Hıhıı evet...
Bunun mütevazi olmamakla ilgisi yok.
İki tahta vardı. Biri şişti (egodan olabilir mi?), diğeri kendini çekti, yıkıldınız.
Toplanamayışınız, ondan.
(Siz benim ailemsiniz. Umarım yeniden yapılırız.)

"balondan dost olmaz" isimli fotoğraf çalışması, gettyimages'dan
Adamdan "güneyde boşlayıp ona buna salça olduğuna sıkça ratladığımız gri eşofmanlı, beyaz tişörtlü ve sarı timberland botları her şeyden değerli adam", ya da kısaca "timbırlend" diye bahsedeceğim. Evet, sanırım kısa isim daha uygun.
Uludağ'a gittim yine, snowbreak'e. Bunca işin gücün arasında! Yazın izinleri bitirememenin yararları işte. Ve çok kararlıydım, sis mis demeden, gözün gözü görmediği bir yarın gün haricinde gece 1,5 saat da uyusam, perişan da olsam, ihtiyar da bahtiyar da olsam attım kendimi piste. Kar tatili yatma yeri değildir. Neymiş? Deelmiş.
Bir saat süren bir telefon konuşması yaptım bir ara. Dünyayı kurtaracağız ya, birilerini kurtaracağız ya. Ulan şu bir yerlere soktuğum, başka bir deyişle -çoğunlukla- başına çorap ördüğüm adamları toplayıp CV'me yazsam da referans olsalar bana keşke. Bir tek kendimi kurtaramıyorum. Canım sıkıldı, geç bunları dedim anam babam, geç bunları; kendimi kardan adamcığa verdim. İnce işleriyle uğraştım, burun yapmak gibi filan. Burun deyip geçmeyin, siz kardan french curve yapmak ne zordur, bilir misiniz? Mimarlık filan okuyor olsaydık yapmıştık koca bir T cetveli, bitmişti. Ama yok, onda da iyi kötü bir yol bulduk, ENSO ENSO bacaksız. Sonra da iki saatimizi harcadığımız adamcıkla sonsuz fotoğraf çektirdik ve donan kemiklerimizi ısıtmak için uzun süre sıcak suya tuttuk kendimizi. Ama çok uzun değil, yetişmemiz gereken bir fasıl vardı.
Fasıl, allahın emridir snowbreak'lerde. Fasıl, restoranda herkesin bir arada oturması, meze namına ne sayılabilirse ondan tabaklar yapılması ve rakı içilmesi, süt yönkura "herkes rakısını iiiçmiş" yapılması, şarkılar söylenmesidir (ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve daha birçokları); illa çok eğlenmeyen birilerinin rahatsız edilmesi, şikayet gelmesidir ve susulmamasıdır. Snowbreak sözlüğünde fasıl budur.
Oradan, kafalarımız bir dünya dışarı çıktığımızda lobide her akşam olan canlı müziği kimsenin dinlemeyişi rahatsız etti bizi. Daha doğrusu Tanuj bizi gaza getirdi, hadi hadi, adamları dinleyelim biraz, diye. Özellikle alkollüyken kendi eğlencesini kendi yaratmayı krallar gibi beceren bir grup olduğumuzdan hemen düştük peşine Tanuj'un. Üstelik geçen yılki gibi, repertuvarları kolbastıdan ibaret insanlar değillerdi müzisyenler, iyilerdi (emeğe saygı). Lobide mantarlayan insanların arasında deli gibi hoplayıp zıpladık, dans ettik. Ve tabi ki fasıldan beri süren yoğun ısrarlarım sonucu Fatoş söylememiz gerekti, çünkü bazı gelenekler sadece çok güzel oldukları için devam ettirilmelidir, bu geleneği oturtan adam eski sevgili de olsa hatırlayıp şukusunu vermek gerekir, içinde hüzünlü Sezenli "ben bir karaağaç gölgesi buldum" söylenen hiçbir fasıl normalde Kazım Koyuncu'nun k'sinden haberdar olmayan adamların Av Mevsimi'nde duyup (veya paylaşılan videolarda görüp) dillerine pelesenk ettiği Hayde ile bitmemelidir.
