeye ara verip bir çizim gösterdi bana. Uzun zamandır en çok beğendiğim çalışmasıydı...

"Aşık insana çok farklı bir kafa geliyor" dedi bir de, "Çok alakasız bir şey çiziyorum belki ama daha istekli, daha güzel çiziyorum."

"Aynı şey yazı için de geçerli" dedim. "En azından, bende böyle."

Aynı şey, her şey için geçerli. İnsan aşıkken, güldüğü kişi sevgilisi olmasa bile daha güzel gülüyor ve dahası, kendisi de fark ediyor daha güzel güldüğünü. Tüm dünya fark ediyormuş gibi geliyor.

Garip bir büyü var bu işte.

Hepimiz çiçeğiz...

Vec'e,
Patti Smith, kedi ve o bunları fark edeceği için.

(Bu yazı portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

Hepimiz yatağın üstünde uzanıp saatin kaç olduğunu düşünmediğimiz uzun öğleden sonraları, dostları, müziği ve kedileri seviyoruz.

İst'ten anladığımız sadece İstanbul. Fikrimiz sorulsa, kapitalist, sosyalist, anarşist olmak yerine hippi olmayı yeğlerdik.

Kalben çiçek çocuğuz, hepimiz, çiçeğiz... ve çiçekler portakal suyu ister.

uyku / mut

Dün akşam lise arkadaşlarımla buluştum. Konuşacak şeylerimiz giderek azalıyor ama yine de özlüyorum kerataları, şöyle 2 ayda bir filan görüşüp hep "ay ne kadar uzun zamandır" görüşmediğimizden dem vuruyoruz. Demek ki yetiyor yavrucum, yetiyor demek ki. Bugün eskiden pek sık (her gün filan) görüşme ihtiyacı hissettiğim bir arkadaş da hak verdi buna (ki buna hak vermesi oldukça ironikti, gülümsedim, görmedi telefondan): İnsan istediğini görür abi.

Daha önce de demişimdir (zaten işin ironikliği de vaktiyle bunu demiş olmamdan kaynaklanıyor; hayat ne garip deel mi?): "Hayatımızda "hiç" zaman ayıramadığımız şeylere hiç zaman ayıramamamızın sebebi, onların öncelik listemizde bayağı aşağılarda olmasıdır."

Bu sabah 07:05'te Trabzon'a uçağım vardı. Dün gece bizimkilerin yanından kalktıktan sonra Etiler mevkiine Moris'i görmeye gittim. Çünkü bir saat de olsa, üç tur da olsa zaman, ne kadar varsa o kadardı ve azken de çok olduğu kadar değerliydi.

Gece (ya da sabah, artık) 4 saat uyudum. Trabzon'a gittim, 20:40 uçağı ile döndüm. Döndüm ve Okay'lara gittim. Okay'ımın gitarı, Sezo'mun sesi ve bu kez, sık göremediğimiz kuzenlerden birinin de bağlaması... Üçünü birlikte yakalama şansım yoktu bir daha, izinden dönene dek ikisini bile göremeyecektim. Şu an saat 01:29 ve ben ölesiye yorgunum. Ölesiye yorgunum ve uyumak, aklımdan geçen son şey.

Bu çok kolpa bi laf ama zamanın kıymetini bilmek lazım ve harcamamak boşa. Boş geçen zaman bile boş olmayabilir eğer bir ilhamla, bir kafa rahatlığıyla geliyorsa; benim Bozcaada'da önümüzdeki günlerde -tekrar- bulmayı umduğum gibi... Hayatı bir fayda topağı olarak görenlerden değilim. Boşa harcamaktan kastım bu değil.

Olmak istediğimiz yerlerde olmalı hep. Çünkü insanlar öyle yapıyor ve insanlar, bizim evimize hiç ama hiç uğramadıkları halde gidip başka diyarlarda içtikleri filtre kahveleri bize anlatıyorlar, ne düşüneceğimizi / bir şey düşünüp düşünmeyeceğimizi önemsemeden. O zaman önemli olan, bizin o filtre kahve içimi süresince, daha mutlu değil belki -çünkü bu bir sidik yarışı değil- ama keşke başka yerde olsaydım demeyeceğimiz yerlerde olmamız.

"Portakal isteyen var mı?"

Ya doğruya doğru şimdi, bugün öğleden itibaren bildiğin güzel filanım. Yoksa insanlar bana kolay kolay "vaaay" demez. Evet, bunun için kuaför desteği almak hoş bir şey değil ama yine de, her ne kadar ağzını eğe eğe "makyajsız daha güzel, fön filan olmasın, doğal güzellik ehe mehe" de dese bazı tipler, bu tip dış destekler salya üretiminizi arttırıyor beyler. Önce şu ikiyüzlülükten bi vazgeçelim.

Tabi bu şekilli halimin akşam bi patron vedası ile yarınki kulüp zımbırtısı arasında heba olacağı neredeyse kesin olduğundan, bu konuda bahis bile açmıyorum. Ekmeğini yiyeceğimiz bir durum olamayacak yani bu güzellik hali. Yine de, Sinan bana katılmayacak olsa da söylemek zorundayım, kendi kendimi daha iyi hissediyorum. Bunu kendim için yaptım, işte.

Hem bugün zaten komik bir gün. Demin ofiste biri bağıra bağıra "portakal isteyen var mı?" diye sordu. Aklım çıkıyodu resmen. Bu durumun komikliğine benimle birlikte gülecek kimse olmadığından Değerli gibi kıs kıs sesleri çıkararak bilgisayar ekranına gömüldüm. Normalde de sürekli kendi kendine konuşan ve gülen biri olduğum için bu halimi kimse yadırgamadı.

Ve bugün ayın 14'ü ve günler yavaşlıyor.
Ve hep öyle olur zaten.

Über Kadın

+18 uyarısını baştan veriyorum; zira yumuşattığımda aynı etkiyi yaratmayacak laflar edeceğim. 12 yaşında kimse o lafları bilmediğinden değil de, neyse...


Dün dostlarla über insan tanımını konuşuyorduk. Daha doğrusu über kadın tanımı konuşuyorduk, zira olay bana hayalimdeki erkeği sormaya gelince kafalar güzel oldu birden. Zaten çok önem verilmeyecek olan ve kesin çizgilerle belirlenemeyen cevabımın duyulabildiğini sanmıyorum.

Über kadın birine göre, onun kafasına erişebilen ve futbol konuşabilen kadınmış. Bir de Rus olsa iyi olurmuş mesela. Yeme de yanında yat diyeceğim de, olay buna geliyor. Yemeye.

