... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

ENSO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ENSO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Jenga

Bir arkadaşım dedi ki " bu aralar hiç toplanamadık tam takım olarak." Bunu soğuklara bağladı. Lapa lapa kar yağıyor, hava çok soğuk, haftasonu insanlar kayağa mayağa gidiyor, falan filan...

Hıhıı evet...

Bunun mütevazi olmamakla ilgisi yok.

İki tahta vardı. Biri şişti (egodan olabilir mi?), diğeri kendini çekti, yıkıldınız.
Toplanamayışınız, ondan.

(Siz benim ailemsiniz. Umarım yeniden yapılırız.)

En sevdiğim takım

Feysbukta, şu fotolarda etiketlenebilme işi beni acayip cezbetmişti arşivci biri olarak. O yüzden feysbuka girmiştim. Yıl 2005 ya da 2006 olmalı, yani ben üniversite 1 ya da 2. sınıfta ve Mühendislik Kulübü (ENSO) Yönetim Kurulu'undaydım. Feysbuk profilimde tabi ki ENSO olacaktı, ama nerede olacaktı?

"En sevdiğim takım"a yazdım ENSO'yu.
(Hala da öyledir. Başka da forma yoktur dolabımda.)

Biraz önce, benim okula girişini dahi hatırlamadığım, öyle ki, ENSO kurulduğunda dünyada olmayan bir kız, feysbuk profilini güncelledi. Şöyle bir bilgi düştü anasayfama:

"... added ENSO to her previous employers (2009-2011)"

Biz doğruyduk, her şey bizim yaptığımız gibi olsun, hiçbir şey değişmesin ve güncellenmesin ve de gelişmesin, demem. Ama şimdi "olmuyor"sa, onun cevabı işte bu kafalarda saklı.

Biriyle arkadaş olmakla, birinin istenirse verilecek referansı olmak arasında fark var. Bu bir tercih ve ben, iyi bildiğim gibi bir iddiam hiç olmadığı halde ENSO tarihini anlatmak için çağrıldığımdan ötürü... Şu cümlenin sonundaki nafile soru işaretinden ötürü çok mutluyum:

"Aslında masaya yumruğunu vuracak biri lazım değil miydi ya!?"


cins isim

"balondan dost olmaz" isimli fotoğraf çalışması, gettyimages'dan


Bir keresinde çiçeği burnunda Boğaziçili ve ENSOlu birine "kara masa olmadan kulüp olmaz" demişim. Unutmuşum bunu söylediğimi sonra. O adam unutmamış, Oyun Kulübü'nü hobi olarak yine yapmaya devam edip aslen ENSOlu olmuş, kara masada iki yıl oturmuş. Saçları ağarmamış da, dökülmüş o masada. İşte o adam, çok sonra bir gün bana "sen bana böyle dediğin için oldu" dedi.

Yeterince ilgilenmediğim, önümde dergi gibi bir iş olduğu için onlara alıştıkları üzere el pençe divan durmadığım için kulübe "burdan bize ekmek çıkar" mesafesinde duran iki tane yelloz, ne kadar umurumda olabilir ki bu yukarıdaki laftan sonra? Mehh... Sıfıra yakın.

Lakin, her zaman bu kadar isabetli olmuyor atışlarım. Bir hikayeyi anlattığım beş kişiden biri, geçenlerde beni dinledi, dinledi ve sonunda şunu dedi: "Ben arkadaşlarınla tanıştığım zaman sen bana 'asıl şununla tanışman lazım, en adamlarından biri odur' demiştin."

Demiştim evet, o söyleyince hatırladım. İşte o adam, adamlığından ödün vermemek adına karşıma oturdu ve bana "sen sadece herkesten birisin" demek isteyip ama benim ne kadar değerli olduğum hakkında süslü püslü laflar edip şişirerek dostluğumuzu (şişirerek/balonlaştırarak/içini boşaltarak) kalkıp gitti. Giderken de münasebetsiz bir şaka yapmayı ihmal etmedi, olanları normalleştirmek istercesine.
Normalleştirmek.
Normal.

Her şey normaldi, değil mi?

O konuştukça ben inanamadım, çünkü tam da davranmasını beklediğim gibi davrandı. Karşısına oturan herhangi birine söylemesini beklediğim her şeyi, beklediğim gibi karşısındakinin gözünün içine bakmadan söyledi ve şakasını da yapıp, bu sefer güldürmeyerek bitirdi konuşmayı. Konuşmayı da, kendini de.

Ben o kadar farklıysam bahsettiği insanlardan, beni şaşırtmalıydı. Güneş gözlüklerini çıkarmalı, "ben bi bok yedim" demeliydi, ya da ne düşünüyorsa onu söylemeliydi ama direkt, dümdüz, hiçbir yola sapmaya, hiçbir şey olmamış gibi yapmaya çalışmadan, "sarhoştum hatırlamıyorum" tarzı klişelere boğulmadan konuşabilmeliydi. Normalleştirmeden yüzleşebilmeliydi. Herkesleştirmeyebilmeliydi beni, daha önce de yapıldığım gibi. Görmezden gelemeyecek kadar değer verebilmeliydi.

Erkekler sığ diyorum. Arkamıza geçmek istemelerinin sebebi, arkamızı kollamak değil. Korku. Yüzleşme korkusundan, dönüp bir yere sığınma isteğinden (sığ'dan sığınmak, belki). Boşuna kızların tarafına geçmedim 26 yıldan sonra. Yine ateşli taraftarları değilim ama, sempatizanım en azından. Galatasaraylı oluşum gibi.

O adam karşıma otursa şimdi, yine söyleyecek sözüm yok ki. İnsan öylesine insan oldu diye, özel değil de cins isim olduruldu diye ötekine çemkirebilir mi?

25th of July

Bugün bir iddianın ikinci ve son yıldönümü. Tam iki yıl önce bu gece, Boğaz'da deniz manzaralı bir yerde oturmuş bir adam tarafından ablukaya alınmıştım. İddia dediğim, benimle bu adam arasında değildi, yanlış olmasın. Daha doğrusu ben buna dolaylı olarak bulaşmıştım. İddia tamamen adamındı.

Adamdan "güneyde boşlayıp ona buna salça olduğuna sıkça ratladığımız gri eşofmanlı, beyaz tişörtlü ve sarı timberland botları her şeyden değerli adam", ya da kısaca "timbırlend" diye bahsedeceğim. Evet, sanırım kısa isim daha uygun.

2-3 yılda bir gelip yeaa resmen ailesi olduğumuzu, bizi çok sevdiğini ve bundan sonra her aktivitede var olacağını söyleyip yine yıllar sonra görünmek üzere kaybolan timbırlend'in de teşrif ettiği bir yaz yemeği gecesiydi. Onu uzaktan sevmek aşkların en güzeli olsa da, arada karşılaşıp onun kendisini hiç ilgilendirmeyen hayatlarımızla ilgili sorularına (veya, hayatlarımızla ilgili kendisini hiç ilgilendirmeyen sorularına) yanıt vermek zorunda kalıyorduk böyle. Bu defa kurban bendim. İnanmazsınız ama iyi niyetliyimdir, gerektiğinde adam susturmasını bilemeyebiliyorum. Bu da öyle bir andı işte.

Konu fazla dönüp dolaşmadan hemen eski sevgilime geldi. "Siz de ayrıldınız yazık oldu yea" ile başlayan muhabbet, timbırlend'in her ikimizi de pek sevdiğinden, ayrılmamamızı öğütleyişi ile devam etti (aradan altı ay kadar zaman geçmiş olduğu gerçeğini boşveriyorum, hadi). Tabi ki bu ayrılıkta benim parmağım olduğu sonucuna kendi kendine vardıktan sonra, "çok büyük bir hata yapıyorsun, babalar çok iyi adam, bak herkes, herkes aldatır ama babalar aldatmaz!" gibi, herhalde ondan daha iyi bildiğim bir gerçeği savunmaya girişti. Sonra da yumurtlayıverdi: "Buraya yazıyorum, tam iki yıl sonra babalardan ayrıldığına çok pişman olacaksın!"

"Yaz lan" dedim, "ben de telefonuma yazıyorum." Yazdım, tarih: 25 Temmuz 2011, pazartesiye geliyormuş, saat: 13.00, konu: Timbırlend (nasılsa unutmam).

Telefonumu hiç değiştirmedim. Timbırlend'in iddiası aklımdan çıktı gitti, ta ki geçenlerde bir şey için takvime baktığımda 25 Temmuz'un altındaki minik mavi çizgiyi görene kadar. İmleci oraya götürürken daha, hatırlamıştım ne olduğunu. Güldüm, günü gelince aramak üzere bıraktım telefonu. Şans bu ya, ertesi gün timbırlend'i gördüm yine aylardan sonra. "Çok iyi oldu seni gördüğüm" dedim, böyle böyle demiştin sen bana iki yıl önce. "Sizi sevdiğimden..." falan diye geveledi.

Timbırlend'i gereğinden fazla ciddiye aldığım gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar anladım, anlattığı hikayelerden, hayatıyla ilgili planlarından, konuşmasından, tarzından, bira şişelerini hala aynı umarsızlıkla manzaradan aşağı sallayıvermesinden ve yanımıza çağırdığı -ve görünen o ki, bizden birine yapmaya niyetlendiği- arkadaşını benim evimde kalmak üzere bizimle bırakıp gidecek denli yavşak oluşundan... Timbırlend'e bakarak hümanist kalmak çok zordu, lakin hala ben ona kulak verecek denli merhametliydim. Fakat müzik dinlemeye gelmiştim, onu değil. Bir yerde, susturdum onu artık ve "neyse" dedim, "haberin olsun da, pişman değilim."

"Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen..."

22 Haziran 2011 gecesi, dostlarla Baltalimanı'nda, haşmetli bir üniversitenin tesislerindeydik. Süslü, takım-kravat bir grup olarak en son ne zaman beraber oturmuştuk? Birkaç yıl önce bir yaz yemeğinde mesela? Sanırım. Sanırım Baltalimanı'nda bulunma sebebimiz olan, o akşam nişanlanan arkadaşımızla en son aynı masada oturduğumuz yıllardaydı...

Gidip gitmemek konusunda tereddüt ettiğim bir törendi aslında. Profesyonel nişanları anlamsız ve gereksiz bulurum, düğün gibidir. Gelinlikle aynı miktarda para nişan elbisesi verilir, aynı sayıda insan aynı müziklerle eğlenir, aynı halay çekilir, aynı dostlar vardır... Tek fark, insanların takı takıp takmamak konusunda tereddütte olmasıdır işte.

Günümüzde nişan konsepti, neredeyse beraber yaşanan, ortak tatil planları yapılan ilişkilerle birlikte iyiden iyiye "out". Sahi, nişan neydi? Eskiden, bir bağdı. Aileler işin içine giriyor, iş ciddiye biniyordu. İşi resmiyete dökmek için takılan iki yüzük, insanların laf söz olmadan muhallebicide buluşabilmesini sağlıyordu.

Artık buna ihtiyacımız olmadığından, nişanlar bir düğün provası, yani nasıl diyor siz, "wedding rehearsal". Filmlerde olur ya, düğünden birkaç gün önce, düğünün yapılacağı mekanda toplaşır düğün davetlileri ve biraz daha az süslü kıyafetler içinde, biraz daha ucuz yemeklerle ama illa ki şampanya patlatıp kadeh kaldırarak konuşmalarını yaparlar falan... Sırf düğün gecesinde her şey pürüzsüz gitsin diye anın büyüsünü bozup, düğünde ilk kez dile getirilse çok daha anlamlı olacak sözleri söylerler birbirlerine.

Bizim nişan, o kadar sürprizbozan bir seremoni değildi ama takı takmacası, üç katlı pastası, ilk dans, pasta sonrası dans, kocaman nişan elbisesi ve etrafta koşturan gereksizce küçük çocuklar ile, tam bir düğün provasıydı! Benim pek işime gelen bir kararla düğün İstanbul'da olmayacağından, yüksek olasılıkla iştirak etmeyeceğim düğünün bir boy küçüğünü yaşamış olmak iyi oldu tabi.