"I never" oynadık sonra, tüm oyunlarımız gibi içkili. Bir şeyi yapmadım diyorsunuz da hani, yapanlar dikiyor içkiyi kafalarına, işte o. "Ben hiç... aşık olmadım" diyerek promili arttırdım ortamda aniden. Yalandı, ama ben içiyorsam herkesi de yanımda sürükleyebilirdim. Dünyanın tüm aşık olmuşları, birleşin!
Bise çıktı Levent Yüksel, "Mevsim Bahar Olunca"yı söyledi. Ha, ondan bahsetmedim sanırım. Bir de Levent Yüksel konserine gittik sevgililer gününde. Bu yazı, o konserde söylenen şarkılara ithafen ve o şarkılarla yazıldı.*
Bunu yapmayı gerçekten istemiyordum; öyle ki, Uludağ'da bir saatlik bir telefon konuşması sonrası içime oturan sıkıntıdan kurtulmak için kendimi ağır işe (bkz. kardan adamcık yapmak - sağdaki şekle bakınız) vermiştim, haldır haldır çalışayım da unutayım derdimi tasamı, arada yanan beynime buz kompresi yaparım, diye...
Ben miyim fesat, ya da ben hep böyle miyim acaba, yoksa portakal suyuyla vişne suyu karışınca mı böyle oldum?
Davetli listesinde olan biz bile 40 dakika filan kapıda beklememize rağmen içeri giremeyip, gidip sahilde zaman öldürdük, sonra ancak girebildik partiye. "Anjelique istifa!" nidaları yükseliyordu kalabalıktan; bilet alıp içeri giremeyen, kurnaz güvenlik görevlileriyle kavga eden bir sürü üniversite öğrencisinden. Biz yaşlılar arkalarda durup acaba ENSO için bir şey denecek mi, diye bekledik. Denmedi. Yine de partiden sonra ENSO'nun "izdiham için biz özür diliyoruz, içeri giremeyenlerin parasını iade ediyoruz" mesajı, son yıllarda kulüpte gördüğüm en düzgün davranış olabilir.

Sonra benim çok uykum geldi; şöyle dolaşa dolaşa meydana çıktık ("meydana çıkmak" da ilginçmiş; manzaradan meydana çıkan birinin önce başı, sonra gövdesi meydana çıkar, diyebilir miyiz?), ben dayanamıyorum yatıyorum ahanda buraya dedim. Anneme bir bank bulup eline Küçük Kara Balık'ı verdik, kardeşle uzandık çimlere, ben yüzükoyun, o sırtüstü. Ben sırtüstü uyuyamam ki!
Üstümde karıncalar gezdi, hissettim. Giysilerimin içine girerler mi diye, çok fena çim izi olacak her yerim diye, elbisem leke olur mu diye hiç düşünmedim. Bir kitap okuma süresi boyunca, sadece gördüğüm beyazlığın ne olduğunu düşündüm, birisi teee ağacın tepesine dilek çaputu mu tutturmuştu, yoksa o bir uçurtma mıydı?
Düşünmeden uyukladım sonra. Bebek gibi uyumadığıma eminim, hatta o anki komşum kedi gibi uyumadığıma da eminim ama o kadar saatlerce-uyumuşçasına kalktım ki!
Gödekoğlu bana "ENSO milliyetçisi" derdi eskiden. İnkar edemem, bazı şeylere ve bazı kişilere çok fazla bağlanıyorum. Söylediği doğrudur, ya da o dönem için doğruydu ama, eksik. Boğaziçi milliyetçisiyimdir ben, şimdilerde ENSO sempatizanı olabilirim. Mesela Boğaziçi'nin çimleri varken Bilgi'ye filan gitmeye özenen Boğaziçililere hep şaşırmışımdır. Okulu hiç özlemeyen (ama böyle güneyde karnaval olan piyasa zamanlarını değil sadece, üç-beş kişinin dolandığı çok tenha zamanlarını da), alternatif çimlerde bir yatalım demeyen, orada burada fotoğraf çeksin / çektirsin istemeyen, Taşoda'ya gitmeyen hatta güney yurdun altından gelen müzikten her daim rahatsız olan adam bana garip gelir.
Tanuj 1. Erkek'te kalırken her sabah -ama her sabah- kalkıp pencereyi açıp, önünde birkaç dakika geçirdiğini anlatmıştı, hiç unutmam. Benim için Boğaziçi, Tanuj'un bunu anlatırken yüzünde beliren mest olma ifadesidir.
