... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Tsss - sometimes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tsss - sometimes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ergenlik sivilceleri

Güzel bir epigraf koysam yazının inandırıcılığı daha yüksek olurdu ama kitaplığım yanımda değil. Sonradan bulursam, dönüp eklerim.


Bugün bütün günümü önce yalnız ölmeyeceğimi düşünmeye, sonra da yalnız öleceğimi düşünmemeye çalışarak geçirdim ama başarılı olamadım. Düşünmesem de kendini hissettiriyor lanet şey. Midemden dışarı, yumruk darbeleriyle çıkmaya çalışan bu duyguyu görmezden gelmek pek mümkün olmuyor bu kadar bulantı içinde.
Genelde rol yapabiliyorum; ama bazen mutluluğunuz bana çok fazla geliyor. “Bunu görmek istemiyorum, bunu sakla, bunu gösterme, bu kişiyi takip etmeyi hepten bırak” hezeyanına yakalandığımı fark ettiğimde telefonu elimden bıraktım. Ne fayda, hepiniz oradasınız biliyorum. Kimse hatırlamıyor, kimsenin umrunda değil ama ben her gördüğümde hatırlıyorum: Sen benim en yakın arkadaşlarımdan birini aldatmıştın şekerim, ömür boyu mutluluklar dilerim. Senin yüzünden o kız iki ay kendine gelememişti, “she said yes” fotoğrafın çok hoşmuş tatlım. Hayatının yirmi beşinci aşkıyla (ya da yirmi beşinci “hayatının aşkı”yla) evlendiğin için çok mutluyum balım. En son sevgilinden ayrıldığında intihar ediyordun, öyle bir şey hiç olmamışçasına toparlandığına çok sevindim canikom.
Siz her şeyin en güzelini hak ediyorsunuz.