İtiraf etmek gerekirse beni nişana dahi gitmeye iten güç, çok uzun zamandır hafif bir müzikte dans etmek için kıvranıyor olmamdı. Gerçekten, en son ne zaman dans etmiştim acaba, dostlarla da olsa... Birkaç yıl önce bir kış yemeğinde mesela? Sanırım.

Eşliğinde sevdiğim birileriyle dans ettiğim şarkılara da -tabi ki- anlam yüklediğimden, gelinle damadın ilk dans şarkılarının Ferhat Göçer'den olması beni biraz korkuttu. Ya tüm gece bu müziklere maruz kalırsak ne olacaktı? Bu müziklerle dans etmek zorunda kalırsak, sonrasında birbirimize aynı gözle bakabilecek miydik? Bu travmayı atlatabilecek, tamamen iyileşebilecek miydik? Bilmiyordum, kafam çok karışıktı. Meze tabaklarımız gelirken, ilk şarabı kafaya dikmiş kara kara düşünüyordum.

Neyse ki, güzel bir canlı müzik grubu bulmuştu arkadaşım, sonrasında çok güzel parçalara geçtik; historia d'un amor, nathalie, sessiz gemi, quizas quizas quizas... Ve ben bekar olmanın tüm avantajlarını kullanarak birbirinden yakışıklı üç adamla dans ettim :)

Sezai'yle dans etmenin diğerlerinden farklı bir yanı olduğunu söylemem lazım. Diğer arkadaşlarımla hep, insanların dans etmesi gerektiği gibi dans ederiz: Sol elim adamın omzunda, sağ elim ileriye doğru uzanmış, adamın elinde, hafifçe sallanarak otururken yaptığımız muhabbete devam etmektir dans anlayışımız. Bir arkadaşım daha hızlı şarkılarda dans etmeyi, arada beni döndürmeyi sever. Bir diğeriyle ise gönül işlerinden bahsedebiliriz dans ederken. Ama Sezai, dans etmeyi teklif edenin ben olduğumu unutturur kalkar kalkmaz, beni kendine çekip sağ elimi de omzuna atar. Sarılır işte, dünyanın en olağan eylemi. Ben Sezai'yle dans ederken, en son ne zaman dans ettiğimiz dışında bir şey düşünmem (Andon Pera'daki kış yemeğinde, aşağıdan sevgilisini almaya gittiği için ortasında kalmıştık bir dansın, 2-3 yıl önce). Bir şey söylemem hemen yanağımın yanı başındaki kulağına. Bir şey söyleyip arayı doldurmaya gerek yoktur, çünkü aramızda doldurulması gereken bir boşluk yoktur.

Çiftli fotoğrafların bol olduğu masamızda poz verirken ikimiz, "sonunda bana kalacaksın Sezo" dediğimde "Sana kalayım, daha ne?" diyen adamdır o çünkü. Gecenin sonunda "biraz gerizekalı ol kızım ya, bi şeyi de anlama" diye beni nasıl da tanıdığını anlatacak ama aynı zamanda karamsarlaştırıp yine, canımı sıkacak en doğru cümleyi de söyleyebilen adamdır.

Aydınlatmalı yazıyı bitişe doğru... Bu sefer nişan kurdelesi yutmadım bu bir, yüzükleri takan amcamın yaptığı ilahi konuşmayı bir kenara yazdım, bu da iki. Buyrun:

_ Yüzükleri takarken ne söyleyeceğimi çok düşündüm. Sonra, Ezel'in dayısı olsa ne söylerdi, dedim. Herhalde şöyle derdi: "Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen, onu bir ömür boyu o parmakta taşıyabilmekte."

Yüzük o parmakta durmayacak, sola geçecek. El değiştirirken sıkıntı olmaması ve bir ömür sol elde taşınması dileğimizle...

(Haziran 2011, İstanbul)

öp öp öp öp doyamadım

Ahlaksız bir şey yok. Adamcık dediğin, eski kocamdır nihayetinde. Helalimdir.

kek gibi kararlı olsam

Canavar Banavar'ı istiyorum!


Uzun zamandır bir konserde, dün Büyük Ev Ablukada konserinde eğlendiğim kadar eğlenmemiştim. Gerek kısa şehir içi mesafelerde, gerekse de İzmir gibi uzun yolculuklarda dinlete dinlete kafalarına soktuğum, camları açıp Alsancak sokaklarını inlettiğimiz bu grubun konseri için bilet aldım ve gittik arkadaşlarla, şarkıların tümünü bilen bir tek ben olsam da bas bas bağırarak eşlik ettiler onlar da, kafadan attıkları sözlerle de olsa. Vec'in lilisi, benim tayyarım bir; havadar ve bil iki kez söylendi. Nasıl manasızca bağırıp çağırıp dans ettik, haddi hesabı yok. İstediğim tam da böyle bir şeymiş, hardcore Büyük Ev Ablukada!

Oradan çıkıp taksiye bindik, doğru ENSO partisine. Yolda kestirip, Kuruçeşme'deki 8th Hill'de uyandı bu tayyar. Davetliydik ya, assolist gibi en son girdik mekana. 8th Hill, bu tip her mekan nasılsa aynen öyleydi, denize tam karşıdan baktıran harika bir manzara avantajıyla tabi. Biz gittiğimizde hala tıklım tıklımdı içerisi, ki okul partilerinin artık hep ardışık günlerde olduğunu düşünürsek bu bayağı iyi bir şey. Ve tabi kızlar aşırı süslü, oğlanlar aşırı ortam çocuğu görünümündeydi, yani bu jenerasyonun tipik bir örneğiydi içinde bulunduğumuz yer. Olduğum yerden sütlere bakarken gelecek yılki başkanın şimdiden belli olduğunu düşündüm. Hadi hayırlısı bakalım.

Büyük Ev Ablukada üzerine Serdar dinlemek en en en istemediğim şeydi ama bu bizim bir arkadaşa "sana bir önerim olacak, hayatından mikiropları at!" diye seslenmemize engel olmadı. Bazılarımızın hayatından atması gereken mikroplar var, gerçekten. Bunlar bazılarımızı özellikle kafayı bulduğumuz zamanlarda rahatsız edip kısa mesajlar yazdıran, hoppaa diye dans ederken bir an durup, bir an kötü olup gözlerimizi dolduran hayalet gibi mikroplar. Genelde, sadece zaman ile defedilebiliyorlar. Başka bir dermanı yok gibi, başka bir çivi de sökmüyor bu mikropları (başka bir çivi sadece başka mikroplar bulaştırıyor halihazırda bağışıklığı azalmış bünyeye).

Benim merakım aslında şu: Hep bazal bir mutsuzlukta durmak mı daha iyi, yoksa gün içinde, güneş ışığında bakıldığında mutlu, içerken, arkadaşlarla beraberken en şen şakrak olup da kendini kaybettiğinde kendini kaybedercesine üzgün olmak, ağlamak ve kendini paralamak mı... Hayatının ışıklı döneminde ışığı alabildiğine saçmak mı, sonra tamamen karanlığa gömülebilmek için? Bir şarkıyı gündüz en çok sevip, gece en çok onunla ağlamak mı, sizce?

Ah, unutmadan, bir de ne oldu... Dün yine akşam birini göreceğimi sandım, öyle dedi, kendisi dedi bu sefer ve ben yine tuzağa düştüm, kalbim yine capsli, yani caps lock'lu böyle KOCAMAN bir takla attı; ve yine hiçbir şey olmadı. Bu noktada artık altımda ağ olmadan yerden yükselmiyorum ama biliyor musunuz, ağa düşünce de canı acıyor insanın. İpler kesiyor derisini, bir şey oluyor işte yine, ama ertesi gün geçiyor. Ertesi gün öğle saatlerinde, akşama kadar evde pineklenecek güneşli bir güne uyandığında insan daha iyi oluyor, hep daha iyi ve daha kararlı... Bir daha, takla atmaya kalkan kalbe çelme takmaya kararlı; bir daha umutlanmamaya kararlı, bunun son olmasına ve bir daha "bir daha" dememeye kararlı. Kek gibi.

Ben hiç... Uludağ'a gitmedim!

Uludağ'a gittim yine, snowbreak'e. Bunca işin gücün arasında! Yazın izinleri bitirememenin yararları işte. Ve çok kararlıydım, sis mis demeden, gözün gözü görmediği bir yarın gün haricinde gece 1,5 saat da uyusam, perişan da olsam, ihtiyar da bahtiyar da olsam attım kendimi piste. Kar tatili yatma yeri değildir. Neymiş? Deelmiş.

Hem de ilk kez kayak üstüne portakal keyfi yaptım. Alçak basınçta daha iyi oluyormuş, deneyimledim, sabitledim. Bir yandan da tek kulağımda çalıp duran albümü dinlerken dedim ki, kayarken dinlenecek en iyi Büyük Ev Ablukada şarkısı "nasıl istediysen öyle işte"dir. Tam kararında bir gaz.

Bir saat süren bir telefon konuşması yaptım bir ara. Dünyayı kurtaracağız ya, birilerini kurtaracağız ya. Ulan şu bir yerlere soktuğum, başka bir deyişle -çoğunlukla- başına çorap ördüğüm adamları toplayıp CV'me yazsam da referans olsalar bana keşke. Bir tek kendimi kurtaramıyorum. Canım sıkıldı, geç bunları dedim anam babam, geç bunları; kendimi kardan adamcığa verdim. İnce işleriyle uğraştım, burun yapmak gibi filan. Burun deyip geçmeyin, siz kardan french curve yapmak ne zordur, bilir misiniz? Mimarlık filan okuyor olsaydık yapmıştık koca bir T cetveli, bitmişti. Ama yok, onda da iyi kötü bir yol bulduk, ENSO ENSO bacaksız. Sonra da iki saatimizi harcadığımız adamcıkla sonsuz fotoğraf çektirdik ve donan kemiklerimizi ısıtmak için uzun süre sıcak suya tuttuk kendimizi. Ama çok uzun değil, yetişmemiz gereken bir fasıl vardı.

Fasıl, allahın emridir snowbreak'lerde. Fasıl, restoranda herkesin bir arada oturması, meze namına ne sayılabilirse ondan tabaklar yapılması ve rakı içilmesi, süt yönkura "herkes rakısını iiiçmiş" yapılması, şarkılar söylenmesidir (ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve daha birçokları); illa çok eğlenmeyen birilerinin rahatsız edilmesi, şikayet gelmesidir ve susulmamasıdır. Snowbreak sözlüğünde fasıl budur.

Masadaki en kıdemli adam olmaktan çok uzaktım, benimle kadeh tokuşturan adamın 11. kar tatiliydi bu mesela. Öyle bir mazi. Ama gelin görün ki, en kıdemli kadındım ve süt yönkurun dişi kısmısına rakı içirmek bana düştü. "Ee" dedim o zaman "madem eşitsiniz, bir dikişte için de görelim."

Oradan, kafalarımız bir dünya dışarı çıktığımızda lobide her akşam olan canlı müziği kimsenin dinlemeyişi rahatsız etti bizi. Daha doğrusu Tanuj bizi gaza getirdi, hadi hadi, adamları dinleyelim biraz, diye. Özellikle alkollüyken kendi eğlencesini kendi yaratmayı krallar gibi beceren bir grup olduğumuzdan hemen düştük peşine Tanuj'un. Üstelik geçen yılki gibi, repertuvarları kolbastıdan ibaret insanlar değillerdi müzisyenler, iyilerdi (emeğe saygı). Lobide mantarlayan insanların arasında deli gibi hoplayıp zıpladık, dans ettik. Ve tabi ki fasıldan beri süren yoğun ısrarlarım sonucu Fatoş söylememiz gerekti, çünkü bazı gelenekler sadece çok güzel oldukları için devam ettirilmelidir, bu geleneği oturtan adam eski sevgili de olsa hatırlayıp şukusunu vermek gerekir, içinde hüzünlü Sezenli "ben bir karaağaç gölgesi buldum" söylenen hiçbir fasıl normalde Kazım Koyuncu'nun k'sinden haberdar olmayan adamların Av Mevsimi'nde duyup (veya paylaşılan videolarda görüp) dillerine pelesenk ettiği Hayde ile bitmemelidir.