(15 Ağustos 2010, Boğaziçi)
bu ben değilim :)
(15 Ağustos 2010, İstanbul)

Tabi ki kalbi de oradan buldum :)
Evlilik meselesi kafamı kurcalıyor bir süredir.
Hiç evlenme karşıtı, aman-imza-dediğin-nedir-ki'ci biri olmadım. Yine İELli eski bir arkadaşın iddia ettiği üzre, "hükümet nikahı da neymiş, makbul olan Allah katındaki nikahtır" da demedim. Evlilik düşkünü de olmadım; düğününü 10 yaşından planlayıp gelinlik dergilerinden model de kesmedim (gelinlik dergisi demişken es geçmeyeyim, buyrun ve buyrun), gazetelerin verdiği karton bebeklere de spor şıklığı tercih ettirmişimdir her daim. Evlilik benim için, ilişkinin kronolojisinde bir sebeple karşı karşıya gelinmesi doğal karşılanacak olan ve kimsenin büyütüp şaşırmayacağı bir vakadır.
Bu aralar evlilik meselesini biraz da mecburen irdeliyorum; malum yaz mevsimi, yastık altındaki altınlar Edirne'den Ardahan'a elden ele dolaşıyor, kendim bu yılı sanıyorum bir düğünle atlattım ama etrafımda oldukça yakından tanıdığım ve bundan 2 yıl önce olsa düğününe davet edilecek olduğum insanlar evleniyor, lise arkadaşlarım evleniyor; kız istemeler, nişanlar gırla.
Hayır işin kötüsü, hepsini uzaktan izliyorum. Hep ikinci-üçüncü derece arkadaşları veya işten birilerini tebrik etmek gerekiyor; diyorum ki artık birimiz evlensin ve böyle düğününe gitmek için can atalım, öyle bir oynayalım ki o kadar olsun! Bende henüz böyle bir durum olmadı, hani Uğur evlendi diye düşünürüm ama eh nispeten, kendisi de bana kızmayacaktır, o da değil benim dediğim. Lise arkadaşlarımdan biri evlensin mesela, mesela ilk erkek arkadaşım evlensin; veya Şahin, Cihan veya üniversiteden birileri, Askı, Sinem falan işte... Koşa koşa gideceğimiz bir düğün istiyorum. Belki seneye olur, sinyalleri verildi, ayrıntılar yakında :)
Hazırlık sınıfı boyunca muhabbetim olan, sonra da bir şekilde feysbuk mesajlaşmalarımızın mailleşmeye döndüğü; koltuğuna sığdırdığı karpuzları hep takdir ettiğim 4.0'lık bir adam evlendi bugünlerde. Ortak tanıdıklarımızdan nikahına çağırılan çok fazla insan olmadığını biliyorum ve Temmuz ayının haftasonlarını İstanbul'da geçirsem mutlaka giderdim nikahına. Sadece, daha önceki bir muhabbetimize binaen "bir ömür boyu yanyana film izlemeleri" dileklerinde bulunabildim. Sanıyorum arkadaşım, en çok hoşuna giden dileğin bu olduğunu söylerken samimiydi ve ben sırf davet edilmiş olmanın sevincini "burcucum tebrikler - tşkkürler cnm"dan öte bir şey yazarak geri verebildiğim için çok mutlu oldum.
Bu yaz sıradüğünleri, bunların peşi sıra okuduğum başka birtakım yazılar ve tesadüfen dahil olduğum konuşmalardan çıkan şey (bu aralar) şu: İnsan beraber olacağı kişiyi bulunca bunu anlıyor. Evlenmek, çocuk yapmak falan filan değil... Sadece ömür boyu 'biz'li cümleler kurmak istediği insan karşısına çıktığında evlenilir mi evlenilmez mi, iyi anne/baba olur mu, evi arabası var mı, ailesi kapalı mı gibi ikincil sorulara takılmayacak kadar şüphesiz oluyor.
Ben rüyada yaşamıyorum, bunlar oluyor-muş. Bugün bunu duyacağımı pek tahmin etmeyeceğim biri "sürekli merak ediyorsun ya doğru insan kim, onu bulur muyum diye... bulunca hissediyorsun işte, çok garip" diyerek tescilledi durumu.
O an bana "ayrılmasaydık bu yaz yüzük bakıyor olurduk" diyen eski sevgilimi düşündüm ister istemez. Bu lafı bir tsss-sometimes gülümsemesi ile karşıladım sanıyorum, ya da öyle hatırlamak istiyorum. Sonra düşündükçe beni biraz sinirlendirdiğini fark ettim.