Gerçekten sevindiklerim de var, olmaz mı? Mesela bir arkadaşım var. İlkokulun ilk gününde, ilk ders öncesinde tanışmıştık. İkimiz de birbirimizi ayrı bir önemseriz bu yüzden. Anadolu Lisesi sınavlarına beraber çalışmışlığımız vardır, o solak olduğu için doğru yaptığı soruların yanına attığı “tick”lerin ters olmasını garipsediğim gibi saçma detaylar hatırlıyorum. Annelerimiz salonda oturup bizi çalışıyor zannederken fayansın üstünde kolonyalı pamuk yakıp neredeyse mobilyaları ateşe vermişliğimiz filan da vardır; benim gibi akıllı uslu biri için epey çılgın hikayeler sizin anlayacağınız... Yine beraber çalıştığımız bir gün, banyonun aynasında yüzüne krem sürerken görmüştüm onu, ergenlik sivilceleriyle başı derde girmeye başlamıştı daha o zamandan. “Bende hiç çıkmadı” demiştim. “Büyüyünce çıkar” dedi. Kalbim kırıldı. Kalbimin ne kadar kırıldığını o an anlamadım.
Farklı okullara gittiğimiz için koptuktan ve yıllarca görüşmedikten sonra Facebook sayesinde tekrar bir araya geldik bu arkadaşımla. Görüştük arada bir, daha çok uzaktan haberleştik, geçenlerde bir gün “burada olacak mısın Ekim’de?” dedi. Orada olmayacaktım Ekim’de. Üzüldü. Gerçekten üzüldüğüne inanıyorum. Ben de üzüldüm aslında biraz, orada olsaydım evlendiğini görmek isterdim. Aile ya da komşuluk ilişkileri gerektirdiği için değil, aynı sırada isteyerek yan yana oturduğumuz için edindiğim ilk arkadaşımdı ne de olsa. Ama ben biraz da üzülmedim. Kendimi o banyodaymış gibi hissettim çünkü yine. Kalbim öyle bir kırılmış ki şu an bile o anı, o banyo aynasındaki yansımasına bakışımı gözümün önüne getirebiliyorum ve aynı şeyi hissediyorum.
Benim neredeyse hiç ergenlik sivilcem çıkmadı. Bunun için üzülecek değilim tabi ki, ne iyi etmişler de çıkmamışlar. Ama ergenlik sivilcesi çıkaran herkes gitti. Herkes büyüdü, ben kaldım. Bu kadar çekilmezmişim demek ki. Bu kadar lanet bir insanmışım. Ukala, kibirli, sıkıcıymışım. Benimle beraber olmayı bırak, bir çay kahve filan içmeye bile değmezmiş. Çirkinmişim belki, bilmiyorum. “Patates”mişim. Gerizekalıymışım. Cahilmişim. Kötüymüşüm. 
Ya da tam tersi? “Onun için fazla entelektüel”mişim. Öbüründen çok daha kendimi geliştirmişmişim. Diğerinin yaptığı müzik bana uzaylı istilası gibi geldiği için o iş herhalde olmazmış. Belki iyi bir işim varmış, fazla kazanıyormuşum. Evim de ne güzelmiş. Bağımsızmışım da, kimseye ihtiyaç duymuyormuşum. Erkekler benden korkuyormuş.
Bunlar illa ki kendim için düşündüğüm şeyler değil. Fikir yürütüyorum; çünkü ortada bir derdin olması gerektiğine inanıyorum. Yani birisi bana çıkıp “seni aramadım çünkü evde ot içip 31 çekiyordum” diyebiliyorsa, onun ne kadar saçmasapan biri olduğundan bağımsız olarak, bende de bunu dedirten bir şey olmalı. Bir şey olmalı, olduğuna emin oldum yıllar içinde; ama ne olduğunu bulamadım. Sordum da etrafa, kayda değer bir şey söylemediler. Psikologlar böyle şeyleri düşünseler de söylemezler zaten. Beklemiyorum bunu. Rakı masasında, en sevdiklerin söylemedikten sonra...
Ha, o sevdiklerime de sinir oluyorum. Ne o öyle sanki benim bilmediğim bir şey biliyormuş gibi bir gülümsemeyle “o işler hiç belli olmaz” demeler falan? Tsss, sometimes. Bunu diyen herkes şu an evli, nişanlı yahut içinde mutlu olduğu bir ilişkiye sahip. Aynı kişilerin, yalnız oldukları zaman hiç böyle laflar etmediklerini bilmesem, belki azıcık güvenirdim. Ama biliyorum. Üç beş ay yalnız kalınca dünyanın en istenmemiş insanıymış gibi davrandıklarına şahit olacak kadar zaman geçirdim hepsiyle. Hepsinin hayatından seksen tane insan geçti benim yalnız olduğum asır içinde; evlendiler, boşandılar ve tekrar evlendiler hatta; ve tüm bu süre içinde, biriyle birlikteyken en mutlu olmak gibi, yalnızken en mutsuz olmak da onların tekelindeydi. Çünkü birinden ayrılmak hiç kimseden ayrılmamaktan daha büyük bir mutsuzluğa hak tanıyordu. Yani, kaç yıl kaç ay kaç gün olduğunu hatırlamıyor gibi yapmayı artık daha uygun bulduğum yalnızlığımla bile, mutsuz olmaya hakkım yoktu aslında. Ne konuşuyordum yani? Ne anlatıyordum, yeni bir şey mi vardı?

Hiç.
Velhasıl, kendini değersizleştirdiğini zannederek büyüdüğümüz herkes şahane birer insan evladı oldu birilerinin gözünde. Bana da şişe çevirmece oynarken “en büyük korkun nedir?” diye sorduklarında hiç sektirmeden “bir daha sevilmemek” demek kaldı. Dünyanın hangi ülkesinde olursam olayım hem de. Her gün, her dışarı çıkışım, tanıştığım ve ilgimi çeken her yeni kişi bu fikre atılan bir cila. Sivilcem de yok zaten, pürüzsüzüm vallahi. Pırıl pırıl parlıyorum artık yalnızlıktan.
Işıkları kapatabilirsiniz.

fifty shades of normal

Fifty Shades serisini okumak isteme olasılığınız varsa (neden isteyesiniz bilmem ama) bu yazıyı okumak istemeyebilirsiniz. Ama ben daha güzel ve tutarlı yazdım, onu da söyliym.
 