Fatoş'u bizim söyleyeceğimiz başından beri belliydi ama yine de müzisyenlerin bir ses vermesi gerekti, onlara ağızlarından girip burunlarından çıkıp "Fatoş almış orağını" dedirtmek de benim kuzenin sevgilisine düştü. İşin acayibi, adam ENSOlu olmak şöyle dursun, Boğaziçili bile değildi. İşte adamın kanına böyle girerler :)

"I never" oynadık sonra, tüm oyunlarımız gibi içkili. Bir şeyi yapmadım diyorsunuz da hani, yapanlar dikiyor içkiyi kafalarına, işte o. "Ben hiç... aşık olmadım" diyerek promili arttırdım ortamda aniden. Yalandı, ama ben içiyorsam herkesi de yanımda sürükleyebilirdim. Dünyanın tüm aşık olmuşları, birleşin!

Son gece, biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp kendimizi yollara vurmadan başka bir gelenek olan pijama partisi vardı, herkesin en janti pijamalarını çekip gittiği cinsten. Ben nasıl gittim, hiç bilmiyorum. Ne giyerek değil, nasıl. Kendimde değildim, yeni uyanmıştım; nasıl da kısacık, musmutlu bir hayalden uyanıp ölesiye mutsuz oldum aniden, nasıl kaldırdım kendimi yataktan ve gittim o pijama partisine ve oldu, oldum ben sonra... Bilmiyorum. Topladım. Oldum. Olmuşum ben.

Sonra bir an aha, dedim, sıçtığımızın resmidir. Aslında zevk, renk, entellekt değil takıldığım. Adamın beni canımı acıtmayacak şiddette (şiddetin ne hoş) çekip alamayacağından korkuyorum. Bunca naif adamlara tutuluyorum.

Ve bu kez ben soruyorum: "Çekimin hiç mi önemi yok?"

Tamam, ilk adımları ben atacağım o zaman, bebek adımları da olsa. Ya sonra? Reddedilmek değil derdim. Sonunda hiçbir şey olmamış gibi bu aşkın katilini karşı taraf ilan edip kendi içimde, sanki o adımları ben atmamışım gibi uzaklaşmak. Sakin sakin uzaklaşabilecek miyim? Yoksa kaçacak mıyım topuklayarak? Hiç hoş değil, hiç havalı değil bu.

Benim biriyle çıkmam için kalbimin şöööyle bi çarpması lazım, ondan bilmiyorum kalbi sonradan şok etkisiyle nasıl çarptıracağımızı. Ve nasıl iki kez kahve içip sonra, konuşmadan "olmadı" diye karar veriliyor ya karşılıklı, buradan sonra nasıl o ilk ana dönülüyor, bilmiyorum.

Eski kafalıyım oğlum. Oyunda atılgan, gerçekte titrek. Bu bir doğruluk/cesaret oyunuysa, ben doğrulukla kendimi ifade edeyim, karşı taraf cesaretle bana yaklaşsın istiyorum. Bir geceden sabaha oturup (tövbe, tövbe) batının ahlaksızlığını aldığımız gibi devam etsin hayat istiyorum. Aşk mümkün olsun hala, haydi o da gelsin benimle olsun istiyorum.

Ve Monte Baia'da olan Monte Baia'da kalır, o yüzden fazla bir şey söylemiyorum.

Bise çıktı Levent Yüksel, "Mevsim Bahar Olunca"yı söyledi. Ha, ondan bahsetmedim sanırım. Bir de Levent Yüksel konserine gittik sevgililer gününde. Bu yazı, o konserde söylenen şarkılara ithafen ve o şarkılarla yazıldı.*

Evet ne diyorduk, Levent Yüksel bise çıktığında ben bir önceki şarkının, benim şarkımın, kendimden geçercesine eşlik ettiğim "ölürüm yoluna, ölürüm de yine boyun eğmem"lerin yarattığı boğaz ağrısı içinde oturuyordum. Bise halim kalmamıştı, ve şunu düşünüyordum: Acaba hep böyle mi oluyor? Acaba benim halim tam da kuyruğuna gelmiş, mevsim bahar olmuşken mi kaçıyor?

Bilemedim.

Yoruldum galiba. Yorulmuşum tatilde. İstanbul, tatilde de olsam çok özlüyorum seni. Gel öpeyim gerdanından.


(13-17 Şubat 2011, Uludağ)
Fotoğraflar için fahri ENSOlu/fahri kuzen Emre'ye teşekkürler.



* Bu yazıda; aşk mümkün müdür hala, ya sonra, yarim İstanbul, dedikodu, med/cezir, karaağaç, kaybedenler, bu gece son, haydi gel benimle ol, bu aşkın katili sensin, sultanım, tövbe, yarabbim, ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve yeter ki onursuz olmasın aşk var. Bu yazıda; yemenimde hare var, gel gel sarışınım, zalim, değer mi hiç, ayrılmam, kadınım yok.

Bir de hem tatilde, hem yazıda olmayanlar var... Levent Yüksel, Tuana'yı söylemedi. Sezo'yu bekliyor olmalı Tuana, o olmadan söylenmiyormuş o şarkı.


Biz de istememiştik ki zaten.

Narlıdere'de martı sesleri

Her gün yarım kilo veren adam var askerde, biliyor muydunuz bunu?

Sezai bunu bize, benimkine benzer cep defterine nöbetlerini not edip, Türkiye haritasında 71 plakalı şehri karalarken söyledi (şafak sayan saati yoktu onun, elle sayıyordu böyle). Kendisinin dört kilo vermiş olması fena değildi bu hesaba göre. İnsan yakardı yahu, zaten doğru düzgün yemek çıkmıyordu, çıkan da çoğunlukla yenmiyordu, bir de spor aktiviteleri vardı düzenli - öyle koşma, sürünme falan değil ha! Aerobik hareketler örneğin. Duş alırken şpagat açmak gibi, ortaya basmamak için. Ne olur, ne olmaz. Kalorifere kayan, kayarken de yakalanıp komutanına "istediğim yerde mastürbasyon yaparım, siz hiç yapmadınız mı komtanım?" diyen adam girmiş olabilir duşa çünkü senden önce ve orada neler olduğunu bir o, bir de Allah bilir.

"Kalorifere kayanlar" da bir dizi adı olabilirdi pekala.

Bir de irade gösterileri vardı mesela; bir kürsüde, elinde mermisiz bir tüfeği tutarak, kol gergin (tüfeğin bir ucu yere dayalı, hadi gene iyisin) durmak dümdüz, bel ağrısına birebir. Üzücü olan, 3 bomboş gün etmesi bu geçirdiği nafile zamanın. 3 tam gün. Neyse ki kitap okuyacak çok zamanı oluyordu. "Babalar bana bir koli kitap göndermiş" dedi bana bakarak. Çok kıskandım. Ben mektup bile gönderemiyordum oysa, istemiyordu ulaşmaz diye. Ama gelmiş işte koli (bir de bana bakarak söylüyor...)

Bizim oraya gidip, hakkı olduğu halde -PKK ateşkesi kestiği için- iptal edilen çarşı izni yüzünden oturmamız Narlıdere'de, donarak icabında (İzmir'de de donuluyor) sabah 10 - akşam 5 oturmamız bana mı, yoksa Sezo'ya mı daha iyi geldi bilmiyorum ama tam kadro oradaydık. Kızları saymazsak 2006 yönkuru, uzun zamandır bir masanın başında bunca uzun oturmamış olmalıydı. Veya mENSO olarak (zaten kızları saymıyorduk). 100 liraya kantinini kapatabileceğimiz bir yerde, inanılmaz zengindik. Yüz tane çay, iki yüz tane kahve filan içtik sanırım. Kafamızı kaldırdık, martılar vardı tepemizde. Martılar özgürlük çığırıyordu, pek ironikti Narlıdere. Sigaralar yakıldı art arda, "ulan aynı anda ikiden fazla sigara yakılmayacak demedik mi" diye kara masa geyiği bile yaptık arada. Sanki Sezo her zamanki gibi üstünden düşeyazan bir kapri ve parmak arası terlikleriyle, elinde sigara gelmişti de demirlerden, toplantıya başlıyorduk.

martı hiç yasak dinler mi be abi...

Sivil rüya göremeyen arkadaşımızı da, kendimizi de döndürdük 5 yıl öncesine, işte böyle.

Askerlik acayip bir kafa. Yazdım daha önce hakkında. Asker beklemişliğim de vardır, çok sıkıntılı olmasa da uzun döneminden şöyle... Ve istemiyordum bunları bir daha yaşamak, neden istemediğimi de tekrar hatırladım bu haftasonu. Çok üzülüyorum. Oradan çıkınca, o adama sımsıkı sarılıp da onu içeride bırakıp çıkınca içime çöreklenen hüznü tarife imkan yok. Her istediğimde arayamıyorum, göremiyorum onu ben. İstanbul'dayken de belki bir ay görmediğim olurdu ama aynı şey değil işte! Aynı Sezai'nin dediği gibi... O İstanbul'u çok özlemiş, bir şey yapmasa da, yapabileceğini bilerek evine gidip televizyon izlemeyi özlemiş. İnsan özlüyor. İnsan Sezo'yu karşısına oturtup "ben değersizmişim be Sezo" demeyi özlüyor mesela, özlüyormuş.

Güzel şeyler de olmadı değil. Yine inanılmaz güldük, Sezo bize koğuşta sürekli taşak muhabbetler döndüğünü anlattı, konuşurken amınakoyim dememeye özellikle dikkat etti, ilginç bilgilerle donattı bizi. Örneğin "poşet" deniyormuş acemilere, vaktiyle birileri postallarına galoş gibi poşet geçirdiği için içeri girerken... Ya da sancağı (hani şu başında nöbet tuttukları sancağı) alıp genelkurmaya götüreni terhis ediyorlarmış geyiği dönüyormuş hala... Böyle şehir efsanesi gibi şeyler işte.

Bir de benim efsanem var! Narlıdere'de benden "Şuşu" diye bahseden bir adam varmış, Sezo'ya demiş ki "denizci Can de, o anlar." Anladım tabi de, AmCan dese daha bi anlardım. Adamın soyadını bile bilmiyormuşum meğer, benim için ne garip! Onu görme fırsatım olmadı ama Sezai'ye sıkı sıkı tembihledim selamımı iletmesini.

Bir de komik bir olay geldi başımıza. İki kelimeyi bir araya getirmekten aciz bir başçavuş dikildi başımıza otururken, "aile misiniz?" dedi, arkadaşız dedik, "evli misiniz?" dedi, hayır dedik, bana "kaç yaşındasın" dedi, 25 dedim ve adam bana iş buyurdu: "Şu yan masada oturanlar var ya, onlara bak şimdi ama çift gibi, sevgili gibi değil de iki kardeş gibi bak. Biri oğlun, biri kızın olsun mesela. Bak onlara." dedi. Baktım, sözlü veya nişanlılardı herhalde, onlar da merakla bana bakıyorlardı, başçavuşun kendilerinden bahsettiğini anladıkları için... "Ee, bakıp ne yapacağım?" dedim. "Bak işte gözünün önünden kaybolmasınlar" dedi. İşe bak lan, nöbet sapladı herif bana ayaküstü! Sonra döndü gitti. Hiç anlam veremedik, hala da veremiyoruz ama mantık mı arıyorsun zaten, mantıksızlık o favorileri o kadar kısa kesmekte başlıyor, konuşurken iki kelimeyi bir araya getiremeyen başçavuşların emirleriyle devam ediyor, yayılıyor, yayılıyor ve kapsıyor hayatının 6 veya 12 ayını işte böyle...

Kışla dediğin bir disko bir kantin, bir er gazinosu yani televizyonlu kantin, bir de tuvaletinde her bir aynanın yanında suyun önemiyle ilgili özlü sözler yazan bir yer işte, o kadar. "Tarladaki başaklar, kundaktaki bebekler büyümek için suya ihtiyaç duyuyor, gereksiz harcama."

Kundaktaki bebekler büyümek için babalarına da ihtiyaç duyuyor icabında, e o zaman sen de fazla harcama TSK...

...ve devam et :)

Bunu yapmayı gerçekten istemiyordum; öyle ki, Uludağ'da bir saatlik bir telefon konuşması sonrası içime oturan sıkıntıdan kurtulmak için kendimi ağır işe (bkz. kardan adamcık yapmak - sağdaki şekle bakınız) vermiştim, haldır haldır çalışayım da unutayım derdimi tasamı, arada yanan beynime buz kompresi yaparım, diye...