Kadın güzel olsa ne olacak? Sikecekler. E kadın güzel olmasa ne olacak? Sikecekler. Futboldan anlamasa ne olacak, bilin bakalım.

"O zaman" dedim, "her şekilde bu kadın ne kadar kafası açık, spor filan konuşan über bir karakter de olsa kaderi aynı değil mi? O zaman ne fark ediyor?"

"E über kadını sikiyorsun" dediler, nasıl anlamadığıma anlam veremez bakışlarla. Bu lafın üstüne bir şey demedim. Düşündüm. Fiziksel tatmin bir yerde; fiziksel tatmin artı ego tatmini bir yerde. Kadının ne olduğu önemli değil, konuşması etmesi filan da değil aslında. Über kadın tanımı içinde evin camlarını dışarıdan silebilmeyi barındırsa, oturup cam silişini izleyecek halleri yok ya.

Birtakım tanımlar türetip, sonunda ona birilerini oturtup "bu kadın benim" demek ve hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmek...

Söylememe gerek yok herhalde, kabul etmeyi reddediyorum bu ruh halini genellemeyi.

Yine söylememe gerek yok herhalde, kabullenmediğim şey o kadın olmak veya olmamak değil.

İnsanların yaşayacak çok şeyi var hayatta.


(11 Kasım 2010, Yuva2)

Dünyanın En Önemli Haftasonu

Bu haftaki mesaimizin altıncı günü, Cuma akşamı Ortaköy-Yeşilköy trafiği ile, birkaç saat erken başladı. Otele kuaförün kapanma saatinde girip adımı söylemeden "kuföre haber verin" dedim hemen "5 dakikaya geliyorum." O kadar bitap durumdaydım ki, o kadar olur. Normalin üstünde düzgün görünmek gereken iki günün öncesinde saçımı bile yıkayamamıştım.

Kuföre koşuş, Converse'leri çıkarıp topukluları giyiş, yemeğe iniş. İşte düzgündüm, gülümserdim, parasını vermediğim güzel ve sıkıcı bir yemeğin eşiğindeydim, yüzüme yapıştırdığım bir gülümseme ile...

Friends'te bir "work laugh" bölümü vardır, Monica'nın Chandler'ın patronu için geliştirdiği gülme efektine takar kafayı. O var oysa, daha da çoğu var, "work smile". Yüzünüzde direktörünüzü gördüğünüz zaman, bakanlık yetkilileriyle yemeğin öncesinde veya 250 tane doktoru karşılarken oluşan korprıt gülümsemedir work smile. Aynanın karşısına gidip hayal edin bu dediklerimi, sonra kendi work smile'ınızı bana betimleyin.

Yemeğe oturduk hocalar, biz, bizim ufaklıklar ve bize vermedikleri onayların peşinden aylarca koştuğumuz halde bize "bizim size onay vermemiz gerekiyor değil mi?" diye soran bakanlık yetkilileri. Yetki.lileri, ikişer parmak havada tırnak işareti yaparken, yetki, yetki... Tekrarladığım yetki içimde anlamını kaybederken lokmamı yutmuşum, arkadaşım sırtıma vurunca kendime geldim.

Gece uzundu, salonu kontrol etmemiz ve ertesi günün angarya işlerini yapmamız gerekiyordu; ICAMES'te de yaptığımız ve lokallere delege edemediğimiz için -delege edilecek lokal bulamadığımız için- yaptığımız ama küfrederken bile inanılmaz zevk aldığımız işler gibi ama tam da öyle değil gibi... Sonra yattık, sabah 06:30'da "koğuş kalk!"mak üzere. Uykuya dalarken dostların ve normal insanların Asmalı'ya aktığını düşündüm. İşte bunun için küfrettim, ve uyudum.

Sabah kalktım, otel kahvaltısı, ikinci çay lüksü, sonra salon. Sonra tüm gün koşturmaca, gözetmenlik, fotoğrafçılık, goygoyculuk. Ama yaptık, bitti, güzel de oldu, dağıldık, bana ve topuklarıma onlarca saat gibi gelen trafikte heba zaman diliminde, yolda "sevdan bir ateş"i dinleyip "ne kadar çirkin sesler bunlar, ne kötü vokaller bunlar" diye diye çıldırmış gibi başa sardım (hatta dur gene dinleyeyim hatta siz de dinleyin) ve birilerini görmeye gittim, azıcık nefes aldım, eve döndüm, uyudum.

10 saat artı biraz daha snooze tuşu, yatak keyfi, 11 saate tamamlanıp kalktım. Sıkıntılı bir gün, artık -teşbihte hata olmaz- pity sex'e dönüşmeye başlayan saadetler, dünyanın en sıkıcı adamıyla başbaşa saatler. Ama yer okulum ya, işte bu ya. Veletler vardı etrafta; işte pazar gününü piknik yaparak geçiren eski Boğaziçililer! Ve onların kendi göbek bağlarını örten çimlerde koşturan veletleri!

Boğaziçi, çocukların kedi sevdiği yer. Boğaziçi gibi bir yerde çocukluk geçiren insan korkar mı kediden, köpekten ömür boyu? Korkmaz. Biz ön bahçeyle arka bahçe arasında koştururken kertenkeleden korkmamayı nasıl öğrendiysek ve nasıl da anlamıyorsak minicik kertenkele görünce çığlıklar atan insanları... Nasıl güvercinli parkta yem atarken kuşlara -doğayla dostluğun simgesinin kuşların elimizden yem yemesi olduğu zamanlardı- güvercinlere yaklaşmayı öğrendiysek ve nasıl da anlamıyorsak Friends'te Rachel güvercin görüp çığlık atarken "abi ben evden kaçar, kapıları kilitlerim" diyen insanları... İşte öyle korkmaz o çocuk da kediden, öyle bağışıklık kazanmıştır vücuda küçükken aldığı az dozda doğaya karşı.

Sonra döndüm, önümde adabıyla süslenmiş bir gelin arabası yolda durdu; çünkü yolda durabilirdi çünkü şöförü dünyanın en önemli insanıydı o an, dünyanın en önemli insanı kuaföre girdi, dünyanın en önemli sevgilisiyle -ki adabıyla süslenmişti- öpüştü ve onu elinden tutup arabaya doğru götürdü...