Sırf inadımdan okudum şu Fifty Shades of Grey serisini. İnadımdan ve biraz da, bu kadar giydiriyorsak bari bilelim de giydirelim, lafımız yerini bulsun diye. 3 kitabı 4 günde, atlaya atlaya bitirdim, zaten ne olduğunu bildiğimiz için çok zor olmadı. Tümünü okumayı gerektirecek bir merak unsuru olmadığını da söyleyebilirim; konulu porno film gibi bir şey düşünün, tek bir amaç için açtığınız filmde yarım saat eyyam izlerseniz ya, işte o hesap. Bir bölümden ya da bir kitaptan diğerine geçerken bundan sonra ne olacağını merak etmiyorsunuz, çünkü zaten söylenmiş. O kadar bariz şekilde saçma ki bu... Mesela biri kaza geçirdi sanıyorsunuz, ama kıl payı kurtuluyor. Geçmiş olsun deyip geçiyorsunuz, sonra ortaya çıkıyor ki meğer olay sabotajmış. Fakat bunu öğrenmenizle kötü adamın kimliğini öğrenmeniz bir oluyor. Sıfır heyecan, sıfır şaşkınlık. Kampüsistan bölüm sonu gibi kitap yazmışlar; biri kapıyı açıyor, "Selam Ali, naber?" diyor ve bölüm bitiyor. 

Şöyle diyaloglar var kitabın 98934801 yerinde:
"_ It's moot.
_ Moot?
_ Moot."
Abi daha kaç kez aynı şeyi tekrarlatacaksınız birbirinize acaba, aptal mısınız siz, neden kimse bir şeyi bir defada anlamıyor veya neden söylenen her şeye hayatın sırrıymış gibi şaşınlıkla yaklaşıyor? Aşkla ilgili bir hal mi bu, "aa sevgilim ne dedi, ne değişik bir kelime kullandı!" tarzı bir gurur duyma mı?

3. kitabın sonunda, yani neredeyse ilk sayfadan beri cinsel münasebetleri olan iki kişinin hikayesinin bizce sonuna gelirken kızın hala "oh, my man can kiss" diye şaşırmasının, mesela, okuyucunun pek hoşuna gitmesi, muscle'larının delicious bir şekilde clench etmesi planlanmış. Sanki 3 kitap boyunca başka bir şey okumuşuz gibi.

Yeri gelmişken, bu serinin delicious, utterly spent, clench, pout ve murmur sözcükleri kullanılmadan tekrar yazılmasının mümkün olmadığı gibi bir iddiaya sahibim. Kendine güvenen varsa buyursun; fakat e harfini kullanmadan kitap yazan Ernest Vincent Wright'tan daha çok zorlanacağına dair uyarımı önceden yapıyorum, darılmak yok. Neredeyse aynı kitabı yazabilirseniz adını "Inner Goddess" koyabilirsiniz bu arada, bu kitabın adı da öyle olsa yeriymiş zira.

Neyse, ben bu kitap hakkında yine yazmazdım da konu beni farklı bir taraftan da sinirlendirdiği için yazıyorum: Kendisini "fifty shades of fucked up" olarak nitelendiren esas oğlan Christian Grey karakteri. Şimdiye kadar orada burada gördüğüm birçok yorumda bu karakteri hep "insanlara eziyet etmekten  acı çektirmekten zevk alan manyak seks bağımlısı" olarak okudum ve kitapları okuduktan sonra gerçekten insanlıktan şüphe ettim. 