İstemiyordum ama işte şimdi oturmuş CV güncelliyorum kariyer.net'te! Ne çok şeyi değiştiriyorum; öğrenci değil mezun, 2.87 değil 3.06, bu sertifikalar ne sil-sil-sil! ve buna rağmen aklıma gelen tek şey, tek ama tek şey şu: "Sus ve yalamaya devam et!"

Çünkü her sayfada karşıma şu buton çıkıyor, tam basmalık:

Ben miyim fesat, ya da ben hep böyle miyim acaba, yoksa portakal suyuyla vişne suyu karışınca mı böyle oldum?

Adamcığı bi boka benzetemeyenleri döverim, ellerimle oydum girintilerini.
Benzediği şey şudur ama bizimkinin The Joker tandansının da farkındayım.

Boğaziçi Güzellemeleri

*ah...

Hep dışarıdayken ah bir otursam şimdi sakin sakin, neler yazarım neler diyorum. Dün işten çıkarken ani bir karar değişikliğiyle topladım bilgisayarı, okula gittim. Gün içinde medikal müdürlerden biriyle muhabbet ederken konuştuğumuz nafile toplantılar mevzuu vardı kafamda, parmaklarım donana kadar onu yazdım. Biraz da öykü. Ucundan kıyısından. Bir şeyler atıştırdım sonra, çay içmeye zamanım kalmadı ama olsun.

Sosyete Kantin denen yeri hiç sevmiyorum, hem de hiç. Kulaklığımı çıkarmak zorunda bırakırcasına bangır bangır apaçi müziği çalmasını sevmiyorum. Yemeklerini de sevmiyorum, nerede o eski sandöviçlerin içine koydurduğumuz közlenmiş kırmızı biberler - bir dönem tüm cuma akşamlarım tavuklu biberli sandöviç yemekle geçmişti ve hiç gocunmamıştım. Şimdiyse Luisiana var menüde, ulan Luisiana ne, öyle mi yazılır o, yediğimin sosyetiği... Soul Kitchen'ın başındaki menüyü bilir misiniz; hani aşçı Shayne şinitzeli, patatesi eliyle ezip bir topak haline getiriyordu, üstüne ketçap-mayonez, tabağın kenarlarına da manasız bir ot serpti miydi, olur size 45 euro'luk bir tabak yemek. Hah! İşte aynı ona benzetiyorum Sosyete Kantin'i, ya da şimdiki adı her neyse (öğrenmeyi reddediyorum).

Okulda Robert's Coffee şubesi açılmış. Hatırlıyorum da, Dunkin' Donuts açılacağı zaman olay çıkmıştı, ayaklanmıştı bir fitillikadifepantolonlu takım. Yine de açılmıştı ama sonuçta o ayaklanmaları da hatırlıyor herkes, hatırlasın da zaten. Kulüpler için, yakamızda "1863-... Vefat" yaka iğneleriyle meydanda toplanmamızı da hatırlıyoruz hepimiz. Şimdiyse 1. Erkek Yurdu kapalı, steplerden inerken ENSO'nun ışığını göremiyorum, sayılardır StepS çıkmıyor ve tüm bunlar kimseyi yeterince rahatsız etmiyor gibi görünüyor. Yani... Kara masa içeride kalsa ve ben o odaya giremiyor olsam ağlardım herhalde sinirimden. Biz mi fazla tutkulu, fazla tutkunduk diye düşünüyorum bazen.

Ben birine "kara masa olmazsa ENSO olmaz" gibi bir şey demişim. Uykumda demişim gibi, hatırlamıyorum. Sonra o çocuk yönkura girdi, ben yönkuru bıraktım, yıllar geçti, o bana "sayende" dedi. Benim sayemde girmemişti hiçbir yere ama benim sayemde sevmişti orayı. Bu etkime, bu sevgiye paha biçebilir miyim?

Gerçekten öldürdüler birtakım şeyleri Boğaziçi'nde, elbirliğiyle becerdiler bunu. Benim 2003'te girdiğim okul değil orası, ben yine aşığım oraya, o ayrı, ama başka bir yer gibi. Fasuli'ye gider kurufasülye yersiniz ya, hani o kurufasülye değildir. Başka bir şey olarak dünyanın en güzel yemeği olabilir ama kesinlikle kurufasülye olarak değil. Aynen öyle işte.

Yine de... Ah, neşesi, huzuru, hüznü yeter. Kendi başına.


(12 Ocak 2011, İstanbul)

Anjeliqueue

Şimdi ellerimi çırpa çırpa coşkulu bir 19 yaş yazısı yazıcam!

Geçtiğimiz cuma, yani 26 Kasım 2010 gecesi ENSO tarihinin en büyük, en kalabalık ve en prestijli partisini gerçekleşti. Anjelique'de bir üniversite partisinin ilk oluşu bir yana, bunun bir cuma gününe denk gelişi kapıda akıllara zarar bir kalabalık oluşmasına neden oldu. Anjelique için, hem de ENSO partisi olacağını bile bile önceki ve sonraki haftaları zorlamaya devam eden Radyo Boğaziçi üyeleri mikrofonlarını yemiştir tahmin ediyorum (kusura bakma David:))

Davetli listesinde olan biz bile 40 dakika filan kapıda beklememize rağmen içeri giremeyip, gidip sahilde zaman öldürdük, sonra ancak girebildik partiye. "Anjelique istifa!" nidaları yükseliyordu kalabalıktan; bilet alıp içeri giremeyen, kurnaz güvenlik görevlileriyle kavga eden bir sürü üniversite öğrencisinden. Biz yaşlılar arkalarda durup acaba ENSO için bir şey denecek mi, diye bekledik. Denmedi. Yine de partiden sonra ENSO'nun "izdiham için biz özür diliyoruz, içeri giremeyenlerin parasını iade ediyoruz" mesajı, son yıllarda kulüpte gördüğüm en düzgün davranış olabilir.
Anjelique'e geri dönelim... Şimdiye kadar SuAda dışında bu kadar denizin içinde hissettiğim bir mekan olmamıştı, o bakımdan mekan bayağı güzelmiş. Hem de geniş, ferah; aşağıda duranların yukarıdakilerin frikiklerine nail olduğu tehlikeli bir ortam. Normalde gideceğimden değil, ne işim var anjelikue'de zaten. Az votka çok redbull'a 30 lira vermeye meraklı değilim. Öğrenci psikolojisinden çıkamayan aklımı seveyim!

Bu arada parti, süperdi. Ben bu kadar eğlendiğim bir kop kop zaman dilimi hatırlamıyorum yakın tarihte. Genelde de sıkılırım üstelik bir yerden sonra; iki hafta önce "eelence" diye daracık, tüm olayı içeri herkesi almama züppelikleri olan türkçe pop kafasında bir yere gittik örneğin, bir yerden sonra ayh! nidalarıyla elimi kolumu nereye koyacağımı bilemeyip (ki zaten koyacak yer de yoktu, tıkış tıkış...) bir köşeye çekildim; Tsum'la onu bunu kesip malzeme topladık; ben blog için, o planladığı senaryo için. Kafamda birtakım soru işaretleri oluştu, örneğin tek gecelik ilişki arayışı yüzünden akan anne yaşında kadının kuaföre bir gecede döktüğü paranın nasıl bir yatırım sayılacağını merak ettim. Uzun vadeli ilişki arayan kadının döktüğünden fazla para var o saçta ve makyajda. Bu durum beni şaşırtıyor, bir gece için bu kadar süslenmek... Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez kafası da olabilir.

Amaan, neyse. Biz kulüp heyecanımıza geri dönelim. Topuklarımız elverdiğince hoplayıp zıpladıktan sonra, mekan artık kapanmaya yüz tuttu, biz de topukladık. 25 saat açık pidecimizde bol sarımsaklı sabahakarşıişkembemizi gönül rahatlığıyla içtik ve soluğu evde aldık... ertesi gün 2'de uyanmak üzere.

Ne demiştik? Öğrenci psikolojisinden çıkamayan aklımı seveyim! :)

(Kasım 2010, ziyadesiyle Ortaköy)

Estarabim

♪ Yazıya fon müziği, kötü bir zamanında Tuba'nın bana hediye ettiği
ve hep böyle hatırlayacağım bir şarkı.


Bozcaada'ya ikinci gidişimizde kalabalıktık. İstanbul'un yarısının orada olmasından bahsetmiyorum. Biz 10 kişiydik, bizden habersiz aynı planı yapan dostlarla birlikte iddialı bir dino masası oluşturuverdik. Yanımıza iki de yönkur alsak, bir türlü yapılamayan yaz yemeğini de aradan çıkarırdık diye düşündük hatta.

Tekrar Bozcaada yazısı yazmak değildi niyetim, hatta bana "yazını bekliyoruz" diyenlere "ne yazıcam yahu, yazdım ya geçen sefer" demiştim gitmeden bir gün önce. Ama işte yazıyorum.

Peki ne değişti, veya ne değişikti?

Tayfa değişikti en önemlisi. Okul deyince aklıma gelen Boğaziçi'nden, üniversite deyince aklıma gelen ENSO'dan, arkadaş deyince aklıma gelenlerle beraberdim.

Bu defa adanın görmediğimiz bölümünü gezdik ve bir daha gitmek için bir sürü nedenimiz daha oldu; bir sürü koy, plaj, bağ, şarap fabrikası.

Bu defa bağbozumu zamanıydı (festivaller zamanı değil ama, ona daha birkaç gün vardı). Toplanan üzümler kocaman makinelerde ezilirken kesif bir üzüm ve alkol kokusu sarmıştı her yeri. Suların fazlası ise yollarda su oluklarından akıyordu, "sokaktan şarap akıyor aabiiii, düşünsene!" fotoğrafını özellikle çektirdim. Gördükçe, yerden hayat aktığını hatırlayayım diye....



Giderken arkamızdan da şarap dökerler sandık, bir daha Bozcaada'yı ziyaret etmemiz için.

Bu defa yel değirmenlerine Okay'ımın gitarı ve Sezo'mun repertuvarıyla gittik. Şaraplarımız, mandalina büyüklüğünde redglobe üzümlerimiz ve bir türlü bitiremediğimiz Ezine peynirimizle, oraya toplanmış tüm gruplardan daha keyifli bir çilingir soframız olduğu kesindi. İnsanlar yine güneşi batırıp gittiler, bu sefer bizim müziğimiz bitmedi. Elimizdeki tüm şarabı içip bildiğimiz tüm şarkıları söyledik. Bir demirler gecesini hatırlayıp Meleklerin Sözü Var'a hüzünlenmenin, İzel-Çelik-Ercan'ın Özledim'iyle dalga geçip neşelenmenin, Koy Koy Koy ile sözde efkarlanmanın tam sırasıydı.

Elimizdeki tek ışık bir ayfon ekranından süzülen mavi ışıktı, o kadar. Ah pardon, tek ışık o olur mu? Yıldızlar vardı gökte uzun zamandır görmediğim kadar çok, bir de yel değirmenlerinin uyarı ışıkları, kırmızı, kırmızı, kırmızı yanıp sönen ama hepsi birbirinden farklı frekans ve sürelerle yanıp sönen. Biz bir karanfilli sigarayı paylaşırken, yel değirmenleri de bize selam eder gibiydi: Kırmızı, kırmızı, kırmızı; sırayı kaybetmeyelim beyler; kırmızı, kırmızı, kırmızı; sakin'in bi şarkısı var bildiniz mi dostlar, adı "dönsün"; kırmızı, kırmızı, kırmızı; hooop, estarabim.

Yel değirmenleri biliyor işini, Bozcaada'yı mesken tutmalarından belli.


(28-30 Ağustos 2010, Bozcaada)

Yastık izi değil, okul izi...

kedilerden sen anlarsın / konuş onlarla

Pazar günü havanın olanca sıcaklığıyla ve içimdeki can sıkıntısıyla evde bir süre boşladım, sonra annemi ve kardeşimi aldım akşamüstü, okula gittik. Annem bayılır bizim okula (annem ve gören herkes, evet). Bizim okul tenhayken daha bir dünya güzeli oluyor.

Oturduk manzarada bir süre, annem benim aşağı düşeceğimden korktu bir miktar. Oysa ki ben o çitleri Kaan'la birlikte zorlamadıysam, şimdi de düşmeyeceğime güvenim tam. Zaten banklar doluydu, oturacak yer de yoktu başka...