Sanki öyle bir talep ya da öyle bir şüphesizlik varmış gibi ortada... Karşılıklı olarak tabi...
Sanki ne zaman benim ağzımdan çıkan veya çıkmayan bir "evlenince" lafı geçse dili yanmış gibi "evlenirsek" diye düzelten aynı adam değilmiş gibi...
Rengi giderek mora çeviren bu ilişkiyi ikimiz yaşamamışız gibi... Bir şey demek zorunda hissetmeye ne gerek var?
Ersin Karabulut çizdi bu hafta, evlenmeyeceklerini içten içe bilen ama gelecekle ilgili bireysel plan yapmanın ayıp olduğunu düşündüğü için beraber köpek bakan çifti. Biri gerçeği göz ardı edip o köpeği almakta diretse ne olurdu?
Son günlerde üst üste gelenler, tepeden bana bir inancımı kaybetmeme sinyali midir, herkes benim gördüğüm kadar sığlaşmadı mı gerçekten, bunu şimdilik bilmiyorum. Eğer sinyalse, birazını Şahin'ime yansıtmak istiyorum :)
Başkalarının evliliklerinden ve ilgili düşüncelerinden çok bahsettim sanırım. Bana gelince... Ben bir kez nişan attım. 13 Haziran 2006 gecesi (14 Haziran da olmuş olabilir saat itibariyle) uzunca zamandır çeşitli parmaklarımda taşıdığım yüzüğümü Hisarüstü'nde bir balkonda çıkardım, cebime koydum. Kimseye iade etmedim, kimse alamaz onu benden.
Üstünde iki insan yerine bir kulüp ismi yazıyor olabilir o yüzüğün, ama parmaktan çıkarken verdiği kalp ağrısının benzer olduğuna yemin edebilirim.
(26 Temmuz 2010, Akaretler)
Dile takıklığım Türkçe (veya İngilizce) gramer kurallarıyla sınırlı değil tabi. Üstüne, kendimi bildim bileli yazmayı da ekleyince, olacağımı aklıma bile getiremediğim bir şey oldum: Editör.
Yayın kurulu, editörlük filan derken uzunca bir süre "son gece"lerde, tasarımlarımızı yapan Figür'de sabahlar oldum, çoğunlukla genetiktenterk grafikerimiz Altuğ ile birlikte. Ben StepS'i bıraktım; StepS Figür'ü, editörler de galiba grafikçide sabahlamaları bıraktı; feysbuk icad oldu, Altuğ beni buldu ve bana nerede, ne iş yaptığımı sordu. Söyledim, "neden?" dedi. "Nasıl neden?" dedim. "Şaşırdım, ben senin hep dergicilikle ilgili bir şey yapacağını düşünmüştüm." dedi. Herkesten çok senin, der gibi.
Yazdıklarımı okuyan veya okumayan arkadaşların bana "kitap yazmayı düşünüyor musun?" benzeri sorular sorması Altuğ'yla bu diyalogumuzu getirdi aklıma. O zaman çok üstünde durmamıştım ama sonradan, bu işten nefret edersem; kelime görmek istemiyorum hayatımda, kitap okumayacağım, klavye tutmayacağım dersem ne olur diye korktuğumu fark ettim. Dünya için ne olur diye değil, benim halim ne olur diye. Yazmaktan nefret etmeyi göze alamam.
Bu da bana şunu düşündürdü: Nefret etmeyi göze alamadığımız şeyi, iş olarak yapmamalı mıyız acaba?
***
Geçen gün işyerinde, neden Türkiye'de kalmak istediğimi hatırlamaya çalışıyordum. "Hiç yurtdışı düşünmedin mi?" diye sorup duran insanlara verdiğim sabit yanıttı bu: Uzun yıllar yurtdışında yaşamak istemiyordum. O kadar yıl okuyup ettikten sonra geri dönüp burada akademik olma isteğim de yoktu. Gittim mi dönmemek gerekiyordu, o da beni bozuyordu.
Ama akademiye devam etmeme sebebim sadece Türkiye'de kalmak değildi. Öğretmen olmak istemiyordum ki bi kere.