Sonra aynı yolu tekrar döndüm; uyukladım, Tos'la tepiştim, bilgisayara boş boş baktım. Bilgisayara boş boş bakarken de bloga gelen spam yorumları sildim, "japanese high school girls, asian nude girls, drunk girl fucking at college party". Neden blog yorumlarına onay istediğimi konuşmuştuk önceki gece de, işte bundan ulan! Buncacık bir blogken böyle oluyorsa ilerde ne olacaktı kim bilir ve ben sonradan götü kalkmış gibi yorumlara onay istemi koyacağıma baştan almıştım bu tedbiri. Hoş bir şey değil gerçi onay bekleyen 1 yorumun spam olduğunu görmek; sabahın köründe veya gecenin sarhoş olma saatinde Garanti'den gelen mesaj gibi. Olmayan kazanımların boşa gittiği hissiyatı.

Sonra yine Şirinler Köyü; karnımızı doyurduk, beynimizi doyurduk, yarılarak güldük bir şeylere ve Moris'in bir son gününde daha ilk veda muhabbetlerini yad ettik, sonra ben bilgisayar başına oturdum. Yine boş boş bakıyor olabilirim bilgisayara ama bu sefer ellerim klavyede.



Bu yazının bu haftasonunun özeti benim için, aslında, sadece, eskiden olsa kalbimin bırak takla atmayı parendeler, saltolar içinde kalacağı birtakım bakışların ve gülüşlerin beni teğet geçmesi. Neredeyse tüm soluklarını neden benim yanımda aldığını sorgulamak gelmedi aklıma. Sanırım fönle birlikte tüm kırıntılar da uçup gitti benden. Yani, ben 25 lirayı bir föne vermeyecek olabilirim normalde ama bu sefer ekmeğini yedik gibi.

Olay boşluğun dayanılmaz hafifliğiymiş meğer.

"Olay bırakmak kendini boşluğa"



(05-07 Kasım 2010, çoğunlukla Yeşilköy)

your own personal Şirinler Köyü

"Bir insana taktın mıydı, reply all'u bile kasıtlı olarak unuttuğunu düşünürsün."


Hepsi birbirine benzeyen, hiçbiri birbirine benzemeyen bir sürü karakter. Herkes farklı, herkes eşit. Renkleri? Ziyadesiyle turuncu.

Biri var Bilge Şirin; kerameti kendinden menkul gibi görünür ama yoktur öyle bir iddiası da... Neşeliyken pek neşeli, bozuksa ondan bozuğu yok. Adamı da fena bozar ha! Temas sever, kedisever, insanı gerektiği kadar sever veya gerektiği kadar insansever, ama sevdiklerini pek sever. Annesinin gülü, pek tatlı, adeta bir gündüzuykusu.

Biri, somurtkan şirin; kendisi öyle değil de, hayat yormuş onu. Kafasındaki sıradışı tilkiler ufak ufak karelerle hücrelere hapsolmuş, e haliyle değmiyor hiçbirinin kuyruğu birbirine. Keyfi yerindeyken pek hoşsohbet, usta ortaoyuncu, zamanı olsa iyi de yazar olacak ama, işte... Kaçıp gidecek buralardan, pek de iyi olacak (bi de, saçları iyi böyle).

Diğer biri gözlüklü şirin, ama gözlüksüzünden. Ona bütün algılar, bütün ağlar açık. Bilgiliden alır, bilgisize verir; bağlantıları paylaşır durur deli gibi. "İçimizdeki Şirin" o, o etraftayken kilo alır herkes ama gidince de özler işte. İstese meyveli yoğurt da yer, portakal suyu da içer ama uğraşamıyor ki ablası.

Sakat şirin, pek melek yüzlü, isterse çok açık sözlüdür. Gerekirse koşabildiği rivayet edilir ama o hep yavaş (belki de doğrusu bu?) Kaliteli müzik ondan sorulur, kalitesiz müzik için cevap daha kolay alınır; ondan iyi coşturan yoktur hala eller havaya dedin miydi...

"Şirin çıplak!" ama kendini aynada görene kadar çıplak. Pek bir şey anlaşılmaz söylediğinden, karmaşık olduğundan değil de çok hızlı söylediğinden. Politik şirin, gerçekte sürekli öğrenci, hayallerde daimi stajyer. Suyunu çıkarır, dibini sever, inat eder e ama "o öyle bilir abi!"

Köy dışındakileri en bi çok düşünen, haber veren, toplayan zengin şirindir, maldan mülkten ziyade gönlü zengin kabilinden... Eğlenceli, güleryüzlü, dikkatli; bazen diker bakışlarını anlamak için karşısındakini, eğer çok dikkatli bakmıyorsa birazdan oturduğu yerde, kafasını eline dayamış uyuyakalacak demek ki.

Şirine, ah o olmazsa olmaz. Dişiliğinden değil ama farklı bir boyutta o, çok sever, pek beğenmez. Müşkülpesenttir. Sıkılır bazen, kaçakaçagider; açıkça da söyleyip dikkat çeker hem. Köyün tek dişisi değildir, öyle boncuk da dağıtmaz kimseye. Aa, ama peşinden gidilsin ister. Gidilir de. Lafı dinlenir şirinenin, ama asıl söylemediklerinin dinlenmesi pek seyirliktir.
*
Konuşkan şirin var sonra, hızlı konuşkan şirindir asıl adı da, şirin dilinde kısaltılmış söylene söylene. İki kişi olmasa pek işi yok gibi köyde, hep pamuk ipliğine bağlı gibi, gölge olmayı tercih etmiş gibi, öyle. Güzel müziklerle yaşar, güzel bakar dünyanın objektifinden, kafalı kızdır... o kadar işte.

Uykucu şirin sevdiğini gösterir, gelir sokulur insana... tabi uyanıksa. Halının üstünde, kanepede, minderde uyuyuverir bakarsınız; uyumadığını iddia ederek uyuyanlardandır hem de. Çizgiroman tutkunudur, düzyazı okumuş mudur dergiden beri, bilinmezZzZ...

İhtiyar şirin vardır bir de; bilge olan değil, diğeri. Kapalı kutu, dumanlı adam, her şeyi sır. İçindeki hiçbir şirini birbiriyle paylaşmak istemez, sevdiğini de göstermek istemez... Yersen. Çokla da azla da yaşamıştır, sıkıntı sevmez ama maddiden çok manevi. Beklenen zamanlarda olmayabilir ama beklenmedik anlarda orada olup tutunur yerine, sıkıysa indir, üç nokta.
*
Burası Şirinler Köyü: Geçiş serbest, giriş yasak.


(Ekim ~ Kasım 2010, İstanbul)

Chicks dig it, too!