Biliyorum, 14 Şubat'larda kuruluş yıldönümünü kutlayan romans sektörü illa ki, ne kadar piç ve çapkın olursa olsun her adamın doğru kadını bulduğunda aşık olup her tür kötü niyet ve adetinden elini eteğini çekeceğini, kendini karısına adayacağını ve ailesinin reisi olacağını söyleyip durur. Biz de, o kadar bariz bir şekilde piç veya çapkın olmayan, üstelik böyle olmak için bir sebebi de olmayan (fazla para veya şan şöhret gibi yoldan çıkarıcı sebepler) erkeklerin bile böyle bir hale düşmesine hiç ihtimal vermemeyi erken öğrenmemize rağmen, bir süre bu filmleri izleyip veya kitapları okuyup "ooouuuv" diye yımışırız.

Sadede geleyim: Christian Grey denen karakter fucked up falan değil beyler. Çocukluk travması yaşamış ve bunu atlatmak için elinden geleni yapmış bir genç. Dışarıda görmediğimiz cinsten biri. Sadece izin verirseniz sizi kırbaçlamak falan istiyor, ama istemezseniz ondan da vazgeçiyor. Sadist eğilimleri var, ama bunu saklamaya çalışmaması dürüstlüğü işaret eder bana kalırsa.

Bununla birlikte, inanılmaz kibar ve düşünceli bir adam, tam bir ideal sevgili, yeme de yanında yat. Mesela kitaplar boyunca hiç, Ana ile yataktayken iş mailine acil bir cevap vermesi gerekmedi. Hiçbir zaman, geleceğim deyip gelmemezlik etmedi; aksine bazen istendiği ama kesinlikle beklenmediği zamanlarda orada oldu. Arayacağını söyleyip aramadığı hiç olmadı mesela, ya da bir şekilde cevap vermediği... Bir günde ilgisini kaybettiği de. Karşısında oturan kadından önce yemeğine başladığı bile olmadı.

Ne kadar basit şeylerden bahsediyorum, farkında mısınız? Ne kadar basit, ama -sizi bilmem- benim hiç görmediğim, duymadığım şeylerden; bunlar incelik bile değil, sadece insanlık veya görgü kuralı yahu. Değil mi yoksa? Biz yanlış mı öğrendik? Çok yanlış şeyler mi bekliyoruz insanlardan?

Genellemek belki yanlış, aranızda mutlu çiftler var. Mesela ben yarın bir düğüne daha gidiyorum, demek ki var. O zaman kendi adıma sorayım: Bu karakteri sevmeyebilecek kadar ne yapıldı size, ne kadar güzel yaşadınız, kendinizi ne kadar özellikli, dahası, özel hissettiniz? Anlatın yahu.

Christian Grey'in eski kız arkadaşı kapısına gelmişti bir gün Ana'nın ve onu şöyle bir süzdükten sonra sormuştu:
_ What do you have that I don't?

Sadece Christian Grey karakterini yerden yere vurma lüksüne sahip olacak kadar pohpohlanmış olanlar cevap versin lütfen.


(2013 Ağustos'unda 4 gün, İstanbul-Ankara)

Çiçeği burnunda Boğaziçili'lerden ricamdır.

 "...Girişte malum yurt standı, güney meydanın en ortasında en büyük çadır onların. Sadece bununla kalmıyor ayrıca Saadet Partisi'nin, ayrıca bedava kuran dağıtan bir stand, ayrıca Boğaziçi Yöneticiler Vakfı (http://www.byv.org.tr/) altında bir stand ve ayrıca bir tane daha açmışlardı yan yana ve çinmlere halı atmış amcalar teyzeler taşra pikniği yapıyorlardı. bir de şuranın ilanları vardı orada burada,  http://www.hamilikokulu.org/hamilik_okulu_nedir.html"


Eskiden Etik Kulübü gibi isimler altında organize olmaya çalışıp, tüm yıl sadece Çağrı filmini göstermek ve Kutlu doğum haftasında oraya buraya afiş asmak gibi aktivitelerde bulunabilen birtakım yobazların geldiği yer: Önkayıtta, kulüplerle birlikte stand açan bir "milli görüş" partisi.