Bugün Polonezköy yolunda ihtiyaç duygusu kafamı kurcaladı; birine ihtiyaç duymak, birinin kendisine ihtiyaç duyulduğunu bilmesi, yardım etme kafası, anlatma, öğretmenlik... Öğretmenlik yapmayı neden istemediğimi düşündüm. İnsanlara bir şey anlatabilmiş olmaktan inanılmaz haz duyduğum; anlatırken fark ettiğim, anladığım; o bir işe yaradığımı en çok hissettiğim halde neden istemediğimi.
Öğretmek benden kayıtsız şartsız beklenen bir şey olduğunda sevmeyeceğimi düşündüm bu işi. Kanıksanacak, takdir edilmeyecektim. Gerçekle yüzleşelim: Hiçbirimiz 40 yıl kölesi olmaya razı değiliz kimsenin. Çünkü kutsal da olsa, öğretmenlerin işi bu. Böyle düşünüyoruz.
Öğretmeyi de sevmemeye başlayacaktım, anlatmak da beni tatmin etmeyecekti. Asıl sebep buydu.
(26 Haziran 2010, Polonezköy)
Yine de, gerçekten de hatırlayamadım Türkiye'de neden kalmak istediğimi. Eskiden var olan bariz sebeplerimden hiçbiri gelmedi aklıma.
Umut Sarıkaya, sen çok yaşa!Ha bu arada, öyle niyet etmediysem de yazı +13 olabilir, penis filan demek benim için kütikül demek kadar doğal olduğundan kendimi de çok kısıtladığımı söyleyemem.
Uzun laf:
Toplamda ikinci, keyfen ilk kez yurtdışına çıkacak olduğumdan, pek ihtimal vermemiştim Amsterdam'a gidebileceğime. Böyle durumlarda çekip çevirici biri gerekir hep, ve kendimi içinde bulduğum böyle durumlarda çekip çeviren ben olageldim. Bu sefer iddialı değildim; çünkü zerre kadar anlamıyorum bu ucuz bilet, hostel mostel işlerinden. Neyse ki bu işleri daha çok bilen ve benim gibi sırf uyumak için gideceği yere olabildiğince az para vermek isteyen yoldaşlar buldum kendime. İnternet aleminin altını üstüne getirip, sanırım bir daha asla bulamayacağımız kadar ucuz biletleri bulduktan, hostelde de yerimizi ayırttıktan sonra artık hazırdık.
Hava aydınlanmadan yola çıkacağımız arife günü öncesinde, saat dokuza kadar çalışmış olmanın bende yarattığı gerginlikle 2-3 saat uyuyup, yetiştirdiğim işleri rüyamda görmenin yorgunluğuyla kalktım ve şimdiye kadar gördüğüm en yoğun siste araba kullandım. Benim için sıradan ama sanıyorum yanımdakiler için travmatik bir yolculuktu. KLM'in armutlu (niye armut? Bilmiyorum. Bu konuya sonra döneceğiz.) tırt sandöviçlerini bir kahvaltı aperatifi olarak mideye indirdiğimizde, önümüzdeki günlerde aşağı yukarı aynı şeyleri yemek durumunda kalacağımızdan bihaberdik. E dedim ya, cimriyiz (yaşasın patat!)
Bu arada, eğer bilet parasını başkası veriyorsa yurtdışına çıkarken THY bir ayrıcalıkmış kesinlikle. KLM'e binince bunu anladım; bir dahaki THY uçuşumda uçağı öpücem. Öpüjem, hatta. Alkol var lan!
Schiphol'e, AŞTİ'ye gelen Ankaralı misali, gavur memleketin ulaşım altyapısına sonsuz güvenimizle indik. Kocaman bir çam ağacının dibinde sabahın körü kahvelerimizi içip, şakır şakır yağmurla ayıldık (uyku havası ters tepebiliyor heyecanlı bünyelerde). Gerçekten de şehir merkezine tabir-i caizse zart diye gittik; o trende veya dışarıda gördüklerimizde hiç iş yoktu, kendimi cesur yeni dünyada veya 1984'te gibi hissettim; hepsi tanıdığımız dünya şirketleri, bir örnek, sanayi tipi, plaza kafası... Fotoğraf makinemi çantamdan çıkarmaya bile zahmet etmedim.