Everybody loves Orange Juice.
Foto, Twitter'dan aparmadır (bkz. otto_woman)

Cumartesi Gecesi Fanta Gecesi

Bazen iki kişi arasındaki en uzun mesafe bir zıvana uzunluğu.

*

Bazen bir kalabalıkta n. teker olmakla, bir portakalda bir vitamin olmak aynı.
(Şanslıysa, Fanta olur gider.)
*

kaliteliblog.blogspot.com (farazidir)

Herkesin yaptığı, yazdığı, dinlediği, izlediği, yediği, içtiği her şey kaliteli de, bir ben iddiasızlık yükünden çatlayacağım yemin ediyorum.

Kaliteli müzik diye playlist mi olur allasen, ben kendi müziklerimi arar dururken gözümün önünde: O şarkılar değil, işte bu! değil, coşkuyla söylenmiş herhangi bir şey değil ki; "kaliteli müzik". Kafamız iyi olduğu için veya olsun diye müzik dinler bir grupken; birinin sevdiği diğerini tutmayabilirken ve bunun ne kadar normal olduğunu en çok bizim bilmemiz gerekirken, bu kadar zevke dayalı bir şey için adeta tartışma açmak gibi, gereksiz bir iddia. Tsss - sometimes. Neye göre, kime; daha da önemlisi, hangi moda göre kalite?

Kuzenle geçen gün "kuzenin bizi iyi müziklerle tanıştırsın" isteği üstüne konuştuk. Yakın çevrede böyle bir beklenti oluştu ister istemez, konservatuar üstü ses mühendisi olunca kişi... "Nasıl iyi müzik?" dedi kuzen. Apıştım. Bir alanda özelleşince, sorular da özelleşiyor. Bilmiyorum dedim böyle kulağımıza güzel gelen şeyler, modumuza göre şeyler. Sevdiğim bir şarkıyı söylememi istedi, biraz düşünüp söyledim (insan birden sorulunca şaapamıyor biliyo musunuz), neden beğendiğimi sordu, söyledim; o da neden beğendiğini söyledi, ilgisi yok. O müziğin neden kulağımıza güzel geldiği, bizi neden rahatsız etmediği başka, o an ona ihtiyaç duyup duymadığımız tamamen başka bir konu. İşte bu yüzden beni şahane ama hiç dinlemeyeceğim müziklerle tanıştırabilir kuzenim. Kendisi, sabahtan akşama benim dinleteceklerimi dinleyemez. İşte burada ortaya çıkıyor farkımız: Ben onları da dinleyebilirim. Benim bir kulağımdan giren şey diğerinden çıkarken, onun kulağındaki çekiç örse değil, beynine beynine vurur.

Kalitesiz müziği zevkle dinleyebilmenin, kalitesiz efekti zevkle izleyebilmenin cahilliği ile yazdım bunları, yazdıklarımın alabildiğine kalitesiz olabileceğinin bilinci ve tasasızlığında. Ne yapayım, sevileceğini düşündüğüm yazıları kaliteliblog.blogspot.com'da mı toplayayım? (alan adı boş beyler, bilginize)

Sıradışılıkla elitistlik arasında ince bir çizgi var; üstünde de bir o yana bir bu yana gidip gelen insanlar; ne yapsınlar aga, bazen göremiyorlar.

Haftanın Sonu

Cuma günü işteyken dürttüm bizimkileri, evde kesin yalnız olacaktım ve evde yalnız olduğum cumaları sızıp kalıyorum haftanın yorgunluğuyla, cuma günü konseptine yazık oluyor. Neden haftanın ortasında bir gün sızmayıp 3'e, 4'e kadar oturduğumun açıklaması yok. Bünyenin kendini zorlaması, diyelim.

İşten geç çıktım, ne güzel düzelttim etrafı, masamdan bir sürü şeyi attım filan; mesai saatinde yapmaya fırsat bulamadığım şeyler yaptım müziği de sonuna kadar açıp. Eve geldim, sonra bizimkiler geldi, çıktık. Aslıko aradı, gelsene dedi, Çeşme'ye hem de, sanki sokağın köşesi! Olurunu olmazını tartışırken İzmirli tayfa gaza geldi, gider miyiz, gideriz aslında falan filan... Kısmet diyelim şimdilik :)

Taksim'e geldik. "Nereye gidelim?" "Balkon'a gidelim." Gittik. "Aa bizim liseden arkadaşlar var burda, bi dakika dedi Yalçın, bi baktım Erdem, Mert, arkasından Erinç, Burak, Moris: Portakal Balkon'da! ama Adil eklentisiyle.

Böyle tesadüfler çok eğlendiriyor beni çünkü genelde karşılaşmak istemediğim adamlarla daha sık karşılaşırım, niyeyse. Dün eski bir erkek arkadaşımla karşılaşmanın kıyısından dönmüşüm örneğin, biz başka bir yerden biraz geç çıkmasaydık... Neyse uzun hikaye şimdi o. Oturduk muhabbet ettik, sanıyorum Google İrlanda'daki dokuzuncu! Türk olan Moris'i de böylece görmüş oldum, sonra onların pili bitti, kalktılar. Biz de tabi ki ıslak hamburgerimizi yedikten sonra döndük, ben uykusuzluktan sürünerek yattım yatağa. Tavsiye ederim, deneyin arada bir. Hamburgeri değil, sürünmeyi.

Ah, bu arada Bozcaada'ya gitmeye karar verdik Ağustos sonu. O kadar kalabalık olacakmış gibi geliyor ki bana! Tek tesellim ramazan oluşu; sadece ramazanda içmeyenlerin işi olmaz Bozcaada'da gibime geliyor, göreceğiz. Bu defa ev tuttuk ama tabi ki Rengigül'e kahvaltıya götüreceğim onları. Bunlar hiçbir şey ifade etmiyor biliyorum, çünkü hala yazamadım o yazıyı. Bugün çok kararlıyım ama!

Bozcaada Bozcaada, ne garip, özledim orayı...

Bizimkilerin bir huyu var, bir ay görüşmüyoruz bazen, denk gelmiyor işte, ama görüştük mü suyunu çıkarıyoruz. Hemen ertesi gün için, gece için planlar yapılıyor. Biz de cumayı böyle bağladıktan sonra cumartesi arkadaşların havuzlu evlerine gitmeye karar verdik. Öğrenci kimliğimiz artık geçmiyor, okul havuzu çok pahalı biliyor musunuz? Havuz, rüzgar, pizza, arkasından tembellik, bi kanalda Ally McBeal maratonu Ayça'yla...