Yeni öğrenciler, bunların eskiden de böyle olduğunu sanmayın. Yakında, okulda Starbucks açıldığı için menemen isyanlarına girişen öğrencileri, cumhurbaşkanını yuhalayanları, BTS'yi sprey boyayla hunharca ve çıkmayacak şekilde boyayanları göreceksiniz. Onlara, neden sadece bazı şeylere karşı çıktıklarını ve bazılarına göz yumduklarını sorabilirsiniz. Onlara "KİMİN İÇİN ÖZGÜRLÜK, SADECE BELLİ BİR KISIM İÇİN Mİ?" diye de sorabilirsiniz. Aldığınız yanıtla tatmin olursanız, rica ediyorum bana da haber veriniz.


Fotoğraf: Zeynep Nil Suner
04 Eylül 2012, Boğaziçi Üniversitesi

Canın isterse Ege'cim, hadi bay.


Ege'yi hep ve sadece böyle hatırladığımızı itiraf edelim. Tamam.


Hiç düşünmeden dinlediğimiz şarkılar vardı ya küçükken... Geçenlerde spordayken nereden aklıma geldiyse Ege'nin Yaz Aşkım'ı dolandı dilime. Sporda olduğumu özellikle söylüyorum, çünkü o esnada etrafta her spor salonuna CD ile dağıtıldığından şüphelendiğim bir apaçi müzik derlemesi çalmakta olduğu kesindi. Yani ben bir süredir başka bir müziğe maruz kalmamıştım.

Aslında tüm şarkı ibretlik bir paylaşım ama can sıkmak istemiyorum. En can alıcı kuplesini hatırlatmak gerekirse:

"Başlamam, biteceğini bile bile bu aşka başlamam
Ne seni ne de kendimi ateşe atamam
Anla beni yaz aşkım"

Belli bir yaşa geldiğimizde, diye düşündüm kendi kendime, bize bunu söyleyen adama "siktir lan yavşak, canın isterse" diyecek veya bu minvalde bir cümleyi biraz daha usturuplu dile getirecek inanmazlık seviyesine geliyoruz. Getiriliyoruz. Adam böyle deyince "ah canım beni de düşünüyor" deyip avunacak varsa aranızda, çıksın ortaya şöyle elimizi kolumuzu sürtelim, belki bir şeyleri unuturuz.


Tsss...
Aşkım diyor bir de hala pezevenk.

Tahsil cehaleti alır...


Yeni yönetmen başlamış işe, 35 yaşlarında ya var ya yok bir kadın. Kadın olması önemli çünkü kadınlar -üzülerek söylüyorum- erkeklerden daha hırslı değillerse bile öyle görünmeyi. egoları o kadar şişik değilse bile öyle göstermeyi bir şekilde başarıyorlar.

Bayan Yönetmen'in bence bir olayı yok, bu ünvana nail olmasında bir özellikli durum da yok. Baroya kaydolur kaydolmaz soluğu korprıt şirkette almış, adliyelerde hiç koşturmamış, benim anlayışımla "mecburi hizmet"ini yapmamış bir kadın avukatın gelebileceği en yüksek mertebe zaten bu. Önemli olan geldiği bu mertebeyi hazmetmiş olmak ama ağza aniden düşen armut bazı bünyelerde şaşkınlık yaratabiliyor.

Bayan Yönetmen ile tanışma şerefine nail olamamıştık; önce biz yoktuk ofiste, sonra da o. Dün ilk defa gördüm kendisini, hemen yanıbaşımdaki, iki günde kişisel odaya çevrilmiş eski toplantı odasına girerken, hiç selam vermeden pat pat yürüdü, iyi peki napalım, sonra kapıya çıktı tekrar.

Gülümsedim, güzel bir korprıt gülümsemem vardır benim, hiç anlamazsınız yalan olduğunu. Tanışacağız sandım, ondan. Hafifçe hareketlendim.