Şehir merkezine gelir gelmez aldık Iamsterdam kartlarımızı, ben bir an üstünde Iamsterdam yazan her şeyi alma kafasına girdim ve neyse ki hiçbir şey almadan çıktım oradan; daha çok erkendi! Ah bu anı biriktirme kafası yok mu, her şey için cimriyken maaşı nasıl bitirebildiğimin açıklaması o işte. Kartlar bize bir sürü yere beleş, bir sürü yere indirimli girme ve 3 gün boyunca tramvayı sınırsız kullanma hakkı verdi. Tramvaya ilk binişimde, Amsterdam'ın olayını çözdüm: Ayakta yolculuk yapıyorsanız, mütemadiyen S çizerek ilerleyen tramvayın hızlı dönüşlerinden kafa oluyorsunuz, coffee shoplardan sızan dumandan olmadığınız kadar hem de!

...çarşı mağazalarında indirim var!
Ayrıca Prince of Orange'ı anladım, portakal bağlarını bahçelerini de öyle; hadi laleyi de anladım -ki lale onlara Osmanlı'dan gitmiştir, neyse-; ancak bir adet anlamadığım şey var: Armut. Bu armut neden orada popüler, neden en çok içilen meyve suları armutlu, KLM'nin sandöviçlerinde armut olduğu iddia edilen bir şey neden var, armut turşusu ne alaka... Kimse armutun Amsterdam ve civar köylerde çok yetiştiğinden filan bahsetmiyor halbuki, adamlar da bizden daha ayı gibi görünmüyor üstelik.
Sonra seks müzesine gittik. Seks müzesi, söylerken bile çok garip geliyor; daha ziyade "sanat mı lan şimdi bu?" denecek, tümü penis temalı birtakım heykeller ve onların kocamanları ile, anne-babalarımızın gençliğinden bu yana porno anlayışının nasıl evrildiğinin resimleri. Resimleri evet, ve ben biyolojiden ve erkek dünyasından azıcık çakıyorsam, tüm erkeklerin bol pantolonlarla girmeleri gereken bir yer burası. Şunu yazmazsam çatlarım: Seks müzesinde boyumdan büyük bir penis ile fotoğraf çektirdikten sonra, öbür tarafta hohlayınca eriyecek bir Robbie Williams'a sarılmış olmanın çok da etkileyici olmayacağını tahmin edersiniz :)
Ayrıca penisin neden vajinadan daha yaygın bir tema olduğunu da merak etmedim değil; kadın vücudunun açık ara meta olduğu dünyada bir Amsterdam mı kalmış acaba diğer tarafa meyleden?
Milleti sustururken bir yandan da fıtı fıtı okunu alıyor, çakaaal...
Kitap ayracı kafası yaygın olmadığı için Amsterdam'da, kartpostalını aldım bu bebeğin, o da olur. Hah yalnız, meleğe bebek dedim, şimdi patlayacak Zeus'un şimşeği tepemde, kaçın!
İmrenmedim değil. Bir kere, adamlar bisiklete biniyor ama envai çeşit! Önünde puset olanı, köpek koyma zımbırtısı olanı, kapalısı açığı falan filan hepsi var; şehir dümdüz olduğu için bizdeki dağ bisikleti zorunluluğu da yok, hepsi tıngır mıngır gezi bisikleti. Alabildiğine tırt bisikletler ayrıca, çünkü sürekli açık havada duruyorlar ve sürekli yağmur yağıyor Amsterdam'a. Şöyle bir bisiklet gördük mesela, artık son noktaydı sanıyorum (sağda olması lazım).
O kadar çok yağmur yağdı ki biz oradayken, bisiklete binemedim. Bisikleti iyi kullanırım ama hiç bilmediğim bir şehrin içinde, tek elimle şemsiye tutmaya çalışırken binmek yemedi. Bir dahakine, daha montsuz bir havada gittiğimde yapacağım şeyler arasında bisiklet kiralamak ilk, ya da ikinci sırada. Hayır, bisiklete binmeyi zaten çok severim, bir de bu kadar öncelikli olduğum bir şehir içinde binmek ne menem bir şeydir merak ediyorum; çünkü bisiklet dedin mi araç da yaya da zınk diye duruyor.