Bir laf vardı dün izlediğimiz bölümlerden birinde:
"The only thing worse than wanting something you don't have is having something you don't want."

Düşündüm; nereye koyacağımızı bilemediğimiz eşyalar, adamlar, hisler oluyor elimizde bazen, çekmeceye koyuyoruz kapanmıyor, kutulara sığmıyor, halının altına süpürülemiyor. Biz de unutmayı tercih ediyoruz, unutarak kaybediyoruz, olabilir mi?

Unutabiliyor muyuz, unutarak kurtulabiliyor muyuz Kenan Doğulu'nun iddia ettiği gibi?

Bilemedim. Ama bunca zaman sonra, izlediğim ilk yabancı diziye rastlamak güzeldi. Sonra Okay'ı ve "erkekler evlerinde özgürce maç izlemek ister" reklamlarına örnek olacak arkadaşlarını bırakıp, Ayça'yla bize geldik. Im Juli, benim için tekrar, Ayça için ilk. Çok sevdiğim bir filmi ilk kez izleyen insanların yanında olmaya bayılıyorum. Blue moon, you saw me standing alone... Neredesin Firuze'yi bulduk, şimdi sıra Im Juli müziklerinde, hadi bakalım...

Akşam Tsu'mun sevgilisinin doğumgünü, sonra klasik durağımız Mono. Gençliğimizin müzikleri, aah ah! Sözünü bildiği şarkılarla rahat eden adamım ya ben, Mono'yu çok seviyorum. Her gittiğimde Ooo vatçiva! çalıyor, lisedeyim sanıyorum; funky town çalıyor, kendimi Friends'in geçmişe dönüş bölümlerinde buluyorum filan... Bu aralar en sık kurduğum cümle "ayh hava çok sıcak", Mono'da yerini "aaa ne çalıyor yaa"ya bırakıyor bir süreliğine. Ve klimaya tapıyorum.

Ha deli gibi dans mı ettim, yoo. Şey düşündüm hatta müzik akciğerlerimi titreterek çalarken; bir süre belli biriyle karşılaşır mıyım demeyeceğim hiç. Mesela Google map veya her neyse, kendini tanıdıklarına görünür yapıp an be an nerde olduğunu bildiren adam var ya, ya da feysbuktan her an nerede olduğunu duyuran adam... Onu takip eden insanın işi kolay dimi? Nereye gideceği, nerede olacağı hep belli, karşılaşmak isteyenin işi kolay. Diğer türlü hep düşünmek zorundasın, hep bi heyecan bi merak, "acaba gelecek mi?"

O merakın olumsuz yanıtını almak var işte. Merak bile edememek, çünkü biliyorsun ki adam yok. Yurtdışında olsa karşına çıkabilir, bak Moris'e. Ama bu adam yok, çünkü çıkamayacağı bir yerde.

Merak etmeyi sevmediğimi zannederdim.

Özledim. Garip ama. Böyle zamanlarda nerde olduğumu unutup dalıveriyorum. Dün de elimde kolam, dirseklerimi bara dayamış dalarken Tsum tuttu çıkardı beni, "ne bakıyosun kabadayı gibi, bütün kızlar senin mi?" dedi. Farkında bile değildim nasıl durduğumun, nasıl baktığımın; o an fark ettim ki kendimle ilgiyi bu çok şikayet ettiğim algıyı ben yarattım ve haberim bile yok insanlara nasıl yaklaştığımdan. Oysa, bana nasıl hitap edilmesini istiyorsam ben de öyle hitap etmeliyim insanlara. Abi'yse abi. Can'sa can.

Yine Ally McBeal'de değişimle ilgili bir şeyler vardı. İnsanın evinden işine, her gün yürüdüğü yolda, her gün gördüğü insanlarla karşılaşarak yürüyüşünde dahi değişik bir şey olamaz mı? Gardırobu yenilemek değil bu dediğim, hani iki gün önce dedim ya kendimi yetkin hissettim diye, işte onu göstermek. Bir klibin veya filmin içindeymişim gibi yürümek sokakta. Hafifçe gülümser bir ifade takınmak ama gerçekten gülümseyecek bir şeyler olduğu için. Çünkü gülümseyecek bir şeyler var. "Bana ısrar et, gelicem" dediğin adam sana ısrar etmemiş olabilir, işler yetişmemiş olabilir, canın sıkkın ve her şey sana zor geliyor olabilir; ama gülümsenecek bir şey var yine de. Maharet onu bulmakta.

Bu sabah kalktım, Kara Fırın'a gidip börek aldım kendime, börekçide edilen kahvaltı sağlıksızdır ama bünye istiyor arada bir de olsa, alışmışız bi kere. Mutluydum evimden fırına 2 dakikada gidiyor olmaktan ötürü, burada yaşamaktan ötürü. Sonra geldim, anahtarım kapıyı açmadı, uğraştım, uğraştım, çilingir çağırdım hatta, sonra tekrar deneyeyim dedim ama en baştan. Bir kere kilitlediğim kapıyı açamadıysam, 5 kere kilitleyeyim, sonra belki açarım. Sadece en dipte ayağını vurup yükselebilirsin ya, o hesap. Tık, tık, tık, tık, tık; şimdi geri, tık, tık, tık, tık, tık... Açıldı! Çilingire "gelmeyin" dedim, "arkadaşlar çözdü olayı". Vantilatörün karşısına geçtim, ayranım, böreğim, bilgisayarım, müziğim, önümde okunmayı bekleyen minik bir kitap... Gülümseyecek bir neden mi arıyorduk?


bu ben değilim :)

(15 Ağustos 2010, İstanbul)

Hoşçakal / Merhaba

Birkaç gece önce, ortada hiçbir şey yokken anladım insanların bir bardağı nasıl sıkarak kırdıklarını. O derece hırslandıklarını. Elimdeki mika bardak kırılacaktı neredeyse.

1 yıl dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına döndüğüme kızdım, kendime kızdım. Aslı'yla paylaştım öfkemi, iyi geldi.

Bir adamı "oluruna bakmadığı için" suçlamaya; ona 'yaşlısın sen artık, liseli çocuklar gibi olağanüstü bir şey beklemeye hakkın yok' demeye hakkım var mı? Kendimi onun hak ettiği olduğuna inandırmaya? Kibir bir canavar gibi bekliyor pusuda!

Benim, hayatımın 25te 1ini bir adamla ve boşa harcadığım için kendime kızmaya hakkım var mı?