Ağzını açtı Bayan Yönetmen. "Kimin bu koliler?" dedi boydan boya camla çevrili odasının yan tarafında, yerde duran kolileri göstererek. Şaşırdım, insan ilk kez gördüğü ve kim olduğunu, ne iş yaptığını, bu tip insanlar için daha da önemlisi hangi mevkide olduğunu bilmediği biriyle ilk konuşmasında koliyi cümle içinde mi kullanırdı? (Demek alnımda yazıyordu küçük esnaf olduğum. Spor ayakkabıdan evrilen şeyler giymemek lazım belki de işe gelirken?)

"Bizim" dedim, departmanı da belirterek, sanki merak ediyormuş gibi. Sonra taramalı usüle geçti Bayan Yönetmen, "rica edicem kaldırın burdan bunları, olmaz ama böyle, size söylüyorum ama müdürünüze de söyleyebilirim, böyle çalışamıyorum ben mümkün değil yani, bu üçünü bu cama dayamayın bir kere, gerisini de, yani ne bileyim ofis ortamı böyle olmaz, bunları koyacak bir yer bulun..."

"Ama..."  diye araya girecek oluyordum, nafile. "Şunlar zaten gidecek..." diyordum, yok. Susmuyordu Bayan Yönetmen, çünkü -üzülerek söylüyorum- kadınlar erkeklerden daha boş konuşmuyorlarsa bile hiç susmayarak öyle görünmeyi başarırlar.

Kalktım yerimden sakince, kendisine doğru seyirttim. Anlamadı önce, acil aksiyon alıp kolilere girişeceğimi sandı herhalde. Bense yürüdüm ona doğru, elimi uzattım,

"Önce" dedim "Tanışalım."

Afalladı Bayan Yönetmen. Kendisine "evet, sepet, efendim" sözcüklerinin kombinasyonundan oluşan cümleler kurulmasına alışıktı belki. Belki de, kendisiyle tanışmak isteyenler hep erkekler olmuşlardı.

Elini uzattı istemsizce, adını söylemedi yine de (ne de olsa ben onu tanımak zorundaydım üst sınıfını tanıyan liseli gibi), bana adımla hitap ederek bu kez ve sizli bizli,

"Kolileri" dedi, "Lütfen halledin."

Kimsenin hayatında bir şey değişmemişti, sadece ben sakin tavrımdan ötürü müdürlerimden övgü alacaktım.

///

Bugün, artık bir patronu olduğu için olsa gerek, eskisi kadar havalı olamayan avukat hanım, Bayan Yönetmen henüz mesaisine teşrif etmemişken, müdürüme seslendi: "Selim'den ses var mı?"
_ İyiymiş, alıyoruz haberlerini.
_ Şimdi tüm işler size kaldı, değil mi? Komik çocuktu o, iyiydi. Gitmeseydi keşke. Hem zaten ben hep diyorum, sizin departman şirketin yegane zeki insanlarının olduğu bir yer. Kaçırmamak lazım bunları.

Müdürüm hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey. İyi denemeydi canım avukat, ama yemedik.

Bu arada "yegane" tektir, "yegane insanlardan biri" diye kullanılmaz. Çok istiyorsan "nadir" diyebilirsin. O da zorlamadır, ona da cevap vermeyiz, ayrı.



(Ha, Bayan Yönetmen birkaç ay sonra tutunamayıp işi bıraktığında kolilerin bir kısmı da hala orta yerde duruyordu bu arada.)

Creme de l'entreprise

Kızın teki geldi bugün bizim bölümün oraya, genç, üstünde nenemin tayyör diye adlandıracağı bir siyah-beyaz elbisenin modernleştirilmiş hali (üstelik daha ilk kez giyildiği belli). Saçlar fönlü, topuklar yüksek, yaş küçük... Biraz daha uzatırsam Tamirci Çırağı'na bağlayacağım, o yüzden konuya giriyorum.