Sonra benim çok uykum geldi; şöyle dolaşa dolaşa meydana çıktık ("meydana çıkmak" da ilginçmiş; manzaradan meydana çıkan birinin önce başı, sonra gövdesi meydana çıkar, diyebilir miyiz?), ben dayanamıyorum yatıyorum ahanda buraya dedim. Anneme bir bank bulup eline Küçük Kara Balık'ı verdik, kardeşle uzandık çimlere, ben yüzükoyun, o sırtüstü. Ben sırtüstü uyuyamam ki!

Üstümde karıncalar gezdi, hissettim. Giysilerimin içine girerler mi diye, çok fena çim izi olacak her yerim diye, elbisem leke olur mu diye hiç düşünmedim. Bir kitap okuma süresi boyunca, sadece gördüğüm beyazlığın ne olduğunu düşündüm, birisi teee ağacın tepesine dilek çaputu mu tutturmuştu, yoksa o bir uçurtma mıydı?

Düşünmeden uyukladım sonra. Bebek gibi uyumadığıma eminim, hatta o anki komşum kedi gibi uyumadığıma da eminim ama o kadar saatlerce-uyumuşçasına kalktım ki!

Gödekoğlu bana "ENSO milliyetçisi" derdi eskiden. İnkar edemem, bazı şeylere ve bazı kişilere çok fazla bağlanıyorum. Söylediği doğrudur, ya da o dönem için doğruydu ama, eksik. Boğaziçi milliyetçisiyimdir ben, şimdilerde ENSO sempatizanı olabilirim. Mesela Boğaziçi'nin çimleri varken Bilgi'ye filan gitmeye özenen Boğaziçililere hep şaşırmışımdır. Okulu hiç özlemeyen (ama böyle güneyde karnaval olan piyasa zamanlarını değil sadece, üç-beş kişinin dolandığı çok tenha zamanlarını da), alternatif çimlerde bir yatalım demeyen, orada burada fotoğraf çeksin / çektirsin istemeyen, Taşoda'ya gitmeyen hatta güney yurdun altından gelen müzikten her daim rahatsız olan adam bana garip gelir.

Tanuj 1. Erkek'te kalırken her sabah -ama her sabah- kalkıp pencereyi açıp, önünde birkaç dakika geçirdiğini anlatmıştı, hiç unutmam. Benim için Boğaziçi, Tanuj'un bunu anlatırken yüzünde beliren mest olma ifadesidir.

(15 Ağustos 2010, Boğaziçi)

Haftanın Sonu

Cuma günü işteyken dürttüm bizimkileri, evde kesin yalnız olacaktım ve evde yalnız olduğum cumaları sızıp kalıyorum haftanın yorgunluğuyla, cuma günü konseptine yazık oluyor. Neden haftanın ortasında bir gün sızmayıp 3'e, 4'e kadar oturduğumun açıklaması yok. Bünyenin kendini zorlaması, diyelim.

İşten geç çıktım, ne güzel düzelttim etrafı, masamdan bir sürü şeyi attım filan; mesai saatinde yapmaya fırsat bulamadığım şeyler yaptım müziği de sonuna kadar açıp. Eve geldim, sonra bizimkiler geldi, çıktık. Aslıko aradı, gelsene dedi, Çeşme'ye hem de, sanki sokağın köşesi! Olurunu olmazını tartışırken İzmirli tayfa gaza geldi, gider miyiz, gideriz aslında falan filan... Kısmet diyelim şimdilik :)

Taksim'e geldik. "Nereye gidelim?" "Balkon'a gidelim." Gittik. "Aa bizim liseden arkadaşlar var burda, bi dakika dedi Yalçın, bi baktım Erdem, Mert, arkasından Erinç, Burak, Moris: Portakal Balkon'da! ama Adil eklentisiyle.

Böyle tesadüfler çok eğlendiriyor beni çünkü genelde karşılaşmak istemediğim adamlarla daha sık karşılaşırım, niyeyse. Dün eski bir erkek arkadaşımla karşılaşmanın kıyısından dönmüşüm örneğin, biz başka bir yerden biraz geç çıkmasaydık... Neyse uzun hikaye şimdi o. Oturduk muhabbet ettik, sanıyorum Google İrlanda'daki dokuzuncu! Türk olan Moris'i de böylece görmüş oldum, sonra onların pili bitti, kalktılar. Biz de tabi ki ıslak hamburgerimizi yedikten sonra döndük, ben uykusuzluktan sürünerek yattım yatağa. Tavsiye ederim, deneyin arada bir. Hamburgeri değil, sürünmeyi.

Ah, bu arada Bozcaada'ya gitmeye karar verdik Ağustos sonu. O kadar kalabalık olacakmış gibi geliyor ki bana! Tek tesellim ramazan oluşu; sadece ramazanda içmeyenlerin işi olmaz Bozcaada'da gibime geliyor, göreceğiz. Bu defa ev tuttuk ama tabi ki Rengigül'e kahvaltıya götüreceğim onları. Bunlar hiçbir şey ifade etmiyor biliyorum, çünkü hala yazamadım o yazıyı. Bugün çok kararlıyım ama!

Bozcaada Bozcaada, ne garip, özledim orayı...

Bizimkilerin bir huyu var, bir ay görüşmüyoruz bazen, denk gelmiyor işte, ama görüştük mü suyunu çıkarıyoruz. Hemen ertesi gün için, gece için planlar yapılıyor. Biz de cumayı böyle bağladıktan sonra cumartesi arkadaşların havuzlu evlerine gitmeye karar verdik. Öğrenci kimliğimiz artık geçmiyor, okul havuzu çok pahalı biliyor musunuz? Havuz, rüzgar, pizza, arkasından tembellik, bi kanalda Ally McBeal maratonu Ayça'yla...

Bir laf vardı dün izlediğimiz bölümlerden birinde:
"The only thing worse than wanting something you don't have is having something you don't want."

Düşündüm; nereye koyacağımızı bilemediğimiz eşyalar, adamlar, hisler oluyor elimizde bazen, çekmeceye koyuyoruz kapanmıyor, kutulara sığmıyor, halının altına süpürülemiyor. Biz de unutmayı tercih ediyoruz, unutarak kaybediyoruz, olabilir mi?

Unutabiliyor muyuz, unutarak kurtulabiliyor muyuz Kenan Doğulu'nun iddia ettiği gibi?

Bilemedim. Ama bunca zaman sonra, izlediğim ilk yabancı diziye rastlamak güzeldi. Sonra Okay'ı ve "erkekler evlerinde özgürce maç izlemek ister" reklamlarına örnek olacak arkadaşlarını bırakıp, Ayça'yla bize geldik. Im Juli, benim için tekrar, Ayça için ilk. Çok sevdiğim bir filmi ilk kez izleyen insanların yanında olmaya bayılıyorum. Blue moon, you saw me standing alone... Neredesin Firuze'yi bulduk, şimdi sıra Im Juli müziklerinde, hadi bakalım...

Akşam Tsu'mun sevgilisinin doğumgünü, sonra klasik durağımız Mono. Gençliğimizin müzikleri, aah ah! Sözünü bildiği şarkılarla rahat eden adamım ya ben, Mono'yu çok seviyorum. Her gittiğimde Ooo vatçiva! çalıyor, lisedeyim sanıyorum; funky town çalıyor, kendimi Friends'in geçmişe dönüş bölümlerinde buluyorum filan... Bu aralar en sık kurduğum cümle "ayh hava çok sıcak", Mono'da yerini "aaa ne çalıyor yaa"ya bırakıyor bir süreliğine. Ve klimaya tapıyorum.

Ha deli gibi dans mı ettim, yoo. Şey düşündüm hatta müzik akciğerlerimi titreterek çalarken; bir süre belli biriyle karşılaşır mıyım demeyeceğim hiç. Mesela Google map veya her neyse, kendini tanıdıklarına görünür yapıp an be an nerde olduğunu bildiren adam var ya, ya da feysbuktan her an nerede olduğunu duyuran adam... Onu takip eden insanın işi kolay dimi? Nereye gideceği, nerede olacağı hep belli, karşılaşmak isteyenin işi kolay. Diğer türlü hep düşünmek zorundasın, hep bi heyecan bi merak, "acaba gelecek mi?"

O merakın olumsuz yanıtını almak var işte. Merak bile edememek, çünkü biliyorsun ki adam yok. Yurtdışında olsa karşına çıkabilir, bak Moris'e. Ama bu adam yok, çünkü çıkamayacağı bir yerde.

Merak etmeyi sevmediğimi zannederdim.

Özledim. Garip ama. Böyle zamanlarda nerde olduğumu unutup dalıveriyorum. Dün de elimde kolam, dirseklerimi bara dayamış dalarken Tsum tuttu çıkardı beni, "ne bakıyosun kabadayı gibi, bütün kızlar senin mi?" dedi. Farkında bile değildim nasıl durduğumun, nasıl baktığımın; o an fark ettim ki kendimle ilgiyi bu çok şikayet ettiğim algıyı ben yarattım ve haberim bile yok insanlara nasıl yaklaştığımdan. Oysa, bana nasıl hitap edilmesini istiyorsam ben de öyle hitap etmeliyim insanlara. Abi'yse abi. Can'sa can.

Yine Ally McBeal'de değişimle ilgili bir şeyler vardı. İnsanın evinden işine, her gün yürüdüğü yolda, her gün gördüğü insanlarla karşılaşarak yürüyüşünde dahi değişik bir şey olamaz mı? Gardırobu yenilemek değil bu dediğim, hani iki gün önce dedim ya kendimi yetkin hissettim diye, işte onu göstermek. Bir klibin veya filmin içindeymişim gibi yürümek sokakta. Hafifçe gülümser bir ifade takınmak ama gerçekten gülümseyecek bir şeyler olduğu için. Çünkü gülümseyecek bir şeyler var. "Bana ısrar et, gelicem" dediğin adam sana ısrar etmemiş olabilir, işler yetişmemiş olabilir, canın sıkkın ve her şey sana zor geliyor olabilir; ama gülümsenecek bir şey var yine de. Maharet onu bulmakta.

Bu sabah kalktım, Kara Fırın'a gidip börek aldım kendime, börekçide edilen kahvaltı sağlıksızdır ama bünye istiyor arada bir de olsa, alışmışız bi kere. Mutluydum evimden fırına 2 dakikada gidiyor olmaktan ötürü, burada yaşamaktan ötürü. Sonra geldim, anahtarım kapıyı açmadı, uğraştım, uğraştım, çilingir çağırdım hatta, sonra tekrar deneyeyim dedim ama en baştan. Bir kere kilitlediğim kapıyı açamadıysam, 5 kere kilitleyeyim, sonra belki açarım. Sadece en dipte ayağını vurup yükselebilirsin ya, o hesap. Tık, tık, tık, tık, tık; şimdi geri, tık, tık, tık, tık, tık... Açıldı! Çilingire "gelmeyin" dedim, "arkadaşlar çözdü olayı". Vantilatörün karşısına geçtim, ayranım, böreğim, bilgisayarım, müziğim, önümde okunmayı bekleyen minik bir kitap... Gülümseyecek bir neden mi arıyorduk?


bu ben değilim :)

(15 Ağustos 2010, İstanbul)

In gettyimages I trust

Kaynak göstermemek içime dert oldu. Dergici adam sevmez çalma görseli, kes-yapıştır yazıyı. O yüzden ilan ediyorum: Blogda kullandığım görsellerin çoğu, gettyimages'dan alıntıdır.

StepS'ten kalma alışkanlık. Aslında, hepten ENSO'dan kalma alışkanlık. Bence şimdiye kadar yapılmış en çarpıcı ve kulağıma gelen kadarıyla da en başarılı Career Solutions afişi için bastırıp parayı almıştık görseli burdan.

Görselcibaşı ve yazıcıbaşı bendeniz, ondan sonra da hep fikir vermesi için dahi olsa ziyaret ettim bu siteyi. Hala da ediyorum. Bir görsel ararken çok zaman kaybediyorum (yoksa daha bile çok yazacağım yani!), bazen alakasız bir resme takılıp kaldığım, bir kenara kaydettiğim de oluyor. Ersin Karabulut'sal "tam da bu!"lar çıkarıyor insanın karşısına bu site.