***

Dün Çeşme'den Geyikli'ye giderken bir şarkı mırıldandım kendi kendime; Your heart is not open, so I must go... The spell has been broken, I loved you so. Öyle bir şeyler işte, dedim; vazgeçtim, insan gibi davranmaktan da vazgeçtim, o hastayken endişelenmekten de, geçmiş olsun veya günaydın veya mutlu yıllar demekten de, konuşurken yüzüne bakmaktan da... Herkese gösterdiğim insaniyeti göstermekten de vazgeçtim.

Ve rahatladım. Mutlandım.

Freedom comes when you learn to let go

***

Şairin dediği gibi her şey birdenbire oldu sonra; arka arkaya geldi dinginleşmeler...

Tüm aidiyet hislerinin peşinden koşup yorulmak gerekmediğini...
Bir adamı bir kadından kıskanmanın saçma olduğunu...
Sadece benim iyileştirebileceğimi, yardım edebileceğimi; bir valizi taşıyabilen veya bir küreği çekebilen tek kişi olmak gibi bazen, sadece benim 'tutup kaldırabileceğimi'...
Dahil olmanın bir @ işaretine bakmadığını...
Kimsenin bana boşuna dostum demediğini...
Sonunda aranacak olanın, konuşabilenin, güldürebilenin, mutlu edenin, şukela olanın veya bir bakışı anlayanın ben olduğumu ve bunu herkesle yapabilme kudretimin bana bahşedilmiş bir armağan olduğunu...

Fark ettim ve böyle biri olduğum için şükrettim.

Tek bir dala tutunup kırılmasından ömür boyu korkacağıma, bir evim olsun ve çalacak birçok kapım, kapımı çalan birçok insan olsun istedim hep. Bu, şimdi oldu.

Ah, ne huzurluyum!

Büyük Ayı

4. Geleneksel.

Haziran'da düzenlenen bu tekne akşamlarından birine gittim, birinden haberim olmadı, birinde bir arkadaşımla bozuktum ve "ya o ya ben" durumlarında mutlak surette seçilmeyecek olan insandım da ondan sanıyorum, haberim olmadı. Dördüncüye kısmetmiş.

4 rakamını oldum olası sevmişimdir.

***

Boğaz'ı çok seviyorum. Karşı kıyısı, karşı kıyıdaki ışıkları görünen yerleri çok sevdiğim için herhalde. Sanki hepimizin çocukluğu Orange County'de geçmişçesine rahatça sorulan "Okyanus mu seversiniz, yoksa göl mü?" tarzı kişilik envanteri sorularına hep "göl" diye cevap veririm, sonuç da hep "demek ki güvenlik arayışında bir bireysiniz" çıkar. Ne alakası var, halbuki ben karşı kıyıya bakmayı seviyorum sadece. Ufuk çizgisi beni derin düşüncelere itmiyor.

Karadeniz'i de deniz olarak çok sevmekle beraber, Amasra'yı neden İstanbul'a değişmediğimin yanıtıdır bu.

"David olsa ne atardı" CDsi çalarken arka planda, uzun uzun baktım etrafa tekneden; havaya baktım, yalılara, Ortaköy'e (iki gün sonra eve dönecektik!), köprülere ki özellikle altından geçerken dilek tutayım diye, kaçırmadım, köprü altından geçene kadar 40 kere söyleyebileceğim bir şey tuttum. Hem köprü altından geçiyorum, hem de yeteri kadar tekrarlıyorum; benim ufak sayısalcı beynim garantilemiş olmalı gerçekleşeceğini. Unuttum, in vivo izole lab ortamıyla aynı sonucu vermez ki çoğunlukla. Görmezden geldim; ben yeterince okumadım ki, alt tarafı lisans diplomam var benim.

Fotoğraf için Özgür'e teşekkürler.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişti? Biz büyüdük ve kirlendi dünya, benim artık tekneye 'tabi ki' gelmeyecek bir sevgilim yok, aynı şirketteyim ama daha çok kazanıyorum, ilk o teknede gördüğüm Ali Can'ın neden bu tekneye gelmediğini soracak kadar değişmiş ilişkilerim, o zaman hiç tanımadığım Sam'in bana "gel bak sensiz olmaz" diyeceği kadar da... O teknede hayattaki duruşları hakkında net fikirlere sahip olduğum kızlar vardı, bu teknede yoktu. Kız yoktu değil, artık net fikirlerim yok. Biz büyüdük ve flulaştı dünya ("siyah ya da beyaz vardır, gri yoktur" diyenlere inat; grinin bile tonları vardır oysa).

Hiç "ben de ben de" diye tutturan biri olmadım, tutturmamanın zararını gördüysem de fark etmedim ama benim aldığım bir övgü oldu hep, özellikle etrafındaki şımarık veletlerden bezen annemden: Hep çok ağırbaşlıydım. Bunun bana yan etkisi, ısrarcı olamamak oldu. Karşı taraf bilirdir, ne yapayımdır. Bir yerde olmak istediğimde bir söylüyor, iki söylüyor ve aradığım tepkiyi alamıyorsam, beklediğim sözler bunlar değilse, bırakıyorum. Kırılanı sonra kendim yapıştırıyorum, birileri elinden geldiği kadar yardım ediyor veya öyle kalıyor işte, giderek daha küçük parçalara bölünüyor. Yeterince küçük parçalara bölündüğünde, hiç romantik bir teşbih olmayacak ama, artık acıtmıyor ve böbrek taşı gibi atılıyor, haksız mıyım?

Şimdi benim hissiyatım, Daltonlar'ın eğe ile hapishane demirlerini kesmeye çalışması veya kaşıkla tünel kazmaları gibi... Veya, hani karşındaki insana saldırmaya çalışırsın delicesine de o senin alnına elini dayayıp tutar ya, istediğin kadar uğraş vuramazsın ya, çizgifilmlerde çok olur bu... Öyle gibi/değil gibi; belki değil, ama ben öyle hissediyorum ve ne diyecektik artık?

"Demek ki böyle."

Burası benim evim değilmiş meğersem.

***

Erce'yi aldık yoldan. Yoldan dediğim, ikinci köprüyü de geçtikten sonra, yani benim "Allah'ın Dağı" sınırlarıma düşen bir yerde Aija diye bir mekandan aldık Erce'yi, sırf onun için bir teknenin düğün alanına yanaşması muhtemelen oradaki insanların hayatları boyunca yapmadıkları ve kendi başlarına da gelmemiş ve gelmeyecek bir olaydı.