Kız, yanında kendinden de küçük bir kız daha getirip yandaki direktör odasına sokmaya kalktı; sonra korprıt firmada işe girenlerde doğuştan var olan bir hiyerarşi sezgisiyle olsa gerek, vazgeçip dışarı çıktı. Yanda bizi gördü, kendini tanıtma veya bizimle tanışma ihtiyacı duymadan şunu dedi:

_ Hukuk'ta staj yapacak yeni arkadaşı getirdim de, sanırım kimse yok şu an.

"Yok" dedik, "sen kızı bırak git, o bizim stajyerlerle otursun burada, avukat hanım gelene kadar."

Kendini tanıtma ihtiyacı hissetti sonra ("neden sonra" belki de daha iyi oturur buraya)

_ Ben İK'nın yeni asistanıyım. İşe başlayalı 1,5 hafta oldu (buçuğunu sayacak kadar az, evet) Memnun oldum.

Ortamdaki en kıdemli insan bendim:
_ Memnun olduk, klinik araştırmalar ekibiyiz biz de.
_ Ayyy klinik araştırmalar mı, umarım bir daha hiç karşılaşmayız!
_ Sen bilirsin.

İK'cıların bu tavırlarına alışkın olduğum için çok sakindim. Sükunetim EQ'sü düşük insanlarda ve erkeklerde "trip atıyor" olarak algılandığından, kız gereksiz birtakım jest ve mimiklerle kendini açıklamaya girişti. En az Joey kadar yanlış bir "havada tırnak işareti" yaparak:

_ Hayır yane klinik araştırma deyince hastane, hastalık, hep üzücü bir şeyler filan, kötü oluyorum.

Aynı ifadesiz suratla "sen" dedim, "bir ilaç firmasında çalıştığının farkında mısın?"

_ Farkındayım tabiy, hatta buraya girmek için çok uğraştım. Çok mutluyum, ^ihi^.


"Hayırlı olsun" dedim, daha ne diyeyim, "asıl bize hayırlı olsun" dedim içimden. Bu kız, bu geveze ve "şaka yapmıştır o canım" kız, şirketin tam orta yerinde duruyor. Bir pazarlamacı, satışçı, finansçı değil; hepsine aynı mesafede olması gereken bir yerde konumlanmış ve bunu bilmekten daha önemli bir işi -bence- yok.

Hep aynı kaliteyi korumayı başaran insan kaymaklarına, yavaş yavaş ama kocaman çapçaplı bir alkış...

iki kapılı sinema kulübünde / metronom usulü gündüz gece

 
tanıştırayım, hipster somon.


Bu akşamki  Metronomy / Two Door Cinema Club konserleri için Küçükçiftlik Parkı'na doluşan neredeyse herkesin "allahım burada ne kadar çok hipster var"vari tivitler atmasıyla, aslında uzunca zamandır yazasım olan bu konuda, bu kez gündemdışı kalmadan iki laf edeyim dedim.

Herkesin herkese hipster dediği bir ortamda herhangi bir sıradışılıktan bahsedilemeyeceği için hipsterlık müessesesini bir elitist olgudan ziyade aşağılanası, dalga geçilesi bir sıfat olarak görmeye başladığımızı sanıyorum; bu konuda herhalde hemfikiriz. Böyle bir müessese olamaz, her kemik gözlüklüyü hipster mı sanalım gibi iddialarım yok; çünkü her akımın bir başlangıcı veya kollara ayrıldığı anlar vardır. Eskiden pop müzik diye dinlediğimiz birçok şeye şimdi "indie" filan denmesi ve hatta sanki o zaman indie diye bir müzik türünden haberdarmışızcasına "tehey gibi eskinin indie'leri, her gidi fleetwood mac" denmesi gibi. Dolayısıyla, hipster diye bir kavramın oluştuğunu ve yakında son düğmesine kadar iliklenen gömlek, vans ayakkabı ve büyük ev ablukada klişelerinden kurtulup düzgün bir çerçeveye oturacağını düşünebiliriz.