Bu arada bisiklet kalitesi ile Converse fiyatı doğru orantılı olarak azalıyor; zira yağışlı yerde kaliteli bisiklete para yatırmakla Converse'e yatırmak arasında bir fark yok. Heineken'in kurduğu koca bira müzesinde (bu adı ben koydum tabi ama tam bir karşılığı yok, Heineken Experience deniyor) ve merkezdeki hediyelik eşya dükkanında ayılıp bayıldığım 6 cepli sweatshirtlerin (bira koymak için evet :)) 70 euro olduğunu düşünürsek, 40 euroyu ayakkabıya vermek saçma değil.
Gerçi Converse'i ben giymiyorum yağmurda ve bu benim fikrim, orada herkes sözleşmiş gibi şu biçimsiz ugg'ları giyiyordu yağmurda çamurda. Çok ilginç.
Heineken dedik de, oradayken aslında Efes'in çok daha iyi bir bira olduğunu ama neden ama neden böyle mekanı olmadığını konuştuk, klasik... Klasik olan, Efes'i de pek sevmeyen benim için bira kalitesi muhabbeti değil; böyle mekan olmayışının muhabbetinin yapılması. Bizim Efes'ten anladığımız mikrobiyoloji dersinde fabrika gezmektir olsa olsa; nerde öyle arpa öğütmek, her bir kazanın içinde neler olduğuna bakmak, bira tatmak, Raul gibi yakışıklı görevlilerin etrafta kol gezmesi filan... Bir tek kokusu aynı mekanın: Maya. Koca bir inkübatör içinde Petri kabında bizzat büyür gibi. Beeah!
Heineken deyip de, Okay'la her fırsatta anlattığımız anımızı yazmadan geçmek olmaz. Heineken'i gezen herkes, gezinin sonunda bir veya şanslıysa iki tane bira içme şansı elde ediyordu. Bir yandan da Heineken propagandası sürüyor, tezgah başındaki abilerle ablalar neden biranın köpüğünü spatulayla attıklarını, bunu neden sadece Hollandalıların yaptığını anlattı (bana kalırsa başımıza bir hediyelik eşya seçeneği daha çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor:)) Sonra da, bir deney yapacaklarını söyledi ve iki gönüllü istedi, bir kız bir erkek. Birahane diyebileceğimiz bir yerde başımıza gelebilecek en kötü şey ne olabilir ki, diyerek elimi kaldırdım, diğer gönüllü tabi ki Okay'dı. Abla önümüze 20 cc'lik birer bardak bira koydu, ben tek dikemediğim içkinin bira olduğuna eyvahlanırken "birer yudum almamızı" istedi. Aldık, koyduk bardakları. Abla anlatmaya başladı, işte kadınlar erkeklerden daha küçük yudumlarla içki içtiklerinden, bira dillerinin ekşi tatları alan ön bölümlerine temas eder ve o yüzden tadını sevmezlermiş; erkeklerse koca yudumları yuvarlayıp direkt mideye gönderir, o yüzden de birayı daha çok severlermiş... E anlatılanlar iyi güzel, mantıklı da, yalnız bi sıkıntı var: Okay'la biralarımıza baktık, aynı. "Eee, sorry" dedik ablaya, bizimkiler aynı, onu napcaz? "Değildir" dedi abla, "vardır mutlaka bi fark". Yok dedik. Baktı, gerçekten yok. "Napalım, normalde böyle olur ama bu seferki örnek kötü olmuş" deyip güldü. Biz de anı belgeledik:
Ay ne dağıttım, imrendiklerimi anlatıyordum en son... Mesela, ben su aşığıyım, şehir suyun içinde yüzüyor. Tabi ki kanal dediğin bir Boğaz olamaz ama bir yüzen evim olsa fena mı olurdu? Kanal turu atarken hepsine ağzımın suyu akarak baktım, o kadar güzellerdi ki... Bir tanesini müze haline getirmişler, çok ısrar ettim gezmek için, tam bana göre kutu gibi, kendime ait işte. Hep sevmişimdir öyle yerleri.
En ufak bir itişmeye rastlamadım. Artılar eksiler listesi yapılıyorsa, bu değerlendirilmeli (Buldun, diyorsunuz değil mi? Moda sahilinde içki içmek yasak, birileri oturmuş otu yasallaştırsak mı diye düşünüyordur eminim. Fekat burada sevgili Lily Allen'ın güzide bir şarkısını anmadan edemiyorum: Everyone's At It. Tabh.)