"Ödül almayı mı vermeyi mi tercih edersiniz?" diye sorar Erce, vaktiyle yakışıklı bir ünlüye ödül vermiş olduğunun altını çizerek :) Hep "almayı" derim, yine alan taraf olmak daha çok keyif verdi bana. Hobareeey diye alkış ve tezahüratlarımız arasında Erce'nin de utanmış gibi bize şşşt! yapması çok komikti, oysa ki bunu da uzun süre hatırlayacağını biliyorum.

Takı töreninin ortasındaki gelin de uzaktan bir selam çaktı bize. Tanımıyorum ama, mutlu olsunlar bir ömür boyu.

***

Tekneden birkaç saat önce Askı kanjimle eve giderken İstanbul Genetik Grubu denen bir yerin önünden geçtik. "Aa biz" dedik, "işte biz dördümüz, genetik grubu dediğin, bu kadar işte". Ne acayip, eskisi gibi görüşemiyoruz diye Aslı'ya çemkirmemiz sıklıkla. Oysa ki teknede otururken -bittabi fotoğraftaki sırayla- içime dolan huzur ve mutluluk yerini kalktıktan çok kısa sürede başka bir hisse bırakıyor. İçimde üzgün ama üzgün olmanın dışında kötü bir his var bizimle ilgili. 40 yıl sonra görücez, umarım haksız çıkarım.

O kadar sahipleniciyim ki, eğer bir erkek olsaydım eminim kız arkadaşım çok mutlu olurdu.

***

Herkesin çift olduğu veya olabileceği, sevgili veya serious other olarak değil, ikinin biri olabileceği bir teknedeydik.

"Biz lisedeyken" diye bir cümleye başladı Martı, "sizin lise neresi?" dedim, "İstanbul Erkek" dedi. Şefkat gösteresim gelen insanların çoğunluğunun aynı dört duvardan çıkmış olması beni birazcık korkutuyor. Artık dışardan görünebilir şekilde korkutuyor ki "anlat" dedi çocuk :) Valla, dedim, kendi lisemden sonra en çok İELli tanıyorum ben, eski erkek arkadaşım da İELliydi, birçok şekilde çok uğraştım bu adamlarla.

Yaşadıklarıma dayanarak yaptığım saptamalara önyargı demek doğru olmaz aslında, "yargılarımı yıkan", bilindik İEL halinden daha 'fiziksel' gruplara alışkın adamlar tanımak güzel.

***

Dört yıl öncesinden bu yana ne değişmedi? (Ya da ne "geri değişti?") İşte şu adam:

Keşke teknede olsaydı, dedim.

***

Bir ara, uyumaya karar verdik teknede aniden, hepimiz birden gözlerimizi kapadık. Böyle kararlarla değil de, kimseuyumazkenuyurkişi olduğumdan gözümü açtım aniden. Çok içmiştim ama yakaladığım bakışı unutacak kadar değil.

Hiçbir fotoğrafın, şarkının, yazının anlatamayacağı bir bakıştı yakaladığım. Hiçbir şey söylemeyen ama çok şey söyleyen, kesintisiz bir bakış. Ben insanlara uzun süre bakamam oysa ki.

Bunu yazarak anlatabildiğim gün gurur duyacağım kendimle. Daha önce değil.

(04 Haziran 2010 ~ ... ~ 18 Haziran 2010, hep İstanbul)

Not: Sinan bana kızar şimdi: Merak etme Sinancım, sen de o adamlardan birisin :)

Grilled Shepherd

Erdinç, Erink veya Erinç arkadaşımızın ittirmesiyle kendimizi Anneler Günü'nün akşamüstüsünde Bronx'ta bulduk Portakal Suyu tayfasıyla. Çekim varmış, adam lazımmış. Şu hayatta başrolde oynamak varken figüran olduk falan, arkadaki kalabalık olduk işte, zaten şu koca evrende hepimiz birer küçücük nokta değil miyiz... (it goes on without end)

Efes'in "Sokakta Hayat Var!" adlı kampanyasına dahil olmuş olduk kıyısından. Kah merdiven çıktık, KESTİK! olmadı, indik tekrar çıktık; kah bira içtik (haliyle; hem neredeyse Erinç kadar sevdiğimiz bir şey daha varsa o da beleş biradır); aynı reklam şarkısı tekrar tekrar çalarken eğlenir gibi yaptık, sonra cidden eğlenmeye başladık hatta hopladık zıpladık o biçim.

Tam Taşoda sonrası, önceki gece kendimizi kaybedercesine içmişken, ilginç oldu. Gerçi "Abi sokakta hayat varsa biz neden Bronx'tayız?" diye sorgulamadım diyemem; ama yönetmenin işine karışılmaz, elimizden biramızı alır mazallah, boğaz tokluğuna veya bira göbeğine çalışıyoruz şurda.

Mekanda piyon gibi bizi diktikleri noktalarda, kokteyl havasında muhabbet ederken uzakta bir kız çarptı gözüme. Tanıdık geldi, çıkaramadım; sonra fark ettim: Ortaokuldan Burçin, lisede Alman veya Avusturya Lisesi'ne geçmiş olan ve bir daha, 10 yıl boyunca hiç görmemiş olduğum Burçin. Uzun uzun baktım, o da bana baktı ama tanımadı, yanımdan geçerken "Burçin?" dedim, "efendim?" dedi sen de kimsin yahu ses tonuyla. "Bellatrix ben". "Aaa, tanıyamadım, naber ya?"

Öyle ayaküstü konuştuk, onun artık hiçbiriyle görüşmediği lise arkadaşlarımızdan, onunla birlikte gidenlerden, evlenip barklananlardan, yakında evleneceklerden... On yılda ne yaptığımızdan, nereye doğru değiştiğimizden konuştuk. "Görüşelim yaa" demedik, özellikle görüşmeye uğraşmayacağımız belli olduğu için. İşte bunu seviyorum.

Beklenmedik ama hoş bir sürprizdi; bir ilkokul arkadaşımı tesadüfen feysbuktan bulduğum ve geri kalan tayfayı toparladığımdan beri, bu kadar uzun zamandır görmediğim biriyle karşılaşmamıştım.

"Hiç değişmiyorsun, ilkokulda neysen aynısın, aynı surat işte!"cileri haksız çıkarır şekilde kız da beni tanımadı üstelik; üzülsem mi, yoksa sevinsem mi ki?