Normalde resimlerin üzerinde yarı transparan bir logosu olur sitenin, estetiği bozmamak adına siliyorum onları olabildiğince. Yine de bir-iki tanesinde kalmış olabilir, fotoşop bilmiyorum çünkü hiç, elim ağır.

Durum budur yani. In gettyimages I trust, google images çöplüğünden sıkılanlara duyurulur.


Tabi ki kalbi de oradan buldum :)

Yüzük.

-Sefa'ya mutlulukla, bir hafta sonra boşalacak o Hisarüstü balkonuna veda mahiyetinde-

Evlilik meselesi kafamı kurcalıyor bir süredir.

Hiç evlenme karşıtı, aman-imza-dediğin-nedir-ki'ci biri olmadım. Yine İELli eski bir arkadaşın iddia ettiği üzre, "hükümet nikahı da neymiş, makbul olan Allah katındaki nikahtır" da demedim. Evlilik düşkünü de olmadım; düğününü 10 yaşından planlayıp gelinlik dergilerinden model de kesmedim (gelinlik dergisi demişken es geçmeyeyim, buyrun ve buyrun), gazetelerin verdiği karton bebeklere de spor şıklığı tercih ettirmişimdir her daim. Evlilik benim için, ilişkinin kronolojisinde bir sebeple karşı karşıya gelinmesi doğal karşılanacak olan ve kimsenin büyütüp şaşırmayacağı bir vakadır.

Bu aralar evlilik meselesini biraz da mecburen irdeliyorum; malum yaz mevsimi, yastık altındaki altınlar Edirne'den Ardahan'a elden ele dolaşıyor, kendim bu yılı sanıyorum bir düğünle atlattım ama etrafımda oldukça yakından tanıdığım ve bundan 2 yıl önce olsa düğününe davet edilecek olduğum insanlar evleniyor, lise arkadaşlarım evleniyor; kız istemeler, nişanlar gırla.

Hayır işin kötüsü, hepsini uzaktan izliyorum. Hep ikinci-üçüncü derece arkadaşları veya işten birilerini tebrik etmek gerekiyor; diyorum ki artık birimiz evlensin ve böyle düğününe gitmek için can atalım, öyle bir oynayalım ki o kadar olsun! Bende henüz böyle bir durum olmadı, hani Uğur evlendi diye düşünürüm ama eh nispeten, kendisi de bana kızmayacaktır, o da değil benim dediğim. Lise arkadaşlarımdan biri evlensin mesela, mesela ilk erkek arkadaşım evlensin; veya Şahin, Cihan veya üniversiteden birileri, Askı, Sinem falan işte... Koşa koşa gideceğimiz bir düğün istiyorum. Belki seneye olur, sinyalleri verildi, ayrıntılar yakında :)

Hazırlık sınıfı boyunca muhabbetim olan, sonra da bir şekilde feysbuk mesajlaşmalarımızın mailleşmeye döndüğü; koltuğuna sığdırdığı karpuzları hep takdir ettiğim 4.0'lık bir adam evlendi bugünlerde. Ortak tanıdıklarımızdan nikahına çağırılan çok fazla insan olmadığını biliyorum ve Temmuz ayının haftasonlarını İstanbul'da geçirsem mutlaka giderdim nikahına. Sadece, daha önceki bir muhabbetimize binaen "bir ömür boyu yanyana film izlemeleri" dileklerinde bulunabildim. Sanıyorum arkadaşım, en çok hoşuna giden dileğin bu olduğunu söylerken samimiydi ve ben sırf davet edilmiş olmanın sevincini "burcucum tebrikler - tşkkürler cnm"dan öte bir şey yazarak geri verebildiğim için çok mutlu oldum.

Bu yaz sıradüğünleri, bunların peşi sıra okuduğum başka birtakım yazılar ve tesadüfen dahil olduğum konuşmalardan çıkan şey (bu aralar) şu: İnsan beraber olacağı kişiyi bulunca bunu anlıyor. Evlenmek, çocuk yapmak falan filan değil... Sadece ömür boyu 'biz'li cümleler kurmak istediği insan karşısına çıktığında evlenilir mi evlenilmez mi, iyi anne/baba olur mu, evi arabası var mı, ailesi kapalı mı gibi ikincil sorulara takılmayacak kadar şüphesiz oluyor.

Ben rüyada yaşamıyorum, bunlar oluyor-muş. Bugün bunu duyacağımı pek tahmin etmeyeceğim biri "sürekli merak ediyorsun ya doğru insan kim, onu bulur muyum diye... bulunca hissediyorsun işte, çok garip" diyerek tescilledi durumu.

O an bana "ayrılmasaydık bu yaz yüzük bakıyor olurduk" diyen eski sevgilimi düşündüm ister istemez. Bu lafı bir tsss-sometimes gülümsemesi ile karşıladım sanıyorum, ya da öyle hatırlamak istiyorum. Sonra düşündükçe beni biraz sinirlendirdiğini fark ettim.

Sanki öyle bir talep ya da öyle bir şüphesizlik varmış gibi ortada... Karşılıklı olarak tabi...
Sanki ne zaman benim ağzımdan çıkan veya çıkmayan bir "evlenince" lafı geçse dili yanmış gibi "evlenirsek" diye düzelten aynı adam değilmiş gibi...
Rengi giderek mora çeviren bu ilişkiyi ikimiz yaşamamışız gibi... Bir şey demek zorunda hissetmeye ne gerek var?

Ersin Karabulut çizdi bu hafta, evlenmeyeceklerini içten içe bilen ama gelecekle ilgili bireysel plan yapmanın ayıp olduğunu düşündüğü için beraber köpek bakan çifti. Biri gerçeği göz ardı edip o köpeği almakta diretse ne olurdu?

Son günlerde üst üste gelenler, tepeden bana bir inancımı kaybetmeme sinyali midir, herkes benim gördüğüm kadar sığlaşmadı mı gerçekten, bunu şimdilik bilmiyorum. Eğer sinyalse, birazını Şahin'ime yansıtmak istiyorum :)

Başkalarının evliliklerinden ve ilgili düşüncelerinden çok bahsettim sanırım. Bana gelince... Ben bir kez nişan attım. 13 Haziran 2006 gecesi (14 Haziran da olmuş olabilir saat itibariyle) uzunca zamandır çeşitli parmaklarımda taşıdığım yüzüğümü Hisarüstü'nde bir balkonda çıkardım, cebime koydum. Kimseye iade etmedim, kimse alamaz onu benden.

Üstünde iki insan yerine bir kulüp ismi yazıyor olabilir o yüzüğün, ama parmaktan çıkarken verdiği kalp ağrısının benzer olduğuna yemin edebilirim.

(26 Temmuz 2010, Akaretler)

Hoşçakal / Merhaba

Birkaç gece önce, ortada hiçbir şey yokken anladım insanların bir bardağı nasıl sıkarak kırdıklarını. O derece hırslandıklarını. Elimdeki mika bardak kırılacaktı neredeyse.

1 yıl dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına döndüğüme kızdım, kendime kızdım. Aslı'yla paylaştım öfkemi, iyi geldi.

Bir adamı "oluruna bakmadığı için" suçlamaya; ona 'yaşlısın sen artık, liseli çocuklar gibi olağanüstü bir şey beklemeye hakkın yok' demeye hakkım var mı? Kendimi onun hak ettiği olduğuna inandırmaya? Kibir bir canavar gibi bekliyor pusuda!

Benim, hayatımın 25te 1ini bir adamla ve boşa harcadığım için kendime kızmaya hakkım var mı?

***

Dün Çeşme'den Geyikli'ye giderken bir şarkı mırıldandım kendi kendime; Your heart is not open, so I must go... The spell has been broken, I loved you so. Öyle bir şeyler işte, dedim; vazgeçtim, insan gibi davranmaktan da vazgeçtim, o hastayken endişelenmekten de, geçmiş olsun veya günaydın veya mutlu yıllar demekten de, konuşurken yüzüne bakmaktan da... Herkese gösterdiğim insaniyeti göstermekten de vazgeçtim.

Ve rahatladım. Mutlandım.

Freedom comes when you learn to let go

***

Şairin dediği gibi her şey birdenbire oldu sonra; arka arkaya geldi dinginleşmeler...

Tüm aidiyet hislerinin peşinden koşup yorulmak gerekmediğini...
Bir adamı bir kadından kıskanmanın saçma olduğunu...
Sadece benim iyileştirebileceğimi, yardım edebileceğimi; bir valizi taşıyabilen veya bir küreği çekebilen tek kişi olmak gibi bazen, sadece benim 'tutup kaldırabileceğimi'...
Dahil olmanın bir @ işaretine bakmadığını...
Kimsenin bana boşuna dostum demediğini...
Sonunda aranacak olanın, konuşabilenin, güldürebilenin, mutlu edenin, şukela olanın veya bir bakışı anlayanın ben olduğumu ve bunu herkesle yapabilme kudretimin bana bahşedilmiş bir armağan olduğunu...

Fark ettim ve böyle biri olduğum için şükrettim.

Tek bir dala tutunup kırılmasından ömür boyu korkacağıma, bir evim olsun ve çalacak birçok kapım, kapımı çalan birçok insan olsun istedim hep. Bu, şimdi oldu.

Ah, ne huzurluyum!

bellatrix'ten tüm 'iş'lere geliyor: I love to hate you

Hobisini iş olarak yapmaya başlayan adamın o hobiden de nefret edişi, filan yazdım dün... Üstüne aklıma gelenleri başka bir yazı haline getirmem lazımdı.

Çeşitli vesilelerle birçok kişiyle konuşmuşuzdur bunu; ancak yeni bir sözüm olacak tabi.

***

10-12 yıl önceki dönem İELlilerden bir arkadaşın arkadaşı, çocukluğundan beri yelken sporuyla uğraşan bir adamdı ve 'diplomayı alıp' mühendis olmasına rağmen yelken dersi vererek sürdürüyordu hayatını.

Bir lise buluşmasında, herkes kendinden ve işinden bahsederken bir tek o "abi ne güzel, sevdiğin işi yapıyorsun ya" yorumunu almıştı arkadaşlarından. O yüzden de, işi bırakmak istediğini ve öngöremediği kadar uzun bir süre yelken görmek istemediğini anlattığında herkes çok şaşırdı.

Adam yelkenden nefret ediyordu artık!

***

Lise zamanında insanların çok gözüne çarpmayan bir uyuzluğum vardı benim: Delicesine bir düzeltme hastalığı! Konuşmaları, yazıları sürekli düzeltirdim. O zaman bu uyuzluğumun üstünde hiç durulmamış olması garip geldi şimdi. Tamam, dikkatli olduğumu bilirdi arkadaşlar ama hiç bana şaşıran veya bunu bir kişilik özelliği olarak atfeden olmamıştı. Lisedeki iyi öğrenciliğimin aşıladığı şaşırmazlık duygusu olsa gerek.

Bu teorim, bu işin neden üniversitede ortalama bir öğrenciyken ayyuka çıktığını da açıklıyor.

Öyle ki, Yiğit Özgür sevgimi manyaklığıma alet eden alt dönem ENSOlu dostlarımın bana ayrılık hediyesi, bir karikatürde Brütüs rolü oldu; kafasının yerinde benim kafamla elbette.

Dile takıklığım Türkçe (veya İngilizce) gramer kurallarıyla sınırlı değil tabi. Üstüne, kendimi bildim bileli yazmayı da ekleyince, olacağımı aklıma bile getiremediğim bir şey oldum: Editör.

Yayın kurulu, editörlük filan derken uzunca bir süre "son gece"lerde, tasarımlarımızı yapan Figür'de sabahlar oldum, çoğunlukla genetiktenterk grafikerimiz Altuğ ile birlikte. Ben StepS'i bıraktım; StepS Figür'ü, editörler de galiba grafikçide sabahlamaları bıraktı; feysbuk icad oldu, Altuğ beni buldu ve bana nerede, ne iş yaptığımı sordu. Söyledim, "neden?" dedi. "Nasıl neden?" dedim. "Şaşırdım, ben senin hep dergicilikle ilgili bir şey yapacağını düşünmüştüm." dedi. Herkesten çok senin, der gibi.