Lakin; şu aşağılama olayı oldukça ilginç ve "hipsterlar camiası olarak hepimiz buradayız" demek yerine "hipsterlar sarmış dört bir yanımı" derken o kafada ne tilkiler (veya ne somonlar) dönüyor, merak ediyorum. Kendini, değişik olayım derken alabildiğine sıradan olduğunu fark eden ve bu yüzden özellikle aidiyetçi söylemlerde bulunmayan bu camiadan ayrı tutarak bu görüşü körüklemek mi niyet?

Örneğin biri çıkıp da "ay Küçükçiftlik de aynı Brooklyn olmuş" dediğinde o insan hakkında farklı mı düşünmem bekleniyor? :)

Çember genişlesin, çerçeve belirlensin iyi hoş da, bir takıntım da belli birkaç müzik grubunu takip ediyor veya o bile değil, soundcloud veya hypemachine'e dadandığı için ordan buradan değişik müziklerle karşı karşıya gelip sürekli onlardan bahsediyor diye kişinin kendini pek şekilli sanması... Bu akşamki konserler buna güzel örnek oldu: Metronomy dinliyorum diye ve sırf bu yüzden gevreyen kimse varsa, pekala gidip CV'sinin hobiler kısmına müzik dinlemek de yazabilir, bence sakıncası yok.

Sonuç itibariyle, benim bu akım, tür ya da modanın şu anki haliyle ve bu geçiş dönemindeki kafa karışıklığı ile ilgili görüşüm, şundan ibaret:



Bir de rica edeceğim, şu kafayla hippiliği bir ayıralım; hayat görüşleri oldukça ayrı olan bu iki tarzı birbirine karıştırmaya hiç gerek yok.

(Yazıyı da Helvetica ile yazdım, hadi yine iyisiniz lan hipstırlar, #kips)

Başka bir meziyetin var mı?

O bulutlu gecenin saat ikisinde, hava süt gibiyken, fırsat bu fırsat deyip ellerimiz buruşana kadar çıkmadık havuzdan. Sırt üstü yatıp bulutları bir şeye benzetirken ben (çünkü ben bulutları çok pis benzetirim), adamın biri diğerine dedi ki:

_ Abi hiç çalışmak istemiyorum ya!

Gülümsedim, böyle serzenişlerde sadece benim bulunduğumu elbette sanmıyorum ama işinden memnun görünen insanlardan bunu duymak ilginç oluyor. Öteki dedi ki:

_ E okuduk işte, çalışıyoruz, para kazanıyoruz. Yayın tara, araştırma yap, oraya git, bununla konuş... Başka bir şey öğrendin mi? Ne yapacaksın çalışmayıp, başka bir meziyetin var mı?

"Ah civanlarım ya, yok mu başka meziyetiniz?" diye düşündüm ama ses edecek veya kendimi ele verecek kadar kendimi kaybedersem, azıcık özgürlüğüm de giderdi. Hissetti mi nedir, bana döndü meziyetsiz adam:

_ Ne yapardın sen mesela? 
dedi.

Hiçbir şey söylememek de gelmedi içimden. Mutsuzluğumun orta yerine soru işaretiyle dalmıştı. Bünyem reddediyordu "benim işim bu, hayatım da hep böyle geçecek işte, paramı kazanır, evime giderim, motivasyonum para, mühim olan da arabamı nereye park ettiğim" halini.

Ne anlatacaktım ki, gerçek hayatta hiç karşılığı olmayan bir hayali mevkiye çıkıp kendilerine eriştiğim zaman bana selam vermeyi büyüklüklerine yakıştıran bu insanlara? Onlar için ben önemsizdim; kartvizitlerindeki iki harf kendilerini yüceltiyor, başka bir meziyetlerinin olmayışını belli ki sırf bu yüzden dert etmiyorlardı. Beni hiç ciddiye almayacaklarına emindim.

_ Kitap yazarsam alırsınız.
dedim.

Beni hiç ciddiye almadılar. 

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!