(09 Mayıs 2010, Taksim)
Yemek için Erinç'e, başlık için Konak kebapçısına teşekkürler :)

GDO

İki genç adam, bir Beşiktaş maçını bahane ederek İstanbul'a, kuzenlerinin evine kalmaya gelirler bir haftasonu. Cumartesi sabahının köründe Taksim'e varırlar, lokum gibi havayı görünce de yürümeye karar verirler. Sırtlarında çantaları, Dolmabahçe'den Beşiktaş'a ilerlerken polis "gel gel" yapar onlara (sapların şüphe çekiciliği N.Ş.A oldukça yüksektir, polislerin kaçan adama sıkma olasılığı gibi.)

Giderler memur amcanın yanına, ne yapacaklar ki başka? "Açın çantaları" der polis, açarlar. Birinin çantasında kocaman bir poşet vardır, içinde yeşilimsi bir şey sarılmış sıkı sıkı. "Bu ne?" der polis, adamlardan biri dünyanın en normal cevabını verir: "Ot" (e ot işte, görmüyor musun anlamında uzatmıştır da sözcüğün sonunu)

Bu noktada, iki adamın İzmir'den gelmekte olduğunu eklemek lazım gelir; Akdeniz iklimi zakkumu, çiğdemi ve otlu makarnasıyla ünlüdür ne de olsa.

Polis şaşırır, böyle pişkinlere fazla rastlanmamaktadır İstanbul sokaklarında... "Ne otu?" der işte, "Ot, memur bey" " Ne otu lan?" "Cibez" (e cibez işte, görmüyor musun anlamında uzatmıştır da sözcüğün sonunu)

Polis "Cibez ne lan?" diye tersler adamları, ama aslında cevabı öğrenmek istemeyecek kadar sıkılmıştır onlardan "Tamam lan gidin şurdan."

***

Bugün bu hikayeyi bir Şahin5 üçlüsüne anlattım. Muhabbet aldı yürüdü haliyle. İnsanların hep daha komiğe doğru birbirlerini ittirişi takdir edilesi değil mi?!

_ Polis inanmış mı?
_ İnanacak tabi abi, sonuçta cibez dediğin kocaman yapraklı, lahana gibi bi sebze.
_ Kocaman yapraklı ot üretilse, bu mudur yani?
_ Genetiğini değiştirirlerse... GDO abi, Genetiği Değiştirilmiş Ot!
_ Tweet'liyorum abi bunu hemen, ama ot yazılır mı şimdi yaa?

Galiba bu şekliyle yazılmadı da GDP oldu o, ben de guanozin difosfat geyiğine girerek kimseyi darlamadım.

(06 Mayıs 2010, Etiler)

Not: Cibez de şöyle bir şey bu arada:

Kutlu Doğum İki Haftası

Sıradan ve karamsar (çünkü benim karamsarlığım sıradan) doğumgünü yazımın üstünden takriben on gün geçti ama böyle yaptıysam bi sebebi var: Beyza'mı daha dün görebildim, dolayısıyla annemden gelen ilk doğumgünü hediyemden dün aldığım son doğumgünü hediyesine kadar tam iki hafta etti!

Kutlu doğum haftası herkese nasip olur (haşa! dediğinizi duyar gibiyim, zor kullanmadan dağılınız) ama kutlu doğum iki haftası olmaz, derim ben (bakınız, kendimi beğeniyorum).

Tam da harıl harıl kareoke mekanı ararken, Dodo ve Gülş'ün yazılarını okumamla mekanda yer ayırtmam bir oldu, sonra da hatırı sayılır miktarda adamı doldurdum oraya; iş tayfası, lise tayfası, ENSO tayfası, Portakal Suyu tayfası... Çoğunlukla berbat seslerimizle utanmadan bir de şarkı söyledik :) Bence en başarılıları It's My Life ve Does Your Mother Know oldu, ama haklarını vermem lazım, gelmekle kalmayıp bir de Gamzelim patlatan Sam-Aslı-Erdem-David dörtlüsü de takdire şayandı. Erce'nin kankalarıyla hoplaya zıplaya içeri girişi ve sanki saatlerdir ordaymışçasına aradan şarkıya girişi de öyle.

Bir de Askı'm kanjimle Yaz Yaz Yaz söyledik ki eğer Mor ve Ötesi o şarkıyı gerçekten o kadar kırptıysa, tatlı su sosyalistlikleri dışında bir sevmeme sebebim daha var kendilerini! (Şunu yazmadan dinleseydin ya diye düşünenlere teşekkür ediyorum ve fakat bilgisayarım tıp oynuyor, neden bilmiyorum) Neyse, yine de biz onu aradan çıkardık en azından... Bense, sadece Daha Mutlu Olamam'ı söylemekten vazgeçtim, çünkü daha mutlu olabilirdim.

Yine pasta ayarlamadım kendime çünkü aynı dileği tutacaktım, o yüzden mekandaki üçüncü mutlu yıllar şarkısı çaldığında üstüme alınmadım. Ama madem oldu, ben de bir değişiklik yaptım bu sefer ve değişik bir dilek diledim.

İyi ki doğdum, orkid şarkısı söylemedim, Allah belamı vermedi, gördün mü 25 oldum!

Shopping and F**king

Dün Tiyatro DOT'taydık; iş ve aile ortamında kolay kolay dillendiremediğimiz bu oyuna gittik.

Herkes bir şey gördü bu oyunda; birimiz sıkıldı biraz, birimiz karmakarışık ve bas bas bağırmalardan rahatsız oldu, müzik çıktıkça biraz kıpırdandık yerimizde, hepimiz seyirciler arasındaki üst perdeden soprano soprano gülen oyuncuya gıcık olduk, biraz kafamız karıştı, azıcık kendimize geldik...

Oyun tanıtımından alıntılamam gerekirse "...Mikrodalgaların ısınmak için kullanılabilecek tek şey olduğu bir dünya..." sözüdür beni benden alan. Bağlanmaktan ne kadar kaçsalar da hayatları ve kendileri fiziksel ve ruhsal olarak iç içe geçmiş o üç arkadaşın hali, tavrı, doğallığı
- bunca yakınlaşmanın yıkıcı bir tarafı olduğuna kani olsam da -
ve o birbirlerine hesapsızca sarılmaları çok içimde kaldı.

Her şey uçlarda, her şey "çok": Kavgaların çok şiddetli, öpücüklerin çok anlamlı, küfürlerin çok ağır, sevişmelerin çok tutkulu ve her şeyin çok anlamsız olduğu bir zaman diliminde iki saat... Oldukça iyi bir doğumgünü etkinliğiydi bence; şaşırtıcı, yasaklı, sıradışı bir şeydi izlediğimiz; gördüğüm birçok oyundan da daha başarılıydı.

Ayrıntılı bilgi için:
http://www.go-dot.org/html/shopping.html

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!