Yazdıklarımı okuyan veya okumayan arkadaşların bana "kitap yazmayı düşünüyor musun?" benzeri sorular sorması Altuğ'yla bu diyalogumuzu getirdi aklıma. O zaman çok üstünde durmamıştım ama sonradan, bu işten nefret edersem; kelime görmek istemiyorum hayatımda, kitap okumayacağım, klavye tutmayacağım dersem ne olur diye korktuğumu fark ettim. Dünya için ne olur diye değil, benim halim ne olur diye. Yazmaktan nefret etmeyi göze alamam.

Bu da bana şunu düşündürdü: Nefret etmeyi göze alamadığımız şeyi, iş olarak yapmamalı mıyız acaba?

***

Geçen gün işyerinde, neden Türkiye'de kalmak istediğimi hatırlamaya çalışıyordum. "Hiç yurtdışı düşünmedin mi?" diye sorup duran insanlara verdiğim sabit yanıttı bu: Uzun yıllar yurtdışında yaşamak istemiyordum. O kadar yıl okuyup ettikten sonra geri dönüp burada akademik olma isteğim de yoktu. Gittim mi dönmemek gerekiyordu, o da beni bozuyordu.

Ama akademiye devam etmeme sebebim sadece Türkiye'de kalmak değildi. Öğretmen olmak istemiyordum ki bi kere.

Bugün Polonezköy yolunda ihtiyaç duygusu kafamı kurcaladı; birine ihtiyaç duymak, birinin kendisine ihtiyaç duyulduğunu bilmesi, yardım etme kafası, anlatma, öğretmenlik... Öğretmenlik yapmayı neden istemediğimi düşündüm. İnsanlara bir şey anlatabilmiş olmaktan inanılmaz haz duyduğum; anlatırken fark ettiğim, anladığım; o bir işe yaradığımı en çok hissettiğim halde neden istemediğimi.

Öğretmek benden kayıtsız şartsız beklenen bir şey olduğunda sevmeyeceğimi düşündüm bu işi. Kanıksanacak, takdir edilmeyecektim. Gerçekle yüzleşelim: Hiçbirimiz 40 yıl kölesi olmaya razı değiliz kimsenin. Çünkü kutsal da olsa, öğretmenlerin işi bu. Böyle düşünüyoruz.

Öğretmeyi de sevmemeye başlayacaktım, anlatmak da beni tatmin etmeyecekti. Asıl sebep buydu.

(26 Haziran 2010, Polonezköy)

Yine de, gerçekten de hatırlayamadım Türkiye'de neden kalmak istediğimi. Eskiden var olan bariz sebeplerimden hiçbiri gelmedi aklıma.

Iamsterdam

Umut Sarıkaya, sen çok yaşa!

Uzun lafın kısası: Kurban Bayramı'nda Amsterdam'a gittik. Elalemin Amsterdam macerasıyla işim olmaz diyen burda okumayı kessin. Bir miktar spoiler da içerebilir yazı, ne bileyim. Şahsen gezi dergisi insanı olmadığımdan ve insanların gezip gördüğü yerlerle ilgili anlattıkları bana daha ziyade imrenme duygusu itelediğinden, anlayışla karşılarım okumazsanız.

Ha bu arada, öyle niyet etmediysem de yazı +13 olabilir, penis filan demek benim için kütikül demek kadar doğal olduğundan kendimi de çok kısıtladığımı söyleyemem.

Uzun laf:

Toplamda ikinci, keyfen ilk kez yurtdışına çıkacak olduğumdan, pek ihtimal vermemiştim Amsterdam'a gidebileceğime. Böyle durumlarda çekip çevirici biri gerekir hep, ve kendimi içinde bulduğum böyle durumlarda çekip çeviren ben olageldim. Bu sefer iddialı değildim; çünkü zerre kadar anlamıyorum bu ucuz bilet, hostel mostel işlerinden. Neyse ki bu işleri daha çok bilen ve benim gibi sırf uyumak için gideceği yere olabildiğince az para vermek isteyen yoldaşlar buldum kendime. İnternet aleminin altını üstüne getirip, sanırım bir daha asla bulamayacağımız kadar ucuz biletleri bulduktan, hostelde de yerimizi ayırttıktan sonra artık hazırdık.

Hava aydınlanmadan yola çıkacağımız arife günü öncesinde, saat dokuza kadar çalışmış olmanın bende yarattığı gerginlikle 2-3 saat uyuyup, yetiştirdiğim işleri rüyamda görmenin yorgunluğuyla kalktım ve şimdiye kadar gördüğüm en yoğun siste araba kullandım. Benim için sıradan ama sanıyorum yanımdakiler için travmatik bir yolculuktu. KLM'in armutlu (niye armut? Bilmiyorum. Bu konuya sonra döneceğiz.) tırt sandöviçlerini bir kahvaltı aperatifi olarak mideye indirdiğimizde, önümüzdeki günlerde aşağı yukarı aynı şeyleri yemek durumunda kalacağımızdan bihaberdik. E dedim ya, cimriyiz (yaşasın patat!)

Bu arada, eğer bilet parasını başkası veriyorsa yurtdışına çıkarken THY bir ayrıcalıkmış kesinlikle. KLM'e binince bunu anladım; bir dahaki THY uçuşumda uçağı öpücem. Öpüjem, hatta. Alkol var lan!

Schiphol'e, AŞTİ'ye gelen Ankaralı misali, gavur memleketin ulaşım altyapısına sonsuz güvenimizle indik. Kocaman bir çam ağacının dibinde sabahın körü kahvelerimizi içip, şakır şakır yağmurla ayıldık (uyku havası ters tepebiliyor heyecanlı bünyelerde). Gerçekten de şehir merkezine tabir-i caizse zart diye gittik; o trende veya dışarıda gördüklerimizde hiç iş yoktu, kendimi cesur yeni dünyada veya 1984'te gibi hissettim; hepsi tanıdığımız dünya şirketleri, bir örnek, sanayi tipi, plaza kafası... Fotoğraf makinemi çantamdan çıkarmaya bile zahmet etmedim.

Şehir merkezine gelir gelmez aldık Iamsterdam kartlarımızı, ben bir an üstünde Iamsterdam yazan her şeyi alma kafasına girdim ve neyse ki hiçbir şey almadan çıktım oradan; daha çok erkendi! Ah bu anı biriktirme kafası yok mu, her şey için cimriyken maaşı nasıl bitirebildiğimin açıklaması o işte. Kartlar bize bir sürü yere beleş, bir sürü yere indirimli girme ve 3 gün boyunca tramvayı sınırsız kullanma hakkı verdi. Tramvaya ilk binişimde, Amsterdam'ın olayını çözdüm: Ayakta yolculuk yapıyorsanız, mütemadiyen S çizerek ilerleyen tramvayın hızlı dönüşlerinden kafa oluyorsunuz, coffee shoplardan sızan dumandan olmadığınız kadar hem de!

Bu fotoğraf global olarak, "am" harfleri önünde çektirilenler de Türk kafası olarak, Allah'ın emri.
Hepimiz varız işte burda, kırmızı "am"ın önündeki ikili bizden değil yalnız.

Amsterdam'da çantalarımızı hostele atar atmaz bizi akşama kadar idare edecek şahane bir kahvaltı edelim dedik; haritalarımız, indirim kuponlarımız ve benim elimde beni musmutlu eden mesajın olduğu cep telefonumla yürüye yürüye pancake yiyebileceğimiz bir yere gittik. Bize göre çok pahalıydı ama gelen porsiyonun kocamanlığı susturdu bizi. Gördüğüm her şeyi aktarma kafasına girdim yine, bir de ofis taşıma hüznü içindeydik, bizimkilerin anlam veremediği bir 25 dakika geçirdim telefonda falan filan... Yakıtı aldıktan sonra yola koyulduk.

Çok zaman geçti, her şeyi anlatamam tabi, hele kronolojik olarak mümkün değil ama zaten amacım ne yiyip içtiğimi, özellikle de ne içtiğimi anlatmak değil. Uzuuuun uzun yazdığı mesajla Moris başta olmak üzere "Amsterdam görmüşler"den aldığımız tavsiyelerle (ki sayıları bayağı çokmuş akranlarımız arasında) illa ki yapılacak olan şeyleri yaptık biz de, Madame Tussaud's'ya gidip balmumu heykellerle fotoğraf çektirdik bolca, hepsi çok orijinal, hepsi daha önce giden herkesle bir örnekti :) Adamların yaptığı, dünyanın dört bir yanından sanatçıları, devlet adamlarını, bilim insanlarını filan toplayıp kuklasını yapıp insanlara onları gösterirken, alttan Hollanda gazı da vermek. Müzeye girişte Prince of Orange kimdir, bu portakal kafası nedir, Hollanda tarihte ne yapmış ne etmiştir gibi birtakım, benim gibi tarihsevmezleri ilgilendirmeyen şeyler anlatıldı cüceler ülkesindeki dev tarafından. Her tarafından bir şeyler fışkırıyordu devin, laleler, Hollanda ayakkabıları falan filan... Bir yerden sonra bana ne'ydi, ben fotoğraf çektim.

...çarşı mağazalarında indirim var!


Ayrıca Prince of Orange'ı anladım, portakal bağlarını bahçelerini de öyle; hadi laleyi de anladım -ki lale onlara Osmanlı'dan gitmiştir, neyse-; ancak bir adet anlamadığım şey var: Armut. Bu armut neden orada popüler, neden en çok içilen meyve suları armutlu, KLM'nin sandöviçlerinde armut olduğu iddia edilen bir şey neden var, armut turşusu ne alaka... Kimse armutun Amsterdam ve civar köylerde çok yetiştiğinden filan bahsetmiyor halbuki, adamlar da bizden daha ayı gibi görünmüyor üstelik.

Sonra seks müzesine gittik. Seks müzesi, söylerken bile çok garip geliyor; daha ziyade "sanat mı lan şimdi bu?" denecek, tümü penis temalı birtakım heykeller ve onların kocamanları ile, anne-babalarımızın gençliğinden bu yana porno anlayışının nasıl evrildiğinin resimleri. Resimleri evet, ve ben biyolojiden ve erkek dünyasından azıcık çakıyorsam, tüm erkeklerin bol pantolonlarla girmeleri gereken bir yer burası. Şunu yazmazsam çatlarım: Seks müzesinde boyumdan büyük bir penis ile fotoğraf çektirdikten sonra, öbür tarafta hohlayınca eriyecek bir Robbie Williams'a sarılmış olmanın çok da etkileyici olmayacağını tahmin edersiniz :)

Ayrıca penisin neden vajinadan daha yaygın bir tema olduğunu da merak etmedim değil; kadın vücudunun açık ara meta olduğu dünyada bir Amsterdam mı kalmış acaba diğer tarafa meyleden?

Şu yandakiler gibi peluş hayvanların satıldığı bir ortamda dünyaya bir çocuk getirsek, dünyanın Amsterdam dışında kalan hiçbir yerinde mutlu olamayacağını konuştuk bizimkilerle... Belki de gerçekten fazla serbesti iyi değildir?

Rijksmuseum (hala okuyamıyorum bunu) ve Van Gogh müzesini de kendimize bir saat sınırı koyarak dolaştık. Benim en çok sevdiğim iki şey oldu, bir resim bir de heykel. Resmin adını ve sanatçıyı bir yere yazmadığıma lanet ettim sonra (o kadar da kuvvetli değil hafızam, özellikle de hiç tanımadığım yabancı isimleri konusunda) ama heykeli biliyorum. Falconet'den, dünya muzipi bir Eros; "L'amour Menaçant" veya Menacing Love. Dennis the Menace'ı bildiniz mi, ondan işte. Artık afacan diye mi çevirirsiniz bilemem :)

Milleti sustururken bir yandan da fıtı fıtı okunu alıyor, çakaaal...

Kitap ayracı kafası yaygın olmadığı için Amsterdam'da, kartpostalını aldım bu bebeğin, o da olur. Hah yalnız, meleğe bebek dedim, şimdi patlayacak Zeus'un şimşeği tepemde, kaçın!

Amsterdam öyle hayatın 8'de bittiği bir şehir değil ama biz dışarıdan gelenler için değil sadece. İnsanlar işten çıkıp bisiklete atlayıp illa ki -zaten neden araba kullanılır ki orada, şirketler bile çalışanlarına bisiklet veriyordur zannımca-, evlerine gidiyorlar. Yok ki sokakta birasını veya otunu içe içe giden adam; zaten serbest, adam evine gidiyor işte. Turistin turist olduğu çok belliydi sizin anlayacağınız.