Sonra bir ara, benim anlayışımla birkaç saatimizi çarçur etme uğruna bir casino'ya girdik. Kimsenin içeride zamanın nasıl geçtiğini anlamadığına şaşmamalı; saat yok hiçbir yerde, içeri girerken hava aydınlık olsa bile içeride hep bir gece havası var filan. Aaa, içeri bir giren oturuyor bir slot makinesinin başına, ki makineler de şöyle eski tip çekmeli kollu filan değil (bari onu görseydik!) düğmeli hepsi, yemeğini içkisini önüne söyleyip saatlerce kalkmadan oturuyor orada ve yaptığı tek iş, bir düğmeye belli aralıklarla basmak. LOST gerçekdışı mı dediniz, tam duyamadım? Bunu gerçek hayatta yapan var ulan!
Casino konusunda tek bir yansıma sesi özetler hissiyatımı, telefona da öyle not etmişim zaten: Casino: Pfft. Üstelik içeride fotoğraf çekmek de yasak olduğundan, bir fotoğraf çekip "işte burada insanlar zaman öldürüyordu" demek de sözkonusu değil. O sıkıntıyı hatırlamak için yandakiyle idare edeceğiz.
Akşamlarımızdan birinde güzel bir yemek yemek istedik ve gözümüze güzel görünen bir yere gittik, hani ahşap ağırlıklı dekoru olan; masaların her biri yerden bir basamak yüksekte ve etrafı tezgah gibi bir şeyle çevrili, yani etraftan yalıtılmış gibi duran lokantalardan birinde... Yan masamızda bir aile vardı onlara takılıp ekmeğe ayrıca para verdiğimizi bile fark etmiyordum az kalsın: 3 kuşak vardı masada, "Bizimkiler" dizisi gibi güle oynaya yemek yerken Şükrü, Ali'ye takılıyor, Bilge'nin nişanlısı onu almaya geliyor, Nazan dudaklarını büzmüş memnuniyetsiz oturuyordu kayınvalidenin karşısında...
Tam ben bunu aklımdan geçirirken, Uykusuz'da Ersin Karabulut'un geniş ailelerden ve Bizimkiler'den bahsedişini okudum, ilginç oldu. Katılmamak elde değil, aileden kaçıyor gibi görünsem de aslında genişletilebilen masaları ve kalabalık yemek takımlarını çok severim ben de. Hangimiz yaşamak istememişizdir ki Neşeli Günler'de? Seviyoruz galiba hem geniş aileleri veya geniş aile umudunu, hem de binalarından kovulan Çamlıca Lisesi misali birbirimize kenetlenme ihtimalimizi. O yüzden, gerektiğinde bir Kurtuluş Savaşı ile daha birbirimizi kurtaracağımıza inancımız tam. Ama sadece gerektiğinde.
Sonuç itibariyle...
Amsterdam'in altını üstüne getirdik mi? Hayır. Amsterdam bizim altımızı üstümüze getirdi mi? Beklediğimin aksine, hayır. ENSOlu dostlarımın aksine, hiç de "bitirdiğimizi" düşünmüyorum üstelik. Aç kalktım masadan :)
Kız-erkek davranışı/duygusu/düşüncesi diye sınıflandırmak istemiyorum. Sadece, bazen "daha" olmak hoşuna gitmiyor insanın. Eşit olmaya bir diyeceğim yok, bir gün hariç dört erkekle yalnız gezmiş olmaktan da zerre kadar rahatsız olmadım. Fakat bana gerikafalı denmesini göze alarak, mümkünse erkeklerin benden daha gözüpek, cesur, laubali olmasını isteyecek ve olmadıkları zaman da hayalkırıklığına uğrayacağım. Bu hayalkırıklığı beni, Amsterdam'da istediğim geziyi yapmamış olma uğruna bir şeylerden vazgeçirdi ve bu yazıya daha uçaktayken düşündüğüm başlığı yerleştirmememe neden oldu. Bir dahakine diye sakladım onu; şimdi 'kısfmet' diyorum.
Amsterdam'a gidişimiz, 10 numara bir keşif turuydu. 1000 numara bir gezi için, tekrar gitmek gerek. Gelenler elime mum diksin!
(Son cümleden başlayarak; 26-30 Kasım 2009, Amsterdam)
Sağdaki penisin yaptığı kink için üzülmedim değil.
Terkedilmiş Hollanda ayakkabısı, camdan değil ama.
Olmazsa olmaz, yüz bin tane foto çektim böyle. Ama bu evin farkı, yana yatık durması :)