İmrenmedim değil. Bir kere, adamlar bisiklete biniyor ama envai çeşit! Önünde puset olanı, köpek koyma zımbırtısı olanı, kapalısı açığı falan filan hepsi var; şehir dümdüz olduğu için bizdeki dağ bisikleti zorunluluğu da yok, hepsi tıngır mıngır gezi bisikleti. Alabildiğine tırt bisikletler ayrıca, çünkü sürekli açık havada duruyorlar ve sürekli yağmur yağıyor Amsterdam'a. Şöyle bir bisiklet gördük mesela, artık son noktaydı sanıyorum (sağda olması lazım).

O kadar çok yağmur yağdı ki biz oradayken, bisiklete binemedim. Bisikleti iyi kullanırım ama hiç bilmediğim bir şehrin içinde, tek elimle şemsiye tutmaya çalışırken binmek yemedi. Bir dahakine, daha montsuz bir havada gittiğimde yapacağım şeyler arasında bisiklet kiralamak ilk, ya da ikinci sırada. Hayır, bisiklete binmeyi zaten çok severim, bir de bu kadar öncelikli olduğum bir şehir içinde binmek ne menem bir şeydir merak ediyorum; çünkü bisiklet dedin mi araç da yaya da zınk diye duruyor.

Bu arada bisiklet kalitesi ile Converse fiyatı doğru orantılı olarak azalıyor; zira yağışlı yerde kaliteli bisiklete para yatırmakla Converse'e yatırmak arasında bir fark yok. Heineken'in kurduğu koca bira müzesinde (bu adı ben koydum tabi ama tam bir karşılığı yok, Heineken Experience deniyor) ve merkezdeki hediyelik eşya dükkanında ayılıp bayıldığım 6 cepli sweatshirtlerin (bira koymak için evet :)) 70 euro olduğunu düşünürsek, 40 euroyu ayakkabıya vermek saçma değil.

Gerçi Converse'i ben giymiyorum yağmurda ve bu benim fikrim, orada herkes sözleşmiş gibi şu biçimsiz ugg'ları giyiyordu yağmurda çamurda. Çok ilginç.


Heineken dedik de, oradayken aslında Efes'in çok daha iyi bir bira olduğunu ama neden ama neden böyle mekanı olmadığını konuştuk, klasik... Klasik olan, Efes'i de pek sevmeyen benim için bira kalitesi muhabbeti değil; böyle mekan olmayışının muhabbetinin yapılması. Bizim Efes'ten anladığımız mikrobiyoloji dersinde fabrika gezmektir olsa olsa; nerde öyle arpa öğütmek, her bir kazanın içinde neler olduğuna bakmak, bira tatmak, Raul gibi yakışıklı görevlilerin etrafta kol gezmesi filan... Bir tek kokusu aynı mekanın: Maya. Koca bir inkübatör içinde Petri kabında bizzat büyür gibi. Beeah!

Heineken deyip de, Okay'la her fırsatta anlattığımız anımızı yazmadan geçmek olmaz. Heineken'i gezen herkes, gezinin sonunda bir veya şanslıysa iki tane bira içme şansı elde ediyordu. Bir yandan da Heineken propagandası sürüyor, tezgah başındaki abilerle ablalar neden biranın köpüğünü spatulayla attıklarını, bunu neden sadece Hollandalıların yaptığını anlattı (bana kalırsa başımıza bir hediyelik eşya seçeneği daha çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor:)) Sonra da, bir deney yapacaklarını söyledi ve iki gönüllü istedi, bir kız bir erkek. Birahane diyebileceğimiz bir yerde başımıza gelebilecek en kötü şey ne olabilir ki, diyerek elimi kaldırdım, diğer gönüllü tabi ki Okay'dı. Abla önümüze 20 cc'lik birer bardak bira koydu, ben tek dikemediğim içkinin bira olduğuna eyvahlanırken "birer yudum almamızı" istedi. Aldık, koyduk bardakları. Abla anlatmaya başladı, işte kadınlar erkeklerden daha küçük yudumlarla içki içtiklerinden, bira dillerinin ekşi tatları alan ön bölümlerine temas eder ve o yüzden tadını sevmezlermiş; erkeklerse koca yudumları yuvarlayıp direkt mideye gönderir, o yüzden de birayı daha çok severlermiş... E anlatılanlar iyi güzel, mantıklı da, yalnız bi sıkıntı var: Okay'la biralarımıza baktık, aynı. "Eee, sorry" dedik ablaya, bizimkiler aynı, onu napcaz? "Değildir" dedi abla, "vardır mutlaka bi fark". Yok dedik. Baktı, gerçekten yok. "Napalım, normalde böyle olur ama bu seferki örnek kötü olmuş" deyip güldü. Biz de anı belgeledik:

Ay ne dağıttım, imrendiklerimi anlatıyordum en son... Mesela, ben su aşığıyım, şehir suyun içinde yüzüyor. Tabi ki kanal dediğin bir Boğaz olamaz ama bir yüzen evim olsa fena mı olurdu? Kanal turu atarken hepsine ağzımın suyu akarak baktım, o kadar güzellerdi ki... Bir tanesini müze haline getirmişler, çok ısrar ettim gezmek için, tam bana göre kutu gibi, kendime ait işte. Hep sevmişimdir öyle yerleri.

Yüzen ev bu değil, hayır. Ama bu da işimi görür.

Sonracımaaa, insanlar güzel. Artık kafaları güzel diye mi bilemem ama, alkol kafası gibi olay çıkaran, nara atan, dayılanan bir kafa değil işte, herkes kendi halinde. Gece dışarı çıktık, pubcrawling denen, 18 euroyu bastıran grubu 6 mekan gezdirip her mekanda bi bira içireceğini taahhüt eden naneye katıldık. Fakat sağ çıkmak ne mümkün, o her mekanda bir bira denen şey aslında sınırsız içkiymiş; birinde Smirnoff Ice'lar, birinde votka shotlar, bir diğerinde deney tüpü içinde kim bilir ne... 5. mekanı hatırlamıyorum, 6.ya hiç gitmedim, ama çıkışta bir Quarter pounder yedim onu biliyorum. Üstünde "I survived Pubcrawling" yazan tişörtümü de alnımın akıyla kaybettim: Zaten sağ çıktığım da söylenemezdi!

Girdiğimiz tüm mekanları birbirine kardığımızda ortaya şöyle bir manzara çıkıyor:

En ufak bir itişmeye rastlamadım. Artılar eksiler listesi yapılıyorsa, bu değerlendirilmeli (Buldun, diyorsunuz değil mi? Moda sahilinde içki içmek yasak, birileri oturmuş otu yasallaştırsak mı diye düşünüyordur eminim. Fekat burada sevgili Lily Allen'ın güzide bir şarkısını anmadan edemiyorum: Everyone's At It. Tabh.)

İnsanlar güzel derken sadece kafalarından bahsetmiyorum tabi ki, örneğin Viyana'daki buram buram Alman ekolü soğukluğu burada kesinlikle yoktu, adres soracağımız adamlar daha biz ağzımızı açmadan gülümsüyorlardı bize, sahaflar inanılmaz sevimliydi, herkes bir "tabi ki!" bulutunun içinde yüzüyordu.

Bu tabi kiler, biz ilk coffee shop'umuza girmeye çalışırken ortadan kayboldu. 4 erkek 1 ben olarak içeri girerken kapıdaki görevli bizi durdurup bana 18 yaşından büyük olup olmadığımı sordu. Bana!? Tabi ki, dedim. Kimlik görmek istedi. "Memnuniyetle" gösterdim sırıtarak. NŞA 18 yaşında gösteriyorsam bayağı iyi bence.

Sonra bir ara, benim anlayışımla birkaç saatimizi çarçur etme uğruna bir casino'ya girdik. Kimsenin içeride zamanın nasıl geçtiğini anlamadığına şaşmamalı; saat yok hiçbir yerde, içeri girerken hava aydınlık olsa bile içeride hep bir gece havası var filan. Aaa, içeri bir giren oturuyor bir slot makinesinin başına, ki makineler de şöyle eski tip çekmeli kollu filan değil (bari onu görseydik!) düğmeli hepsi, yemeğini içkisini önüne söyleyip saatlerce kalkmadan oturuyor orada ve yaptığı tek iş, bir düğmeye belli aralıklarla basmak. LOST gerçekdışı mı dediniz, tam duyamadım? Bunu gerçek hayatta yapan var ulan!

Casino konusunda tek bir yansıma sesi özetler hissiyatımı, telefona da öyle not etmişim zaten: Casino: Pfft. Üstelik içeride fotoğraf çekmek de yasak olduğundan, bir fotoğraf çekip "işte burada insanlar zaman öldürüyordu" demek de sözkonusu değil. O sıkıntıyı hatırlamak için yandakiyle idare edeceğiz.

Akşamlarımızdan birinde güzel bir yemek yemek istedik ve gözümüze güzel görünen bir yere gittik, hani ahşap ağırlıklı dekoru olan; masaların her biri yerden bir basamak yüksekte ve etrafı tezgah gibi bir şeyle çevrili, yani etraftan yalıtılmış gibi duran lokantalardan birinde... Yan masamızda bir aile vardı onlara takılıp ekmeğe ayrıca para verdiğimizi bile fark etmiyordum az kalsın: 3 kuşak vardı masada, "Bizimkiler" dizisi gibi güle oynaya yemek yerken Şükrü, Ali'ye takılıyor, Bilge'nin nişanlısı onu almaya geliyor, Nazan dudaklarını büzmüş memnuniyetsiz oturuyordu kayınvalidenin karşısında...


Tam ben bunu aklımdan geçirirken, Uykusuz'da Ersin Karabulut'un geniş ailelerden ve Bizimkiler'den bahsedişini okudum, ilginç oldu. Katılmamak elde değil, aileden kaçıyor gibi görünsem de aslında genişletilebilen masaları ve kalabalık yemek takımlarını çok severim ben de. Hangimiz yaşamak istememişizdir ki Neşeli Günler'de? Seviyoruz galiba hem geniş aileleri veya geniş aile umudunu, hem de binalarından kovulan Çamlıca Lisesi misali birbirimize kenetlenme ihtimalimizi. O yüzden, gerektiğinde bir Kurtuluş Savaşı ile daha birbirimizi kurtaracağımıza inancımız tam. Ama sadece gerektiğinde.

Sonuç itibariyle...

Amsterdam'in altını üstüne getirdik mi? Hayır. Amsterdam bizim altımızı üstümüze getirdi mi? Beklediğimin aksine, hayır. ENSOlu dostlarımın aksine, hiç de "bitirdiğimizi" düşünmüyorum üstelik. Aç kalktım masadan :)

Kız-erkek davranışı/duygusu/düşüncesi diye sınıflandırmak istemiyorum. Sadece, bazen "daha" olmak hoşuna gitmiyor insanın. Eşit olmaya bir diyeceğim yok, bir gün hariç dört erkekle yalnız gezmiş olmaktan da zerre kadar rahatsız olmadım. Fakat bana gerikafalı denmesini göze alarak, mümkünse erkeklerin benden daha gözüpek, cesur, laubali olmasını isteyecek ve olmadıkları zaman da hayalkırıklığına uğrayacağım. Bu hayalkırıklığı beni, Amsterdam'da istediğim geziyi yapmamış olma uğruna bir şeylerden vazgeçirdi ve bu yazıya daha uçaktayken düşündüğüm başlığı yerleştirmememe neden oldu. Bir dahakine diye sakladım onu; şimdi 'kısfmet' diyorum.

Amsterdam'a gidişimiz, 10 numara bir keşif turuydu. 1000 numara bir gezi için, tekrar gitmek gerek. Gelenler elime mum diksin!

(Son cümleden başlayarak; 26-30 Kasım 2009, Amsterdam)

Sağdaki penisin yaptığı kink için üzülmedim değil.

Terkedilmiş Hollanda ayakkabısı, camdan değil ama.

Olmazsa olmaz, yüz bin tane foto çektim böyle. Ama bu evin farkı, yana yatık durması :)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!